Yetenek Sizsiniz- Tarçın

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Foto çekmeyi sevenlerin yeni çılgınlığı ”Instagram” nedir???

Iphone için geliştirilen fotoğraf paylaşma uygulamasıdır … Şu an için sadece iPhone uygulamasına sahip olan Instagram çok kısa bir sürede 7 milyon kişi tarafından kullanılır hale geldi. Peki bu uygulamayı bu kadar popüler yapan ya da diğerlerinden ayıran neydi? iPhone ile hızlı bir şekilde fotoğraf çekme, farklı efektler uygulama ve en önemlisi çok kolay bir şekilde sosyal ağlarda paylaşma imkanı sunan Instagram’ın bu kadar popüler olmasının nedeni de hiç şüphesiz sosyal ağlara olan bağımlılığımızdan kaynaklanıyor

http://instagr.am adresinden bedavaya programı indirebiliyorsunuz…

Bu arda www.blurb.com isimli sitenin integram resimlerinizi istediğiniz boyutlarda basıp, albüm haline getirip, evinize postalama hizmeti olduğunu öğrendim… Bir arkadaşım salon duvarını  bu küçük küçük çektiği fotoğraflardan oluşan bir tablo-albümle süslediğini görünce zihnim bir adım açıldı diyebilirm…

Teknoloji bizleri nereye götürür tahmin bile edemiyorum…

Sağlıcakla,

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Sen Seviliyorsun…

 

Sen Seviliyorsun…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Sıkıntılarınızı gökyüzüne dağıttınız bir gün olsun…

Sıkıntılarınızı gökyüzüne dağıttınız bir gün olsun
İçinizde küçük sevinçlerin olduğu bir gün olsun….
Barış,mutluluk ve neşe dolu bir gün olsun……
Sevgiyi ve umudu içinizde yeşerttiğiniz bir gün olsun

günaydın dostlarım..:)

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Osmanlı nezaketi…

 

 

Osmanlı’da içinde hasta bulunan evin penceresine kırmızı çiçek… konurdu.
Onu gören satıcılar sessizce geçerlerdi. Çocuklar da başka mahallelerde oynarlardı

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

14-16 Ekim tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek olan IAF Avrupa Konferansına ilgi duyuyorsanız…

Evrim

Alışılmışın çok dışında “dinamik ve interaktif” bir yapısı olan bu konferansta katılımcılar, bir yandan fasilitasyon konusunda en güncel bilgilerle donanırken diğer yandan da uluslararası iletişim ağlarını geliştirme ve yeni işbirlikleri oluşturma imkanı bulacaktır.

IAF Avrupa Konferansı’nda, ekibinizin;

  • Karar alma,
  • Problem çözme,
  • Strateji oluşturma,
  • Uyuşmazlık giderme,
  • İletişimi geliştirme
  • Değişimi yönetme
  • Ürün/hizmet geliştirme,
  • Yenilik getirme,

ve benzeri süreçlerini başarıyla yönetebilmek için en güncel bilgilerle donanacak, uluslararası  bazda başarılı uygulama örneklerini izleyecek ve eşsiz bir interaktif öğrenme sürecine dahil olacaksınız.

Eğer siz de ekibinizin ortaya koyduğu sonuçları daha “etkili, verimli ve kalıcı” kılmak istiyorsanız ülkemizde ilk kez düzenlenen bu organizasyonu kaçırmamalısınız.

URL:  http://www.iaf-europe-conference.org

E-posta: berna.muderrisoglu@iaf-europe.eu, rengin.akkemik@iaf-europe.eu

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Batıl inançların kökeni üzerine…

 Niçin tahtaya vuruyoruz?

Çok eski zamanlarda meşe ağacının, yüksekliği ve sağlamlığı nedeniyle, bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000’li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege’de Helen uygarlığında. Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı. Kuzey Amerika yerlileri, bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı. Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa’nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa’nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise “Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir” anlamına geliyordu.

Merdivenin altından geçmek uğursuzluk mu?

Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, birçok kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin, piramitlerin kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir. Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris’i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven, tanrıların katına tırmanmak için de şekilsel bir semboldü.

Asırlar sonra Hıristiyanlık bu inancı da Hz. İsa’nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.

17. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da suçlular darağacına götürülmeden önce bir merdivenin altından geçiriliyorlardı. Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela, Romalıların panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip diğer parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru sallarlardı.

Kara kedi geçmesinin anlamı ne?

Milattan önce 3000’li yıllarda, eski Mısırlılar zamanında kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta siyah dişi kediler tanrıça olarak kabul ediliyordu. Kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile yapılmıştı.

Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile Ortaçağ’da İngiltere’de başladı.

Bağımsız, bildiğini yapan, “inatçı” ve “sinsi” karakteri, sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü. O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa’da histeriye dönüştüğü yıllardı. Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına ve siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştüklerine dair korku dolu halk hikâyeleri üretildi. Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte yakıldı. Fransa’da Kral 13. Louis bu uygulamayı yasaklayana kadar her ay binlerce kedi yakıldı.

Nazar değmesi nasıl oluyor?

Nazar inancının ardındaki güç, bakışın ruhla bütünleşmesidir. Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını, ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı. Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak’ın bulunduğu topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor. Sümerlerin inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç, bir bakışla yaşayan şeyleri de kurutabilme yönünde gelişti. Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, sayılarının daha az olması sebebiyle, mavi gözlü insanların daha fazla nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde camdan yapılan nazarlıklar, nazarın değebileceği düşünülen her yere takılmaktadır.

Ayna kırılması niçin uğursuzluk getirir?

Göllerde veya su birikintilerinde, kendi aksini gören ilkel insan şaşırmış, bunun kendisinin ruhu olduğunu sanmış, suyu bulandırıp görüntüsünün kaybolmasına neden olanları da düşman bilmiştir. İlk aynalar, Mısırlılar zamanında, pirinç, bronz, gümüş ve altından yapılmıştı ve kırılmaları mümkün değildi. Bu devirde de bu parlak yüzeylerden yansıyan görüntünün o insanın ruhunun bir yansıması olduğuna inanılıyordu. Cam kapların yapılmaya başlanmasından sonra da, içindeki sudan yansıyan görüntünün ruhun bir yansıması olduğu inancı devam etti; ama camlar kırılabiliyordu ve o zaman da içinde bulunan ruhun bir parçası vücudu terk ediyordu.

13 sayısı niçin uğursuzdur?

13 sayısının uğursuz olduğuna dair inanç bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı “triskaidekaphobia”dır. Bu inancın kökleri mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider. Işık ve güzellik tanrısı Balder’in verdiği ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Çıkan tartışmada Loki Balder’i öldürür. İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılan bu mit, Hıristiyan din adamları tarafından Hz. İsa’nın son yemeğine uyarlanır. Bu uyarlamada Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de Judas alır. Bu yemekten 24 saat sonra Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldüğü için Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır. 13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.

“13”ün uğursuzluğuna inanılmasının diğer ilginç sebepleri de şunlar:

• “Apollo 13”, aya gitme macerasında başarısız olan tek ekiptir.

• Darağacına giden yolda 13 basamak vardır.

• 13 Ekim 1307’de çok sayıda şövalye tutuklanıp idam edildi.

• Cadılar toplantısına katılanların sayısının 13 olduğuna inanılırdı.

• Ad ve soyadındaki harflerin toplamı 13 olanların çok şanssız bir hayat geçireceği düşünülür.

• 13 yaşı çocukların erişkinliğe adım attıkları yaştır. Hepimiz bunun ne kadar sıkıntı verici olduğunu biliriz.

• Sıralamada 12 rakamı mükemmeliyet ve bütünlük ifade eder. 13 rakamı ise kusursuzluğun üzerine ekleme yapmak olarak algılanır. Bu sebepten de uğursuz olduğu varsayılır.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Beyoğlundaki meşhur çiçek pasajının hayatı…

 

Tanzimat döneminde, Sultan Abdülhamit ve Sultan Abdülaziz tiyatro seyretmek için Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi ile Sahne Sokağı’nın kesiştiği köşede yer alan ünlü Naum Tiyatrosu’na gelirlerdi. 1870 yılında gerçekleşen büyük Beyoğlu yangınında, Naum Tiyatrosu da yanarak yıkılmış ve yangın sonrası yeniden inşaa edilen binalardan biri olmuştur.
“Galata Bankerleri” sanıyla tanınan Rum bankerlerinden Hristaki Zografos Efendi, 1876 yılında, yanan Naum Tiyatrosu’nun yerini satın almıştır.Bu arsa üzerine, İtalyan mimar Cleanthy Zanno’ya çizdirdiği proje ile içinde bir çarşı ve apartman bulunduran, yeni tipte bir bina yaptırmıştır. 1876 yılında yapımı biten binanın altında, o dönemde moda olan, Paris tarzında düzenlenmiş 24 dükkan, üstünde ise 18 lüks daire bulunuyordu. Dükkanların oluşturduğu pasaja “Hristaki Pasajı”, binaya ise “Cite de Pera” adı verilmiştir. Pasajın ilk dönemlerinde açılan Acemyan’ın tütüncü dükkanı, japon mağazası, Natürel çiçekçisi, Pandelis’in çiçekçi dükkanı, Schumacher’in fırını, , Keserciyan’ın terzihanesi, Yorgo’nun meyhanesi, Sideris’in kürk mağazası gibi işletmeler bu dükkanlardan birkaçıydı.

1908 yılında bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa’ya geçmesiyle birlikte pasaj “Sait Paşa Geçidi” adını almıştır. 1940 Mütareke yıllarında ise pasajdaki küçük dükkanlara çiçekçiler yerleşmeye başlamıştır.
Ekim Devriminden kaçan beyaz Rus kadınları, baronesler ve düşesler de burada çiçek satanlardan bazılarıydı. Cite de Pera bir süre çiçek mezat yeri olarak da kullanılmaya başlanınca, Beyoğlu’ndaki çiçekçiler pasaja toplanmış ve pasajın adı “Çiçekçiler Pasajı”na dönüşmüştür.
1940’lı yıllardan başlayarak açılan bira ve meyhaneler, bir süre sonra apartman sakinlerini ve çiçekçileri yavaş yavaş başka yerlere taşımış ve geriye sadece “çiçek” adı kalmıştır. Pasajın ilk meyhanesini açan ise Yorgo Efendi olmuştur.

Eski işletme sahiplerinin resimleri, Pasajın Müdavimlerinden ünlü gurme ,mimar ve yazar Aydın Boysan’nın resmi ve akardeoncu Madam Anahit’in resmi Pasajın duvarlarını süslemektedir.
Gösterişli cephe mimarisine sahip Çiçek Pasajı (Hristaki Pasajı-Cite de Pera) halen, Beyoğlu’nun en süslü binası olma özelliğine sahiptir

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yazılara eklediğin yorumla, sitedeki ağaçların boyunun uzadığı gerçeküstü dünyayı keşfet…

 

/www.nilinkelebekleri.com/

 

Nil Karaibrahimgil’in kendi köşe yazıları arasından yaptığı ‘acayip’ bir seçki! Yazılara eklediğin yorumla, sitedeki ağaçların boyunun uzadığı gerçeküstü dünyayı keşfet. Kocaman olan her ağaç için, gerçek bir tane dikilsin…
Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Uyurken ne tarafa dönüp yatmalı…

Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini öğrendim… Paylaştım…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir elin ellerime dokunmasını bekliyorum…

Düşüyorum, bildiğim herşeyi unuttum, düşüyorum, düşüyorum. Boşluğun içerisinde bağırarak, çırpınarak, sesimi duymayarak, kimselere duyuramıyarak düşüyorum.

İçinde düştüğüm boşluğun sınırları hızla değişiyor. bir kuyu oluyor, bir çukur, sonra bir apartman aralığı, bir girdap, bir asansör boşluğu…

Sonra düşüş hızım iyice azalıyor, neredeyse duruyorum: boşluğun, karanlığın, hiçin ortasında duruyorum. Duyularım yokoluyor, ellerimi yana açıyorum, bir elin ellerime dokunmasını bekliyorum.

Bekliyorum…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dünya Barış Gününüz Kutlu Olsun…

ELİMDE OLSA…

Elimde olsa çocuk olurdum.
Her şeyi yeniden yaşamak için.

Elimde olsa bir kuş olurdum.
Bütün dünyayı dolaşmak için.

Elimde olsa doktor olurdum.
Tüm hastaları iyi etmek için.

Elimde olsa öğretmen olurdum.
insanlara bilgi aşılamak için.

Elimde olsa çiçek olurdum.
Etrafa güzel kokular saçmak için.

Elimde olsa yağmur olurdum.
çatlamış toprakları sulamak için.

Elimde olsasıcak çorba olurdum.
Aç mideleri doyurmak için.

Elimde olsa soğuk su olurdum.
Kuru dudakları ıslatmak için.

Elimde olsa ressam olurdum.
Dünyayı rengarenk boyamak için.

Elimde olsa sevgi olurdum.
Dünyayı mutlu yaşatmak için.

Elimde olsa orman olurdum.
Dünyayı ağaçla donatmak için.

Elimde olsa silahları yok ederdim.
Dünyaya barışı getirmek için.

Zübeyde GÜLŞAHİN’e Teşekkürler…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Evlilik…

Melih Cevdet’e sormuşlar “Evlilik nedir” diye.
Eskiden demiş, kız tarafının ve oğlan tarafının ailesi bir araya gelir, yeni çiftin kuracağı yuva için beraber hazırlık yapılır, beraberce yeni ev düzülürdü. Tabii o zamanlar evler genelde bahçe içinde müstakil evlerdi. O yüzden buna “evlenmek” denirdi. Şimdi ise yeni evliler apartman dairelerinde yani katlarda oturuyorlar, bu yüzden artık evlilik “katlanmaktır” demiş.
…

1- Bir adam karısına arabasının kapısını tutuyorsa emin olabilirsiniz.
“Ya arabası yenidir ya da karısı!..”

2- Bir genç babasına sorar; “Baba evlenmek kaça mal olur?”
Baba cevap verir: “Bilmiyorum oğlum, ben hala ödüyorum.”

3- Evli erkeklerin psikolojisi arkadaşlarla lokantaya gitmeye benzer. İstediğin yemeği sipariş edersin, sonra yanındakinin istediği yemeği görüp“Keşke onu isteseydim” dersin.

4- Evliliğin ilk yılında adam konuşur kadın dinler, ikinci yılında kadın konuşur adam dinler, üçüncü yılında her ikisi de konuşur, komşular dinler.

5- Bir davette bir kadın arkadaşına sorar; “Alyansını yanlış parmağına takmıyor musun?” Diğer hanım cevap verir;
“Evet yanlış adamla evliyim de ondan.”

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Aşk Elbisesi…

Fadime kızını evermiş, düğünden sonra bir hafta geçmiş ses yok. Ula ha punlarin sesi soluğu çikmiy, pen pugün bi dolanacağum demiş; yeni evlilerin kapısını çalmış… Kızı kapıyı açmış ki ne görsün kadın, kızı çırılçıplak:
-“Uyyyy ha pu nedur uşağum? Ayuptur da!”

Kızı: “Aaaa ne kadar geri kafalısın anne, bu aşk elbisesi…”

Kadın töbe töbe diye içeri seğirtecek olmuş bakmış damat geliyor:
-“Ooo anne hoş geldin?”

Kadın yüzünü gözünü nereye kaçıracağını bilmiyor, çünkü damat da anadan üryan.
-“Pu ne rezulluk diyecek olmuş,”

Damat hemen: “Aaaa ne kadar geri kafalısın anne bu aşk elbisesi” demiş.

Çaresiz Fadime bir koşuda almış soluğu evde. Almış Fadime’yi bir düşünce. Acaba demiş, gerçekten ben geri kafalı mıyım? Sonra yatmış aklına. Üstünde başında ne varsa soyunup dökünmüş. Başlamış evde çıplak dolaşmaya. Akşamüstü kapı çalınmış, Fadime, bakmış ki camdan Temel, saçını başını düzeltmiş, açmış kapıyı.

Fadime’yi bu halde gören Temel’in gözler yerinden fırlamış:
-“Ula ne dur bu, gafayi mi yedun da?”
-“Hıh” demiş Fadime Temele, “Ne gadar geri gafalusun, ha bu aşk elbisesidur da.”

Temel şaşkın cevaplamış:
-“Ula ütüleseydun bari..”

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hayat der ki…

Hayat der ki; sevdiğin insanda arayacağın ilk şey iyi niyet olmalıdır. O yoksa başa özelliklerinin anlamı kalmayacaktır çünkü.

Hayat der ki; dost dediğin sadece kötü gününde yanında olan değildir, aynı zamanda sevincine de en az senin kadar sevinebilendir.

Hayat der ki; başarmak için sıradan olandan ayrılmak zorundasın. Bırak insanların karşı duruşunu, doğru bildiğine sarıl ısrarla.

Hayat der ki; daha önce görmediğin biriyle karşılaştığında ilk dakikalara dikkat et. O insanın pozitif ya da negatif enerji veren biri
olduğunu anlayacaksın.

Hayat der ki; yaptığın seçimlerden dolayı başın derde girerse eğer, ilk suçlaman gereken kişi sensin. Sızlanmak ve başkalarını suçlamak yerine, hatanı bulmaya çalış.

Hayat der ki; bir yıkımla karşılaştığında yas tutma. O yıkımı, ne yap et öğretmenin haline getir.

Hayat der ki; hayvan sevmeyen insanlardan uzak dur. Doğal ve güzel olanı sevemez onlar çünkü.

Hayat der ki; insanlara kendini defalarca anlatmak zorunda kalma. Ya oradan ayrıl ya da bildiğini oku.

Hayat der ki; hedeflerin konusunda kararlı ol. Engelleri düşünme. Ya bir yol bul, ya bir yol aç.

Hayat der ki; içgüdülerinin sesine çok iyi kulak ver. Unutma ki, onca hayvan türü onlar sayesinde varlığını sürdürüyor milyonlarca yıldan beri.

Hayat der ki; kendini saygın bir birey haline getir. Aksi takdirde, boşuna beklersin başkalarının sana saygı duymasını.

Hayat der ki; başına bir şey geldiğinde, neden başkalarının değil de benim başıma geldi bu iş diye sızlanma, durduğun yere bak…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »