Mutluluğun Sırrı…

Yeni mahallesinde kahvede sohbet eden adama arkadaşları:“Senin aile yaşantına hayranız, eşin ve çocuklarınla çok mutlu bir yaşantın var. Karının bir dediğini iki etmiyorsun. Bu mutluluğunun sırrını bize de anlat yoksa pısırık olduğunu düşüneceğiz” derler.

“Kısaca anlatayım” der adam. “Düğünümüz bittikten sonra karım kendi atına, ben de kendi atıma bindik evimize doğru gidiyoruz. Benim bindiğim atın ayağı takıldı ve sendeledi. Karım eğildi ve benim atıma ‘Bir’ dedi.

Biraz daha ilerledik ve benim atımın ayağı tekrar takılıp tökezlediği zaman eşim tekrar eğilip atıma ‘İki’ dedi. Az sonra atım tekrar aynı şekilde tökezleyince eşim atından indi ve ata ‘Üç’ dedi ve çeyizinden tabancasını çıkartıp atımı alnından vurdu.

Ben şok olmuştum… Eşime bir hışımla çıkıştım ‘Yazık değil mi ata, neden vurdun kadın, manyak mısın sen?’ diye bağırdım… Karım arkasını döndü ve bana ‘Bir’ dedi. Ve o günden sonra karımın bir dediğini iki etmedim.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Fırtına çıktığında uyuyabilmek…

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp “Çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sormadan edemedi çiftlik sahibi. “Sayılır” dedi adam, “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.” Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.

Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: “Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.”

Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: “Boş verin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.” Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: Aaa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.”

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Mahjong Severlere…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Performans Değerlendirme Terimleri…

Motivasyonu yüksek: Sazan gibi her işe atlayan, bilumum angarya yüklenebilir şahsiyet

Etkili sunuş yeteneğine sahip: Ortalamanın üzerinde güzel/yakışıklı kişi; cillop gibin

Beden dilini kullanabilen: “Bir su alabilir miyim” derken kaşı gözü oynayan sakat kişilik; ne yapacağı belli olmaz

Problem çözme yeteneği olan: Havuz problemleri çözerek büyümüş olduğundan her konuda çözülecek bir problem arayan, rahatsız mizaçlı kolej talebesi; problem çözebiliyorsa, problem de çıkartabilir, dikkatle izlenmesi lazım gelir

Takım çalışmasına yatkın: İki eliyle bi şeyi doğrultamayan, lakin kalabalığın arasında kaynamayı becerebilen ve iş yapıyor imajı çizebilen; çakal

Stresle başa çıkabilir: Dünya yansa umurunda olmayan rahat kişilik, gevşeklikte ve lakayitle sınır tanımayan (Not: Polyannagillerin istihdam edilebilenleri de benzer özellikler gösterir, zinhar karıştırılmamalıdır)

Zamanı iyi kullanan: Müdürünün ruhu bile duymadan, mesai saatleri içinde kahve içip fal baktıran, internette gezip solitaire oynayan, icabında kuaföre gidip saç-baş bile yaptıran yaratıcı, neşeli, eğlenceli kişilik; ha bir de saat 6 oldu mu bir dakka bile durmaz ve çıkar gider bu tipler.

Değişime açık: Yalaka, bukalemun, fırıldak kişilik

Koç’luk yapabilir: Ara gaz verip çalışanları bedavaya çalışmaya ikna edebilen hin oğlu hin

Etkili satış becerilerine sahip: Ağızlarından girip burunlarından çıkmak suretiyle, müşterileri kandırmayı başarabilen tilki şahsiyet; herşeyi satabilir bu tipler, sizi de satabilir, dikkatli olun

Müşteri odaklı: Şirkete karşı müşterilerle ittifak yapan hain tip; brütüs

Temsil yeteneği olan: Her toplantıda basına demeç veriyormuşcasına havalara giren, kendini bir birşey sanan, …. havada kisilik

Uyumlu: Suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan silik kişican, TRT’nin beraber ve solo şarkılar korosunda 30 yıl soloya çıkmadan durabilir, otistik de olabilir

Dışarıya açık bir kişiliğe sahip: Süekli ofis dışında

Iyi iletisim becerilerine sahip: Sürekli telefonla konuşur

Ortalama bir eleman: Kafası pek basmaz

Üstün niteliklere sahip: Şimdiye kadar önemli bir hata yapmadı

İşi her zaman birinci önceliktir: Flört bulamayacak kadar çirkin

Sosyal hayatinda aktif: Sürekli kafa çeker

Ailesinin sosyal hayatı aktifdir: Eşi ve çocukları da kafa çeker

Bağımsız çalışabilir: Kimse tam olarak ne iş yaptığını bilmez

Süratli düşünür: İyi bahaneler uydurur

Dikkatlice düşünür: Karar veremez

Mantığını iyi kullanır: İşi baskasına yaptırır

Kendini çok iyi ifade edebilir: Türkçe konuşabilir

Liderlik yeteneklerine sahiptir: Uzun boyludur ve bağıra çağıra konuşur

Geleceği çok iyi okur: Bayağı şanslıdır

Neşesi yerindedir: Belden asağı birçok fıkra bilir

Kariyerine çok önem verir: Adamı arkadan bıçaklayabilir

Sadıktır ve güvenilirdir: Baska yerde iş bulamamıştır

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Neden ben?

Efsane Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’ten ölüm döşeğindeydi…

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: – Allah böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi: – Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Allah’a “Neden ben” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Allah’a nasıl “Niye ben” derim?

“Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı…
Zorluklar güçlü…
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi…
Allah’a asla “Neden ben?” diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur…”
(Arthur ASHE)

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yalnızlığa Alışmalı…

Bavulları hep toplu durmalı insanın…
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı…
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli…
İhanetlere, terk edilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık…
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı. Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır…
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa…
Sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan…
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı…
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli…
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı…
Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına…
“Yalnızlık paylaşılmaz/paylaşılsa yalnızlık olmaz” dizeleriyle başlamalı güne…
Telesekretere “şu anda size cevap verebilecek kimse yok” denmeli,
“Belki de hiç olmayacak…” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı…
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı…
Susmanın utancı öldürür…
O yüzden en sessiz gecelerde “doğruydu, yaptım”la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı…
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı…
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı…
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur ama hep kalıp savaşacak kadar gözü pek olabilmeli…
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli…
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Zamanın Değeri…

Bir yılın değerini anlamak için:
Final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor.

Bir ayın değerini anlamak için:
Erken doğum yapmış bir anneye sor.

Bir haftanın değerini anlamak için:
Haftalık bir gazetenin editörüne sor.

Bir saatin değerini anlamak için:
Buluşmak için bekleyen aşıklara sor.

Bir dakikanın değerini anlamak için:
Treni, otobüsü ya da uçağı kaçıran birine sor.

Bir saniyenin değerini anlamak için:
Bir kazadan sağ çıkan birine sor.

Bir milisaniyenin değerini anlamak için:
Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanmış birine sor.

Vakit kimse için beklemez. Sahip olduğun her dakikanın kıymetini bil. Onu bazı özel kişilerle paylaştığında değerini daha iyi bileceksin.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Günün Fıkrası…

Teknoloji

Amerikalılar yeni bir uçak geliştirirler ve bu uçağı denemek için Arabistan’a götürürler. Bir Arap pilotunu uçağa bindirirler ve uçak havalanır. Arap pilot uçağı kullanırken dört motordan biri patlar. Göstergelerde “Don t panic. This is American technology” yazısı görülür, pilot rahatlar.

Daha sonra bir motor daha patlar ve göstergelerde yine aynı yazı görülür. Pilot da uçmaya devam eder. Ne var ki az sonra iki motor birden patlar. Hiç motor kalmayınca Arap pilot panikler. Tam bu esnada göstergelerde yine aynı yazı görülür ve uçak kendi kendini yumuşak bir şekilde indirir.

Araplar pilottan bu olayı öğrenince şaşırırlar ve kendileri de böyle bir uçak yapmaya karar verirler. Ve nitekim bir uçak yapıp Amerika’dan bir pilot davet ederler. Pilot biner uçağa, başlar uçmaya. Bir iki dakika sonra bir motor patlar. Göstergelerde “Don’t panic. This is Arabic technology” yazısı görülür.

Az sonra ikinci motor da patlar ve aynı yazı gözükünce Amerikalı pilot: “Ulan bizim uçağın aynısını taklit etmişler” der. Derken iki motor birden patlayınca uçağın kendi kendini yere indireceğini düşünen pilot göstergelerde şu yazıyı görür: “Don t panic. This is Arabic technology. Please repeat after me. Eşhedü en la ilahe illallah…”

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Kahve İçecek Kadar Zaman…

Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde felsefe dersindedir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve içerisini tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler.

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da “evet” doldu derler.

Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır, içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır. Ve kavanoza boşaltır, kahvede kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek “evet” diyerek; “ben bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım” der.

Şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir… “Şayet kavanoza önce kum doldurursanız…” diye, anlatmaya devam eder, “Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.”

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin… Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Akrabalarınızı ziyaret edin. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri ve sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten hep kumdur.

Bu arada bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; Pekiyi, o iki fincan kahve nedir? Profesör gülerek: “Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın” der.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Biraz Da Gülelim…

Genç kız annesine sorar:

– Anne aşk nasıl bir şey?

– Aşk mı? Aşk şöyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, seni Venedik’e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco Meydanı’nda güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, müzik filan ve arkasından en
lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır. Sonra da, ne bileyim işte, sana güzel bir araba alır, bir daire alır ya da deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, iste aşk böyle bir şeydir kızım…

– Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük. Bunlar yok mu?
– Ha onlar mı? Onlara inanma… Onlar bedava kız götürmek için komünistlerin uydurmaları!

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kısadan Hisse…

Derviş Kaşığı…

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş, ermiş.

Bir sofra hazırlamış. Bu sofraya sevgiyi dilinden düşürmeyen ama dilden gönle indirmeyen kişileri çağırmışlar. Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, sıcak çorbalar ve arkasından da “derviş kaşığı” denilen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş.

Ermiş: “Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.” “Peki” demişler ve çorbayı içmeye başlamışlar. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse, çorbayı döküp saçmadan bir türlü ağzına götüremiyormuş. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, çorbadan vazgeçmişler. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.

Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: “Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım sofraya” demiş. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar oturmuş sofraya. Ermiş: “Buyurun bakalım” deyince de, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş olarak, şükür içinde sofradan kalkmışlar.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür ve doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarındaki alan değil, her zaman veren kazançlıdır.”

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir zeytin ağacının gölgesinde, horoz ötüşü eşliğinde yapılan kahvaltının tadı başka nerede olabilir ki?

Kıbrıs’ta neler oluyor diye merak ediyorsanız hem kalemine hem de kişiliğine çok saygı duyduğum Gürdal Hüdaoğlu’nu takip etmenizi öneririm… Ayrıca kelimeleri kullanış tarzı , taşı gediğine oturtmadaki becerisi ve fikirlerini çekinmeden paylaşması beni etkileyen diğer özellikleri… Bu yazısında beş yıldızlı oteller ve doğa tatilini karşılaştırmış… Ben oyumu tamamen doğa tatiline verenlerdenim… Ya siz?

www.haberkktc.com  Çok yıldızlı tatil…

Gürdal HÜDAOĞLU

Kıbrıs “kalkınma” telaşında… Adada yaşam, modern koşullara uygun olarak yeniden biçimleniyor. Kasabalar şehre, dükkânlar plazaya, evler villaya dönüşüyor. Hayat eskisi kadar durağan değil. Her yerde bir acele ve koşuşturmaca var. Trafik yoğun ve bıktırıcı.
 
Çocukların zamanı tenha sokaklarda değil, kurslarda ve kapalı oyun salonlarında geçiyor. Yetişkinler eğlenceyi konforlu ama gürültülü ve kalabalık mekânlarda arıyor. Şamata ve şatafat, dinginliğin tahtını ele geçirdi.
 
Zaman işte böyle bir şey. Kendi bildiğince akıyor ve yalayıp geçtiği her yere bir şekil veriyor. Onun kudretine direnmek imkânsız…
 
Değişimin baş döndürücü hızında yorgun düşenler, galiba, zamanın akmadığı yerlere kaçmak zorunda. Bunun için merkezden uzaklaşıp, kuytulara sığınmak gerekiyor. Temposuz bir tatil insanı kendine getiriyor.
 
Bir vakitler Karpaz için “pansiyon turizmi” öngörülmüştü. Buna göre insanlar küçük ama bakımlı yerlerde konaklayacak, sakinliğin tadını çıkaracak ve bu güzel yerden geldikleri gibi sessizce ayrılacaklardı. Böylece bu narin coğrafyanın üzerine “kitle turizmi” denilen o dev yaratıkla çullanılmamış olacaktı.
 
Fakat “kalkınma” ideolojisinin bu düşünceyi çöpe göndermesi pek zor olmadı. Bölge kısa sürede lüks otel yatırımlarına açıldı. Doğallığın ve sükûnetin cennetine beş yıldızlı, kumarhaneli devasa yapılar konduruldu.
 
Her şeye rağmen Karpaz hâlâ uzakta… Hâlâ sakin ve zamanın yavaş aktığı bir yer… Devlet “beş yıldız” stratejisini ilerletedursun, bölge, kendini doğasına uygun bir şekilde dizayn  etmekten geri kalmıyor.
 
Geçmişte yarım kalan proje şimdilerde kendiliğinden hayat buluyor. Kimisi eski evini restore edip pansiyona dönüştürmüş, kimisi boş arazisine 15-20 odalı bir otel yapmış… Bir köyün içinden geçerken birkaç farklı otel tabelası görerek şaşırmak mümkün. Hepsi de çiçekler ve ağaçlar arasında, gösterişsiz ama doğal ve şirin yerler…
 
Belki heyecan verici su parkları, rahatlatıcı saunaları, çok seçenekli açık büfeleri ya da karşı konulmaz kumar makineleri yok. Ama hepsi birer kafa dinleme ve sakinleşme mabedi…
Bir zeytin ağacının gölgesinde, horoz ötüşü eşliğinde yapılan kahvaltının tadı başka nerede olabilir ki? Bir yanınızda odun fırınında ekmek pişiriliyor… Burnunuzda kazanda kaynayan “gulluri” pekmezinin kokusu… Taşın üstünde pişirilen Baf usulü delikli bitta eşliğinde nefis bir Kıbrıs kahvaltısı…
 
Otelden çıkıp çevre köyleri keşfe çıkmanın keyfi bir başka. Uçsuz bucaksız üzüm bağlarını yararak tepenin üstünde asılı gibi duran 40-50 haneli köylere ulaşıyorsunuz. Kulaklarınızda Kıbrıs’ın eşsiz yaz senfonisi… Ağustos böcekleri hiç susmuyor…
 
“Konfor” aslında nedir? Beş yıldızla ölçülebilecek robotik bir şey mi yoksa gece sessizliğinde, kemerli köy evinden bozma bir otelciğin avlusunda, üzerinizi kaplayan yıldız denizi altında tasasızca tünemek mi?

Gürdal Hüdaoğlu’na teşekkürlerimle…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Yıldız yağmuru zamanı…12/13 Austos…

Yıldız yağmuru zamanı… Hem de dolunaya rağmen… Görünüyor… Gerçekten görünüyor… Olmadı gönül gözünüzle bakın… Dileklerinizi ihmal etmeyin…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, bir gün mutlaka bir kuş şarkı söylemeye gelecektir…

Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, bir gün mutlaka bir kuş şarkı söylemeye gelecektir…
Alıntı

sevgilisini bekleyen çiçeğe Kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğede Hercai denilir…

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer ç…içekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derler.Fakat bir bahar bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bize ait olsun der. Ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe Kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğede Hercai denilir.

İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye Hercai denilir

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »