Bir kişiye kızdığımız ya da bir olaya üzüldüğümüz zaman,burada kendi içimize dönüp aramamız gereken üç şey vardır.

images[5]

1-.Bu olay,negatif bir bilinçaltı kaydımı değiştirmem gerektiğini mi haber veriyor?

2-Bu olay ya da kişi ,hangi korkumun düğmesine basıyor?

3-Bu kişi bana aynalık mı yapıyor?.

Kimseyi yargılamadan,eleştirmeden,kızmadan yaşamayı denediz mi hiç?Kendimizde buna dahil.Ençok aslında kendimizi yargılıyor,eleştiriyor ve bir çok şey için kendimizi dövüyor ve kzıyoruz..Bunun farkında olduğum gün bayramım oldu benim.Çok şükürler ki kendime vurduğum kadar ve kızdığım kadar ve yargıladığım kadar kimseyi yargılamamış ve kızmamışım aslında bütün derdimiz kendi kendimize yaptıklarımız ve en güzel parçamızdan bu şekilde uzaklaşmakmış.

 

Çok şükür o güzel Yararatan ın parçasını buldum ve en derinlerime ulaştım.artık kendimi dövmekten vazgeçtim,kızmaktan,yargılamaktan ve öyle olunca müthiş bir barış imzalandı içimde ve bu dışımada yansıyor artık çok şükür..Dedim ya kendi ile barışan dünya ile barışır,kendini bulan Rabbini bulur.Kendini seven herkesi sever yaratan dan dolayı ve öylece kimseyi eleştirmemeyi ve yargılamamayı,kızmamayıda öğrendim.

Çok uzun yıllarımı alsada bunu öğrenmek,çok acılarla pişmiş olsamda:(Şimdi mutluyum ya iyi ki yaşadığım her şeyi yaşamışım ve kabul ediyorum tüm yaşanmışlıkları ve sevgiyle herkesi ,kendimi ve geçmişi bin kez ,milyon kez bağışlıyor ve affediyorum sevgiyle..Kabulleniyorum artık kendimi ve her şeyi.ŞÜkürler olsun iyi ki buldum ”Benden daha derinde olan Ben’ i ..BUndan daha büyük bir huzur ve mutluluk var mı?Sorun kendinize gerçekten siz,sizmisiniz ve kimsiniz,ne kadar tanıyorsunuz gerçek sizi?

Maske olan ben ve birde derinde ki Ben..Maskelerden özgürleşmek,yüzleşmek kendinle bu dünyada ve öte alemde.Neden burada başlamayalım yüzleşmeye ve arınmaya ve diğer tarafta buna devam etmeyelim ki neden.?Şükürler olsun nasip oldu bana ve çok huzurluyum.Herkese nasip olsun..Sevgiyle mutlu yarınlara ve barışa..affet ve özgürleş diyor ruhum her zaman ve kendimi affetmenin özgürlüğündeyim,aşk tayım,sevgideyim.Kendimi ve Evrendeki her canlı cansız her şeyi seviyorum.Kuran’da tavsiye edilen üstün ahlak özelliği:Affedici olmak,bağışlayıcı olmak.

Kuran’da ” Kim sabreder ve bağışlarsa ,şüphesiz bu azme değer işlerdendir”.(Şura Suresi,43) ayetiyle de affetmenin üstün bir ahlak özelliği olduğu haber veirlmektedir.

Dolayısı ile müminler affedici ,merhametli,hoşgörülü davrananlar ve Kuran’da bildirildiği gibi onlar ”öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir.”(Al-i İmraN sURESİ,134)

Sevgiyle

..Gülay Şimşek

5 şubat 2013

 

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

HUZUR

11017694_789793384389729_1252334521764833197_n[2]

Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Ya­rışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirin­den güzel resimler yaparlar…

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar ver­mesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağ­lar… Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hâle sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatır­latacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca şelale­nin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere…

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da uzun değildir:

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Kırmızı Başlıklı Kızın Hikayesini Birde Kurt’tan Dinleyelim…

 

Her gün yaptığım gibi ormanı temizlemeye çıkmıştım. Orman benim evim, temiz tutmak da benim görevim. Derken bir kız beliriverdi.

Kırmızı başlık ve peleriniyle çok şüpheli bir görünümü vardı. Kimin aklına gelir bu garip kıyafeti giymek.
Bir kurnazlık peşindeydi mutlaka. Bir süre dikkatle izledim bu garip kızı.

Elinde taşıdığı üzeri örtülü sepette kim bilir ne taşıyordu!.. Yürüyüşü bile normal değildi. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sorunca bana büyükannesinin evine gittiğini söyledi ama gel de inan. Yine de bıraktım peşini kendi işime döndüm.

Ama aklım o kıza takıldı bir kere… Bir gidip bakayım doğru mu söyledikleri dedim kendi kendime; gerçekten böyle bir büyükanne var mı? Siz olsaydınız gerçekliğini kontrol etmek istemez miydiniz? Orman benim evim.

Ben hem ev sahibiyim, hem de diğer orman sakinlerine karşı sorumluyum. Neyse uzatmayayım… Gittim, baktım ve gerçekten bir büyükanne buldum.

Sorduğumda“evet o küçük kız benim torunum” dedi. Ben de sorumlu bir kişi olarak; “bu küçük kız yabancılarla konuşulmayacağını öğrenmemiş daha” dedim ve anlattım küçük kızla karşılaşmamı…

Büyükanne de ürperdi ve birlikte küçük kıza bir ders vermeye karar verdik. O yatağın altına saklandı, ben onun geceliğini giydim, başlığını taktım ve yatağına yattım.

Küçük kız birazdan içeri girdi. Seslendi cevap verdim. Ne şaşkın bir çocuk! Beni büyükannesi sanıvermişti. Ben benim büyükannemi değil sesinden, kokusundan bile tanırım oysa ki. Neyse bunlar bir şey sayılmaz, daha neler yaptı bilseniz.

Kulaklarımın niçin büyük olduğunu sordu. Ne ayıp şey hiç sorulur mu!… Yine de çocukluğuna verip yumuşak bir sesle cevapladım. “Seni iyi dinlemek için”… Ama bu sefer kalkıp da burnumun niçin büyük olduğunu sormaz mı!…

Küçük kız hiç mi hiç terbiye almamış. Ben zaten burnumu kendime kompleks haline getirdim, özgüvenim sallantıda. Psikologlar, estetikçiler… Dünya para harcıyorum ama nafile.

Yine aldırmamaya çalışırken bu sefer de ağzımın kocaman olduğunu yüzüme vurmaz mı! Tabi ki kızdım, siz olsanız kızmaz mıydınız?

O sinirle ayağa fırlayıp peşinde koşturmaya başladım. Birden ne olsa beğenirsiniz! Bir kocaman avcı elinde tüfek kapıdan dalıverdi. Beni “seni hain kurt,büyükanneyi yedin değil mi?” diye suçlamaz mı!

Halbuki büyükannenin kılına bile dokunmadım, Oda saklandığı yerden çıkıp beni korumaya çalışmadı. Malum yaşlılık, kulakları iyi duymuyor. Avcı mahkeme yapmadan infaz kararımı verdi.

Tabi ben de adalet bulamayacağımı, hatta canımı yitireceğimi anlayıp pencereden zor attım kendimi.

Geçirdiğim büyük korkunun sarsıntısı yetmiyormuş gibi o gün bu gün ormanda bile yüzümü rahat gösteremez oldum. Adım haine çıktı. Yeter artık, ben suçsuzum…

Dua Görünmeyen Eldir…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

KÜÇÜK DEYİP GEÇMEDEN ÖNCE…

310652_340849052677517_525500100_n[1]

-Küçük bir beden, çoğu kez büyük bir ruha yataklık edermiş.
-Ufak balıklar daha lezzetli olurmuş.
-Ateşe küçük odunlar atılırsa alevler artarmış, büyük odunlar alevi söndürebilirmiş .
-Her küçük şey mutlaka bir işe yararmış.
-Sağanak dediğimiz, küçük damlalardan ibaretmiş.
-Ufacık bir yağmur,kocaman bir toz bulutunu yok edebilirmiş.
-Muazzam bir aydınlık, küçük bir delikten görünebilirmiş.
-Küçük bir saman çöpü, rüzgarın yönünü gösterebilirmiş .
-Bütün bir hasat,bir kıvılcım yüzünden elden gidebilirmiş. .
-Büyük bir geminin batmasına, küçük bir delik yetermiş.
-Çok veren malından, az veren canından verirmiş.
-Yükte hafif olmak, pahada ağır olmaya engel değilmiş.
-Deve büyükmüş ama ot yermiş, şahin küçükmüş ama et yermiş.
-İnsan küçük bir adama iyiliği dokunduğu zaman cömertliği öğrenebilirmiş. Büyük adama iyilik ederse öğreneceği şey, ızdırap olurmuş.
-Büyük makinaları küçük çarklar çalıştırırmış.
-Büyük adamın büyüklüğü devam ediyorsa bunun sebebi; onun küçük adamlara gösterdiği özenmiş.
-Bazen büyük bir aşkı başlatan, küçük bir gülümseme imiş.
-Büyük yazıları yazmak için küçük noktalar, virgüller gerekirmiş.
-Büyük olaylar kolay unutulsa bile, sevdiğinle geçen küçük an’lar unutulmazmış.
-Simite lezzetini veren küçük bir susam tanesi imiş.
-Ulu bir çınarın veremediği kokuyu,küçük bir papatya verebilirmiş.
-Büyük paralara alınan hediyelerin sağlamadığı mutluluğu, küçük bir bakış sağlayabilirmiş .
-Küçük sevinçleri bilmeyenler, büyük keyifler yaşayamazmış.

Öyleyse ‘küçük’ deyip geçmeden önce, ne kadar ‘büyük’ sonuçlara varabileceğini düşünelim.
Küçük bir damlayı, bir gülümsemeyi, noktayı, virgülü, bir ağacın dibinde biten gülü, bir susam tanesini, sevgilinin sesini hafife almayalım.
Küçük dediklerimizin aslında ne kadar büyük olabileceklerini, onların yokluğunu beklemeden fark edelim.
Çünkü yanımızdayken değerini bilmediğimizi, bildiğimizde bulamayabiliriz.

Çıkınınızda; küçük bir gülümseme, bir yağmur damlası, bir papatyanın kokusu, üç noktanız, unutulmaz küçük bir anınız hep olsun.
Küçük de olsa varsın olsun. Çünkü o küçük çıkınlar nasılsa bir gün, büyük denkler olacaktır.

Yeter ki, sabretmeyi ve biriktirmeyi bilelim küçük küçük. alıntı

((((OKUMAZSANIZ PİŞMAN OLURSUNUZ))) 50 YIL KURUMAYAN ÇİÇEK


….

(Kıssadan Hisse)

Mübaşir bağırdı, seksen yaşlarında iki pir-i faninin isimleri okundu. Boşanmak için Hakîmin karşısına çıkmaya hazırlanan iki insan…
Dedenin gözleri kırpmadan bakıyor, ninenin Gözlerinden yaşlar akıyor..
….

Hakim dosyayı inceledi ve gür sesiyle sordu:
“Teyze neden boyanmak istiyorsun!”

Nine Kısık ve ağlamaktan bitap düşmüş sesiyle:
“50 yıl çektim, artık yetti. Hayatım Zehir oldu.Daha fazla dayanamıyorum.”

Savcı, hakim, gazeteciler, katip, mübaşir suskun, şaşkın bir halde sustular.

Herkes kendine göre bir düşünceye daldılar. Herkes bu durumu aklınca bir yere koydular.

Her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla suskunluk bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı…

Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

“Bizim bir sedef çiçeği vardi çok sevdiğim… O bilmez… 50 yıl önceydi.. O çiçegi bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adamamı istedi bende adak adadım.

Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye… İyi gelirmiş dedi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi.

Taa ki geçen geceye kadar… O gece takatım kesilmiş uyuyakalmışım…

Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim.”

Hakim Yaşlı adama dönerek;

“Diyeceğin birşey var mı, baba?” dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konuştu:
“Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi.

Hekimi pek dinlemedi bizim hatun… Lafım geçmedi…

O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu.

Ben ona: “Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki…” dedi adam.

O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle…

“Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey… Geçen gece de… Yaşlılık… Ben de uyanamadım. Uyandıramadım… Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım…Sesimi çıkartamadım…”

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu…

“Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukça cimri olalım”

Yorumlarınızı bekliyorum…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Zihin Maymuna Benzer !

Kulaklarını çekip, dilini çıkar dışarı… Şimdi kulaklarını bırak, dil içeri… Minik maymun seni !! Kaç maymun var içinde… Kaçı zıplar, kaçı daldan dala hoplar, biri diğerini dürter, diğeri şakacıdır… Hiç durmaz onlar… Kulaklarını çekip, dilini çıkar dışarı…Şimdi kulaklarını bırak, dil içeri… Minik maymunlar olduk …  Dil dışarıya çıkabilen tek kasımız. Dili dışarı çıkarmak yüzdeki mimikleri rahatlatırken, çenemizde konuşurken yüklenen enerjiyi veya çenemiz kilitlendiğinde oluşan duygusal kasılmayı dışarı salmamıza yarıyor. Aynı zamanda uyurken çenesini kilitleyip, dişlerini gıcırdatanlar için iyi bir çene egzersizi… Küçük yaşlarda dil gelişimi sorunlarında terapiler uygulanıyor. Çocuklar bu anlamda çok yararını görüyor bu egzersizin…

Kulakta insanın bağırsağı, kalbi, karaciğeri ile ilgili noktalar ve meridyenler bulunuyor. Kulağı çekmek, aynı zamanda hem bu organlara masaj uygularken, strese dayalı baş ağrılarını da geçiriyor. Ama bırakın tüm bu yararları biz sadece Maymun taklidi yapıyoruz aslında…. Birkaç dakika bu pozda kalınca gözlerimiz yaşarıyor, bu gözyaşları kendi halimize gülememekten olabilir ya da göz yaşıyla toksin atıyoruzdur, kimbilir… Çok eğleniyoruz. Dili ve kulakları bırakınca, bir enerji geliyor üstümüze…

Günlük kahve molalarımdan birindeyim. Yan masada 3 genç oturuyor. Onları duymamak elde değil. Birini çekiştiriyorlar. Normaldir diyorum, hatta gülümsüyorum. Kızlardan biri Hayatının ilk kazığını yediğini anlatıyor, hararetle… İyi tecrübe diyorum içimden… Biraz zaman geçiyor. Masalarına yeni biri katılıyor. Biraz önce hakkında konuştukları kişi bu, fakat masa da konuşulan herşey şimdi çok sevgi dolu… Komik geliyor. Nasıl birbirimizden besleniyoruz. Alıyor, veriyor, eksiltiyor, çoğaltıyor bazen başakalarının yaptıklarından yara alıyoruz… İnsanlar olarak ancak insanlarla tanımlı kılıyoruz kendimizi… Ayna gibi… Böyle öğrendiğimiz için belki de… Sevginin, mutluluğun, öfkenin karşısında hep bir insan yok mu hayatımızda? Gülümsememizin nedeni bizi mutlu eden biri…

En büyük korkumuz ise yanlız kalmak, kaybetmek sevdiklerimizi… Onay bekliyor başardıklarımız..” ne güzel, ellerine sağlık, harikasın… “ En unutamadığımız anın içinde bile bir insan gizli… Kızgın olduklarımız var bir de… Affedemediklerimiz, durup durup öfke yüklendiklerimiz… Bize kıyanlar var sonra, çelme takanlar hayatımıza… Böyle gidiyor liste… İnsanlar var hayatımızda… Beslendiğimiz, eksildiğimiz, çoğaldığımız beraber, hayatımıza giren, var olan veya çıkarttığımız… Hayat böyle geçiyor, yatay enerjilerle beslenerek… Alarak, vererek… \ Bir de dikey bir enerji var. Hep dolan, hiç eksilmeyen… Hep akan, hiç durmadan tamamlanan… Karşımda oturan biriyle sohbet içindeyiz, ben binbir duygunun içinde dönüp dururken, bir an eksildiğimi, bir an çoğaldığımı, başka bir an kızdığımı hissettiğim zaman artık içimden akan enerjiye dönüyor algım… Sonsuz kaynaktan akan o enerjiyle dolduğumu hissediyorum… Ne eksiğim, ne fazlayım… Tamamım. Tam`ım aslında… .

Hissettiğim tüm duyguların nedeni zihnimdeki yerinde duramayan, şakacı Maymunun eseri…

O aslında sadece oyun oynamak istiyor. Öfke, kızgınlık hep onun oyunda elde edemedikleri yüzünden… Şakacı bazen, bazen de vurdumduymaz oluyor… Bazen sevilmek için yapmadığını bırakmıyor. Sevilmediğinde hırçınlaşıyor. Elinden birşey alın, hemen saldırganlaşıyor… Sizi devamlı o daldan bu dala , geçmiş pişmanlıklarından, gelecek korkularına o taşıyor… . Ne zaman yatay enerjiye saplansam, algımı değiştiriyorum artık… Bizi besleyen, yaşatan, var eden , o güzel enerjinin akışını hissediyorum her nefesimde… Tam başın üstünden geçiyor o enerji… Kalbimde yuvalanıyor, tüm hücrelerimi doluyor.. Ve Maymunu özgür bırakıyorum…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

En Çok Hangi Karını Seviyorsun…

images[6]

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.

Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.

Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.

Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.

Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye

sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, “Mümkün değil!” olmuş.

“Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.

“Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı, ikinci esinden, “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.” karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:

“Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim.”

“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı…”

==========================================

Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz…

Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

Ve birinci eş… “ruhumuz”!

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ÖZELLİKLE BAYANLAR MUTLAKA OKUYUN… ERKEKLERİN KADINLARDAN RİCASIDIR.

 

*8 hafta süren bas ağrıları baş ağrısı olamaz,bir doktora gidin.

*Alışveriş yapmak zevkli değildir ve asla da olmayacaktır.

*’Beni seviyor musun?’ diye sormayın. Emin olun ki sevmesek yanınızda bir saniye bile durmayız…

*Bizden sizinle aynı üzüntüyü çekmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın işidir.

*Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha
sormayın.

*Biz erkekler basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak,aslında ekmeği getirmenizi
istiyoruzdur. Bundan ‘ekmek Masada değil’ diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın…

*Eğer 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz birşey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse,
kesinlikle öbür anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın…

*Eğer birşey istiyorsanız sormanız yeterli. Birşeyi açıklığa kavuşturalım. Biz erkekler öyle far klı anlamlar
taşıyan dolaylı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin…

*Eğer şişmanladığınızı düşünüyorsanız büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır zaten. Bize sormayın,
cevap vermeyi reddediyoruzdur.

*En karmaşıik durumda bile bizim için temel kural şudur: ‘En kolayını seç’. Bizden komplike şeyler
beklemeyin.

*Erkekler en fazla 16 renk görürler. Mesela, şampanya bir renk değil, bir içkidir.

*Erkeklerin çoğunun en fazla 3 çift ayakkabısı vardır.

*Biz basitizdir. O yüzden 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize
uyacağını sormayın, bilmiyoruzdur. Sormayınız.

*Cuma + Cumartesi + Pazar = Bol yemek ve mutfak gerçekliğinin icrasıdır…
Bizi anlamaya çalışın lütfen, fazla abartmayın ama…

*Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizim için
bir anlamı yoktur, takdir beklemeyin.Temiz bir evden önce güzel en azından bakımlı görünen bir kadınla
bir evi paylaşm ak daha anlamlıdır…

*Ev işlerinden sonra yattığınız yerde sızıp kalıyor ve her türlü kur çabasına yorgunum diyorsanız bu bizi
bozar… Bir erkeğe temiz evden önce temiz bir eş ve hatta sadece bir eş lazımdır. Temizlik bir temizlikçi
tarafindan da yapılabilir ama bazı şeyler temizlikçi ile yapılmaz…yapılmamalı da.

*Size ‘neyiniz var’ diye sorduğumuzda, ‘hiç bir şeyim yok’ derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir.
O yüzden bir şeyiniz varsa doğrudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin…

* *Yeteri kadar ayakkabınız ve elbiseniz varken bizi iflas ettirmek bir sevgi gösterisi değildir.

OKUDUYSAN BEĞEN BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞ !

Benim on yilda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalistigin için”

Ulu bir kavak agacinin yaninda bir kabak filizi boy göstermis. Bahar ilerledikçe bitki kavak agacina sarilarak yükselmeye baslamis. Yagmurlarin ve günesin etkisiyle müthis hizla büyümüs ve neredeyse kavak agaciyla ayni boya gelmis.

Bir gün dayanamayip sormus kavağa:

“Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?”
10 yilda” demis kavak

10 yilda mi?” diye gülmüs ve çiçeklerini sallamis kabak

“Ben neredeyse 2 ayda seninle ayni boya geldim bak!”

“Dogru” demis agaç “dogru”

Günler günleri kovalamis ve sonbaharin ilk rüzgarlari basladiginda

Kabak önce üsümeye sonra yapraklarini düsürmeye, soguklararttikçada asagiya dogru inmeye baslamis.

Sormus endiseyle kavaga:
“Neler oluyor bana agaç?”

“Ölüyorsun” demis kavak
“Niçin?”

“Benim on yilda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalistigin için”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bağışlayıcılık Tao’su…

Bir gün bilge, öğrencisine boş bir çuvalla bir sepet patates verdi. “Son zamanlarda sana olumsuz bir davranışta bulunmuş yada söylemiş olan herkesi düşün, özellikle de bağışlayamadıklarını. Her birinin ismini bir patatesin üstüne yazıp çuvalın içine koy.” Öğrenci işe birkaç isimle başladıysa da, kısa sürede çuvalı patatesle dolup taştı. “Çuvalı bir hafta boyunca gittiğin her yere beraberinde götür” dedi bilge. “Sonra bunun üzerinde konuşalım.” Başlangıçta öğrenci çuval hakkında hiçbir şey düşünmedi. Onu taşımanın özel bir zorluğu yoktu. Fakat bir süre sonra bu iş giderek bir yüke dönüşmeye, onu her yere taşımak zor gelmeye başladı. Çuvalın ağırlığı değişmediği halde, zaman geçtikçe onu taşımak daha fazla çaba gerektirir oldu. Birkaç günün sonunda çuvaldan kötü kokular gelmeye başladı.

İsim yazarken üzerleri oyulan patatesler çürük kokusu salıyordu. Artık onları oradan oraya taşımak sadece rahatsızlık veren bir şey değildi, nahoş bir şey olmaya başlamıştı. Nihayet hafta geride kaldı. Bilge öğrencisini çağırıp sordu: “Bu konu hakkında bir şey düşündün mü?” Öğrenci: “İnsanları bağışlayamadığımızda, olumsuz duygularımızı bu patatesler gibi yanımızda her yere taşırız. Zamanla bu olumsuzluk bizim için bir yük haline gelir ve bu yük bir süre sonra çürümeye başlar.” Üstat: “Evet, kişi kin tuttuğunda olan tam da budur. O halde, yükümüzü nasıl hafifletebiliriz?” Öğrenci: “Bağışlamaya çalışarak.” Üstat: “Birini bağışlamak, isminin yazılı olsuğu patatesi çuvaldan çıkarmak demektir. Seni gücendirmiş olanların kaçını bağışlayabilirsin?” “Bunun üzerinde biraz düşündüm Üstad” dedi öğrenci. “Çok çaba gerekti ama, tümünü bağışlamaya karar verdim.” Üstat: “Çok güzel, öyleyse patatesleri bir tarafa bırakabiliriz. Peki, geçen hafta seni gücendiren başka insanlar da oldu mu?” Öğrenci bir süre düşündükten sonra, böyle birkaç kişi olduğunu kabul etti. Fakat kabul eder etmez de, henüz onca zahmetle boşalttığı çuvalının yeniden dolmak üzere olduğunu fark edip telaşlandı. Öğrenci: “Üstat” dedi. “Eğer bu şekilde devam edersek, çuval her hafta yine patateslerle dolmaz mı?” Üstat: “Evet, insanlar bir şekilde sana karşı olumsuz davrandığı sürece, çuvalında daima patateslerin olacak.” Öğrenci: “Fakat Üstat, başkalarını yaptıklarını hiçbir zaman kontrol edemeyiz. Bu durumda Tao bize ne getirebilir?”

Üstat: “Henüz Tao’nun anına girmiş değiliz. Şu ana dek konuştuklarımızın tümü, bağışlamaya bildik yaklaşımın parçasıdır. Birçok felsefe ve çoğu din bize aynı şeyi öğütler: Sürekli olarak bağışlamaya çalışmalıyız, çünkü o önemli bir erdemdir.

Oysa bu Tao değildir, çünkü Tao’da çabalamak yoktur.” Öğrenci: “O halde Tao neyi öğütler, Üstat?” Üstat: “Bunu sen de bulabilirsin. Eğer patatesler olumsuz duyguları temsil ediyorsa, o halde çuval nedir?” Öğrenci: “Çuval… benim olumsuz duygularımı sürdürmeme olanak veren şeydir. İçimizdeki, bizi kırgınlık hissimiz üzerinde durmaya iten şeydir… Ah, o, öz-değerime ilişkin abartılı algımdır.”

Üstat: “Peki, ondan kurtulursan ne olur?”

Öğrenci: “O zaman… insanların bana karşı olumsuz davranışları artık büyük bir mesele gibi gözükmez.” Üstat: “Bu durumda artık elinden patateslerin üstüne yazacak isim olmayacaktır. O halde, oradan oraya kötü kokulu bir yükle dolaşmayacaksın demektir. Bağışlayıcılık Tao’su, sadece birkaç patatesi ortadan kaldırmak için değil, çuvaldan da vazgeçmek için verilen bilinçli karardır. *** Bağışlayıcılığa bildik yaklaşım, bilgenin de işaret ettiği gibi, bunun için çaba harcamaya odaklanmıştır. Shenxiu’nun tanınan bir şiiri bunu betimler: Beden aydınlanma ağacıdır Yürek parlak bir aynaya benzer Onu devamlı temiz tutmaya çalış Toz tutmasına izin verme sakın Şiir, sürekli ve zahmetli bir çabadan söz ediyor. Sürekli çaba gerekir, çünkü temizlenen aynanın üstüne daima tozlar düşmeye devam edecektir. Tam onu kusursuz biçimde temizlediğimizi düşündüğümüz anda, başka bir toz zerresi ona konmak üzere havalanmıştır bile.

Öğrenci, bu düzlemde kaldığı sürece, çuvalının patatesle dolmaktan kurtulamayacağını fark etti. Benzer şekilde biz de, bağışlayıcılığa bildik yaklaşımda kaldığımız sürece asla bağışlanacak kişi sıkıntısı çekmeyiz. Fakat niçin orada, üstüne tozların konabileceği bir ayna durmaktadır? Aynanın orada durmasına gerçekten gerek var mıdır? Şiirdeki ayna, egoizmi – abartılı bir kendini beğenmişlik ve kibir duygusu – temsil ediyor.

Egoyu sanki fiziksel bir şeymiş gibi algılama eğilimindeyizdir. Dilimiz bu varsayımı doğrulayacak göndermelerle doludur. Sanki egoizm bir uzuv yada bir organ misali bedenin bir parçasıymışçasına, “yaralı” egodan, gurunun nasıl “kırıldığından “ yada itibarın nasıl “zedelendiğinden” söz ederiz.

Oysa egoizm, zihnin ürettiği bir şeyden başka bir şey değildir. Başkalarından ayrı ve farklı olduğumuza dair asılsız algıdan kaynaklanır. Bu ayrılık ve farklılık duyusu, bizi çarpık karşılaştırmalara, bu da sonuçta asılsız bir üstünlük duygusuna götürür. Bu özenle hazırlanmış yanılsama saldırıya uğradığında, sanal yaralar gerçek gibi görünür. Fakat bu yanılsamanın ötesini görmeye başladığımız anda, kendisi de ona verilen zararlar da önemini yitirir. Bu, bağışlayıcılık konusuna Tao yaklaşımının temelidir.

Shenxiu’nun şiirine Zen üstadı Huineneg’in yanıtı bunu gözler önüne serer: Gerçekte aydınlanmanın ağacı yoktur Ne de parlak bir aynası Orada hiçbir şey yoksa Toz zerrecikleri nereye konabilir? Ayna gerçekte mevcut değildir. Toz zerrecikleri düşmeye devam ettiği halde, konabilecekleri bir yer ve durmadan silip temizlememiz gereken herhangi bir şey yoktur. Egoizm, kendi kendimize yarattığımız ve basit bir kararla ortadan kaldırabileceğimiz bir şeydir. Egoizm yoksa, incinecek, kırılacak yada yaralanacak bir şey de yoktur. Ego, gurur yada itibar zarar görüp yaralanmadıysa, ortada bağışlanacak bir şey de yok demektir.

Bilge, bildik bağışlayıcılık öğretilerinin ötesine bu şekilde geçer. Gerçek benliğin asla incitilemeyeceğini, eleştiriler ve hakaretlerle zarar görenin sadece egonun sahte yansımaları olduğunun farkına vararak, sürekli başkalarını bağışlama çabası içinde olmayı bırakırız. Bağışlamak bizim için artık hiç çaba gerektirmeyen bir şey haline gelir. Bağışlamak eskide kalmış bir eyleme dönüşür. (Derek Lin, Gündelik Hayatın Tao’su, s.85-89.) .

Çok eski zamanda bir hükümdar varmış…

Çok eski zamanda bir hükümdar varmış… Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür, bunları sergilemekten büyük onur duyarmış…

Bu gösteriş düşkünü hükümdarın, yaşamda en çok güvendiği, tek akıl aldığı bir bilge kişiymiş…

Günlerden bir gün yine bu bilge kişiyle oturup sohbet ederken, hükümdar şöyle bir soru sormuş:

-”Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş adamsın…

İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun ayağına kapanır, ağzından çıkacak sözü beklerler…

Şimdi senin gibi bir bilge adamın fikrini merak etmekteyim…

Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?..”

***

Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:

-”Diyelim ki hükümdarım; kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz…

Ölmemek için size uzatacağım bir bardak suya, servetinizin yarısını verir miydiniz?..”

-”Verirdim tabii…”

-”Zaman geçti, diyelim susuzluğunuz arttı…

Size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?..”

Hükümdar bir an düşünmüş ve ardından, “Ölmemek için evet…” demiş…

Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:

-”Madem öyle… O zaman övünmeyin fazla… Çünkü haşmetlim… Sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur…”

İNSAN’daki ALTIN ORAN

1+ karekök 5
——————–
2

İnsan altın orana a nasıl ulaşır…

1 rakkamı insanın zatıdır.
5 ise Hazarat-ül Hemse denilen beş alemdir. İnsan şuuru beş alemle varlığa çıkar. Bu beş alemin toplamına İnsan denir..
1. alem Lahut alemi (gayb) : HU…
2. alem Ceberrut alemi (beka) : Allah…
3. alem Melekut alemi (şuur) : Hakk…
4. alem Şuhut alemi (görüntü) : Halk…
5. alem ise bunların hepsinin toplamıdır.. : İNSAN

(İnsandaki beş alem açıklamasını AYNA GÖNÜL kitabının 163. sayfasında açıklamıştık)

5 manasının (beş alemin) karekökü bu manaların özdeki içtenliği demektir.
Bu manaların içtenliği (karekök 5) ile kendi zatımız (1) toplandığında kendimizden kendimizi yaşarız…
Bu toplamın 2’ye bölünmesi ise:
ZAHİR ve BATIN alemi aynı oranda denklemektir…

Zahir ve Batın alemini yani iç dünyası ile yaşadıklarını aynı oranda denkleyen kişi ALTIN ORAN’ı özünde yakalamış demektir…
Kendi özünde DNA sarmalının manasını yaşar.
Güneş Ay’a yetişemez.. Ama Güneş uzay boşluğunda Ay istikametine doğru DNA sarmalı gibi boşlukta kendi ekseninde yürür…
Güneş RUH’tur… Ay ise GÖNÜL…
Ruh, Gönül’e yetişemez…
Şuurdaki bu spiral yol alış ALTIN ORAN’ın GÖNÜL çizgisini işaret eder…

1,618 oranında şuur zahire hükmeder…

KADER’i o insan yaratır… Ve o kişi bunun bilincindedir. O ki sadece izleyendir.

kullarından bir kul
tuncay KUL

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Bağ Kesme Meditasyon Çalışması…

Canımızı yakan durum ya da kişilerle olan ile görünmez savaşlar yaşamak yerine, o durum ya da kişiden özgürleşmek için bağ kesme meditasyon çalışmasını kolayca uygulayabilirsiniz.

Bir kişi ya da durum canınızı acıttığında, ona nefret ya da olumsuz hisler duyduğunuzu hissettiğiniz her an yapabileceğiniz etkili ve güçlü bir çalışmadır. Anlamalı ve kabul etmeliyiz ki hiçbirimiz, birbirimizden ayrı değiliz. “Başkası” dediğimizde bizim bir yüzümüzü, yönümüzü bize gösteren, içimizde bir duruma işaret eden aynalardan başka bir şey değil. Ne kadar hoşumuza gitmese, canımızı acıtsa da bunun onun görevi olduğunu ve bizim şifalandırılmaya ihtiyaç duyan yanımıza dikkat çektiği için teşekkürü hak ediyor. Şimdi o durum ya da kişi ile görünmez savaşlar yaşamak yerine, o durum ya da kişiden özgürleşme zamandır.

  • Derin bir nefes alıp, gözlerinizi kapatın.
  • Burnunuzdan nefes alıp, burnunuzdan yavaşça nefesinizi verin.
  • Bedeninizin birkaç dakika gevşemesine izin verin.
  • Şimdi karşınızda o kişi ya da durumu hayal edin.
  • Gözlerinin içine sevgiyle bakın.
  • Ve içinizden şunu söyleyin…
  • “Sevgili …., bana bu yüzümü, yanımı gösterdiğin için sana teşekkür ederim. Seninle çok güzel deneyimler paylaştık. Benim artık buna
  • ihtiyacım yok. Ben artık bu yükü taşımak istemiyorum. Seni ve kendimi özgür bırakıyorum. Teşekkür ederim”.
  • Şimdi bedenleriniz arasında eterik bir kordon hayal edin.
  • Bu eterik kordon ile aranızda negatif enerjiler gidip-geliyor.
  • Bunlar sizde negatif duygular uyandırıyor.
  • Şimdi sağ elinize büyük altın bir makas alın.
  • Ve bu aranızda ki eterik kordonu, altın makas ile kesin.
  • Şimdi kordonun her iki tarafının da kuruyup düştüğünü imgeleyin.
  • Ve yeniden o kişinin gözlerinin içine bakın.
  • Ona yeniden teşekkür edin ve onu sevdiğinizi söyleyin.
  • Onu ve kendinizi sonsuza dek serbest bıraktığınızı ifade edin.
  • Ona sarılın ve sonra gitmesine izin verin.

Bu çalışma oldukça etkili ve güçlü bir çalışmadır. Bir defa yapmanız tüm negatif bağları kesmeniz için yeterlidir. Böyle olduğuna inanın, böyle olduğunu bilin.
Sevgi bağları kesilen bağlar değildir. O yüzden endişeniz olmasın. Bu çalışma sadece ve sadece negatif enerjilerin gidip-geldiği, size yük olan bağları keser. Ve sizi sonsuza dek özgürleştirir. Kendinizi hiç olmadığınız kadar rahatlamış ve hafif hissedersiniz. Her türlü durum ya da kişi ile bunu çalışabilirsiniz.
Şifa olsun.

kaynak sonsuz şifa

Son Pişmanlık Fayda Etmez…

 

Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;
Hastayken yatağa girer dinlenirdim.
Ben olmadığım zaman her şey
kötüye gidecek diye düşünmezdim..

Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..
Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..
Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer. Yerler leke olacak diye korkmazdım.. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım.. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..

Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..
TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla “Önce git ellerini yüzünü yıka” demezdim.. Onlara daha çok “seni seviyorum”, ondan da daha çok “özür dilerim” derdim..

Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..

Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için
şükredin..

Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor..
Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz..”