GEÇMİŞE KARŞI TUTUMUMUZU DEĞİŞTİREBİLİRİZ…

Louise Hay den uzun ama iyi özet
DÜŞÜNCELERİMİZİN BAZI TEMEL NOKTALARI
Her birimiz tüm yaşam deneyimlerimizden yüzde yüz sorumluyuz. Aklımızda oluşan her düşünce geleceğimizi yaratmaktadır ve güç merkezi, daima yaşadığımız anın içindedir. Herkes kendinden nefret ve suçluluk duygusu yüzünden acı çeker. Herkes için en büyük mutsuzluk, “yeterince iyi değilim” diye düşünmektir…. Bu sadece bir düşüncedir ve düşünce değiştirilebilir. Dargınlık, güceniklik, olumsuz eleştiri ve suçluluk en zarar verici düşünce kalıplarıdır. Kırılma, gücenme, darılma duygularımızın üstesinden gelebilmek, kanseri bile yok edici bir düşünce gücüdür. Kendimizi gerçekten sevdiğimiz zaman, hayatımız her yönüyle düzene girer. Geçmişimizden kurtulmalı ve herkesi bağışlamalıyız. Kendimizi sevmeyi öğrenmeye istekli olmalıyız. Olumlu değişimlerin anahtarı, şimdi ve burada kendimizi onaylamak ve kabul etmektir. Bedenimizde “hastalık” denen şeyin yaratıcısı biziz. “Bilgeliğin ve bilginin kapıları daima açıktır”
YAŞAM GERÇEKTEN ÇOK BASİT. NE EKERSEK, ONU BİÇİYORUZ
Kendi hakkımızda düşündüklerimiz, kendi gerçeklerimiz oluyor. İçinde bulunduğumuz olayları yaratıyor, sonra da bunlardan duyduğumuz sıkıntı, üzüntü, ve düşkırıklığı için bir başkasını suçluyoruz; böyle yapmakla gücümüzü de başkasına kaptırmış oluyoruz. Hiçbir kişi, hiçbir şey, hiçbir koşul bizim üzerimizde bir güce sahip değil, çünkü aklımızla düşünce oluşturan yanlızca “biz”iz. Deneyimlerimizi, gerçekliğimizi ve bunda yer alan tüm kişileri yaratan bizi. Düşüncelerimizde barış, uyum, denge yarattığımızda bunları kendi yaşamımızda da bulacağız. Aşağıdaki cümlelerden hangisi size doğru geliyor? “İnsanlar hep beni kullanıyor, zarar veriyor” “İnsanlar hep yardımcı oluyor” Bu iki düşünce ve inanç yaşamımızda çok farklı deneyimler yaratacaktır. Kendimiz ve hayat hakkındaki inançlarımız, bizim gerçeğimizi oluşturur.
EVREN, SEÇTİĞİMİZ HER DÜŞÜNCE VE İNANÇTA BİZİ TÜMÜYLE DESTEKLER
Bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse bilinçaltımız inanmayı seçtiğimiz herşeyi kabul eder. Yani kendim ve hayat hakkındaki inançlarım ve düşündüklerim, yaşamımın gerçeği olur. Ve düşünebileceğimiz şeyler konusunda sınırsız seçimimiz var. Bunu bildiğimizde “insanlar hep beni kullanıyor” yerine “insanlar hep bana yardımcı olmaya çalışıyor”u seçmek daha mantıklı değil mi?
EVRENSEL GÜÇ BİZİ ASLA YARGILAMAZ VE ELEŞTİRMEZ
Evrensel güç, bizi kendi değerlerimize göre kabul eder. Ve inançlarımızı ayna gibi yaşamımıza yansıtır. Eğer “hayat yalnızlıktır ve kimsenin beni seveceğine inanmıyorum”u seçiyorsam, hayatımda da bunu bulacağım. Ama, bu inancı kafamdan atmak ister de, “Sevgi her yerde. Ben seven ve sevilen bir kişiyim” gibi olumlu bir düşünceyi benimser ve bunu kendime sürekli tekrarlarsam, bu da benim yeni gerçeğim olacaktır. Yani hayatıma sevecen insanlar girmeye başlayacak, yaşamımda zaten varolan insanlar bana karşı daha sevecen olmaya başlayacak ve kendimin de sevgimi kolaylıkla başkalarına ifade edebileceğimi göreceğim.
ÇOĞUMUZUN KİM OLDUĞUMUZ KONUSUNDA SAÇMA DÜŞÜNCELERİ VE HAYATIN NASIL YAŞANMASI GEREKTİĞİ KONUSUNDA ÇOK, ÇOK KATI KURALLARI VAR
Bunu kendimizi suçlamak için söylemiyorum. Çünkü şu anda yapabildiğimizin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Eğer daha iyisini bilseydik, daha çok şeylerin farkında ve anlayışında olsaydık, başka türlü davranırdık. Lütfen sakın sakın, şu anda bulunduğunuz nokta konusunda kendinizi küçümsemeyin. Bu yazıyı veya kitabını okuyor olmanız bile hayatınızda olumlu değişimler yapmaya hazır olduğunuzu gösteriyor. Bunun için kendinizi takdir edin.
ÇOK KÜÇÜK YAŞLARDAYKEN, KENDİMİZ VE YAŞAM HAKKINDA NELER HİSSEDECEĞİMİZİ ÇEVREMİZDEKİ YETİŞKİNLERİN TEPKİLERİNDEN ÖĞRENİRİZ
Kendimiz ve yaşamımız hakkında ne düşünmemiz gerektiğini böyle öğreniyoruz. Eğer mutsuz, korku, suçluluk ya da öfke dolu insanların içinde yetişmişseniz, kendiniz ve hayat hakkındaki görüşleriniz de olumsuz düşüncelerle dolu olacaktır. “Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum” “bu, benim hatam” “Eğer bir şeye kızarsam, ben kötü bir insanım” İşte bu tür inançlar, düşkırıklığı dolu bir hayat yaratır.
BÜYÜDÜĞÜMÜZDE, ÇOCUKLUĞUMUZDAKİ YAŞAMIMIZIN DUYGUSAL ORTAMINI YENİDEN YARATMA EĞİLİMİ GÖSTERİRİZ
Bu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece içimizde “yuva” olarak bildiğimiz şeydir. Bunun yanısıra kişisel ilişkilerimizde, annemiz veya babamızla kurmuş olduğumuz ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma eğilimi gösteririz. Tıpkı annenize veya babanıza benzeyen sevgililerinizi ya da patronlarınızı düşünün. Anne, babamızın bize gösterdiği davranışları kendimize de gösteriyoruz. Kendimizi aynı şekilde suçluyor ve cezalandırıyoruz. Kendi söylediklerimizi dinlediğimizde, hemen hemen aynı kelimeleri kullandığımızı görebilirsiniz. Kendimizi sevmeyi ve desteklemeyi de aynı şekilde yapıyoruz, tabii eğer çocukluğumuzda sevilmiş ve desteklenmişsek. “Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun” “hep senin hatan” Bunları ne kadar sıklıkla kendinize söylüyorsunuz?. “Harikasın” “Seni Seviyorum” ya bunları ne kadar sık söylüyorsunuz?
AMA TÜM BUNLAR İÇİN, ANNE BABALARIMIZI SUÇLAMAYALIM
Hepimiz kurbanların kurbanıyız. Onlar kendilerinin bilmediği şeyi bize nasıl öğretebilirlerdi ki? Anneniz kendini sevmeyi bilmiyorsa, babanız kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların size kendinizi sevmeyi öğretmesi de imkansız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Eğer anne ve babanızı anlamak istiyorsanız, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturmaya çalışın. Eğer anlayışla dinleyebiliyorsanız, onların korkularının ve katı kurallarının nereden geldiğini anlama olanağını bulacaksınız. Size bütün bu “kötülükleri” yapan anne babanızın da sizin kadar korku dolu olduklarını göreceksiniz.
ANNE BABAMIZI BİZİM SEÇTİĞİMİZE İNANIYORUM
Her birimiz bu gezegende zaman ve mekandaki belirli bir noktada yeniden bedenlenmeye karar veriyoruz. Manevi evrim yolunda gelişmemize yardımcı olacak belirli bir dersi öğrenmek için buraya gelmeyi seçtik. Cinsiyetimizi, rengimizi, ırkımızı, ülkemizi kendimiz seçiyoruz ve bu yaşamda üstünde çalışmak istediğimiz kalıpları bize yansıtabilecek en uygun anne babayı da biz belirliyoruz. Ama büyüdüğümüzde, işaret parmağımızı onlara yönelterek suçluyoruz: “benim böyle olmamın nedeni sizsiniz”. Aslında onları seçen biziz, çünkü aşmamız gereken engeller için onlar mükemmel bir seçimdi. İnanç sistemimizi çok küçük yaşlarda ediniyoruz ve yaşamımızı bu inanç sistemlerine uygun deneyimleri yaratarak sürdürüyoruz. Hayatınıza şöyle bir dönüp bakın. Ne kadar sık aynı deneyimi yaşadığınıza dikkat edin. Bu deneyimleri tekrar ve tekrar yarattınız, çünkü bunlar size, kendiniz hakkında inandığınız şeylere aynalık ediyordu. Aynı sorunla ne kadar uzun süre yaşadığımız, sorunun ne kadar önemli olduğu ya da yaşamımıza yönelik ne kadar tehlike taşıdığı hiç önemli değil.
GÜÇ NOKTASI DAİMA ŞİMDİ Kİ ANDADIR
Hayatınızın bu anına kadar yaşadığınız tüm deneyimler, geçmişinize dayanan düşünce ve inançlarınızın ürünüdür. Her deneyim, dün, geçen hafta, geçen ay, geçen yıl, 10-20 ya da daha fazla yıllar önce (yaşınıza göre) oluşturduğunuz düşünceler ve kullandığınız sözcüklerle yaratıldı. Ama bunlarda geçmişte kaldı. Yaşandı ve bitti. Şimdi önemli olan, bu andan itibaren neyi düşünmeyi, neye inanmayı ve neyi söylemeyi seçtiğiniz. Çünkü bu düşünceler ve sözcükler, geleceğinizi yaratacak. Güç noktanız, şimdiki anda ve yarınınıza, gelecek haftanıza, gelecek ayınıza, gelecek yılınıza vs. şekil veriyor. Şu anda ne düşündüğünüze dikkat edin. Olumlu mu, olumsuz mu? Bu düşüncenizin yarınınızı biçimlendirmesini istiyor musunuz? Dikkat edin ve farkında olun.
HER ŞEYİN MALZEMESİ DÜŞÜNCEDİR, VE DÜŞÜNCELERİMİZİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ
Sorunumuz ne olursa olsun, yaşadıklarımız, iç dünyamızın dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kendinden nefret etmek bile, kendiniz hakkındaki nefret dolu düşüncelerin ürünü. “Ben kötü bir insanım” diyen bir düşünceniz var. Bu düşünce bir duygu yaratıyor ve siz bu duyguya kendinizi kaptırıyorsunuz. Oysa öyle bir düşünceniz olmasaydı, böyle bir duygunuz da olmayacaktı. Düşünceler ise değiştirilebilir. Düşüncenizi değiştirin, duygularınız da ortadan kaybolacaktır. Tüm bunları size inançlarımızın nerden geldiğini göstermek için anlattım. Bu bilgileri lütfen, acımızın içine gömülmek için mazaret olarak kullanmayalım. Geçmişin üzerimizde gücü yok. Olumsuz bir düşünce kalıbını ne kadar uzun sürdürmüş olmamızın önemi yok. Güç noktası şimdiki anda. Farkına varmak için ne harikulade bir şey. Şu andan itibaren özgür olmayı seçebilirsiniz!
İSTER İNANIN İSTER İNANMAYIN, DÜŞÜNCELERİMİZİ BİZ SEÇİYORUZ
Aynı düşünceleri bir alışkanlık olarak o kadar tekrar tekrar düşünüyor olabiliriz ki, bu bize düşüncelerimizi kendimiz seçmiyoruz izlenimi verebilir. Ama ilk seçimi biz yaptık. Bazı düşünceleri düşünmeyi reddedebiliriz. Ne kadar sıklıkla kendiniz hakkında olumlu birşey düşünmeyi kabul etmediniz? Pekala, aynı şekilde kendinizle ilgili olumsuz düşünceleri de reddedebilirsiniz. Bu konudaki çalışmalarım esnasında çalıştığım herkes az ya da çok kendinden nefret ve suçluluk duygularıyla boğuşuyor. Bu iki olumsuz duygu ne kadar fazlaysa, hayatımız da o kadar mutsuz oluyor. Bu iki duygu azaldıkça da yaşamımız her boyutuyla daha iyiye doğru gidiyor.
HEMEN HERKESİN ÇEKİRDEK İNANCI: “YETERİNCE İYİ DEĞİLİM”
“Yeterince iyi değilim” inancının yanısıra “Yeterince çaba gösteremiyorum” ya da “Layık değilim” inançları da var. Bunları söyleyenlerden misiniz? Yeterli olmadığınızı düşünüyor ya da hissediyor musunuz? Ama kime göre? Kimin standartlarına göre? Eğer bu inancınız güçlüyse, o zaman nasıl sevgi dolu, mutlu, başarılı, sağlıklı bir hayat yaratabilirsiniz? Bu güçlü bilinçaltı inancınız, yaşamınıza sürekli çelişkiler getirecek, bir yerlerde aksamalar olacak, bir şeyler sürekli yanlış gidecek.
KIRGINLIK, YARGILAMA, SUÇLULUK VE KORKU HERŞEYDEN ÇOK SORUN YARATIR Bu dört duygu hem bedenimiz, hem de yaşamımızdaki temel sorunların kaynağı oluyor. Bu duygular, yaşam deneyimlerimizin sorumluluğunu almak yerine, başkalarını suçlamaktan kaynaklanıyor. Evet, yaşamımızdaki her şeyden yüzde yüz sorumlu olursak, suçlayacak kimse kalmayacak değil mi? “Dışarıda” olan herşey, iç düşüncemizin aynası. Diğer insanların kötü davranışlarına göz yummuyorum, ama bize böyle davranacak olan kişileri bize çeken şey, KENDİ inançlarımız. Eğer kendinize şunları söylüyorsanız: “Herkes bana şöyle şöyle davranıyor, beni yargılıyor, asla benim için bir şey yapmıyor, beni paspas gibi kullanıyor, sömürüyor…” o zaman bu sizin DÜŞÜNCE KALIBINIZ. İçinizdeki bazı düşünceler, bu tür davranışları gösteren kişileri yaşamınıza çekiyor. Bu tür düşüncenizi değiştirdiğiniz zaman, o tür kişiler de başka kapıya gideceklerdir. Artık o insanları hayatınıza çekmeyeceksiniz. Bu dört olumsuz duygu, fiziksel boyutta da ortaya çıkıyor. Kırgınlık (gücenme, darılma, öfke) uzun zaman içte tutulduğunda bedeni yemeye başlıyor ve kanser dediğimiz hastalığa neden oluyor. Sürekli kendimizi ya da başkalarını eleştirmek, yargılamak romatizmanın kaynağı. Suçluluk duygusu daima ceza arar ve bu ceza da ağrılar yaratır. Korku ve gerginlik kellik, ülser hatta ayak ağrılarına neden oluyor. Kırgınlık (gücenme, darılma) duygusundan bağışlama yoluyla kurtulmak kanseri bile yeniyor. Bu size basit gibi gelebilir ama işe yaradığına tanık oldum, bunu yaşadım.
GEÇMİŞE KARŞI TUTUMUMUZU DEĞİŞTİREBİLİRİZ
Geçmiş yaşanmış ve bitmiş. Bunu değiştiremeyiz. Ama geçmiş hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebiliriz. Bizi geçmişte biri incitti diye, şimdiki anda KENDİMİZİ CEZALANDIRMAK ne saçma. Çok derin kırgınlıkları olan insanlara hep şunu söylerim: “lütfen, bu kırgınlıkları daha da derinleştirmeden çözmeye başlayın. Bir cerrahın bıçağı altında ya da ölüm yatağında olduğunuz ana kadar beklemeyin, o zaman bir de yaşadığınız panikle başa çıkmak zorunda kalacaksınız” Panik içinde olduğumuz anlarda, düşüncelerimizi kendimizi iyileştirme konusunda yoğunlaştırmamız çok zordur. Önce korkularımızı yenmek için zaman harcamak zorundayız. Eğer her şeyin umutsuz, bizim de kurban olduğumuz inancını seçersek, Evren bu inancımıza “Evet” der. Bu saçma, geri, olumsuz düşünce ve inançları bırakmamız hayati önem taşıyor.
GEÇMİŞİ BIRAKMAK İÇİN, AFFETMEYE HAZIR OLMALIYIZ
Geçmişi bırakmak, kendimiz dahil herkesi affetmeyi seçmek zorundayız. Nasıl affedeceğimizi bilmeyebiliriz, affetmek istemeyebiliriz; ama affetmeye istekliyim demek bile, iyileşme sürecini başlatır. Kendi iyiliğimiz için geçmişi bırakmak ve herkesi affetmek mutlaka gerekli. “İstediğim gibi biri olmadığım için seni affediyorum. Seni affediyor ve özgür bırakıyorum”. Bu olumlu düşünce bizi özgür kılar.
TÜM HASTALIKLAR AFFETMEME DURUMUNDAN KAYNAKLANIR Hastalandığımız zaman, yüreğimizi gözden geçirelim. Acaba kimi affetmeye ihtiyacımız var? Course in Miracles şöyle der: “Tüm hastalıklar affetmeme durumundan kaynaklanır. Ne zaman hasta oluyorsak, affetmemiz gereken kişinin kim olduğunu düşünmeliyiz” Bu düşünceye şunu da eklemek istiyorum: Affetmekte en çok zorlandığımız kişi, BIRAKMAYA EN ÇOK GEREKSİNİM DUYDUĞUMUZ KİŞİDİR.
Affetmek, bırakmak, vazgeçmek demek, göz yummak demek değil, tümüyle bırakmak demek. NASIL affedeceğimizi bilmek zorunda değiliz. Yapacağımız tek şey affetmeye İSTEKLİ OLMAK. Evren nasılların üstesinden gelir. Kendi acımızı çok iyi anlayabiliyoruz. Çoğumuzun anlamakta güçlük çektiği şey, en çok affetmeye gereksinme duyduğumuz ONLARIN da acı çekmiş olmaları. Şunu anlamalıyız ki, onlar da o an içindeki anlayış, farkındalık ve bilgi kapasitelerine göre yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlardı.
İnsanlar soruları ile bana geldiklerinde yalnızca tek şey üzerinde çalışırm, KENDİNİ SEVMEK. Kendimizi OLDUĞUMUZ GİBİ ONAYLADIĞIMIZ, sevdiğimiz ve kabul ettiğimiz zaman, herşey yoluna giriyor. Küçük mucizeler her yerde görülüyor. Sağlığımız düzeliyor, daha çok kazanıyoruz, ilişkilerimiz daha doyumlu hale geliyor, kendimizi çok yaratıcı biçimlerde ifade etmeye başlıyoruz. Tüm bunlar çabalamadan, kendiliğinden oluyor.
Kendini sevmek ve onaylamak, güven ortamı yaratmak, kendine güvenmek, layık olduğunu düşünmek ve kabul etmek kafamızın içinde bir düzen yaratır. Bu da yaşamımızda daha sevecen ilişkiler, yeni bir iş, yaşayacağımız yeni ve daha güzel bir yer sağlar, hatta kilolarınızı bile dengeler. Kendilerini ve bedenlerini seven insanlar, ne kendilerini, ne de başklarını kötüye kullanırlar. Kendini onaylama ve kabul etme, hayatımızın her boyutunda olumlu değişimlerin olması için temel anahtarlardır. Kendini sevmek, hiçbir şey için kendimizi eleştirmemekle başlar. Olumsuz eleştiri bizi tam da değiştirmek istediğimiz davranış kalıbının içine hapseder. Kendimize gösterdiğimiz anlayış ve şefkat bu kısır döngüden çıkmamızı sağlar. Unutmayın, yıllardır kendinizi eleştiriyor ve bir işe yaramadığını görüyorsunuz. Bir de kendinizi onaylamayı deneyin. Görün bakalım neler olacak.
HER GÜN ÇALIŞABİLECEĞİNİZ BİR OLUMLAMA KALIBI
Hayatın sonsuzluğunda, bulunduğum noktada herşey mükemmel, bütün ve tam. Her günün her anında, benden daha büyük bir gücün içimden akıp geçtiğine inanıyorum. Bu evrende yanlızca bir aklın olduğunu bilerek ondaki bilgeliğe kendimi açıyorum. Tüm çözümler, tüm yanıtlar, tüm iyileşmeler, her türlü yaratıcılık ondan geliyor. Bilmem gereken her şeyin bana açıklanacağının, ihtiyacım olan her şeyin doğru zaman, mekan ve sırayla geleceğinin bilincinde olarak, bu güce ve akla güveniyorum. Dünyamda her şey iyi ve güzel. NOT: Sabah ilk uyanma anlarınızda ve gece yatarken son yaptığınız bu çalışma olmalıdır. Olumlamayı hafif ama kulaklarınızın da duyabileceği şekilde okunması gereklidir.
DÜŞÜNCE GÜCÜYLE TEDAVİ Louise Hay

En iyi değilim, en kötü de..

 

En iyi değilim, en kötü de..
En cömert değilim, en cimri de..
En kibirli değilim, en mütevazı da..
Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da..
Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da..
Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da..
Çok başarılı olduğum günler de oldu, dibe vurduğum da..
Sevgi dolu değilim, nefret dolu da..
Barışçıyım, biraz da savaşçı..
Biraz güçlüyüm, biraz zayıf..
Biraz iyiyim, biraz kötü..
İyi, kötü.. İnsanım…

William Shakespeare

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , . Leave a Comment »

ÇATLAK KOVA

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.
Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden?…” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?…”
Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için tasıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu söyle demiş.
“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş.
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?… Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Sevdiklerine bağlı ol, ama bağımlı olma..

 

Sevdiklerine bağlı ol, ama bağımlı olma..
Fedakar ol, ama bazı şeyler için kendini feda etme..
Dünü unutma, ama geçmişe de saplanma..
Sabret ama katlanma..
Eleştir ama suçlama..
İste ama ısrar etme..
Değerlendir ama ön yargıya girme,
Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşa
Ama her güzel şeyin,
Bir gün bitebileceğini de unutma…

Kan Şekeri ve Kolesterolü Azaltmak İçin Tarçın Çayı İçin…!

Kan Şekeri ve Kolesterolü Azaltmak İçin Tarçın Çayı İçin...!

Tarçın, kan şekeri ve kolesterol seviyenizi düzenlemek için kullanabileceğiniz alternatif bir tedavi aracıdır. Tamamen doğal olması sayesinde korku duymadan kullanabilirsiniz. İçerisinde kimyasal yoktur.

Tarçın Kan Şekerini Nasıl Düşürür?
Tarçın, dünya mutfaklarında oldukça yaygın kullanılan bir baharattır. Tatlılarda, pastalarda ve hatta meyve pürelerinde bile kullanılmaktadır. Ayrıca sağlığımız için birçok faydası olduğundan çeşitli hastalıklarda kullanımı önerilmektedir. 

Kısa bir süre önce, Tip 2 diyabeti olan 70 kişiyle bir araştırma yapıldı. Bu araştırmaya katılan kişiler 40 gün boyunca günlük yiyeceklerine 6 gram tarçın ekledi ve araştırmanın sonunda istisnasız her hastada kan şekeri seviyesinde %29’luk bir azalma gözlemlendi. 

Tarçın Kolesterol Seviyesini Nasıl Düşürür?
Tarçın, kötü kolesterol ile savaşmada oldukça etkili bir baharattır. Tarçının kolesterol üzerindeki etkisi, diyabetli hastaların katıldığı aynı araştırmada da kanıtlanmıştır. Araştırmacılar yüksek kolesterolu olan kişilere de aynı deneyi uyguladı ve hastaların kolesterol seviyelerinde %7-%27 arasında bir azalma gözlemlendi.

Tarçını Nasıl Tüketilmeliyiz?
tarçın 2

Tarçın farklı şekillerde kullanabileceğiniz bir baharattır. Tarçını pastalara ve içeceklere ekleyebileceğiniz gibi, yalnızca tarçın kullanarak da lezzetli bir çay elde edebilirsiniz.

Tarçın çayı yapmanın ilk adımı bir bardak suyu kaynatmaktır. Ardından bir çubuk tarçını ya da bir çay kaşığı tarçın tozunu ekleyin. Hazırladığınız çayın üzerini kapatın ve birkaç dakika demlenmesini bekleyin. İsteğe bağlı olarak az miktarda balla tatlandırın.

Tarçını tüketme yollarından biri de, toz halini kahveye, meyve sularına, kahvaltı gevreklerine veya gün boyunca tükettiğiniz diğer içeceklerinize eklemektir. Toz tarçını aynı zamanda pastalarınıza, kurabiye ve gün boyunca yediğiniz diğer tatlılarınıza da katabilirsiniz.

Tarçın rahatlıkla bulunabilen, ekonomik açıdan erişilmesi kolay bir baharattır. Bu da, evinizde her daim tarçın olabileceği anlamına geliyor. Tarçın tüketirken her zaman tarçın çubuklarını tercih etmeye özen göstermelisiniz, çünkü tarçın çubukları toz tarçından daha konsantredir ve bu sayede sağlığınıza daha yararlıdır. 

Tarçın kilo vermek ya da istediğini kiloda kalmak için oldukça etkili bir yöntem olsa bile unutmamanız gereken bir nokta var. Kan şekeri ve kolesterol seviyenizi kontrol altında tutmak istiyorsanız doktorunuzun verdiği ilaçları kullanmayı bırakmamalısınız. Yapmanız gereken tek şey, ilaçlarınızın yanı sıra tarçın da kullanmak.

Tarçın, kan şekeri ve kolesterol seviyenizi düzenlemek için kullanabileceğiniz alternatif bir tedavi aracıdır. Tamamen doğal olması sayesinde korku duymadan kullanabilirsiniz. İçerisinde kimyasal yoktur.

Tarçın Kan Şekerini Nasıl Düşürür?
Tarçın, dünya mutfaklarında oldukça yaygın kullanılan bir baharattır. Tatlılarda, pastalarda ve hatta meyve pürelerinde bile kullanılmaktadır. Ayrıca sağlığımız için birçok faydası olduğundan çeşitli hastalıklarda kullanımı önerilmektedir.

Kısa bir süre önce, Tip 2 diyabeti olan 70 kişiyle bir araştırma yapıldı. Bu araştırmaya katılan kişiler 40 gün boyunca günlük yiyeceklerine 6 gram tarçın ekledi ve araştırmanın sonunda istisnasız her hastada kan şekeri seviyesinde %29’luk bir azalma gözlemlendi.

Tarçın Kolesterol Seviyesini Nasıl Düşürür?
Tarçın, kötü kolesterol ile savaşmada oldukça etkili bir baharattır. Tarçının kolesterol üzerindeki etkisi, diyabetli hastaların katıldığı aynı araştırmada da kanıtlanmıştır. Araştırmacılar yüksek kolesterolu olan kişilere de aynı deneyi uyguladı ve hastaların kolesterol seviyelerinde %7-%27 arasında bir azalma gözlemlendi.
Tarçını Nasıl Tüketilmeliyiz?
tarçın 2

Tarçın farklı şekillerde kullanabileceğiniz bir baharattır. Tarçını pastalara ve içeceklere ekleyebileceğiniz gibi, yalnızca tarçın kullanarak da lezzetli bir çay elde edebilirsiniz.

Tarçın çayı yapmanın ilk adımı bir bardak suyu kaynatmaktır. Ardından bir çubuk tarçını ya da bir çay kaşığı tarçın tozunu ekleyin. Hazırladığınız çayın üzerini kapatın ve birkaç dakika demlenmesini bekleyin. İsteğe bağlı olarak az miktarda balla tatlandırın.

Tarçını tüketme yollarından biri de, toz halini kahveye, meyve sularına, kahvaltı gevreklerine veya gün boyunca tükettiğiniz diğer içeceklerinize eklemektir. Toz tarçını aynı zamanda pastalarınıza, kurabiye ve gün boyunca yediğiniz diğer tatlılarınıza da katabilirsiniz.

Tarçın rahatlıkla bulunabilen, ekonomik açıdan erişilmesi kolay bir baharattır. Bu da, evinizde her daim tarçın olabileceği anlamına geliyor. Tarçın tüketirken her zaman tarçın çubuklarını tercih etmeye özen göstermelisiniz, çünkü tarçın çubukları toz tarçından daha konsantredir ve bu sayede sağlığınıza daha yararlıdır.

Tarçın kilo vermek ya da istediğini kiloda kalmak için oldukça etkili bir yöntem olsa bile unutmamanız gereken bir nokta var. Kan şekeri ve kolesterol seviyenizi kontrol altında tutmak istiyorsanız doktorunuzun verdiği ilaçları kullanmayı bırakmamalısınız. Yapmanız gereken tek şey, ilaçlarınızın yanı sıra tarçın da kullanmak.

Birbiri içinden geçen iki ilmeğin oluşturduğu HERAKLES DÜĞÜMÜ;

 

Birbiri içinden geçen iki ilmeğin oluşturduğu HERAKLES DÜĞÜMÜ;

Birliğin yarattığı gücü,
Saadet ve Mutluluğu ifade eden eski ve yaygın bir simgedir.

Sonsuz sevgi ve bağlılık için bir evlilik sembolü olan düğüm
Aşk Düğümü veya Evlilik Düğümü olarak da adlandırılır.

Başlangıçta antik Mısır’da kullanılmış olan düğüm
eski Yunanlılar ve Romalılarda koruyucu tılsım ve bir sevgi belirteci olarak daha popüler oldu.

Herakles Düğümü’nün en eski örnekleri
Mısır Eski Krallık döneminin mühür oymalarında
saç örgüsü motifleriyle birlikte görünür.

Ancak takılarda kullanımı Helenistik dönemde yaygınlaşır
ve bu dönemin bitiminde azalır.

Helenistik dönemin kuyumcuları
diadem, bilezik, kolye zincir baklaları veya kilitleri gibi birçok farklı takı formunda Herakles Düğümü’nü kullanmışlardır.

Yüzeylerine telkari işlemeler ve süs taşı kakmalarla zengin bezemeler yapılan ilmeklerin orta kısmına bazen rozetler, bazen de minyatür Eros ve Nike figürleri yerleştirilerek çok detaylı ve zarif mücevherler yaratılmıştır.

Herakles Düğümü, Bizans mimarisinde sevilen bir bezeme motifi olmuş,

İslam sanatında “Saadet Düğümü” olarak adlandırılıp
kitap süslemelerinde,
Anadolu Beylikleri Devri ve Erken Osmanlı sikkelerinde
arabesk motifleri ile birleştirilip kullanımı sürdürülmüştür.

Kazak Türklerinin folklorik takılarında
bu motif yalınlaştırılıp iç içe geçen
ya da yan yana duran iki daire şeklinde işlenerek

evliliği ve evlilikte iki soyun birleşimini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Arkeoloji, Antropoloji ve Folklor Açısından Takılar
ve Süs Eşyalarında Sembollerin Dili,
Altan TÜRE, 87.

Meditasyonun kanserin oluşturduğu ölüm hücrelerini değiştirdiğine dair ilk kanıtlar

Yeni bir çalışmada, meditasyon ve yoga gibi düzenli olarak stres azaltma teknikleri uygulayan göğüs kanseri hastalarında, tedavi sürmese de “fiziksel hücre değişimi” gözlemlendi:

Amerika Kanser Derneği (ACA) tarafından çıkartılan hakemli Cancer dergisinde çıkan çalışmada, katılımcılar en az iki yıl önce göğüs kanseri atlatmış, ortalama 55 yaşındaki belirgin duygusal sıkıntı yaşayan kişilerden oluştu.

Rastlantısal üç grupta incelenen 88 katılımcının, 12 haftalık çalışma öncesinde kan örnekleri incelendi.

İlk grup, haftalık 90 dakikalık toplantılarda “yargılamadan anın farkına varmak” ve Hatha Yoga eğitimlerine tabi tutuldu; dahası katılımcılar her gün evde 45 dakika yoga yaptılar.

İkinci grupsa haftalık 90 dakikalık toplantılarda olumlu-olumsuz duygularını paylaşmaya davet edildi.

Üçüncü, kontrol grubu ise sadece 6 saatlik bir stres azaltma tekniği atölyesine katıldı. Çalışma sonunda kan örnekleri incelendiğinde, bu üç grup arasında dikkate değer farklar gözlemlendi.

Kanada’da, Alberta’da yürütülen çalışmanın başı, Linda Carlson basın bülteninde sonuçları şöyle değerlendirdi

“Farkındalık meditasyonu gibi psikososyal müdahalelerin zihnen daha iyi hissetmeyi sağladığı zaten biliniyordu. Ancak ilk kez biyolojinin anahtar unsurlarını da etkilediğine dair kanıt edindik.”

Çalışmadaki gruplar arasındaki fark telomerlerde:

Kromozomların ucunda kopyalandıkça kısalan, hücrelerin hangi hızla yaşlandığını belirleyen koruyucu protein dizileri mevcut. Bunlara telomer adı veriliyor.

Telomerler tükenince, kromozomlar bozulmaya başlıyor, bu da hücre sağlığına olumsuz etki yapıyor. Çalışma sona erdiğinde, farkındalık eğitimi alıp haftalık toplantılara giden katılımcılarda telomer uzunluklarının değişmediği görülmüş. Halbuki farkındalık eğitimi almayan kontrol grubunda ise telomerler kısalmış.

Carlson, “Üç aylık çalışma dönemi boyunca telomer uzunluğunda böylesi bir farklılık gözlemlemek şaşırtıcıydı” diyor. “Bu durumun sağlığa olası faydalarının nitel olarak belirlenmesi için daha ileri araştırmalar geriyor. Yine de bu umut ve heyecan verici bir keşif.”

Çalışma zihnin ve bedenin birbirini etkilediğini işaret etse de bunun nasıl olduğu, hangi etkenlerle gerçekleştiği belli değil. Telomer uzunluğunu koruyan her iki grup da yaşama stres katan unsurları kabul etmek için zaman harcadı, gerçi her iki grup bunu farklı yöntemlerle denedi.

Meditasyon grup yoga da yaptığı için egzersizin bu sonuçlara etki ettiği düşünülebilir, bu durum sonraki çalışmalarla daha iyi ortaya çıkartılabilir.

Araştırmadaki sonraki basamak, bu sonuçların daha uzun sürede daha büyük gruplarda da geçerli olup olmayacağını, stres azaltımıyla telomer koruma etkisinin kısa süreli olup olmadığını ortaya çıkartmak.

Dahası, telomer uzunluğundaki bu farkların bireyin genel sağlığında gerçekten bir etkisi olup olmadığı da ölçülecek.

hülya Tokdemir reis

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

14 Şubat üzerine enfes bir yazı._________

Bazı ilişkilerde eser miktarda da olsa yetiyor; bazılarında ise çok daha sık aranıyor.

Ancak her ilişki, doğası gereği “rutin dışına çıkmaya” illa ki ihtiyaç duyuyor.

Bu ihtiyaç, ilişki içindeki kişiler kadar para kazanmak isteyen şirketlerin de ilgilerini çekiyor.

Markalar, bu naif ilişki ihtiyacını, kendi para kazanma ihtiyaçları ile ustalıkla (!) birleştiriyor ve kalpli, çiçekli, çikolatalı kağıtlara 14 Şubat’ı sarıyorlar.

İlgi çekici kırmızı kalpler ve her insanın ihtiyacı olan sevgi dolu sözlerin özenle arkaplana yerleştirildiği kıyafetten kozmetiğe, çamaşırdan mücevhere çok çeşitli hediye seçenekleri baktığımız her yere, söz konusu tarihten çok önce yerleştirilmiş oluyor.

Her biri birbirinden güzel, yakışıklı modeller, farklı imgeler ve farklı kelimeler eşliğinde gülümsüyorlar ancak verdikleri mesaj aynı:

“Aşkını gösterebilmen için para harcaman lazım.”

Hayır, lazım değil.

Çünkü, aşk ile paranın organik bir bağı yok.

Ancak, sistemin parçası olan reklamlar, filmler ve diziler, bizi bu ikisinin birbirine sımsıkı bağlı olduğuna o kadar uzun süredir inandırmaya çalışıyorlar ki, “doğal” olan yerine “onların ürettikleri”ni gerçek sanmaya başlayalı çok oluyor.

Böylece, geçen gün bir dizide duyduğum şu replik,

“Aylincim, eşin sana 25 bin dolarlık bir mücevher almış. Ne güzel, demek ki sana çok değer veriyor!”

gündelik hayatların bir parçası halinde:

“Ayşecim, sevgilin sana altın kolye mi aldı? Sana ne kadar çok değer veriyor!”

Söyleyen kişi, “Sen çok değerlisin, sana ne kadar pahalı bir hediye verilmiş” derken; aslında şunu diyor:

“Senin değerin bir altın kolye”.

Oysa ki, insana paha biçilemez.

Aşkın da satın alınabilir herhangi bir eşya ile denk olabileceğine inanmak, aşka inanmamak olur.

Hem, hediyenin değeri, sahiden aşkın büyüklüğünü ve aşık olunan kişinin değerini anlatıyor olsaydı, ona dünyaları da verseniz, hala çok eksik kalırdı.

Peki, ne yapacağız? Hiç hediye almayacağız ya da 14 Şubat yok gibi mi davranacağız?

Ben bu gibi durumları bahane ederek ilişkiye hizmet etmesi yönünde değerlendirme taraftarıyım.

Aşkın an be an bize ne yaşattığı önemlidir. Tarihlerden bağımsız. Bununla beraber, 14 Şubat’ı bir Cuma gününe benzetebiliriz.

Her hafta bir kere Cuma yaşıyor olmamıza rağmen, haftasonunun habercisi olması nedeniyle, onu haftanın diğer günlerinden farklı yaşarız.

Haftasonuna az kalmıştır, heyecanlanırız; akşam dışarı çıkarız, arkadaşlarımızla bir araya geliriz.

Aslında haftanın rutinini kırarız ve bu değişiklik bize iyi gelir.

14 Şubat’ı da, benzer bir şekilde değerlendirerek, ilişkimize yarar hale getirebiliriz.

Buyrun, bir günü bahane ederek, rutini kırma ve bu sayede sevgilimize daha da yaklaşma yolunda heyecan verici öneriler:

1) İçinizdeki eşsizliği keşfedin ve ifade edin.

Tek başınıza kalın, rahatlayın ve aşağıdaki soruları içtenlikle cevaplayın. Yazarsanız duygularınıza dair daha fazla şey görme şansınız olur. Liste ya da paragraf halinde yazmayı tercih edebilirsiniz.

– Sevgilimin hangi özelliklerini seviyorum?

– Onun yanında kendimi nasıl hissediyorum?

– Neden onunla birlikteyim?

– Neden onunla birlikte olmaya devam etmek istiyorum?

– Sevgilim yaşamıma girdiğinden beri bende ve yaşamımda neler değişti?

– O olmasaydı, nasıl bir hayatım olurdu?

Yazdıktan sonra, bunların bir kısmını bugüne kadar bilinçli olarak düşünmemiş olduğunuzu görebilirsiniz.

Bu durumda sevgilinizin bunları bilme olasılığı da iyice zayıf demektir.

Eğer isterseniz, bunları bir mektuba (ya da elektronik mektuba) , kısa (ya da uzun!) mesaja, post-it’lere yazabilir ya da akşam yemeği sırasında ifade edeceğiniz cümleler haline getirerek sevgilinizle paylaşabilirsiniz.

2) Ona hissettiklerinizi eyleme dökün.

Eğer daha rahat hissedecekseniz, gözlerinizi kapatın ve kendinizi bir tiyatro sahnesinde hayal edin. Seyircilere, hiç konuşmadan, sevgilinizi ne kadar çok sevdiğinizi ve önemsediğinizi anlatmanız gerekiyor.

Her şey mümkün; bunu nasıl yaparsınız?

Gerçek yaşamınızda, sahne, ilişkiniz. Seyirciniz de sevgiliniz.

Hayal gücünüz sınırsız olacaktır. Burada da birkaç öneri var:

– Evin her yerini renkli balonlar ile doldurun ve her birinin üzerine ilk maddede yer alan sorulara verdiğiniz cevapları keçeli kalem ile ayrı ayrı yazın,

– Sevgilinizin sevdiği bir şarkıyı çalışıp, sesinizin güzel olup olmadığını önemsemeden ona şarkı söyleyin ya da yalnız ikinize özel bir beste yapın,

– Sevgilinizin en sevdiği yemeği pişirmeyi öğrenin ve ona sürpriz yapın,

– Sevgilinizin uzun zamandır yapmayı istediği ancak ertelediği bir şeyi anımsayın ve onu birlikte yapmayı teklif edin,

– Sevgilinizin sevdiği ya da sevebileceği bir filmi seçin ve birlikte izleyin, ardından üzerine sohbet edin,

– İkinize özel bir gece hazırlayın ve geceye dair detayları fotoğraflayın. Fotoğraflardan güzel bir albüm oluşturun ve sevgilinize gönderin.

3) Hediye vermeyin, anlam verin.

Çocukluğunuzda size hediyeler alınarak sevgi gösterildiyse, bugün sevildiğinizi hissetmek için hala hediye almayı bekliyor olabilirsiniz.

Aynı şekilde, sevgilinize de hediye alarak onu sevdiğinizi gösteriyor olmanız çok olası. Böyle bir durumda:

– Anlam arayın.

Unutmayın, çok az hediye kendi başına anlamlıdır. Ancak hediyeniz, sevgilinize ve ilişkinize özel bir anlam taşırsa, eşsiz demektir. Örneğin, bugün için sevgiliniz adına 14 fidan bağışlayın ve o fidanlar büyüdükçe aşkınızın da büyüyeceğini yazdığınız bir not iliştirerek sertifikası ile birlikte sevgilinize gönderin.

– Eşsiz olun.

Hediye seçerken önceliğiniz, ödeyebileceğiniz en yüksek bedelli olanı bulmak değil, duygularınızın bir yansımasını bulmak olsun. Örneğin, yıldız şeklindeki bir kolye ucunu, onun hayran olduğunuz gamzesini size anımsattığı için almak isteyebilirsiniz. Dünyada başka kim, o yıldızı sizin yanağınızdaki gamze olarak görebilir ki?

– Yaratıcı düşünün.

Örneğin, yolda yürürken onu düşündüğünüz sırada ayağınıza takılan bir taşı alıp, “Seni düşünürken kendimi kaybediyorum sevgilim. Bak, bugün seni düşünürken bu taş ayağıma takıldı, sen de gör istedim…” deyin. Taş ile ilişkiniz arasına böyle bir bağ koyduğunuzda, artık o bir taş değil, ikiniz için değerli bir sembol haline gelir. Sevgiliniz ona her baktığında, sizin onu yolda yürürken kendinizi kaybedecek kadar düşündüğünüzü görecek ve mutlu olacaktır.

Kısacası, ne yaparsanız yapın ama mutlaka yaptığınız şey ile sevgilinize duygu yaşatın. Çünkü insan hafızası, sadece duygu yaşadığı anları sonsuza kadar kaydediyor.

Aşkınız, tarihlerden bağımsız, daim olsun.

Aslı aydemir, PCC

Hayat inişli çıkışlıdır

 

Hayat inişli çıkışlıdır

Tıpkı tabiat gibi

Tabiata baksana!

Bir dağın çıkışı varsa, inişi de olmaz mı?

* * *

Bazen öyle olur ki, her şeyin art arda rast gider, “şans dediğin şey”in doludizgin koşar…

İşte o zamanlarda mesele;
şımarmamak,
kendini olduğundan fazla bir şeymiş gibi saymamak,
o gidişata kapılıp her şeyin hep böyle yürüyeceği/işleyeceği zannına kapılmamaktır.

Bazen de öyle olur ki,

Her şeyin ters gider, hep negatiflik, olumsuzluk, “şanssızlık” dediğin şey ya da aksilikler üst üste seni bulur…

İşte o zamanlarda da mesele;

Her şeyin hep böyle gitmeyeceğini, bazı sebeplerden dolayı bunların vuku bulduğunu idrak ederek

Küsmemek, isyan etmemek, direnmek, sebat etmek, mücadeleye devam etmektir…

* * *
“Hakiki ve idrakli iman sahibi” bilir ki, kainatta yersizlik, düzensizlik, adaletsizlik, haksızlık, liyakatsizlik, tesadüf ve şans ya da şanssızlık asla yoktur…

Hepsi ve hepsi Maksad-ı İlahi için meydana gelir ve getirilir…

O Maksad-ı İlahi, o Murad-ı İlahi daima ve daima senin yücelmeni, tüm kainatlarda tekamülünü hedef alır…AS

Çok bunaldığın anlarında ne mi yapmalısın?

Mesela;

Tanrı’nın var olduğunu hatırla!

En azından seni var ettiğini, benim diyebildiğini, düşünebildiğini hatırla!

En zor anlarında aldığın yardımları hatırla!

En karanlık günlerinde sana gönderilen ışıkları hatırla!

Sana bugüne kadar açılan sayısız kucağı hatırla!

Doğmadan önce birilerine verdiğin sözleri ve yeminleri hatırla!

Bugüne kadar sarf ettiğin onca çabayı hatırla!

Ve dua et!

Bak bir kızılderili kabilesinde sabah duasında ne deniyor:

“Sabah uyandığında;

günün ışığı için şükret,

yaşadığın ve gücün yerinde olduğu için şükret,

karnını doyurduğun için şükret;

eğer şükretmek için ortada bir sebep göremiyorsan

hata kendinde demektir.”

O halde tüm sorunlarına rağmen, hiç olmazsa, en azından seni var ettiği için,

benim diyebildiğin için, düşünebildiğin için şükret O’na!

Şükret, silkin,kalk ve kaldığın yerden mücadeleye devam et!

YOLCU YOLUNDA GEREK!

AS, Şubat 2015

Mesane Meridyeninde (İdrar Kesesi Meridyeni) Dengesizlikler Baş Gösterdiğinde:

 

Bugünkü seanslarımda ağırlıklı boyun ,omuzlar ve sırtta oluşan gerginlikler ve ağrılar üzerine çalışma yaptım. Çalışma yaptığım bölgede mesane meridyeni vardır.

Mesane Meridyeninde (İdrar Kesesi Meridyeni) Dengesizlikler Baş Gösterdiğinde:

1. Büyük sinirsel gerginlik yaşanır, kişi aşırı tepkiler verir.

2. Sırtın altındaki kaslar genellikle sertleşir.

3. Gözlerin burun kenarındaki yanlarında acıma ya da batma hissedilir,

4. Baş ağrısı, başın arkasında zonklama meydana gelir.

5. Ayrıca otonom sinir sisteminde de sorunlar ortaya çıkar. Kişi sırtında ürperme hisseder ya da sırtının alt bölgesinde işkence çektiren ağrılar oluşur. Başın arkasından burun kemerine kadar yayılan ağrılar yaşanır.

6. Kimi kez sırt acıdan kıvrılır, adaleler kasılır.

7. Karnın alt bölgesinden bacaklara kadar üşüme hissedilir,

8. İdrar çoğunlukla artar ya da azalır.

9. Kimi kez sistit (mesane iltihabı) görülür.

Her meridyenin tıkanıklığında veya sorununda çeşitli hastalık bulguları oluşmaktadır. Masaj ile bu tıkanıklıklar açılmakta ve vücutta dolaşan enerji düzene binmekte ,böylece hastalık ve hastalık bulguları ortadan kaldırılabilmektedir.

Masaj uygulamasını hastalıklarla karşılaşmadan denge tedavisi (koruyucu) olarak yapmakta mümkündür…

Duyguların enerji bedene etkileri

Coşku kalp ile bağlantılı bir duygudur. Coşku duygusunun tam tersi duygular kalp ve akciğer fonksiyonlarını etkileyebilir. Kalp sorunlarının olası zihinsel nedenleri arasında, çoğunlukla sevgi alış verişinin engellenmesi, kalbin endişe keder gibi duygularla yorulması gibi etkenler yer alır. Coşku duygusu negatif iken, zihinsel dağınıklık oluşur.

Dehşet duygusu ve beraberinde panik duygusu kalbi etkiler. Hızlı kalp atışı zihinsel telaş ve soğuk ter belirgin özellikleridir. Psikiyatride panik bozukluk ‘panik atak’ olarak tanımlanır.

Endişe duygusu dalak üzerinde etkisini gösterir. Bu problem üzerine aşırı düşünmek sıkıntı hissetmek dalak enerjisini bloke eder. Depresyon huzursuzluk iştah azalması, yorgun kol ve bacaklar, karın şişliği ve bayanlarda adet dönemi bozuklukları olarak ortaya çıkabilir.

Üzüntü ve Yas akciğerlerin enerjisini bozar ve solunum sıkıntıları ortaya çıkabilir. Örneğin bronşit, astım gibi sorunlar sevilen birinin kaybedilmesiyle ilişkilendirilebilir. Ve bireyin kendisini bastırılmış boğulmuş hissetmesi, bireysel bağımsızlığını hissedememesi durumlarında ortaya çıkabilir. Göğüsten gelen derin öksürükler mutsuzluğun göstergesi olabilir çünkü ciğerlerdeki enerji sıkışmıştır.

Korku böbreklerin temsil ettiği bir duygudur ve sırt ağrıları idrar yolları problemlerine yol açabilir ve yalnızlık duygusunu körükler.

Öfke karaciğerin enerjisini bozar. Baş ağrıları, baş dönmesi, sırt ağrıları şeklinde etkisini gösterebilir.

Binnaz d yakar

Huzurlu ve Sağlıklı Olmak için….


AZALTIN:
Yediğiniz yemeği, yemeğin tuzunu….
Çayın şekerini, kullandığınız eşyaları….
Harcadığınız parayı, boşa geçen zamanı….
Gözyaşlarını, kafaya taktıklarınızı….
Kıyafetlerinizi, kuruntularınızı…..
Bilgisayar başında harcadığınız vakti….
Telefonla uğraştığınız süreyi….
İnsanlardan beklentilerinizi, televizyon izlemeyi.
BIRAKIN:
Şikayet etmeyi, çekingenliği….
Rezil olma korkusunu, mazeret üretmeyi….
Başkaları için yaşamayı, yapamam düşüncesini….
Olumsuz düşünmeyi, olumsuz kelimeleri….
Surat asmayı, ön yargıyı….
Herkesi eleştirmeyi, herkesi düzeltmeyi çalışmayı.
ÇOĞALTIN:
Gülümsemeyi, sevmeyi….
Olumlu düşünmeyi, dua etmeyi….
Şükretmeyi, ayaklarınızın toprağa temasını….
Renkli giyinmeyi, sizi iyi hissetiren müzikleri….
İçtiğiniz su miktarını, çocuklarla geçirdiğiniz vakti….
Teşekkür etmeyi, selam vermeyi…
Özür dilemeyi, mazur görmeyi….
Alttan almayı, sevginizi hak edene vermeyi….
İstikrarınızı, hayal kurmayı….
Güzel söz söylemeyi, kitap okumayı….

alıntı

Teslimiyet

Eğer yaşadığınız koşulları çekilmez ve katlanılmaz buluyorsanız üç seçeneğiniz var;   Hiçbir bahane yaratmadan ya o durumdan uzaklaşın,   Ya o durumu değiştirin, ya da olduğu gibi kabullenin!   Hayatınızda yaptığınız herhangi bir eylem, eylemsizlikten her zaman daha iyidir.
Eğer yaptığınız eylem bir hataysa en azından bir şey öğrenirsiniz ya da bir ders alırsınız ki, bu durumda o hata… olmaktan çıkar.   Eğer şu an içinde yaşadığınız koşulları değiştirebilmek için gerçekten yapabileceğiniz bir şey yoksa o zaman tüm direncinizi bırakın ve “teslim olun.”
Teslimiyet zayıflık değildir!   O yaşama ve onun getireceklerine, içinizde hiçbir çatışma olmadan güvenmektir.   Yaşadığımız bütün koşullar geçicidir, biz yaşadığımız bir drama sıkı sıkıya yapışmadığımız takdirde mutlaka değişecektir.
Evrenin ve varoluşun doğası, her durumun her koşulun geçiciliğine yakından bağlıdır. Yeter ki; yaşama güvenelim ve direnç göstermeyelim.
Sevtap Ofsal
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

1.Kendimizi ne kadar seviyoruz? 2. Kendimizi ne kadar sayıyoruz? 3. Kendimize ne kadar değer veriyoruz?

 

Özgüven Meselesi “Ben değerliyim, ben yeterliyim”

 

Ben Kimim? Beni ben yapan özelliklerim neler?

Tüm bu özelliklerim ile kendimden memnun muyum?

– / –

  1. Kendimizi ne kadar seviyoruz? 2. Kendimizi ne kadar sayıyoruz? 3. Kendimize ne kadar değer veriyoruz?

Bu üç soruya birle on arasında not verin. Sonuçtan memnun musunuz?

Sonucu değiştirmek için geç değil…

Değerli ve yeterli olmak için “Kendine güven duymak” gerekiyor. Kendine güven duymak, hayatta yaşanılan olaylarla baş etmektir. Kendine güven, hayata karşı yapıcı ve olumlu bir bakış açısını ve kendi gücüne inanmayı gerektirir. Dış etken ve dış çevre onaylarından değil, kişinin kendi yeterlilik ve değerlilik (özsaygı) duygularıyla gelişmelidir. Bugün üzerinde en çok durmamız gereken kavram özsaygıdır. Özsaygı, kişinin kendini tanıması, kendini ve sınırlarını olduğu gibi kabul etmesi ve bundan hoşnut olmasıyla ilgilidir. Özsaygı, kişinin kendisiyle barışıklığından beslenir.

Günlük yaşamda “özgüven” olarak sıklıkla kullandığımız kendine güven tek başına yeterli değildir. Kişinin kendisini tanıması (özsaygı) değer vermesi (öz değer), kendini kontrol edebilmesi (öz denetim) ve etkin yönetmesi (öz disiplin) kişiyi yaşamda mutlu, huzurlu kılar.

Kendine güven duyan insanları anlatırken sadece özgüven ve başarı kelimeleri ile anlatmak eksik kalmaktadır, “her zaman başarılıdır” tanımı yerine, “ne istediğini bilir, kendisine ve çevresine saygısı ve sevgisi vardır, yaşadığı olumsuzluklara rağmen ayakta kalır, kendisine ve çevresine saygı ve sevgisini yitirmez” tanımları daha uygundur.

Gerçek özgüven, yere hiç düşmemek değil, düştüğümüz yerden kendi gücümüzle kalkıp yola devam edebilme gücümüzdür.

Kendine güvenen insan; • Olumlu düşünür, yapıcıdır, • Sürekli iletişim içindedir, eleştiriye açıktır, etkilidir, • Alçak gönüllüdür(ukala değil), doğal ve içtendir, • Duygusal zekası gelişmiştir, esnek ve uyumludur, • Sürekli öğrenir ve değişime açıktır, • Risk alır, elinden gelenin en iyisini yapar, • Sorumluluk alır, cesaretlidir, yeniliğe açıktır, • Kararlıdır (inatçı değil), dengeli ve ölçülüdür, • Endişe duyarak kendini sabote etmez, • Ahlaki ilkeleri vardır ve adildir, • Huzurludur, sevgisini gösterir, • Açık, samimi, dürüst ve doğrudandır, • Kendisini ve duygularını açıkça ortaya koyar, • Gerektiği yerde kendini över(başkalarını küçümsemez ve suçlamaz) • Başkalarının olumlu yönlerini de görür ve ifade eder, • İşbirliği yapmayı bilir, kendi haklarını korur, başkalarının hak ve duygularını da hesaba katar, • Konuşurken doğrudan göz iletişimi kurar, • Beden duruşu diktir, jest ve mimiklerini kullanır, • Dik bir beden duruşunu sahip olurlar, • Sesi işitilir ve açıktır, düzgün ve akıcı bir konuşması vardır,

  • Seçimlerini yaparken ve kararlarını verirken kendi yetenekleri ve gücü doğrultusunda hareket eder…

Kaynak

Özgüven-Nil Gün/Saim Koç

Ben iyiyi hakediyorum ve bulacağım…

Bedensel hastalıklar sadece mikrop, virüs ve bakteri den oluşmuyor. Bunu tıp da söylüyor, artık biliniyor. Eğer ruhunuza da en az bedeninize gösterdiğiniz kadar özen göstermezseniz, bedeniniz zayıf yerlerini çoğaltır. Üzüldüğünüzde, rahatsızlıklarınızın midenizin ağrımasından, tansiyonunuzun düşmesinden de öteye gitmesini istemiyorsanız ruhunuzun da sesini dinlemeniz gerekiyor…

 Çocukluğunuzdan beri her şey belleğinize yazıldı. Bunlar kendinize olan inançlarınızı da sınırladı. Size sürekli “aptal tembel” diyen bir annenin ruhunuzda yaptığı damgayı görüyor musunuz?: Yeterince iyi değilim, yapamam! Ya, size her kızdığında “seni bırakıp gideceğim başkasının çocuğu ol” diyen bir anne, sizde terk edilmek ve önemsenmemek korkusunu yerleştiren kişi olmasın? Çocukluğunuzda edindiğiniz kalıp inançları “bu sahiden doğru mu?” diye yeniden gözden geçirin.
Ben hayata acı çekmek için gelmişim, kader bana hiç gülmez, beni kimse sevmez ki, insanların hepsi nankördür, hep benim yüzümden, ben önemli değilim, çok güçsüzüm… Bunları çoğaltmak mümkün. Zihninizi de evde temizlik yapar gibi temizleyebilirsiniz. Zihniniz, içinden neler geçtiğini bir tek sizin bildiğiniz bir odadır. Orayı arındırıp olumlu mesajları sürekli tekrarlayarak ve değişmek istediğinizi yineleyerek tertemiz yapabilirsiniz “ben iyiyi hakediyorum ve bulacağım” inancına dönüşecektir. Sadece birkaç gece tekrarlayın bakın neler değişecek yaşamınızda.  L.HAY
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »