VAROLMANIN HALLERİ hakkında…


Kimi insan vardır, ne olsa kendine bilir.
Bu varolmanın –e halidir.
Kimi insan vardır ne olsa kendinden bilir.
Bu varolmanın –den halidir.

Gülmek insana yakışır…
İnsan vardır, kendini sevdirmek istediği kişiye güler
İnsan vardır, sevindirmek istediği kişiye
İç-ten

Her insan bir yerde haddini bilir…
İnsan vardır, başkasının çizdiği sınırda durur
İnsan vardır, kendine çizdiği sınırda
Özsaygı-dan

Her insan gün gelir bir kavgaya düşer …
İnsan vardır, insanlarla tartışır
İnsan vardır, vicdanıyla
İnsaf-tan

Her insan kazanmak ister…
İnsan vardır, başkasının kaybıyla kazanır
İnsan vardır, kaybetse de kazanır
Onur-dan

Her insanın bir yolu, bir de hedefi vardır…
İnsan vardır, yoldan çevrilir
İnsan vardır, yolla evrilir
Dirayet-ten

Her insanın söyleyecek bir sözü vardır…
İnsan vardır, farkedilmek için konuşur
İnsan vardır, farkettirmek için
Bilgelik-ten

Hayat her insanın karşısına sorular çıkartır…
İnsan vardır, hep ezberlediği cevapları verir
İnsan vardır, her an yeni bir cevabın peşindedir
Samimiyet-ten

Korkmayan insan yoktur…
İnsan vardır, korkularını saklar
İnsan vardır, korkularıyla yüzleşir
Cesaret-ten

Hayat bizi hem yoklukla, hem bollukla sınar…
İnsan vardır, kendine yontar
İnsan vardır, kendini yontar
Adap-tan

İnsan dediğin hep bir alış-veriş halindedir…
Bazı insanlar alabilecekleri birşey olduğu için verirler
Bazı insanlar ise verebilecekleri birşey olduğu için
Gönül-den…

kaynak: juno yıldız gözlemcisi

Bir Çocuğun Gözünden Hayat Felsefeleri…

 

1. Üşenmeyin: Ben hiç üşenmiyorum. Annem balonu en uzağa atıyor, gidip getiriyorum ve yine oynuyoruz. Annem tekerlekleri yuvarlıyor, kanepenin altından alıyorum yine oynuyoruz. Hem de her yere emekleyerek gidiyorum, oofff çok acıyor dizlerim, düşünün. Siz iki ayak üstünde durabiliyorsunuz, lütfen bir şeyler yapmaya üşenmeyin. Sizin hayatınız daha kolay hem.

2. Sabahları neşeli uyanmaya çalışın: Ben uyanınca gülümsüyorum. Belki annem beni kucağına alacak diye gülümsüyorumdur. O zaman siz de sabahları sizi kucağına alıp taşıyacak birini bulun.

3. Dağınık kalabilir: Sevmiyorsunuz dağınıklığı. Annemden biliyorum, akşam geç olunca, uyku arkadaşıma filan ayağı takılmadan yürüyebilmek istiyor. Ama dağınıklık varsa yaşayan birileri vardır. Ben oyuncaklarımı dağınıklığın içinden seçiyorum.

4. Dönen bir koltuğunuz varsa dönün: Annem beni o koltukta kucağına alıyor ve lunapark eve gelmiş gibi oluyor. Diyor ki, biz Ayşe gelene kadar bu koltukta niye hiç dönmedik ki? Diyeceğim o ki, her gün gördüğünüz için sıradan hale gelmiş eşyalarınıza bakın. Bebek gözüyle. Ev, eğlenceli olma potansiyeli taşıyan sıkıcı eşyalarla dolu. Geçen gün kanepe minderlerinden labirent yaptık! O dokunulmaz minderler daha önce hiç inmemiştir yere diye tahmin ediyorum.

5. Yemek yerken elinizdekini paylaşın: Annem bana yemek yedirirken elime bir de küçük ekmek veriyor. Ben de küçük parçalar koparıp anneme yediriyorum. Paylaşınca daha kolay bitiyor. Bitmesiyse, sanılanın aksine, iyi bir şey.

6. Az işiniz olsun: Mesela ben halkaları koluma geçirip bilezik yapmak veya bir kutuya kavanoz kapağı atmak gibi işleri önemsiyorum. Siz de işlerinizi azaltırsanız onları yapmaya bol bol vaktiniz kalır. Bugün mesela aynı kitabı 4 kere okuttum anneme. O kitap çok önemli çünkü.

7. İlk gülümseyen siz olun: Siz gülümserken karşınızdaki size gülümsemezse diye çok korkuyorsunuz. Ben de bazen niye öyle yaptıklarını anlamıyorum ama sonra hemen bana gülümseyerek karşılık veren birini buluyorum ve ötekini unutuyorum. Annem bana çok şaşırıyor.

8. Bazen onun dediği olsun: Misal annem beni her akşam kendi istediği saatte uyutmaya çalışıyor. Direniyorum, ağlıyorum olmuyor. Beni uyutmasına izin veriyorum. Boş veriyorum. Hem faydalıymış.

9. Başkaları sizi gördüğüne sevinsin: Biliyorum yetişkinler için her zaman kolay değil ama. Siz olsanız sizi gördüğünüze sevinir miydiniz? Ben gittiğim yerlere neşe ve oyun götürüyorum. Siz ne götürüyorsunuz?

10. Az ve öz konuşun: O kadar az ve öz konuşun ki, söylediklerinizin tadına doyamasınlar. Ne olur bi daha söyle! Ne olur şunu da söyle! diye tezahürat yapsınlar. Misal ben sadece “mama” ve “baba” diyorum. Daha çok şey söylemem için deli oluyorlar.

11. Her şeyi bilmeyiverin: Boş boş bakın. Anlamayın. Anlamamazlıktan gelin bazen. 15 kere söylemelerine izin verin. Dünya, size bir şeyler öğretmek için can atan insanlarla dolu. Bana bir şey öğretme fırsatı, sanırım annemle babamın hayatlarındaki en mühim şeylerden biri. Ne kadar bilmiyor ben, onlar o kadar bilgili hissediyor. hihi.

12. Güvenebileceğiniz bir kişiniz olsun: Ben iki tane buldum. Annemin kucağında sakinleşiyorum, babamla ayakta güven oyunu oynuyorum. Büyüyünce zor oluyormuş, öyle duydum. Güvenmeyi öğrenin.

HAYATIN ANLAMI ÜZERİNE


Yaşamak bir sanattır. Ve bu sanat, bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli (çok yönlü ya da karmaşık) sanat türüdür. Bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmaz. Onun tek aracı, insanın kendisi ve evrimini hazırlayan potansiyel güçleridir. Yaşama sanatının içinde insan, hem sanatçı, ama aynı anda hem de o sanatçının ürünüdür. Yani hem heykeltıraş, hem de taş veya hem doktor, hem de hastadır.
İnsanın hayatı boyunca en önemli ödevi, kendi içsel güçlerinin ve iç potansiyelinin gelişmesine, ortaya çıkmasına, kısaca içsel doğumuna gayret etmektir. Bu çalışmasının sonucu ve mükâfatı ise, kendi gerçek kişiliğini elde etmesidir.
Bir insanı anlamak, onun her hareketini doğrulamak demek değildir. Bir insanı anlamak, onun koşulları içinde değerlendirmektir. Yoksa hiç kimse bir hakim ya da Tanrı gibiymişçesine, bir diğerini yargılamak hakkına sahip değildir.
Hümaniter ahlâk anlayışı insanı, kendi fiziksel ve ruhsal bütünlüğü içinde ele alır. Bu anlayışa göre, insan, kendi kendisinin hedefi ve amacı olabilmek için, önce kendisini bilmek ve kendisi olmak kararını almalıdır.
İnsan, içinden gelen sese kulak vererek davranır ve böylece kendi özünü gerçekleştirerek, insan oluşunu ortaya koyarsa, dünya ile bir ilişkiye geçmiş demektir. Ve bu yolla, yaşamanın tek amacının, hayatın doğrulanması ve dolu dolu yaşanması olduğunu da anlar…

Erıch Fromm – Yaşama Sanatı.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Hey! Güzel İnsan, Merhaba;

Duydum ki kendini yine bırakmışsın; hayatında ki güzelliklere karşı…
SİL o hayatındaki karanlıkları.
Aydınlık yarınlar için;
Değişim vakti.
Hazırlan!
Öncelikle saatine bir bak.
Ömründen bir gün daha geçiyor.
Fark ettin mi?
Bir gün daha ömründen gidiyor
Artık durdur geçen zamanı.
Bu cansız bedenini canlandırmanın zamanı geldi.
Yetmez mi üzüldüğün?
Artık silkelenmenin vakti geldi.
Sana sesleniyorum.
Bakar mısın?
Gülümse lütfen
Kendini değerli hisset.
Çünkü “sen” değerlisin.
Bugünü ve yarını güzel yapmak hatta ona değer katmak senin elinde.
Unutma; yeter ki kendi pozitif enerjine inan.
Çünkü “sen” başarabilirsin.
Yeter ki kendi yüreğinde sahip olduğun güce inan..!
Hey !
Güzel İnsan bu okuduğu paylaş,paylaş ki herkes okusun

alıntı

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , . Leave a Comment »

Japonlar kırılan eşyalarını tamir ederken, kopan veya kırılan parçanın yerini altınla doldururlarmış…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

50 DEN SONRA NELER YAPILMALI.


50’lerden itibaren bırakmanız gereken 10 şey”

Hayat çok kısa. Ya da çok uzun. Nereden baktığınıza bağlı.
Ama logaritmik bir ilerleyişi olduğu kesin.
Yani yaşamın çocukluk-gençlik döneminde yılların araları çok çok uzun ama yaşlandıkça feci kısalıyor. 6 yaşla 10 yaş arasında neredeyse asırlar varken, 45 ile 49 arası bir göz kırpmalık mesafe sanki.
O yüzden de ilerleyen yaşlarda hayat daha kıymetli geliyor hepimize. Acayip uçucu olduğu için.
Yabancı bir internet sitesinde “50’lerden itibaren bırakmanız gereken 10 şey” konulu bir yazı görünce, ilgilendim haliyle. Ve sizlerle de paylaşmak istedim.
1… Eski eşinizden ya da sevgilinizden nefret etmeyi bırakın.
Nefret insanı sinsi sinsi kemiren bir duygudur. Son günlerin moda deyimiyle “affetmeyi öğrenin”. Affedemiyorsanız, en azından “kayıtsız kalın”.
2… Dedikoduyu ve başkaları hakkında kötü konuşmayı bırakın.
Artık lisede değilsiniz. Dedikodu sizin için enerji ve zaman kaybından başka bir şey değil.
3… Minnet duymama huyunuzu bırakın.
Size iyi davrananları değil, kötü davrananları önemseme ve sürekli bunları gündemde tutma huyunuzu bir tarafa bırakın. Kızınızın ya da oğlunuzun doğum gününe, nişanına, nikahına kimlerin gelmediğine değil, kimlerin “geldiğine” odaklanın. Size kazık atanları değil, hoşluk yapanları “parlatın”.
4… “Ümitsiz vaka” arkadaşları bırakın.
Herkeste vardır öyle bir ya da iki arkadaş. Sürekli bir takım dertlere batıp çıkarlar ve her battıklarında size koşup saatlerce kafanızı ütülerler. Ama söylediğiniz hiçbir lafı da iplemezler. Ayrıca, siz zor durumda kaldığınızda nedense hiç ortalarda görünmezler. Gençken tamam da, 50 yaşından sonra kıymetli vaktinizi böyle boş işlerle harcamayın.
5… Karmaşayı bir tarafa bırakın.
İnsan 50 yaşına yaklaşırken, neyin değerli neyin daha az değerli olduğunu az buçuk anlıyor. Aile, gerçek arkadaş(lar), dost(lar) ve sizin için gerçekten anlamı olan bir “iş”. Gerisi hakikaten kuru gürültü. Dolaplar dolusu giysiye ve elli tane ayakkabıya da ihtiyacınız yok, laf olsun torba dolsun misali sosyal aktivitelere de. Ve ruhunuzu öldüren bir işe de.
6… Kafası karışıklığı iyi bir şey sanmayı bırakın.
“Karmaşık insanlar” ilginçtir. Ezbere konuşmazlar, her davranışlarının bir nedeni vardır. Bilgileri süs gibi durmaz üstlerinde, içselleştirmişlerdir. Onlar sayesinde yeni bakış açıları keşfederiz, zenginleşiriz. Ama “kafası karışık insanlar” ilginç değildir. Hayatı çorbaya çevirmekten başka işe yaramazlar.
7… Daha fazlasını istemeyi bırakın.
Mutlu insanların ortak sırrı, ellerinde olanın kıymetini bilmeleridir. Elindekinin kıymetini bilmiyorsan, daha fazlasını istemenin bir anlamı yok, çünkü o da seni mutlu etmeyecek. Daha da fazlasını isteyeceksin.
8… Şu fazlalık 10 kiloyu bırakın.
40’ların sonundasınız ve 5-10 kilo fazlanız var… Derhal o kiloları bir yerlerde bırakın. Yürüyüşte, yüzmede, spor salonunda… Fark etmez. Sorun “estetik” değil, sağlık. Fazla her kilo 50’lerden itibaren sağlık açısından bir tehdit çünkü.
9… Her şeye evet demeyi bırakın.
Kimsenin kalbini kırmamak ya da sevimli görünmek adına, olur olmaz her isteğe “evet” demeyi bırakın. Sizi zorlayacak, size ters gelen, sizi gerecek hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsiniz. Hele 50 yaşından sonra!
10… Yaşlılıkla ilgili klişe düşünceleri bir tarafa bırakın.
Nasıl bir orta yaş ve yaşlılık dönemi geçireceğinize kendiniz karar verin. Canınız istiyorsa ve paranız varsa Küba seyahatine 60 yaşında da gidersiniz, sörf yapmaya 50 yaşında da başlarsınız, kime ne?

Neslihan Acu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 4 Comments »

KAN GURUPLARINA GÖRE BESLENME;

AB KAN GRUBU; Et ve tahıl yiyebilir.Tahin yememeli, çekirdek, yerfıstıgı, susam yememelidir.En uzun yaşayan kan grubudur.
B KAN GRUBU; Tavuk eti yememelidir.Susam zararlıdır.
O KAN GRUBU ;süt ürünleri ve buğday ürünleri yememelidir.İlk yaratılan kan gurubudur.Avlanarak beslendikleri için et yedikleri zaman daha sağlıklı olurlar.
A KAN GRUBU; et ürünlerinden ve etten kaçınmalıdırlar.İkinci yaratılan kan grubudur.Yerleşik düzene geçip tarımla uğraşmaya başlandıgı için, sebze meyve ve özellikle doğal buğday ve buğday ürünleri şifadır A kan grubuna

Rh+ve Rh- arasındaki farkı sormuşunuz.Pozitif herşeye karşı daha dirençlidir.

Kaynak: 2014 bilge hoca ders notları

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

AKLINIZA GELMEYEN BİR ŞEYİ ANINDA HATIRLAMAK İÇİN

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir

Nasıl bir titreşim içinde olduğunuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğunuzun farkına varmak sizler için çok önemlidir..

Kalbiniz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudunuzdaki tüm organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalp arasında dahi bir bağlantı bulunmaktadır ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirir. Beyniniz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbinizden alıyor.

Bütün duygu ve düşünceleriniz kalbinizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın ve de evrenin derinliklerine doğru taşınmaktadır.

Kalbiniz, inanç ve duygularınızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudunuzla sınırlı kalmaz, bütün çevrenize uzanır, sizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbiniz, bütün inançlarınızı, geleceğe yönelik düşlerinizi ve duygularınızı, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir ve kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir. Demek ki kalbinizle, beyninizle yaydığınızdan çok daha fazla enerji yayıyorsunuz.
İsteğinizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama ve imgeleme yaparsanız ya da bir şeylerin hayalini kurarsanız, sadece beyniniz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularınızın gerçek merkezi olan kalbiniz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt, endişe ve korku olan asıl inancınızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatınızda sadece kalbinizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığınız şey gerçekleşecektir.

Hayatınızda tahakkuk etmekte olan her şey, sizin şu anda ki enerjinizle rezonans içinde olanlardır. İnandığınız her ne ise, yaşamınızda gerçekleşecektir ve bu, realitenizi oluşturmaktadır..

Işıltınıza sahip çıkın!…”
Sevgi ve Bilgelikle Paylaşınız

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Karşılaştığın her kimse, dünyanın aynası tarafından yakalanmış, uçuşan bir görüntüdür

Diğerleri sensin. Karşılaştığın her kimse, dünyanın aynası tarafından yakalanmış, uçuşan bir görüntüdür. Her karşılaşma senin kendini tanıman, eksikliğini keşfetmen ve iyileştirmen için bir imkandır.
İçeride ne varsa dışarıda gördüğün odur…
Kendi işiğını her zaman açık tut…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 3 Comments »

Küçük Karınca

 

Küçük Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı. Çok çalışır, çok üretir ve bunları keyif içinde yapardı.Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı. Bir gün karı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi. Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.

Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artık artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üstyöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabi ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti. Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi. Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

2015 Feng Shui Enerjileri…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış,

Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış,
En hassas olduğum yerden vurulmuşum.
Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım.
Taşıyamam zannettiklerimi taşımış,
Taşırım zannettiklerimin altında kalmışım.
İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım..
Anlamışım ki dünya âlem perdesinde ben de gelip geçici,
ben de bir gölgeymişim.
Asıldan nasibim var ama şimdilik suretmişim.

Öyleyse hepsine de amenna.!! ”

(Nazan Bekiroğlu)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Böylesi bir aşağılamaya nasıl dayanabildiniz?

Bir zamanlar, Uzakdoğu’da büyük bir samuray yaşardı. Artık yaşlanan bu samuray, vaktini gençlere manevi dersler vererek geçiriyordu. İlerlemiş yaşına rağmen, insanlar onu kimsenin mağlup edemediğine inanıyordu…

Bir gün, yaşlı samurayın kasabasına, vicdansızlığıyla tanınan bir savaşçı geldi. Adam, rakibini kışkırtma teknikleriyle tanınıyordu. Değişmez şekilde, kışkırttığı ve kızdırdığı rakibine ilk hareketi yaptırır, sonra da en küçük bir hatayı affetmeden adeta bir rüzgar hızıyla karşı hücuma geçerek, mücadeleyi kazanırdı. Bu genç ve sabırsız savaşçı, hiç kimseye yenilmemişti. Samurayın adını duyarak buraya gelmişti ve onu da yenerek şöhretini büyütmeyi amaçlıyordu. Bütün öğrencileri böyle bir müsabakaya karşı çıktıysa da, yaşlı savaşçı onun kavga davetini kabul etti.

Herkes, kasaba meydanında toplandı. Genç savaşçı rakibine hakaretler yağdırmaya başladı. Ona doğru taşlar attı, yüzüne tükürdü, akla gelebilecek her türlü aşağılamada bulundu. Yaşlı savaşçının, atalarına bile dil uzattı. Onu kızdırıp ilk hareketi yaptırmak için, saatlerce uğraştı. Fakat, yaşlı adam hep sessiz ve hareketsiz kaldı.

İkindiye geldiğinde durum değişmişti. Artık yorgun düşmüş, kibri kırılmış aceleci savaşçı, dayanamayıp müsabaka meydanını terk etti. Öğrencileri, hocalarının bu kadar hakarete karşı tek kelime etmemesiyle hayal kırıklığına uğramışlardı. Dayanamayıp sordular:

“Böylesi bir aşağılamaya nasıl dayanabildiniz? Neden kaybedeceğinizi bilseniz de kılıcınızı kullanmadınız? Onun yerine, hepimizi utandırarak korkaklığı seçtiniz?”

Yaşlı samuray sükunetle şöyle dedi:

“Birisi size bir hediye getirse ve siz de kabul etmezseniz, o hediye kime ait olur?”

“Hediyeyi vermeye çalışana” diye cevap verdi öğrencilerden birisi.

“Aynı şey kıskançlık, öfke ve hakaretler için de geçerlidir” diyerek, son noktayı koydu samuray.

Eğer kabul edilmezlerse, onlar taşıyana ait olmaya devam ederler… (Anonim)

Sıkıntısı Olan Bu Yazıyı Okusun !

images[3]

“Gün gelecek Allah’a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum” demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda.Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe “verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah’ım!” demeye başladı.Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım. “Strese girenin imanından şüphe ederim!” başlıklı yazımı anlamayan ve/veya yanlış anlayan arkadaşlar umarım bu sefer beni doğru anlarlar.

 

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu.

 

Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:“Henüz değil!”“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”Ona “Evet” dedim.Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”“Evet bu sensin!” dedi usta.

Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!Bana zarar vereceğini düşündüm.Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…Teşekkür ederim.”Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek….
Murat Atlı