Hayalinizdeki Erkeği Hayatınıza Sokmadan Önce Kazanmanız Gereken 15 ÖZELLİK…

Hayatındaki her şey tamam, bir tek “o” yok diye düşünüyor; gencim, güzelim, işim var, param var ama beraber uzaklara gidebileceğim bir sevgilim yok diye yakınıyor, her haftasonu farklı ortamda sosyalleşip “o”nu arıyor ama hep çirkin
kurbağa prenslere rastlıyor olabilirsin.

Biliyorum; asıl mutluluğun içimizde, evrenin mesajlarımızın  ucunda olduğunu söyleyen kitaplardan da, filmlerden de, arkadaşlardan da, uzmanlardan da gına geldi. Bir de olaya şöyle bak, hayatta başarabileceğin en zor şey kendine aşık olmak, neden mi? Marilyn Monroe, Adolf Hitler (olumlu bir örnek değil ama sonuca değil sürece odaklan) Coco Chanel, Alfred Hitchcock, Madonna gibi kitleleri peşinden sürükleyen ünlülerin ilk yaptığı şey kendilerini çok sevmekti.

Hayalindeki erkek sen gerçekten onu sevmeye hazır olduğunda karşına çıkacak, işte o zamana kadar elde etmen gerekenler:

1. Kendine değer ver.

Kendine değer ver.
Kendi değerini bilmek, hak ettiğinden daha azıyla yetinmek demek değil. Seni tamamlayacak diğer yarını aramaktan vazgeç, çünkü sen zaten tamsın. “Kimseyi görmedim ben, senden daha TAM” dedirt ona.

2. Kendi arkadaş grubun olsun.

Kendi arkadaş grubun olsun.

Yeni başlayan ilişkilerde ilk başlarda tüm vaktini onunla geçirmek
istersin, taa ki bir süre sonra paylaşacak hiçbir şeyiniz kalmayana kadar. İşte
kendi arkadaşlarınla da vakit geçirmeyi bırakmayarak hem bu dengeyi sağlamış olursun, hem de seni çok iyi tanıyan birileri tarafından dışarıdan yaptıklarını objektif yorumlatabilirsin.

3. Gerçekçi bakış açısını hiç unutma.

Gerçekçi bakış açısını hiç unutma.
Güzel vücutlu Barbie ve Ken, Hollywood filmlerinin mutlu sonları,  Ferhat ile Şirin efsaneleri bize yıllarca ilişki yaşamanın sürreel, romantik, metaforik, melankolik bazen de acı dolu olduğunu öğretti. Aslında uzun yıllar sürebilecek bir ilişki için ihtiyacınız olan iki  şey var: gerçekçi iki kişi. Gerçekçi baktığın zaman ne hak etmediğin bir ilişkide sırf o seni seviyor diye vakit kaybedersin, ne de çok sevsen de değer görmediğin bir ilişkide her gün mutsuz olursun.

4. Finansal özgürlüğünü elde et.

Finansal özgürlüğünü elde et.
Analarımız babalarımız bizi bu günler için okuttu: güvence

5. Eski sevgilini zamanın ötesine gönder.

Eski sevgilini zamanın ötesine gönder.
Çünkü geçmişe mazi derler.

6. “Kabul edelim iyi içtik.” paylaşımlarına biraz dikkat et.

“Kabul edelim iyi içtik.” paylaşımlarına biraz dikkat et.
Erkekler beraber güzel vakit geçirebilecekleri, eğlenebilecekleri kadınları
seksi bulurlar evet. Ancak sen yine de her gece ayrı bi mekanda sosyalleştiğini sosyal medyada çok duyurmasan iyi olur, çünkü erkekler için güven en önemli şeydir bir ilişkinin gelişiminde.

7. İlişki bir tercihtir, mecburiyet değil. Unutma.

İlişki bir tercihtir, mecburiyet değil. Unutma.
Birinci maddeyi hiç aklından çıkarma.

8. Mutlu, özgür, karmaşık, yalnız… Hepsini bir arada olabilirsin sorun değil.

Mutlu, özgür, karmaşık, yalnız... Hepsini bir arada olabilirsin sorun değil.
Yalnızlık ömür boyu ve bu aslında melankolik bir şarkı sözü değil bir
gerçek. Yalnız kaldığında kendi kendine mutluysan zaten sen dünyanın en mutlu insanısın. Kim böyle mutlu bir insanın sürekli yanında olmak istemez ki?

9. Denge

Denge
Hayatın özü denge. Neyi fazla kaçırırsan o sana bir süre sonra zarar
vermeye başlar. Kendi iç huzurunu, iç dengeni öyle bir kur ki; ne yoğun bir iş ne de olağanüstü yakışıklı bir erkek bu dengeyi bozamasın. Ne demiştik, çünkü sen kendinle mutlusun zaten bebeyim.

10. Hayattan ne istediğini, ne beklediğini iyi düşün.

Hayattan ne istediğini, ne beklediğini iyi düşün.
Artık “ne tür müzikten hoşlanıyorsun” sorusunun cevabı “ben her türlü şeyi
dinliyorum aslında” değil:) ne sorular o kadar basit, ne de cevaplar artık…
Uzun süreli bir ilişkide sahip olacağın partner, hayatının gideceği yolu
etkileyecek hatta belki değiştirecek kişi. O yüzden önceliğin hayattan ne
istediğin olsun. Çocuk mu istiyorsun yoksa kasabada bohem bir aşk mı, tatillerde yatta güneşlenmek mi (kim istemez:)) yoksa bungalowlarda konaklamak mı sana daha uygun. Önce kendi isteklerinin çerçevesini çiz, sonra adamını doğru yerde bulacaksın zaten, ya da zaten o seni bulacak çünkü benzer şeylerden hoşlanıyor olacaksınız.

11. Uzlaşma yeteneğin nasıl?

Uzlaşma yeteneğin nasıl?
Eskiler “evlenmeden önce büyük bir kavga çıkar” derlermiş, kimbilir belki
de evlilik sürecinde yaşanan kavgalar da aslında uzlaşma yeteneğinizi ölçmek
için köprüden önceki son çıkıştır.  Konu her ne olursa olsun uzlaşmakta göstereceğin çaba hayatta her türlü ilişkinde sana avantaj sağlayacaktır.

12. Açık fikirli ol.

Açık fikirli ol.

2 madde önce yatta güneşlenmek isterken rockçı bir sevgili arama derken
şimdi açık fikirli ol diyormuşuz gibi görünse de aslında özetle şunu demek
istiyoruz: Konfor alanın dışına çık ve dünyayı gör.

13. Önemli madde: Hobilerin olsun!

Önemli madde: Hobilerin olsun!
What can i do sometimes dememek için ve öncelikle kendi mutluluğun için; ufak da olsa seni mutlu eden uğraşlar edin, illa olimpiyatlarda curling alanında ülkeyi temsil etmen gerekmiyor, zaten ülkede öyle bir alan yokken hem de:)

14. Daha da önemli madde: Hedeflerin olsun!

Daha da önemli madde: Hedeflerin olsun!
Çocuk da yaparım kariyer de diyebilirsin ya da evimin kadını olcam da
diyebilirsin. Ama hayatta seni mutlu edecek, kaliteli bir yaşam sürmeni
saplayacak SMART (Specific / Measurable / Attainable / Realistic / Timely) yani (Belirli / Ölçülebilir / Kabul gören / Gerçekçi / Zamana bağlı) hedeflerin
olsun; yalnızca kurumsal hayatta yılsonu bonusu için değil her şey için geçerli
bu metod.

15. Zamana bırak.

Zamana bırak.
Herşeyi…

Bonus: Sadeleş, kendini ve çevreni affetmeyi öğren.

Bonus: Sadeleş, kendini ve çevreni affetmeyi öğren.
Çünkü sen buna değersin.

Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.

11011092_836377213076961_4363543156961457651_n[1]

Sen benim en büyük mucizemsin.
Sen dünyanın en büyük mucizesisin.
Başarı ve mutluluğun üç kuralı var.
Şükretmen gerekenleri gör ! Nadideliğini ilan et ! Bir mil daha git !
Sabırlı ol. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Zorluklarla kazandıkların elinde daha uzun süre kalır.
Yeni hayatına başlarken korkma. Her soylu başarı, risklerini de beraberinde taşır. Birini kazanmaktan korkan, daha fazlasını hiç kazanamaz. Artık bir mucize olduğunu biliyorsun, ve mucizede korku olmaz.
Gururlan. Sen dikkatsiz bir yaratıcının bir laboratuardaki deneyinin ürünü değilsin. Anlayamadığın güçlerin esiri değilsin. Sen yalnızca benim gücümün özgür bir dışa vurumunun, yalnızca benim sevgimin ürünüsün. Sen bir amaçla yapıldın. Elimi hisset. Sözlerimi duy.
Bana ihtiyacın var… ve benim de sana.
Yeniden inşa edeceğimiz bir dünyamız var. Bunun için bir mucize gerekiyorsa bundan bize ne? Her ikimiz de mucizeyiz ve şimdi birbirimize sahibiz.
Seni dev bir dalgadan alıp, çaresizce kumlara çarptığım günden beri sana olan inancımı hiç kaybetmedim. Zamanı ölçmeye kalkarsan, bu beş yüz milyon yıl önceydi. Otuz bin yıl önce kusursuzluğa ulaşana dek, bir çok model, şekil, ölçü denedim. Bunca yıldır seni düzeltmek için hiç çaba sarf etmedim.
Bir mucize nasıl düzeltilebilir ki? Sen bir mücevherdin ve ben de memnun olmuştum. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.

Sana düşünme gücü verdim.
Sana sevme gücü verdim.
Sana seçme gücü verdim.
Sana gülme gücü verdim.
Sana hayal etme gücü verdim.
Sana yaratma gücü verdim.
Sana plan yapma gücü verdim.
Sana konuşma gücü verdim.
Sana dua etme gücü verdim.
Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum. Sen benim son eserimsin, benim en büyük mucizemsin. Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen.
Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik ; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.
Sana seçme gücü verdim.
Bu armağanla seni meleklerimden de üst seviyeye koydum ; çünkü meleklerin günahı seçme hakları yoktur. Sana kaderinin tüm kontrolünü verdim. Kendi özgür iradenle kendi yaradılışının doğasını belirlemene izin verdim. Ne cennete ne de dünyaya ait olmak zorundasın, kendini istediğin şekle sokmakta özgürsün. En düşük yaşam biçimini benimsemekte özgürsün, ya da ruhunun değerlendirmesiyle, en yüce formda yeniden doğabilirsin ki onlar ilahidir.
Senin yüce gücünü, seçme gücünü elinden almadım hiç. Bu inanılmaz güçle ne yaptın ? Kendine bak. Yaşamında yaptığın seçimleri düşün ve hatırla, şimdi o acı anları yaşamamak için bir şansın daha olsaydı, dizlerinin üzerine çökerdin.
Geçmiş geçmiştir. Şimdi dördüncü büyük kuralı biliyorsun, mutluluk ve başarının dördüncü kuralını. Seçme gücünü akıllıca kullan.

Sevmeyi seç…nefreti değil.
Gülmeyi seç…ağlamayı değil.
Yaratmayı seç…yok etmeyi değil.
Azmi seç…vazgeçmeyi değil.
Yüceltmeyi seç…dedikoduyu değil.
İyileştirmeyi seç…yaralamayı değil.
Vermeyi seç…ertelemeyi değil.
Büyümeyi seç…bozulmayı değil.
Dua etmeyi seç…küfretmeyi değil.
Yaşamayı seç…ölmeyi değil.
Artık şanssızlıklarının benim isteğime bağlı olmadığını biliyorsun, tüm güç senin içindeydi ve seni insanlıktan çıkaran davranışların ve düşüncelerin senin yaptıklarının sonucuydu, benim yaptıklarımın değil. Senin küçük doğan için benim güç armağanlarım çok fazlaydı. Artık büyüdün, akıllandın ve toprağın meyveleri senin olacak.
Sen harikalıklarla dolusun. Potansiyelinin sınırı yok. Yarattıklarımın içinde senden başka kim ateşi buldu ? Kim yerçekimi kanununu keşfetti, gökyüzünü delip geçti, hastalıklara şifa buldu?
Bir daha asla kendini aşağılama.
Hiçbir zaman yaşamın kırıntılarıyla yetinme.
Bugünden itibaren asla yeteneklerini gizleme.
Bugünden zevk al…ve yarından, yarınlardan.
Sen dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirdin.
Sen yaşayan bir ölü olmaktan kurtuldun.
Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.
Sen yeniden doğdun…Daha önce olduğu gibi, başarısızlık ve mutsuzluğu ya da başarı ve mutluluğu seçebilirsin. Seçim senin. Seçim tamamen senin.
Ben ancak, önceki gibi, izleyebilirim…gururla…ya da acıyla.
O halde, mutluluk ve başarının dört kuralını anımsa.
Şükretmen gerekenleri gör.
Nadideliğini ilan et.
Bir mil daha git.
Seçme gücünü akıllıca kullan.
Diğer dördünü gerçekleştirebilmek için, bir şey daha yap. Her şeyi sevgiyle yap…kendini severek, başkalarını severek ve beni severek.
Gözyaşlarını sil. Uzanıp elimi tut ve dik dur.
Bugün sana şu bildirildi ;
Sen Dünyanın En Büyük Mucizesisin heart ifade simgesi

kaynak: yelda çetiner

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Yetişkinlerde Bağlanma Bozukluğu

yetiskinlerde_baglanma_bicimleri[1]

Yetişkinlikte bağlanma bozukluğu; çocukluktaki çözülememiş bağlanma problemlerinin etkileri yetişkin yaşamda da belirgin şekilde kendini göstermesidir. Çocuklukta gelişen bağlanma şekli kişinin yetişkin yaşamını da ciddi düzeyde etkiler. Yetişkin yaşamda da bağlanma problemi yaşayan kişiler kolay incinirler ve güvenli ilişki kurmakta zorlanırlar. Bu durum yaşamları boyunca benzer ilişkiler kurarak devam eder ve hep aynı döngüyü yaşamak bu kişiler için rahatsızlık vericidir. Kişi ilişkisinde kendini güvende hissetmiyorsa reddedilmek veya reddedilmeye yönelik davranışları vardır ancak bu davranışlarını ayırt etmek kişi için oldukça zordur. Diğer bir görünümü de kişi kendini güvende hissetmediğinde endişeleri nedeniyle partnerine yapışabilir. Bağlanmanın yetişkinlerde de farklı stilleri vardır.

Kaçınıcı bağlanan yetişkinler; Bu kişiler de takıntılı biçimde güvende hissetmek  ihtiyacındadırlar. Güvende hissetmediklerinde pasif şekilde ortamdan uzaklaşırlar. Yakın ilişkilerden korkarlar ve kaçınırlar. İdealize ilişkiler bekledikleri için kolay ilişki kuramazlar veya ilişkileri başlasa da kısa süre sonra sona erer. Bu kişiler insanlarla birlikte çalışmak yerine kendi başına çalışmayı tercih eden kişilerdir.

Kaygılı bağlanan yetişkinler; Karşı tarafa aşırı ilgi gösterirler. Bir süre sonrada değerli görülmediklerini hissederler.  Yaşadıkları ilişkiyi, birlikte oldukları kişiyi idealize ederler. Reddedilmeye karşı aşırı hassastırlar. Partnerleri yaşamlarının merkezindedir. Yaşamını ondan gelen tepkilere göre şekillendirir. Zihninde ilişkiyle çok fazla uğraşır. Duyguları hızla değişir ve duygularını abartılı şekilde yaşarlar.

Güvenli bağlanan yetişkinler; Güvenli bağlanan kişiler yakın ilişki kurmakta zorlanmaz. Karşısındaki kişiye güven verir, kendi de güvenir(belirgin sorunlar yoksa) Tek başına olmaktan, yalnız kalmaktan kaygılanmaz. Karşı tarafın duygularını anlayabilir. Açık iletişim kurarlar.

Yetişkinlerde bağlanma bozukluğu üzerinde terapi ile çalışılır. Terapi de erken dönemdeki çocukluk yaşantıları üzerinde çalışılır. Çözülmemiş aile içi ilişki problemleri üzerinde durulur. Kişinin bağlanma şekline bağlı psikolojik tepkileri düzenlenir.

kaynak: uzman psikolog zehra erol

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çocuklara her gün söylenmesi gereken 5 şey

11351414_909501995762690_2842008372777719028_n[1]

 

Çocuklara her gün söylenmesi gereken 5 şey smile ifade simgesi
1- Ne kadar harika bir fikir!
2- Seninle gurur duyuyorum
3- Sen ne dersin??
4- Çok güzel olmuş!
5- Çok seviliyorsun smile ifade simgesi
Ne yapıp edip, bir fırsatını bulup bu 5 cümleyi çocuğunuz için kullanabilirsiniz.. Aslında ne kadar kolay olduğuna şaşıracaksınız! Ve ilişkinizi nasıl harikalaştırdığına da! smile ifade simgesi

OG MANDINO – Dünyanın En Büyük Mucizesi…TANRI ‘NIN MUHTIRASI

11401083_10202944580776087_3419796413001578687_n[1]

TANRI ‘NIN MUHTIRASI
Gönderilen : Sen
Gönderen : Tanrı
Beni dinle.
Ağladığını duyuyorum.
Sesin karanlığı geçip, bulutlardan süzülüp, yıldızların ışığında parlayıp, güneşin ışığında kalbimin yolunu buluyor.
Kapana kısılmış bir tavşanın çığlığı, annesinin yuvasından düşmüş bir serçe, bir gölde umutsuzca çırpınan çocuk bana acı verir.
Seni duyduğumu bil. Huzurlu ol. Sakin ol.
Acının sebebini ve ilacını biliyorum ve sana kurtuluşunu getiriyorum.
Yıllar içinde dağılan çocukluk hayallerine ağlıyorsun.
Başarısızlıkla yıkılan özgüvenine ağlıyorsun.
Harcanan yeteneklerine ağlıyorsun.
Acıyla kendine bakıyorsun ve havuzda gördüğün aksine dehşetle sırtını dönüyorsun. Utancın kansız gözleriyle sana bakan bu insanlığın yüz karası da kim ?
Tavrının asaleti, bedeninin güzelliği, zihninin açıklığı, dilinin zekası ?
Kim çaldı onları ? Hırsızın kim olduğunu biliyor musun, benim gibi ?

Babanın tarlasında başını çimenden yastığına koyduğunda ve bulutlar katedraline baktığında, Babil ‘in tüm altınlarının bir gün senin olacağını düşünmüştün.
Kitaplardan okudukça, tabletlere yazdıkça, Süleyman ‘ın tüm bilgeliğinin sana geçeceğine inanmıştın.
Ve mevsimler yıllara dönüşürken, kendi Cennet Bahçe ‘nde yüce hükümranlığını sürdürecektin.
O planları, hayalleri, umut tohumlarını içine kimin ektiğini hatırlıyor musun ?
Hatırlayamazsın.
Annenin rahminden çıktığın ve benim elimi yumuşak alnına dayadığım o anı hatırlayamazsın. En iyi dileklerimin senin olması için kulağına fısıldadığım sırrı hatırlayamazsın.
Sırrımızı hatırlıyor musun ?
Hatırlayamazsın.
Geçen yıllar, anılarını yok etti, zihnini korku, şüphe, endişe, nefretle doldurdu. O canavarların barındığı yerde artık neşeli anılara yer yok.
Ağlama artık. Ben seninleyim… ve bu an yaşamının dönüm noktası. Her şey, tıpkı annenin rahminde geçirdiğin zaman gibi geçip gitti. Geçmiş öldü. Bugün sen, yaşayan ölü olmaktan kurtuluyorsun.
Bugün ağzımı ağzına koyuyorum, gözlerimi gözlerine, ellerimi ellerine ; ve etin sıcak yine.
Bugün sana gelmeni emrediyorum. Mahşerin mezarından çıkıp yeni bir hayata başlayacaksın.
Bugün senin doğum günün. Bu senin yeni doğum günün. İlk yaşamın. Tıpkı bir tiyatro oyunu gibi, öncekiler yalnızca provaydı. Bu kez perde kalktı. Bu kez dünya izliyor ve alkışlamak için bekliyor. Bu kez kaybetmeyeceksin.
Mumlarını yak. Pastanı kes. Yeniden doğdun. Kozasından çıkan bir kelebek gibi uçacaksın…dilediğin kadar yüksekten uç. Başında benim elimi hisset.
Benim bilgeliğime katıl.
Doğarken duyup, unuttuğun sırrı, seninle yine paylaşmama izin ver.

SEN BENİM EN BÜYÜK MUCİZEMSİN.
Bunlar duyduğun ilk sözcüklerdi. Sonra ağladın. Herkes ağladı. O zaman bana inanmadın…ve bu inançsızlığını giderecek hiçbir şey olmadı, bunca yıldır. En aşağılık işleri bile beceremediğini düşünürken nasıl bir mucize olabilirsin ? En önemsiz sorumluluklarla yüklenmişken ve kendine güvenini kaybetmişken nasıl bir mucize olabilirsin ? Borç içine batmışken ve yarınki ekmeğini nasıl kazanacağını düşünerek uyuyamazken, nasıl bir mucize olabilirsin ?
Yeter. Olan oldu artık. Oysa kaç peygamber, kaç bilge, kaç şair, kaç ressam, kaç besteci, kaç bilim adamı, kaç filozof ve mesih gönderdim, hepsi de ilahiliğinden, tanrısal potansiyelinden ve başarının sırlarından bahsediyorlardı. Onlara nasıl davrandın ?
Hala seni seviyorum ve şu anda bu kelimelerle seninleyim. Tanrı ‘nın insanların yaralarını iyileştirmek için elini ikinci kez onların üzerine koyacağını söyleyen peygamberi doğrulamak için.
Elim yine üzerinde.
Bu ikinci kez.
Sen benim kalıntımsın.
Bunu söylemeye gerek yok, bilmiyor muydun, duymamış mıydın, en başında sana söylenmemiş miydi ; dünyanın yaradılışından anlamamış mıydın ?
Bilmiyordun, duymamıştın, anlamamıştın.
Sana özel bir eser olduğun söylenmişti ; sebepleri asil, şekil ve hareketleri etkili, hayranlık verici ve meleksi, Tanrı gibi anlayışlı.
Sana toprağın tuzu olduğun söylenmişti. Sana dağları bile oynatmanın sırrı verilmişti, imkansızı başarmanın. Sen kimseye inanmadın. Mutluluk haritanı yaktın, zihninin huzurundan vazgeçtin, zafere giden kaderinin yolundaki mumları söndürdün, sonra tökezledin, kayıp ve korkmuş bir halde, kendine acımanın karanlığında, kendi yarattığın cehenneme düşene dek..
Ağladın sonra. Seni düşüren talihine küfür edip, göğsüne vurdun. Kendi miskin düşüncelerinin sonuçlarını kabul etmedin, tembelliğinin ve başarısızlığının sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi aradın. Hemen de buldun.
Beni suçladın.
Engellerinin ,başarısızlığının, fırsat bulamamanın Tanrı ‘nın isteği olduğunu haykırdın.
Yanılıyordun !
Elimizdekilere bir bakalım. İlk önce engellerine bakalım. Araçların olmazsa, yeni bir yaşam kurmanı nasıl isterim ?

Kör müsün ? Güneşin doğup battığına şahitlik etmiyor musun ? Hayır görüyorsun… ve gözlerine yerleştirdiğim yüz milyonlarca alıcı, yaprağın büyüsünden, bir kar tanesinden, bir gölden, bir kartaldan, bir çocuktan, bir buluttan, bir yıldızdan, bir gülden, bir gökkuşağından ve aşk dolu bir bakıştan zevk almanı sağlıyor. Hayır duası et.
Sağır mısın ? Bir bebek sen duymadan gülüp ağlayabilir mi ?
Hayır. Duyuyorsun…kulaklarına yerleştirdiğim yirmi dört bin tel, ağaçlardaki rüzgarla titreşiyor ; kayalıklardaki gelgitle, operanın haşmetiyle, bülbülün çığlığıyla, oyun oynayan çocukların cıvıltısıyla ve “seni seviyorum” sözcükleriyle. Yine şükret.
Dilsiz misin ? Dudakların ileri geri oynayıp yalnızca tükürük mü üretiyor ? Hayır. Konuşabiliyorsun…diğer hiçbir yaratığımın yapamadığı bir şey bu. Sözcüklerin sinirliyi sakinleştiriyor, umutsuza umut veriyor, vazgeçeni heveslendiriyor, yenilmişe destek veriyor, cahile öğretiyor…ve “seni seviyorum” diyor. Tekrar şükret.
Sakat mısın ? Muhtaç vücudun yer mi işgal ediyor ?
Hayır. Hareket edebiliyorsun. Sen ufak bir alana hapsolmuş rüzgar ve dünya tarafından rahatsız edilen bir ağaç değilsin. Gerinebilirsin, koşup dans edip, çalışabilirsin, sana beş yüz kas, iki yüz kemik ve yedi mil sinir teli verdim, hepsini ben ayarladım senin için. Yine şükret.
Sevilmiyor ve sevmiyor musun ? Gece ve gündüz, yalnızlık mı sarmalıyor seni ? Hayır. Artık değil. Artık sırrını biliyorsun, sevgiyi alabilmek için onu karşılık beklemeden vermelisin. Kendini iyi hissetmek, tatmin olmak ya da gurur için sevmek, sevmek değildir. Sevgi karşılığı beklenmeyen bir ödüldür. Bencil olmadan sevmenin artık başlı başına bir ödül olduğunu biliyorsun. Sevgi karşılık bulmasa da kaybolmaz, verdiğin sevgi sana geri döner, kalbini temizler ve yumuşatır. Bir daha şükret. İki kere şükret !
Kalbin mi zayıf ? Kanıyor mu ya da yaşamını sürdüremiyor mu ? Hayır. Kalbin güçlü. Göğsüne dokun ve ritmi hisset. Kalbin saatlerce, günlerce, gecelerce atıyor. Her sene otuz altı milyon vuruş yapıyor. Altmış bin damardan yılda altı yüz galon kan pompalıyor. İnsanoğlu asla böyle bir makine icat edemedi. Tekrar şükret.
Bir cilt hastalığın mı var ? Sen yaklaşınca insanlar korkuyla kaçıyorlar mı ? Hayır. Cildin temiz ve bir harika, onu yalnızca sabunlaman ve ona bakman gerekiyor. Zaman içinde tüm çelikler yıpranır, paslanır ama cildine bir şey olmaz. En güçlü metaller bile kullanıldıkça yıpranır, ama seni sardığım o tabaka yıpranmaz. Sürekli kendini yeniler, eski hücreler yerini yenilere bırakır. Tekrar şükret.

Ciğerlerin mi kirli ? Yaşamın nefesi vücuduna girerken zorlanıyor mu ? Hayır. Yaşama açılan lombarların kendi yarattığın en pis ortamlarda bile sana destek oluyor ve sana yaşam veren oksijeni getirip vücudunu artık gazlardan arındırıyorlar. Bir daha şükret.
Kanın zehirli mi ? Su ve cerahatle mi dolu ?
Hayır. Kanının içinde yirmi iki trilyon kan hücresi, her hücrede milyonlarca molekül ve her molekülün içinde, her saniyede on milyon defadan fazla titreşen bir atom var. Her saniye iki milyon kan hücren ölüyor, yerine iki milyon yeni hücre geliyor ve bu doğduğun günden beri oluyor. Her zaman içinde olan, şimdi dışında da oluyor. Bir kez daha şükret.
Aklını kullanamıyor musun ? Artık kendi kendine düşünemiyor musun ? Hayır. Beynin evrendeki en karmaşık yapı. Biliyorum. İçinde on üç milyar sinir hücresi var, dünyadaki insan sayısından çok daha fazla. Her gördüğünü, her sesi, her tadı, her kokuyu, her hareketini doğduğundan beri dosyalıyor.
Hücrelerinin içine, bin milyar protein molekülü yerleştirdim. Yaşamındaki her olay yalnızca hatırlanmayı bekliyor orada. Ve beynine vücudunun kontrolünde yardımcı olsunlar diye, vücuduna dört milyon acı hissini sağlayan yapı, beş yüz bin dokunma detektörü ve iki yüz binden fazla ısı detektörü koydum. Hiçbir devletin altını senden daha iyi korunmuyor. Hiçbir antik harika senden daha yüce değil.
Sen benim en iyi eserimsin.
İçinde, dünyanın en büyük şehirlerini yok edebilecek ve yeniden kurabilecek güçte atom enerjisi var.
Fakir misin ? Cüzdanında hiç altın ya da gümüş yok mu ? Hayır. Sen zenginsin. Şimdi servetini birlikte daha iyi hesapladık. Listedekileri tekrar say ve iyice öğren.
Neden kendine ihanet ettin ? Neden tüm hayır dualarının elinden alındığını düşünüp de ağlıyorsun ? Neden güçsüz olduğuna ve hayatını değiştiremeyeceğine inanarak kendini aldatıyorsun ? Yeteneğin, duyuların, zekan, zevklerin, içgüdülerin, hislerin ve onurun yok mu? Umudun yok mu ? Neden gölgelerde sürünüyorsun, cehennemin rutubetine çağrılmayı bekleyen yenik bir dev gibi ?
Çok şeyin var. Hayır duaların bardağından taşıyor. Onları sana öyle bir cömertlik ve sıklıkla verdim ki lüks içinde şımarmış bir çocuk gibisin, onların farkında değilsin.
Cevap ver bana.
Kendine cevap ver.
Yaşlı, hasta, sakat, muhtaç ama zengin bir adam, senin hafife aldığın o kutsallığa sahip olabilmek için, kasasındaki tüm altını verirdi.
O halde, mutluluk ve başarının ilk sırrını öğren. Bu senin hazinen, bugünden başlayarak yeni ve daha iyi bir gelecek kurmana yarayacak araç gereç.
O yüzden şimdi sana diyorum ki şükretmen gerekenleri gör ve şimdiden benim en büyük eserim olduğunu bil. Bu yaşayan bir ölü olmaktan kurtulmanı ve dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirmeni sağlayacak ilk kural.

Yoksulluk içinde öğrendiğin derslere şükret. Çünkü az şeyi olan, fakir değildir ; yalnızca çok isteyen fakirdir. Gerçek güvenlik insanın sahip olduklarında değil, sahip olmadıklarındadır. Başarısızlığına sebep olan engellerin nerede ? Onlar yalnızca senin zihnindeler. Şükretmen gerekenleri gör.
İkinci kural da birinciye benziyor. Nadideliğini ilan et !
Kendini ufak tefek şeylerle uğraşmaya mahkum ettin ve orada başarısızlığını affedemeyerek, kendi nefretinle kendini yok ederek, kendini cezalandırarak, kendine karşı ve başkalarına karşı işlediğin suçlardan iğrenerek öylece yatıyorsun.
Şaşkın değil misin ?
Sen kendini affedemezken, benim seni nasıl olup da affettiğimi, günahlarını ve acınacak halini nasıl bağışladığımı anlayamıyorsun. Şimdi sana üç neden sayıyorum. Bana ihtiyacın var. Sen sıradanlığın gri yığını içinde, yok oluşa doğru giden bir hayvan sürüsü değilsin. Ve sen bir nadidesin !
Rembrandt ‘ın bir resmini, Degas ‘ın bronz bir heykelini, Stradivarius ‘un bir kemanını ya da Shakespeare ‘in bir oyununu düşün. Bu kadar değerli olmalarının iki nedeni var. Onların yaratıcıları ustalardır ve sayıları azdır. Ayrıca onların bir eşine rastlamak mümkündür.
Bu yüzden sen dünya üzerindeki en değerli hazinesin, çünkü seni kimin yarattığını biliyorsun ve sen yalnızca bir tanesin. Dünya kurulduğundan beri, senin tıpatıp aynın bir kişi daha olmamıştır. Dünyanın sonu gelene kadar da asla, senden bir tane daha olmayacaktır.
Özelliğinin ve tekliğinin hiçbir zaman farkına varmadın. Yine de dünyadaki en nadide varlıksın.
Yüce aşk anında babandan sayısız aşk tohumu aktı, dört yüz milyondan fazla. Hepsi, annenin içinde yüzerken öldü. Bir tanesi hariç ! Sen.
Annenin sevgi dolu sıcaklığında yaşadın, diğer yarını, annenden tek bir hücre, iki milyon tanesi ancak bir meşe palamudunu dolduracak kadar ufak bir hücre arayarak.
Yine de sen tüm imkansızlıklara rağmen o karanlık ve felaket okyanusunda yaşadın, o ölümsüz hücreyi buldun, onunla birleştin ve yeni bir yaşama başladın. Senin yaşamına.
Sen geldin, her çocuk gibi, henüz insandan umudumu kesmediğim mesajını getirdin. İki hücre bir mucizede birleşti. İkisinde de yirmi üç kromozom ve her kromozomda yüzlerce gen olan, her biri gözlerinin renginden, davranışlarına, beyninin ölçüsüne kadar senin özelliklerini taşıyan iki hücre.
Tek buyruğumla, babanın dört yüz milyon sperminden biriyle, annenin ve babanın kromozomlarındaki yüzlerce genden birini birleştirip, her biri diğerinden farklı, üç yüz bin milyar insan yaratabilirdim.
Ama kimi yarattım ?
Seni ! Tek bir tür. En nadide. Paha biçilmez bir hazine. Zihni, konuşması, görünüşü, hareketleri, davranışları yaşamış, yaşayan ve yaşayacak hiç kimseye benzemeyen.
Bir kralın hazinesine bedelken, kendini niye kuruşla ölçüyorsun ?
Seni aşağılayanları neden dinledin ? Daha da kötüsü onlara neden inandın.

Artık nadideliğini karanlıkta saklama. Onu göster. Dünyaya göster.
Kardeşinin yürüdüğü gibi yürümeye, liderinin konuştuğu gibi konuşmaya, vasatların çalıştığı gibi çalışmaya çalışma. Bir başkasının yaptığını yapma.
Asla taklit etme. Şeytanı taklit eden örneği aşar, iyiyi taklit eden yetersiz kalır. Kimseyi taklit etme. Kendin ol. Nadideliğini dünyaya göster ve onlar seni altınla yıkasınlar. İşte bu da ikinci kuraldır.
Hiçbir engelin yok. Sen sıradan değilsin. Kendini aldattığını kabul et.
Sıradaki şikayetin ne ? Hiç mi fırsat çıkmıyor önüne ?
Öğüdümü dinle. Hepsi geçecek, çünkü sana her türlü işte, başarının kuralını veriyorum. Yüzyıllarca önce bu kural atalarına bir dağın tepesinde verilmişti. Bazıları kurala uydu ve yaşamları mutluluğun meyveleriyle, başarıyla, altınla ve huzurla doldu. Çoğu dinlemedi, büyülü yollara başvurdular, garip yollara girdiler, ya da yaşamın zenginliklerine kavuşmak için şans denen şeytanı beklediler. Ümitsizce beklediler… tıpkı senin gibi, sonra ağladılar, senin ağladığın gibi, şanssızlıklarını bana bağlayarak.
Kural basit. Genç ya da yaşlı, dilenci ya da kral, siyah ya da beyaz, erkek ya da dişi… hepsi sırrı kendi yararlarına kullanabilirler. Başarının tüm o kuralları, sözleri, yazıları içinde yalnızca bir metot hiç başarısız olmamıştır… Onunla bir mil gitmek için çaba gösteren, iki mil gider.
Bu, üçüncü kural… bu zenginlikler yaratan ve rüyalarından bile daha öteye giden bir sır. Bir mil daha git !
Başarının tek yolu, senden beklenenden daha iyisini yapmaktır, işin ne olursa olsun. Bu, dünya kurulduğundan beri her başarılı insanın yaptığı şeydir. Kendini sıradanlaşmaya mahkum etmenin yolu, yalnızca karşılığını aldığın kadarını yapmaktır.
Eğer aldığın gümüşten fazlasını vermişsen, aldatıldığını düşünme. Verdiğin güzelliklerin bir terazisi vardır ; eğer bugün karşılığını almazsan, yarın mutlaka on katını alırsın. Sıradanlık bir mil bile gitmez, neden kendimi aldatayım diye düşünür. Ama sen sıradan değilsin. Bir mil daha ilerlemek kendi rızanla elde edeceğin bir ayrıcalıktır. Yapamazsın, onu engellememelisin. Eğer bırakırsan, diğerleri kadarıyla yetinirsen, başarısızlığının tek suçlusu sen olursun. Sebep ve sonuç, araç ve hedef, tohum ve meyve, bunlar ayrılamaz. Sonuç sebepten doğar ; hedef, araçların içinde vardır ve meyve her zaman tohumundadır.
Bir mil daha git.
Takdir bilmeyen biri için çalıştığını düşünüp kendine dert etme. Ona daha fazla hizmet et.
Ve onun yerine bırak alacaklı olduğun ben olayım. O zaman bileceksin ki her dakika her verdiğin ekstra hizmet benim tarafımdan karşılığını bulacaktır. Ödülün zamanında gelmeyecek diye endişelenme. Ödeme ne kadar gecikirse, senin için o kadar daha iyi.
Başarıyı çağıramazsın, ancak onu hak edersin , ve artık onun az bulunan ödülünü almanın sırrını biliyorsun. Bir mil daha git.

Sen benim en büyük mucizemsin.
Sen dünyanın en büyük mucizesisin.
Başarı ve mutluluğun üç kuralı var.
Şükretmen gerekenleri gör ! Nadideliğini ilan et ! Bir mil daha git !
Sabırlı ol. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Zorluklarla kazandıkların elinde daha uzun süre kalır.
Yeni hayatına başlarken korkma. Her soylu başarı, risklerini de beraberinde taşır. Birini kazanmaktan korkan, daha fazlasını hiç kazanamaz. Artık bir mucize olduğunu biliyorsun, ve mucizede korku olmaz.
Gururlan. Sen dikkatsiz bir yaratıcının bir laboratuardaki deneyinin ürünü değilsin. Anlayamadığın güçlerin esiri değilsin. Sen yalnızca benim gücümün özgür bir dışa vurumunun, yalnızca benim sevgimin ürünüsün. Sen bir amaçla yapıldın. Elimi hisset. Sözlerimi duy.
Bana ihtiyacın var… ve benim de sana.
Yeniden inşa edeceğimiz bir dünyamız var. Bunun için bir mucize gerekiyorsa bundan bize ne? Her ikimiz de mucizeyiz ve şimdi birbirimize sahibiz.
Seni dev bir dalgadan alıp, çaresizce kumlara çarptığım günden beri sana olan inancımı hiç kaybetmedim. Zamanı ölçmeye kalkarsan, bu beş yüz milyon yıl önceydi. Otuz bin yıl önce kusursuzluğa ulaşana dek, bir çok model, şekil, ölçü denedim. Bunca yıldır seni düzeltmek için hiç çaba sarf etmedim.
Bir mucize nasıl düzeltilebilir ki? Sen bir mücevherdin ve ben de memnun olmuştum. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.

Sana düşünme gücü verdim.
Sana sevme gücü verdim.
Sana seçme gücü verdim.
Sana gülme gücü verdim.
Sana hayal etme gücü verdim.
Sana yaratma gücü verdim.
Sana plan yapma gücü verdim.
Sana konuşma gücü verdim.
Sana dua etme gücü verdim.
Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum. Sen benim son eserimsin, benim en büyük mucizemsin. Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen.
Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik ; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.
Sana seçme gücü verdim.
Bu armağanla seni meleklerimden de üst seviyeye koydum ; çünkü meleklerin günahı seçme hakları yoktur. Sana kaderinin tüm kontrolünü verdim. Kendi özgür iradenle kendi yaradılışının doğasını belirlemene izin verdim. Ne cennete ne de dünyaya ait olmak zorundasın, kendini istediğin şekle sokmakta özgürsün. En düşük yaşam biçimini benimsemekte özgürsün, ya da ruhunun değerlendirmesiyle, en yüce formda yeniden doğabilirsin ki onlar ilahidir.
Senin yüce gücünü, seçme gücünü elinden almadım hiç. Bu inanılmaz güçle ne yaptın ? Kendine bak. Yaşamında yaptığın seçimleri düşün ve hatırla, şimdi o acı anları yaşamamak için bir şansın daha olsaydı, dizlerinin üzerine çökerdin.
Geçmiş geçmiştir. Şimdi dördüncü büyük kuralı biliyorsun, mutluluk ve başarının dördüncü kuralını. Seçme gücünü akıllıca kullan.

Sevmeyi seç…nefreti değil.
Gülmeyi seç…ağlamayı değil.
Yaratmayı seç…yok etmeyi değil.
Azmi seç…vazgeçmeyi değil.
Yüceltmeyi seç…dedikoduyu değil.
İyileştirmeyi seç…yaralamayı değil.
Vermeyi seç…ertelemeyi değil.
Büyümeyi seç…bozulmayı değil.
Dua etmeyi seç…küfretmeyi değil.
Yaşamayı seç…ölmeyi değil.
Artık şanssızlıklarının benim isteğime bağlı olmadığını biliyorsun, tüm güç senin içindeydi ve seni insanlıktan çıkaran davranışların ve düşüncelerin senin yaptıklarının sonucuydu, benim yaptıklarımın değil. Senin küçük doğan için benim güç armağanlarım çok fazlaydı. Artık büyüdün, akıllandın ve toprağın meyveleri senin olacak.
Sen harikalıklarla dolusun. Potansiyelinin sınırı yok. Yarattıklarımın içinde senden başka kim ateşi buldu ? Kim yerçekimi kanununu keşfetti, gökyüzünü delip geçti, hastalıklara şifa buldu?
Bir daha asla kendini aşağılama.
Hiçbir zaman yaşamın kırıntılarıyla yetinme.
Bugünden itibaren asla yeteneklerini gizleme.
Bugünden zevk al…ve yarından, yarınlardan.
Sen dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirdin.
Sen yaşayan bir ölü olmaktan kurtuldun.
Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.
Sen yeniden doğdun…Daha önce olduğu gibi, başarısızlık ve mutsuzluğu ya da başarı ve mutluluğu seçebilirsin. Seçim senin. Seçim tamamen senin.
Ben ancak, önceki gibi, izleyebilirim…gururla…ya da acıyla.
O halde, mutluluk ve başarının dört kuralını anımsa.
Şükretmen gerekenleri gör.
Nadideliğini ilan et.
Bir mil daha git.
Seçme gücünü akıllıca kullan.
Diğer dördünü gerçekleştirebilmek için, bir şey daha yap. Her şeyi sevgiyle yap…kendini severek, başkalarını severek ve beni severek.
Gözyaşlarını sil. Uzanıp elimi tut ve dik dur.
Bugün sana şu bildirildi ;
Sen Dünyanın En Büyük Mucizesisin heart ifade simgesi

kaynak: yelda çetiner

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »

Stresten Kurtulmak İçin 40 sn Bastıracağınız Noktalar…

11392838_387165571479738_4772498414578765862_n[1]

STRESTEN KURTULMAK İÇİN.
Yüzdeki bu noktalara parmaklarınızla 40 sn bastırın lütfen.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

PARA ENERJİSİ VE ANNE-BABA BAĞIMIZ

11059426_10152780705271714_904335982341093245_o[1]
Şimdi para enerjisinin dayanıklılık ve bekasının eril ilke ile bağından söz etmek istiyorum. Eril ilkenin ailedeki en önemli temsilcisi babadır. Baba ve eril ilke yaşamda sağlamlığı ve kalıcılığı temsil eder. Paranın kalabilmesi için babaya “evet” demeniz gerekir. Gökyüzü eril ilkenin en büyük temsilcisi, hava da yaşamanın olmazsa olmazı değil mi zaten? İster yağmur, ister fırtına, ister dolu, ister kar getirsin, havaya “hayır” diyebilir misiniz?
Babamıza “evet” demek, tıpkı hava gibi ona her koşulda rıza göstermektir. Başka bir deyişle ona tüm yaşamı, deneyimleri, suçları, eksik/fazla yanları, hataları, geçmişi, genetik kodlamasında kaydı bulunan bulunmayan tüm ataları, onların yaptıkları/yapmadıkları, evrensel/bütünsel sisteme verdikleri veremedikleri ile hiç ayırımsız total ve koşulsuz bir kabul anlamına gelir. Biz babamızın bazı yanlarını beğenmez ve reddersek…
İşiniz var. Çalışıyorsunuz, geliriniz birçoğunun özeneceği kadar yüksek. Demek dişi ilke, dünya ana ve tabii kendi annenizle ilişkileriniz gereğince iyi. Buna karşın kazancınızda bereket yok. Ne yapsanız en azından bir ev sahibi olamıyor, paranızın birikmesini sağlayamıyorsunuz. Hatta bu kadar gelire rağmen gelirinizi giderinize denkleştiremiyor, ay sonuna borçsuz ulaşamıyorsunuz.
Bir işyeri sahibisiniz. Çalışanlarınız, müşterileriniz memnun, ürününüz kolayca pazarlanıyor, vergilerinizi, SSK, Bağ-Kur ödemelerinizi düzenli gerçekleştirebiliyorsunuz. Para akışınız da iyi, tahsilâtlarda her hangi bir tıkanıklık görmüyorsunuz. Buna karşın kazancınızda bereket yok. Ne yapsanız en azından bir ev sahibi olamıyor, paranızın birikmesini sağlayamıyorsunuz. Herkese yardım eden, varlığıyla destek sunan siz kendiniz için belli bir rakamdan sonrasını ayıramıyorsunuz.
Her şeyin bu kadar iyi olmasına rağmen birikim yapamamanızı bir türlü açıklayamıyor, neredeyse nazara, büyüye bağlıyorsunuz…
Dikkat edin! Annenizle ilişkiniz gereğinden fazla iyi olabilir…
Bert Hellinger “düzen bir araya getirir, böylece sevgi akar” diyor. Aile en küçük toplumsal birliktir. Ailede evrensel düzen sevginin akışkanlığını sağlar. Ailede düzen her şeyden önce, ebeveynlerin vermesi ve çocukların alması üzerine kuruludur. Ebeveynler, kendi anne babalarından ve yaşam boyu birbirlerinden aldıklarını, çocuklara aktarırlar. Çocuklar ise önce ebeveynlerini anne ve babaları olarak kabul eder, sonra da onların kendilerine sunduklarını alıp kendi deneyimlerinden gelen zenginliklere temel olarak kullanırlar. Herkes daha önce kendi anne babasından ve daha sonra eşinden aldıklarını birleştirip sonraki nesle sundukça bir araya getiren düzen kalıcılık kazanır ve buna bağlı olarak sevgi sorunsuzca akar. Böylesi bir sevgiyle desteklenen kişi yaşamda tartışmasız başarıya ulaşır.
Burada sözünü ettiğimiz veriş ve alış genel bir veriş ve alış hali değil, tam olarak yaşamın verilişi ve alınışı halidir. Ebeveynler çocuklarına geldikleri sıraya göre yaşamdan elde ettiklerini verirler, çocuklar da geldikleri sıraya göre önce anne ve babalarından sonra büyük kardeşlerden yaşamı ve aile büyüklerinin yaşamdan elde ettiklerini alırlar.
En büyük kardeş en önce geldiğinden, anne babadan en çok alandır. O da kardeşlerine en çok verir. İlk kardeş herkese verir, ikinci abiden/abladan alır, kardeşlerine verir ve bu sırayla devam ederken, en son gelen kardeş anne babadan en az ve büyük kardeşlerden en fazla alan olur.
Yaşamın ilerleyen yıllarında, ebeveynler yaşlanıp bakıma muhtaç hale geldiğinde, diğer kardeşlerinden en çok alan küçük kardeş, anne ve babasının bakımını üstlenir. Böylece dengeyi sağlamaya gayret eder. Bu diğer kardeşlerin kendisine yardım etmeyeceği anlamına gelmez ama görevin büyüğünü üstleneceğine işaret eder. Bu zorlamayla değil, kendiliğinden olandır.
Sevgi düzenleri, çocukların yaşamı anne babalarından tam da onların verdiği gibi ve bütünlüğüyle almalarını gerektirir. Ayrıca anne ve babalarını “keşke benim annem babam daha farklı, -örneğin- daha zengin, daha kültürlü, daha zeki, daha akıllı olsaydı” türünden her hangi bir dilekle değil tam da oldukları gibi almalarını, kabul etmelerini gerektirir.
Bütün bunlar olurken elbette anne ve baba kendi arasında da birlikte düzen içinde olmanın ve sevginin akmasına izin vermenin yolunda olmalıdırlar. Bu yolda kalmayı reddetmeleri, aralarında sürtüşmelere, tartışmalara hatta kavgalara kadar gidebilir. Bu büyüklerin işidir ve küçükleri ilgilendirmez. Nehirlerin yukarı akamayacağı gibi, aile içi düzen de geriye doğru kurulamaz.
Çocuklar, görünen ne olursa olsun, ebeveynlerin sorunlarında taraf tutmayı reddetmek zorundadırlar. Her çocuk % 50 anneden ve % 50 babadan gelenlerle ortaya çıkmıştır. Anne ya da babanın bir yönünü reddetmek, eleştirmek, yargılamak, aynı zamanda kendi içindeki bir parçayı da reddetmek, eleştirmek ve yargılamak anlamına gelir. Kendisini bütün olarak alamayan kişi aynı zamanda içinde sevginin akmasını engelleyen kişidir.
Ancak genellikle ebeveynler kendi aralarındaki çözümsüzlükten kurtulmak veya karşı taraf önünde güç kazanmak adına çocuklarına baskı yaparlar. Bunu sözle veya davranışla ortaya koymaları ya da içlerinden geçiriyor olmaları çok da önemli değildir. Sadece aralarında sorun olması yeter. Bu görülmese de sezilir ve hatta ruh tarafından mutlaka bilinir. Çocuklar genellikle, göremedikleri ama sezgisel olarak bildikleri durumda da alenen ortada kavga olan halde de aynı davranır, toplum tarafından yönlendirilmiş bireysel vicdanlarının dayatmasıyla ezilen tarafın yanında olurlar.
Annenin babayı incittiği hallerde çocuk çok da istemeden hatta mümkünse gizlice babasının yanında yer alır. Annenin bunu fark etmesini çok istemez aslında ama vicdanına da yenik düşer işte. Babanın anneyi ezdiği durumlardaysa, çocuk açıkça, göstere göstere babaya kızar, kırılır. Bu davranış sanıldığı kadar saçma ya da gereksiz değildir.
Çocuk gözünde anne en önemli varlıktır. Neredeyse, anne olmadan çocuk da var olamaz. Baba daha sonra gelir ve çocuk en saf haliyle anne varsa babanın yerinin dolacağını sanır. O yüzden annenin mağdur olduğu hallerde taraf tutmak çok daha kolay ve sık rastlanılan bir haldir. Evlat, içten içe annesini üzen babasını yargılar, reddeder hatta elinden gelse cezalandırır. Ayrılık bilinci…
Oysa çocuk bu davranışıyla içindeki eril enerjiyi yargılamış, dışlamış, reddetmiştir. Yaşamdan sağlamlık, kalıcılık ve etkinlik enerjilerini çekebilecek ve kendisinde kalmasını sağlayabilecek alanda enerjisel kopukluk hatta yoksunluk başlatmıştır.
Benzer enerjiler birbirlerine çekilirler yasası gereği, kendi enerji alanında eksik ya da yetersiz olan eril enerji dışarıdan geleni alıp kendine katma ve kullanabilme olanağını kaybetmiştir.
Pek çok kez, çocuk bireysel vicdana kıyasla daha etkili olan sevgi düzenlerine ilişkin içsel bilgisine bağlı kalmayı böylece anne ve babasına eşit mesafede olmayı yeğler. Kendisi için neyin gerekli olduğunu bilen içsel sesi onu hata yapmaktan, kendini eksiltmekten, içerme kapasitesini daraltmaktan uzak tutuyordur. Ancak anne çok eziliyorsa, çocuğa “baban bana haksızlık ediyor, görmüyor musun, bir şey yap, senden başka silahım yok” mesajını, bakışıyla, duruşuyla, tavrıyla hatta gerektiğinde sözle o kadar net vermeye başlar ki, çocuk ister istemez etkilenir. Annesinin artık kendisine sevgi vermeyeceğini sanarak sırf o sevgiyi alabilmek adına kurban rolünü kabul etmeye başlar.
Bu noktadan sonra çocuk giderek zayıf düşmeye ve maddi kayıplara uğramaya başlar. İçsel sesi yaptığı hatayı maddi kayıplarla görünür kılmaya çalışıyordur. Anne desteği tam olduğundan buradaki durum para kazanmayı başaramayan insandan daha farklıdır. Parayı kazanıyor ama gitmesine bir türlü engel olamıyordur.
Bazen erken ölen eşe kırgın kalan anne, bilerek ya da bilmeyerek çocuğun da kırılmasına, erken ölümünü ve kaderini onurlandırması gereken babasına bırakın saygı duymayı kızgınlık duymasına bile sebep olur. Çocuk içten içe iki yönlü suçluluk duymaya başlar. Hem annenin kendisini sevmesi için babasını dışlamak zorunda kalmaktan hem de buna bağlı suçluluk duyarak annesini üzmekten rahatsızdır ama rahatsızlığını dillendirip anlamlandıramaz.
Ya da baba başka bir kadınla gitmek de dahil her hangi bir sebeple aileyi terk etmiş olabilir. Belki de baba para vermiyor ya da kumarda yiyordur. Birini öldürmüş, hırsızlık yapmış, bir şekilde kriminal bir davranışta bulunmuş cezaevine konmuştur. Babanın uzakta olması için haklı haksız pek çok sebep olabilir. Ancak bütün bunlar o çocuğun babası olduğu gerçeğini değiştirmez. Çocuk yukarıda da belirttiğim ve üzerine basa basa tekrar tekrar söylediğim gibi babasına saygı duymak ve onu tam da olduğu haliyle bir bütün olarak almak, kabul etmek zorundadır. Babayı yargılamak, eleştirmek, dışlamak, kendi parçasını dışlamaktır ki bütün olmamıza engel olan bu tür bir davranış bizim yaşamımıza sorunları davet eder çünkü sevgi akışı kendi seçimi yoluyla kesintiye uğramış ve engellenmiştir.
Özellikle baba yaşamın neşe kaynağıdır. Babasını yargılayan çocuk aynı zamanda yaşamın neşe kaynağını da yargılamış ve reddetmiştir.
Anne babamızı yaptıklarından dolayı yargılarsak içimizdeki cezacının harekete geçmesine engel olamayız. Suç cezasız kalmamalıdır, sosyal yaşam bizi ve vicdanımızı böyle eğitmiştir. İçimizdeki cezacının gücü anne babamıza doğrudan ceza vermeye yetmez. Bu nedenle biz çeşitli yollarla kendimize zarar ve böylece dolaylı olarak -kendi bünyemizde- ebeveynlerimize ceza verme eğilimine gireriz.
Kazalar, kayıplar, mutsuzluk bizim yaşarken içten içe sevindiğimiz deneyimler haline gelebilir. Ne de olsa, ebeveynlerimiz bizim bu halimize üzülüyorlardır. Ayrıca, kendimize ceza vermek, içimizde ebeveynimize ilişkin parçaya da ceza vermektir…
Kendimize zarar vermek için önce küçük kazalar yaratırız. Düşer dizimizi, dirseğimizi incitiriz. Daha sonra hastalıklar gelir. Ağır hastalıklar yaratıp, başta bizi babamızdan ayrı tutmaya gayret eden annemizi cezalandırır, sonra da babamıza “bak senin yüzünden neler oldu gördün mü” mesajı veririz.
Giderek neşemizi yitirmeye, içimize kapanmaya başlarız. Bu halimiz ebeveynlerimizin canını yakan, onları üzen bir haldir ve bunu sevgiyle kullanırız onlara karşı… Cezalandırma aslında bir dengeleme arzusudur. Eksik olanı sisteme katmak veya görünür kılmak adına yarattığımız bir yaklaşımdır. Neşeyle yakından bağlantılıdır.
Neşe eril ilkeye daha yakın olması nedeniyle, çocuğun yaşamına babayla geçirdiği zamanlar yoluyla katılır. Ancak annesini kaybetmekten korkan çocuk, babasıyla giderek daha az zaman geçiriyor ve dolayısıyla daha az neşeye ulaşıyordur. Giderek kendinin neşelenmeye değer olmadığına inanmaya başlar ve tabii cezayla elele olan kısır döngü de burada ona katılır…
Sıra neşesizliği dengeleme gereğine gelmiştir. Bu hali dengelemeye çalışan çocuk, iş yaşamında eğlenmeye, yaşamında eksik olan neşeyi oradan elde etmeye çabalar. Bu bilinçli bir yaklaşım değildir. Tamamen içgüdüsel ya da sezgiseldir.
Bir yandan anne sevgisini yitirme korkusu, öte yandan neşeye kendini değer bulmamak… Bocalamakta olan çocuk dengeyi para kazanıp o parayı elde tutamamakta bulur. Böylece neşe yaratmak için oynadığı oyunu her an yeniden, başka kostümler ve ayrı repliklerle sahneye koyabilecektir…
Başlangıçta söylediğim gibi kazandığınız paranın bereketi yoksa ne kadar kazanırsanız kazanın bir biçimde elinizden çıkıyorsa, bu oyundan da sıkıldıysanız, size önerim babanızın önünde saygıyla eğilip özür dilemenizdir.
Babanız çoktan dünyasına göçmüş, sizi ve annenizi yıllar önce terk etmiş ya da basitçe emekliye ayrılıp köşesine çekilmiş olabilir. Öyle bir durumu vardır ki bırakın size destek vermeyi, kalkıp kendi başına tuvalete gidemiyordur. Ya da her ne durumdaysa, yanınıza gelemiyor veya tüm olanlardan sonra ne yapsa sizin yüreğinize ulaşamıyordur.
Zihniniz size oyun oynamaya devam eder. “Babam zaten yaşlı, uzak, hasta, öldü, nerede olduğunu bile bilmiyorum” gibi tümcelerle sizi ondan uzak tutmaya başka bir deyişle ayrılık bilincinde olmanızı haklı kılmaya çabalar.
Siz onu dinlemeyin. Babanız nerede olursa olsun, ister yaşasın ister dünyasına göçmüş olsun, ister en iyi baba mansiyonu alacak kadar mükemmel, ister en kötü baba damgası yiyecek kadar zararlı olsun, siz ona saygıda kusur etmeyin. Babanız sizi görmese de ona saygı duyduğunuzu ve tam olarak nasılsa o haliyle kabul ettiğinizi duymasa da bilinçdışı alanda bu yaklaşımınızı bilecektir. O bilmese bile, sizin içinizde babanız aracılığıyla reddettiğiniz kısım geriye gelebilecek ve siz tekrar bir bütün olabileceksiniz.
Hayatta sağlamlık kazanmak, kolay ya zor kazandığınız paranın kalıcılığını sağlamak ancak bu bütünlüğü yakalamakla olasılık kazanır. Benden söylemesi…
Peki ne olacak? Ne yapmalı, nasıl başa çıkmalı?
Yapmanız gereken basit, babanızı, onun karşısında durduğunuzu ve gözlerine baktığınızı imgeleyin. Aynı anda babanızın arkasında tüm atalarınızın tüm deneyimleri ve onların sonuçları ile orada hazır olduklarını düşünün/var sayın. Babanızın gözlerine bakın ve sizi ne kadar sevdiğini görmeye gayret edin. Arkasında duran insan kalabalığına ve onların tüm ayrılık bilincine, kendi yaşamının tüm zorluklarına, annenizle olan tüm sorunlarına, kendi ebeveynlerinden alamadıklarına rağmen size yaşam verdiğini aklınızda bulundurun. Öylece bir süre kalın.
Sonra onun önünde eğildiğinizi, başınızı yere değdirip ellerinizi -avuç içleriniz yukarı bakacak şekilde- onun önüne doğru yere koyduğunuzu hayal edin. Bir süre öylece bekleyin ve sonra
“Babacığım sen büyüksün ben küçüğüm, bu güne dek sana saygısızlık ettim, çok üzgünüm, lütfen beni bağışla, seni seviyorum ve teşekkür ediyorum”
deyin.
Onun sevgisinin rahatlıkla size doğru akabildiğini, içinizin eksik kalan yanının tamamlandığını hissedene dek öylece kalın.
Bunu bir seferde yapamayabilirsiniz. Yılmayın, denemeye devam edin..
Zeynep Sevil Guven

kaynak zasge

Bütün İyi Erkeklerin & Kadınların Kapılmış Olmasına Dair 12 Yorum

Yeni biriyle tanıştınız, harika bir insan, eğlenceli, keyifli, kibar, romantik, düşüceli, yakışıklı… Aa parmağında yüzük mü var?!

1. Karşılıklı olarak kesin bir dille reddedilen, “kendimden biliyorum” denilerek geçiştirilen bir iddiadır.

Karşılıklı olarak kesin bir dille reddedilen,

Karşılıklı olarak kesin bir dille reddedilen,

2. Bunu diyen kadınlara/erkeklere kendini beğenmiş, kendini Scarlett Johansson / Brad Pitt zannediyor, vb. yorumlar yapılır.

Bunu diyen kadınlara/erkeklere kendini beğenmiş, kendini Scarlett Johansson / Brad Pitt zannediyor, vb. yorumlar yapılır.

Bunu diyen kadınlara/erkeklere kendini beğenmiş, kendini Scarlett Johansson / Brad Pitt zannediyor, vb. yorumlar yapılır.

Zira kendine gelen kadınları/erkeleri bir bir reddettiği için bu hale gelmiştir

3. “Sahipli erkeğin / kadının kıymetli olduğu” görüşünden temel alan, bir şartlanma hali.

Aynı zamanda kadınların diğer çekici kadınların ilgilendikleri erkeklere daha çok ilgi göstermesinden doğan bir algıdır.

4. Erkekler tarafından “kadınların efendi adam yerine piç tercihine” bağlanan durum.

Erkekler tarafından

5. İnsanlardaki mükemmel eşi bulmaya çalışmanın getirdiği bir yanılsamadır.

İnsanlardaki mükemmel eşi bulmaya çalışmanın getirdiği bir yanılsamadır.

İnsanlardaki mükemmel eşi bulmaya çalışmanın getirdiği bir yanılsamadır.

6. “İyi” algısının çok farklı şekillerde tezahür etmesinin bir sonucudur.

7. “Kaçan balık büyük olur” atasözü kısmen bu önermeye değinmiştir.

8. Bütün iyi erkekler/kadınlar kapılmış mı, yoksa kapılan erkek / kadın iyi mi görünür çatışmasını doğurmuştur.

Bütün iyi erkekler/kadınlar kapılmış mı, yoksa kapılan erkek / kadın iyi mi görünür çatışmasını doğurmuştur.

9. Umumi tuvaletler üzerinden yapılan benzetme; “iyileri hep kapılmıştır; kalanları bok götürmektedir” konuyu bir nebze olsun özetlemektedir.

Umumi tuvaletler üzerinden yapılan benzetme;

10. Aynı şekilde internetten alışveriş yaparken tükenen ürünlerin daha çok beğenilmesiyle ilişkilendirilebilecek durumdur.

Aynı şekilde internetten alışveriş yaparken tükenen ürünlerin daha çok beğenilmesiyle ilişkilendirilebilecek durumdur.

11. İstisnasız kapılmış olan herkes bu önermeyi doğru, kapılmamış olanlar ise yanlış bulur.

İstisnasız kapılmış olan herkes bu önermeyi doğru, kapılmamış olanlar ise yanlış bulur.

İstisnasız kapılmış olan herkes bu önermeyi doğru, kapılmamış olanlar ise yanlış bulur.

12. Kadınlar bunu diyen erkekleri vücuda önem vermekle, erkekler ise kadınları paraya önem vermekle suçlar.

NUH’UN GEMİSİNDEKİ HAYAT DERSİ

11392870_733389426783711_928480519509501089_n[1]
Bir : Vapuru kaçırmayın.

İki : Hepimizin aynı gemide olduğunu asla unutmayın.

Üç : İleri dönük plan yapın. Nuh gemisini yapmaya başladığında henüz yağmurlar başlamamıştı.

Dört : Her zaman formda olun. 600 yaşına gelseniz bile birileri sizden çok önemli şeyler isteyebilir.

Beş : Eleştirileri dinlemeyin; yapılması gerekiyorsa o işi mutlaka bitirin.

Altı : Geleceğinizi yüksek topraklarda kurun.

Yedi : Güvenlik için çifter çifter seyahat edin.

Sekiz : Hız her zaman avantaj olmayabilir. Çitalar, salyangozlarla aynı gemideydi.

Dokuz : Stres altına girince bir müddet için kendinizi koyverin.

On : Nuh’un gemisi amatörler tarafından yapıldı; Titanik ise profesyoneller tarafından.

Onbir : Allah’a sığındınız mı istediği kadar fırtına olsun, sonunda sizi bekleyen bir gökkuşağı bulursunuz.
Alıntı

Makrobiyotik diyet, yin ve yang’ın kadim Doğu anlayışını ya da teorisini içine alan bir hayat felsefesinin parçasıdır.

 nocanvas_makrobiyotik-diyet-xycwp[1]
Diyet, kahverengi pirinç ile diğer tam tahıllar ve sebzelerden oluşur. Besinlerin elektrik ya da mikrodalga ile pişirilmesinden ziyade ateş üzerinde pişirilmesi uygun görülür. Beslenmeye bu holistik yaklaşımının yanı sıra makrobiyotik diyet, bu inanışları genel olarak hayata da uygular.
Felsefesi aşağıdaki davranış biçimlerini önermektedir:
  • Günde iki ya da üç öğün yemek.
  • Sindirime ve besinlerin emilimine yardımcı olmak için her ağız dolusu besini yaklaşık 50 kez çiğnemek.
  • Yatmadan en az üç saat öncesinde yemek yemekten kaçınmak.
  • İhtiyaç duyulduğu oranda, ılık ve soğuk su ile kısa banyo ya da duşlar yapmak.
  • Yalnızca organik besinler tüketmek.
  • Doğal, toksik içermeyen bileşenleri bulunan temizlik, kozmetik ve ev ürünleri kullanmak.
  • Yalnızca pamuklu kumaşlar giymek ve metal takılardan kaçınmak.
  • Doğal alanlarda olabildiğince fazla vakit geçirmek ve günde en az 30 dakika yürüyüş yapmak.
  • Düzenli olarak yoga, dans ya da dövüş sanatlarındakine benzer aerobik ve esneme hareketleri yapmak.
  • Havadaki oksijen oranını artırmak için evin her tarafına yeşil bitkiler yerleştirmek ve temiz hava dolaşımını sağlamak için pencereleri olabildiğince açık tutmak.
  • Besinleri elektrik ve mikrodalga ile hazırlamaktan kaçınmak, gaz ya da odun ocaklar ve dökme demir, paslanmaz çelik ya da kilden yapılmış kaplar kullanmak.
  • Televizyon izlemekten ve bilgisayar kullanmaktan olabildiğince kaçınmak.
Makrobiyotik diyet, besinlere yin ve yang enerjilerini atfeder. Yin ve yang, tıpkı gündüz ve gece gibi birbirini tamamlayan ve uyumlu, zıt enerjilerdir. Yin enerjileri dışa yönelirken, yang enerjileri içe yönelir. Bu kadim Asya felsefesine göre, evrendeki her şeye bir yin ya da yang niteliği atfedilir. Denge, uyum, düzen ve mutluluk, yin ve yang enerjileri dengede olduğunda elde edilir. Et, balık, tavuk, yumurtalar ve sert peynirlerin yang olduğu düşünülürken süt, kaymak, meyve suyu, alkol ve şeker yin olarak düşünülür. Makrobiyotik diyet ise başlıca, kahverengi pirinç ve diğer tam tahıllar, fasulyeler, sebzeler, meyve ve kabuklu yemişler gibi arada yer alan gıdalardan oluşur. Diyet esnektir ve ara sıra balığa da izin verir. Esnekliği cazibesini de artırır. Makrobiyotik diyet kişilerin, kendi kişisel ihtiyaçlarına ve tıbbi durumlarına bağlı olarak kendi besin rejimlerini tasarlamasına olanak sağlar.
Makrobiyotik diyetin ilkelerinden biri kişilerin, öncelikle bulundukları iklim ve bölgeye uygun olarak, organik biçimde yetiştirilmiş besinleri yeme gerekliliğidir. Teoriye göre, insan sağlığı çevrede meydana gelen değişimlere gösterdiği uyum yeteneğine bağlıdır. Kişiler yaşadıkları yerden farklı bir iklime ait besinleri yediklerinde, bu adaptasyonu kaybederler.
Makrobiyotik diyetin savunucuları, toplumun geleneksel ekolojik temelli diyetten uzaklaşması ile beraber kronik hastalıklarda belirgin bir artış olduğunu iddia etmektedir. Bu nedenle de, ideal bir sağlık için, kişilerin yerel çevrelerinde ya da hiç değilse yaşadıkları yere benzer bir iklimde üretilen gıdaları yemeyi esas alan bir yönteme geri dönmeleri gerekmektedir.
Yang (daralan enerji) olarak görülen gıdalar daha uzun süre dayanır ve çok geniş bir coğrafi alanda yetiştirilebilir. Deniz tuzu ve deniz bitkileri yang besinlerinin örnekleri arasındadır. Aynı yarı küredeki herhangi bir yerden geliyor olabilirler. Tam tahıllar ve bakliyat da yangdır ve uzun ömürlü olduklarından aynı kıtadaki herhangi bir toprakta yetişebilirler. Taze meyve ve sebzelerin yin (yayılan enerji) olduğu düşünülür. Nispeten daha kısa raf ömürleri olduğundan, kişinin yakınındaki bir tarlada doğal olarak yetişen türdekilerden seçilmeleri gerekir. Makrobiyotik inançlara göre, diyette ve gıdalarda yin ve yang arasındaki denge kişinin içsel huzur, kendi benliği ve etrafındaki dünya ile uyumlu olmasına yardımcı olur.
Makrobiyotik diyetin bir başka yönü ise, yenen besinlerin türünün mevsim ile birlikte değişiklik göstermesidir. Bahar ve yaz aylarında, daha hafif, serin ve daha az pişirilmeye ihtiyaç duyulan besinler olmalıdır. Bu değişim gereklidir çünkü makrobiyotik felsefeye göre ateş enerjisi, günışığı biçiminde olduğunda çok bereketlidir ve pişirilen besinlerden alınmasına ihtiyaç yoktur. Sonbahar ve kış aylarında, bunun aksi geçerlidir.
Günün hangi vakti olduğu da makrobiyotik diyet açısından önemli bir rol oynar çünkü diyet atmosferik enerji seviyeleri ile ilişkilidir. Sabahları, yukarıdaki enerji daha güçlü olduğundan, kahvaltının, suda pişirilen tam tahıllar gibi daha hafif besinleri içermesi gerekir. Akşamları, aşağı enerji daha güçlü olduğunda ise, öğün daha geniş tutulabilir. Öğle yemeğinin hızlı ve hafif olması gerekir çünkü öğleden sonra enerjisi aktif ve yaygındır.
Makrobiyotikte, bir kişi için etkili olan beslenme standartlarının bir başkasında işe yaramadığına inanılır. Bu standartlar günden güne farklılık gösterir. Böylelikle, bu diyet düşüncede statikten dinamiğe doğru bir bakış açısı değişimi gerektirir. Diyet, kanseri önlediği ya da tedavi ettiği iddiaları nedeniyle pek çok kişiye çekici gelmektedir. Bu iddiaların hiçbir bilimsel dayanağı bulunmamasına karşın, kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedaviler başarısız olduğunda, diyetin onları hastalıktan kurtardığına inanan pek çok insan mevcuttur. Diğerleri ise diyeti diyabet, yüksek tansiyon, arterioskleroz ve diğer kalp hastalığı türlerini iyileştirmeye yardımcı olması için kullanmaktadır. Diyeti destekleyenlerin çoğu bu ve diğer dejeneratif hastalıkların vücudun yin ve yang dengesinin bozulması sonucu ortaya çıktığına ve makrobiyotik diyetin bu dengeyi yeniden sağlamaya yardımcı olduğuna inanmaktadır.
Makrobiyotik Besinler Nelerdir
Standart makrobiyotik diyetteki başlıca besin kahverengi pirinç, arpa, akdarı, yulaf ezmesi, buğday, mısır, çavdar ve karabuğdayı içeren tam taneli tahıllardır. Az miktarda tam tahıllı makarna ve ekmeğe de izin verilmektedir. Tanelerin tüketilen besinin yaklaşık yüzde 50’sini kapsaması gerekmektedir. Taze sebzelerin diyetin yüzde 20 ila 30’unu üstlenmesi gerekir. En fazla önerilen sebzeler arasında yeşil lahana, kıvırcık lahana, brokoli, karnabahar, lahana yaprakları, havuç, yaban havucu, bal kabağı, Çin lahanası, soğan, maydanoz, Japon turpu ve su teresi yer alır. Ara sıra yenmesi gereken sebzeler arasında ise, salatalık, kereviz, marul ve bitkilerin çoğu yer alır. Uzak durulması gereken sebzeler arasında ise domates, biber, patates, patlıcan, ıspanak, pancar ve sakız kabağı yer alır.
Diyetin yaklaşık yüzde 10 kadarı fasulye ve deniz sebzelerinden oluşmalıdır. En uygun fasulye türleri ise azuki, nohut ve mercimektir. Soya peyniri ve tempehe de ayrıca izin verilmektedir. Diğer fasulye türleri haftada birkaç kez yenilebilir. Deniz sebzeleri arasında nori, wakame, kombu, hiziki, arame ve agar-agar yer alır. Diyetin diğer yüzde 10’luk kısmı ise olağan sebzeler ya da deniz sebzeleri ile yapılan çorbalardan oluşur. Diğer izin verilen maddeler arasında arpa maltı, pirinç şurubu ve elma suyu gibi tatlandırıcılar, miso, tamari, soya sosu gibi soslar, pirinç ya da elma sirkesi, susam yağı, tahin ve deniz tuzu, ara sıra ufak miktarlarda tohum ve yemişler (balkabağı, susam, ayçiçeği ve badem) ve haftada bir ya da iki kez beyaz etli balık yer alır.
İzin verilen içecekler arasında ise, sürgün ve saplardan, kahverengi pirinçten ve karahindibadan yapılan çaylar, elma suyu ve buz içermeyen yüksek kaliteli sular yer alır. İzin verilmeyen maddeler ise et, süt ürünleri, meyveler, işlenmiş taneler, koruyucu, yapay tatlandırıcı ve renklendirici ya da kimyasal içeren maddeler, tüm konserve, dondurulmuş, işlenmiş ve ısıtılmış besinler, sıcak baharatlar, kafein, alkol, rafine şeker, bal, pekmez ve çikolatadır.
kaynak: alternatif terapi
kaynak: facebook sağlıkla kal sayfası mutlaka inceleyinizi…

Yatmadan önce, kendi hayrıma şu şu sorunlarımı çözümle deyip uyursak, sabah uyandığımızda, çözümlerin aklımıza geldiğini göreceksiniz.

10501988_385731354956493_5298658248354102221_n[1]

Yatmadan önce, kendi hayrıma şu şu sorunlarımı çözümle deyip uyursak, sabah uyandığımızda, çözümlerin aklımıza geldiğini göreceksiniz.

Çünkü bizim görevimiz uyumak (alt beynimiz hiç uyumadığı için) onun görevi de bizim için çalışmaktır.

kaynak: luna akademi

Geçmişi Şifalandırma Çalışmasi

2227945-cocukluk[1]
Önce aklınıza çocukluğunuzla ilgili gelen bir resim düşünün. O resim bir olayı temsil eder. Ve o resmin arkasında yatan, unutamadığınız, bugüne taşıdığınız bazı şeyler vardır.
Bunu keşfedebilmek için, o resmin içindeki siz olun yeniden. O çocuk neler söylüyor? Neler hissediyor?
Yeniden bir yaşayın. Sonra da şimdiki halinizle onun yanına gidin. Korktuğu, ürktüğü şey konusunda onun yanında olduğunuzu anlatın. Hatta, şimdiki halinizden bahsedin.
Ona küçük olduğu için korktuğunu ve artık büyüdüğünü, korkmasının, tedirgin olmasının anlamsız olduğunu söyleyin. Sonra yeniden o olun. Ama bu sefer, ikna olmuş bir şekilde, şu anda korkmayan siz olarak, onun içinde belirin. O resmi gözünüzün önünde yeniden canlandırın. Emin olun ki, resim bile değişecektir 🙂 Unutmayın, geçmişin şifası, bugünün yaralarını sarar.
Ve sizi sizden başkası biraz zor şifalandırır. Sadece yönlendirir, konsantre olmanızı sağlar, ama olay sizde biter. sevgiler 🙂
Alıntı

Tartışma sırasında tartışmanın devam etmesini istemiyorsanız…

11110456_385394061656889_5465173665590308268_n[1]

Tartışma sırasında tartışmanın devam etmesini istemiyorsanız karşınızdakinin gözlerine bakmayın. Nefesinizi 5 sn tutarak alın bölgesine bakın. Karşı tarafın sustuğunu göreceksiniz…

kaynak: Luna kademi

Ağrılar ve Psikolojik Nedenleri

Boyun ve boğaz: Boynunuzla ilgili yaşadığınız sorunlar, kendi bakış açımızla ilgili inatçı bir tutum sergilediğimiz ve her konuda haklı çıkmak isteyen bir kişiliğimiz olduğu anlamına geliyor. Eğer sadece ”tek yol” ya da ”tek bakış açısı” olduğu konusunda inancımız varsa hayatın çoğuna kendimizi kapatıyoruz demektir…

Baş ağrıları: Kendimizi yanlış, değersiz görmekten yani onaylamaktan kaynaklanıyor. Başınız ağrımaya başladığında kendinizi hangi konuda hatalı bularak yargıladığınıza dikkat edin ve hemen o konuyla ilgili kendinizi affedin. Migren türü ağrılar kendilerine çok baskı yapan mükemmeliyetçi kişiler tarafından yaratılıyor. Migrene yoğun olarak bastırılmış kızgınlık sebep oluyor.

Boğaz: Boğazımızla ilgili sorunlar, olaylar karşısında hakkımızı aramaktan çekinmek, ”ben buyum” cesaretini gösterememekten kaynaklanıyor. Ayrıca boğaz bedenimizdeki ”yaratıcı akışı” temsil ediyor. Yaratıcılığımızı ifade edemediğimizde ya da engellendiğinde boğazımızda sorunlar baş gösterir. Başkalarının hayatını yaşamaktan kendi istediklerini yapamayan, sürekli anne, baba, eş, sevgili ve çocuklarının istekleri doğrultusunda yaşayan insanların çoğunda boğaz hastalıkları ve tiroid sorunları görülüyor…

Sırt Ağrıları: Sırt destek sistemimizi temsil eder. Burada yaşadığımız sorunlar yeterince destek göremediğimizin ifadesidir. Sırtımızın üst bölgesindeki ağrılar, duygusal anlamda destek yoksunluğu hissettiğimiz anlamına gelir. Orta kısmı, hissettiğimiz suçluluk duygusuyla ilgilidir. Geçmişte yaşadığımız olaylarla ilgili hissettiğimiz suçluluk ya da olayları bastırarak hatırlamak istememekten kaynaklanır. Sırtımızın alt bölgelerindeki ağrılara genellikle, yaşadığımız ekonomik sorunlar yol açar.

Dr. Mehmet ÖZDEMİR

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KİNTSUKUROİ … Altınla Onarmak

14094268-kırık-porselen-vazo-beyaz-arka-plan-yatarken[1]

Japonlar, kırılıp onarılan nesnelerin eskisinden daha değerli olduğuna inandıkları için, kırık yerleri altınla doldururlarmış…
Hayatın bize sunduğu bilgelikler de, kırıkların yerini dolduran altın gibi değil mi?
O ZAMAN;
Kusursuz görünmeye değil… emektar ve anlayışlı olmaya bakalım…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »