
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.

“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.

Gece lambası gibi sevdiğim bir insanı aydınlatmak isterim…
Çığlık Maviyıldız
İtiraf etmeliyim ki ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi Osmanlı İmparatorluğuna olan ilgimi arttırdı… Kim kimden sonra geliyor… Kimin kaçıncı çocuğu tahta geçiyor… Hangi kadın saray hayatında etkili oluyor araştırır oldum… Baktım dizide hep Edirne’ye gidip geliyorlar… Hadi ne duruyorsun dedim ve kendimi Edirne’de buldum…
Edirne’de ilk gittiğim yer tabi ki Selimiye Cami oluyor… Bu muhteşem eseri yapan 80 yaşında ustalık döneminde olan Mimar Sinan… Yaptıran ise 2. Selim… Şehre girerken iki yanda badem ağaçları tam karşınızda ise Selimiye Cami’nin görüntüsü karşılıyor sizi… Nefesiniz kesilir gibi oluyor bu görüntüye bakarken ve hemen Cami’yi görmek istiyorsunuz… Cami ihtişamlı mı ihtişamlı… Her yerinde çiniler göze çarpıyor… Kubbesinin yüksekliği 43 metre, çapı ise 31 metreyle şimdiye kadar yapılmış en büyük kubbe… Tam bir mimari başarı…
Buradan çıkıp Arasta çarşısına gidiyorum büyük bir huşu içinde… Arasta çarşısından badem ve sabun almak üzere tembihlenmiştim zaten… Çarşının içi çok güzel. Rengarenk meyve şekilli sabunlar çok güzel. Ama ben meyve şeklinde değil de yumurta şeklinde olan sabunlardan almayı tercih ediyorum. Bademleri de Keçecizade’den al demişlerdi. Direk oraya yöneliyorum… Dükkanda bademlerin tadına bakıyorum. Çukulatalısı var… Sadesi var… Kurabiyelisi var… Badem ezmesini zaten çok severim ama buradakiler inanılmaz güzel… Hepsinden yarım kilo alıyorum…
Başka bir dükkandan da aynalı süpürgelerden alıyorum… Buralarda çok modaymış… Satıcı kadın niye bu süpürgelerde ayna var biliyor musun diye soruyor… Yoooo diyorum. Ama görüntüsü güzel… Gelin evi süpürürken kaynanasını gözlesin diye var. Bir de üstüne tebessüm ediyor… Sanırım onun evinde temizlikte bu süpürgelerden kullanılıyor…
Neyse ben yoluma devam ediyorum. Karşıma Ali Paşa çarşısı çıkıyor. Artık alışveriş işini bitirdiğim için burada pek oyalanmıyorum. Ama çarşının içi çok güzel. Mimar Sinan’ın eserlerinden biri bu çarşı… Alabildiğine uzun gözüküyor… Dükkanlar birbirine simetrik… Çok hoş bir görüntü var içerde… Yan kapıdan dışarı çıkıyorum… Ciğerci Kemal’in methini duymuştum… Orayı bulup tahta masaya kuruluyorum. Bir tabak ciğer söylüyorum… Bir yandan da merak içindeyim… O meşhur dedikleri ciğer gerçekten meşhur mu yoksa abartı mı diye… Ciğerim bir tabak dolusu geliyor. Yanında biberi ve domatesiyle… Ciğer var ya müthiş… Koca tabağı bitirmem beş dakikayı bulmuyor… Kalkıp biraz yürümenin zamanı geldi diyorum… Ara sokaklarda, caddelerde yürümeye başlıyorum… Eski Camiye düşüyor yolum… Caminin içinde de dışında da yazılar var… Çok etkileyici gözüküyor…
Sırada yakınlardaki meşhur Tıp Tarihi Müzesine gitmek var… Burada hem tıp eğitimleri verilirmiş hem de müzik ve su eşliğinde hastaları tedavi etmeye çalışırlarmış… Şifahathane denilen binanın ortasında küçük bir havuz var… Su sesini dinliyorum… Gerçekten huzur veriyor… İçerde hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğini anlatan yazılar var… Bir yandan onları okuyorum bir yandan da hafifçe çalan müziğin sesini duyuyorum… Temsili şekilde canlandırılmış hasta odalarını, eğitim odalarını geziyorum… Müze gerçekten çok güzel… Yolu bu tarafa düşenlerin mutlaka girmesini tavsiye ederim. Müze çıkışında müzik terapi cd’leri satılıyor. Kafama göre bir tanesini alıyorum… Şimdilerde ara ara evde onu dinliyorum… Tedavi eder mi bilmem ama dinlemesi hoşuma gidiyor…
Buradan çıkınca Karaağaca gidiyorum… Doğası çok hoş bir yer… Yemyeşil… Buradaki eski tren garını Trakya Üniversitesi yapmışlar… Üniversitenin bahçesinde geziyorum… Bahçede sembolik olarak bir tren ve rayları duruyor… Kimbilir kimler gelmiş, kimler gitmiştir bu trenlerle deyip yoluma devam ediyorum…
Sırada Meriç nehrinin kenarında çay içmek var… Çok dinlendirici… İsteyen mangalda pişmiş köfte de yiyebilir… Çayın arkasından Meriç nehrini köprünün üstünden yürüyerek geçiyorum… Bu köprünün adı geçtiğimiz nehirden geliyor… Meriç köprüsü… Yaklaşık 250 metre uzunluğunda… Köprünün ortasında sevimli bir dinlenme yeri var… Orada durup, etrafın fotoğrafını çekiyorum…
Bu güzel günün sonunda eskiden kervanların İstanbul’a gittiği yolu takip ederek şehirden uzaklaşıyorum… Bir kervanda yolculuk ettiğimi düşünerek, yavaşça gözlerimi kapatıyorum… Ve gözümü açtığımda kendimi İstanbul’a varmış buluyorum… Edirne’ye ne yapın edin yolunuzu düşürün derim…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Malzemeler,
300 gram kalamar
300 gram midye
300 gram karides
2 su bardağı pirinç
1 çay bardağı zeytinyağı
4 diş sarımsak
1 tatlı kaşığı safran
1 su bardağı sirke
Damak tadınıza göre tuz
Su
Hazırlanışı,
Pirinci bol suyla yıkayın.
Derin bir kaba alıp üzerini geçecek kadar ılık su ekleyip 10 dakika bekletin.
Sürenin sonunda pirincin suyunu iyice süzün
Orta boy tencereyi suyla doldurup içine sirkeyi ilave edin.
Yüksek ateşte suyu kaynamaya bırakın.
Kalamar, karides ve midye içlerini bol suyla yıkayın.
Kaynayan sirkeli suya yıkadığınız kalamar, karides ve midye içlerini ekleyin.
5 dakika haşlayın.
Haşlanan deniz ürünlerini süzün.
Sarımsağın kabuklarını soyup doğrayın.
Safranı bir miktar suyun içinde eritin.
Pilav tenceresine zeytinyağını alıp kızdırın.
Deniz mahsullerini tencereye ekleyip kavurmaya devam edin.
Sarımsak, pirinç, tuz, safranı ilave edip karıştırarak kavurmaya devam edin.
Tencereye 4 su bardağı ılık su ekleyip tencerenin kapağını kapatın.
Su kaynayana kadar yüksek ateşte; kaynadıktan sonra kısık ateşte pişirin.
Paella suyunu iyice çektikten sonra demlenmesi için bekletin.
Sıcak olarak servis yapın.
Afiyet olsun.
Birşeyi biliyorum demenin yolu tecrübe etmekten geçer…

Eskiden komşu komşunun külüne muhtaçtı, şimdi wireless şifresine…

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğ…ulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Bundan üç-dört sene önce taksimde yaratıcı drama çalışmalarına
katıldım. İlk kuru bitirdim. Yaklaşık dört beş ay sürdü. Sonra fırsat olmadı
devam edemedim. Ama o dört-beş ay muazzam geçti. Hem ordaki dostluklar çok güzeldi…Hem
de yaratıcılığımızı geliştirmemiz adına pek çok çalışma yapıldı. Aşağıdaki
mektup drama çalışmalarında bize verilen ödevlerden biriydi. Askerde sevgilisi
olan birinin ağzından mektup yazacaktık. Ben Nazlı adında, güzel bir köylü kızı
oldum… Mektubun devamı mı? Aşağıda okunmayı bekliyor. Buyrun…
Canım,
Seni çok özledim. Her
gece seni düşünerek ağlıyorum. Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye
dualar ediyorum. Günlerim gecelerim birbirine karıştı. Böyle söylendiğime
bakma. Sen iyi ol kendini iyi koru. Sağ salim köyüne, evine geri dön. Ben başka
birşey istemem .
Her gün annenin elini
öpmeye gidiyorum. Bir tas çorbasını yapıyorum, içiriyorum. Sen onu merak etme
emi ? Beni de merak etme..
Dün çeşmebaşındaki
kızlar seni sordu . Mektubu geldi mi dediler. Gururla o cephede dedim.
Topraklarımızı koruyor dedim. Bir de bana mektup yazmakla mı uğraşacak dedim.
Dedim ama. Gel birde bana sor. İçim kan ağlar. Bir satırcık olsun haberin için
neler vermezdim. Yüzün, boyun, posun yavaş yavaş aklımdan siliniyor. Bir siluet
gibi hatırlıyabiliyorum seni. Ama ya sevdan öyle mi ? Özlemin öyle mi ? Seni
görememek daha da arttırdı aşkımı, ismini sayıklar oldum. Bazen kendimle
konuşurken buluyorum kendimi. Korkuyorum. Sensizlik beni delirtir mi diye? Annem
babam sağolsun. Bir beni böyle görmekten üzgünler. Onun dışında ses ettikleri
yok. Seni beklediğim bilinir ya köyde, kimse bana dil uzatamaz. Komandonun
yavuklusu diyorlar bana. İtibarım çok büyük kızlar arasında.
Dün aklıma ne geldi
biliyormusun? Seninle ilk gözgöze gelişimiz. Hatırlıyormusun sende? Mor entarim
vardı üstümde. Çeşmede sıradaydım. Sen yanımıza geldin. Anam hasta aradan bir
tas alıp gidicem olur mu dedin. Bana baktın. Bakışın işte o sırada kalbimi
deldi geçti. Nefesim sıklaştı. Başım döndü. Bir sen bir ben vardık artık o
meydanda sanki. Ben ne dedim sen ne yaptın hatırlamıyorum. Kızlar kıkırdayarak
, gitti, gitti hadi senin sıran diye ittirmeseler ne kadar daha öyle hareketsiz
kalırdım bilmem. Nasıl utanıp nasıl kızarmıştım. Aman yarabbim.
İşte Metinim. Köy aynı.
Herkes aynı. Ben özleminden ve merağından deli divaneyim. Durum budur. Ne olur
iyi dön. Ne olur sağlıklı dön olur mu?
Çatışma olursa öldür
diyeceğim can nasıl alınır bilmem öldür diyemiyorum. Öldürme desem ya senin
canın giderse ben ne yaparım bilmiyorum. Ne yapmalı Metinim ? Ne yapmalı?
Sen bana bakma Metin.
Sensizlik beni çok yıprattı. Günler gecelere geceler günlere eklenir oldu. Dön
artık Metin.
Biriciğin Nazlın.
Yazan :Anette İnselberg
Kur :1
Yer :Taksim
yaratıcı drama çalışmalarına katıldım. İlk
kuru bitirdim. Yaklaşık dört beş ay sürdü. Sonra fırsat olmadı devam edemedim.
Ama o dört-beş ay muazzam geçti. Hem ordaki dostluklar çok güzeldi… Hem de
yaratıcılığımızı geliştirmemiz adına pek çok çalışma yapıldı. Aşağıdaki mektup
drama çalışmalarında bize verilen ödevlerden biriydi. Askerde sevgilisi olan
birinin ağzından mektup yazacaktık. Ben Nazlı adında, güzel bir köylü kızı
oldum… Mektubun devamı mı? Aşağıda okunmayı bekliyor. Buyrun…
Canım,
Seni çok özledim. Her
gece seni düşünerek ağlıyorum. Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye
dualar ediyorum. Günlerim gecelerim birbirine karıştı. Böyle söylendiğime
bakma. Sen iyi ol kendini iyi koru. Sağ salim köyüne, evine geri dön. Ben başka
birşey istemem .
Her gün annenin elini
öpmeye gidiyorum. Bir tas çorbasını yapıyorum, içiriyorum. Sen onu merak etme
emi ? Beni de merak etme..
Dün çeşmebaşındaki
kızlar seni sordu . Mektubu geldi mi dediler. Gururla o cephede dedim.
Topraklarımızı koruyor dedim. Bir de bana mektup yazmakla mı uğraşacak dedim.
Dedim ama. Gel birde bana sor. İçim kan ağlar. Bir satırcık olsun haberin için
neler vermezdim. Yüzün, boyun, posun yavaş yavaş aklımdan siliniyor. Bir siluet
gibi hatırlıyabiliyorum seni. Ama ya sevdan öyle mi ? Özlemin öyle mi ? Seni
görememek daha da arttırdı aşkımı, ismini sayıklar oldum. Bazen kendimle
konuşurken buluyorum kendimi. Korkuyorum. Sensizlik beni delirtir mi diye?
Annem babam sağolsun. Bir beni böyle görmekten üzgünler. Onun dışında ses
ettikleri yok. Seni beklediğim bilinir ya köyde, kimse bana dil uzatamaz.
Komandonun yavuklusu diyorlar bana. İtibarım çok büyük kızlar arasında.
Dün aklıma ne geldi
biliyormusun? Seninle ilk gözgöze gelişimiz. Hatırlıyormusun sende? Mor entarim
vardı üstümde. Çeşmede sıradaydım. Sen yanımıza geldin. Anam hasta aradan bir
tas alıp gidicem olur mu dedin. Bana baktın. Bakışın işte o sırada kalbimi
deldi geçti. Nefesim sıklaştı. Başım döndü. Bir sen bir ben vardık artık o
meydanda sanki. Ben ne dedim sen ne yaptın hatırlamıyorum. Kızlar kıkırdayarak
, gitti, gitti hadi senin sıran diye ittirmeseler ne kadar daha öyle hareketsiz
kalırdım bilmem. Nasıl utanıp nasıl kızarmıştım. Aman yarabbim.
İşte Metinim. Köy aynı.
Herkes aynı. Ben özleminden ve merağından deli divaneyim. Durum budur. Ne olur
iyi dön. Ne olur sağlıklı dön olur mu? Günler gecelere geceler günlere eklenir
oldu. Dön artık Metin.
Biriciğin Nazlın.
Yazan :Anette İnselberg
Kur :1
Yer :Taksim
Endişelenme… Varman gerekiyorsa yolun açılır…
Para vs istemiyorlar; sadece aşağıdaki linke tıklayıp orda projeye destek sayfasına gidip tekrar bir “destek vermek için tıklayın” butonu var sayfanın altında ona tıklamak yetiyor.
Sadec 10 arkadasiniza yollamaniz dahi en az 1000 kanserli cocugun hayatini kurtarir.
http://www.losev.org.tr/dergi/kent.htm
Arkadaslar,
Kampanyamiz hizla ilerliyor. Ama zamanimiz cok az. Bugun de losemili bir cocuk basvurdu. 6/6 tam uyumlu verici kardesi olmasina ve hastanin yasamasi k emik iligi nakline bagli olmasina ragmen nakil yaptiracak hastane bulamiyor. En yakin 3 ay sonrasina randevu veriliyor. Yani bir anlamda beklerken öl deniliyor. Bunun icin zamanimiz yok. Ben utanıyorum. Ama ne yapacagımı da sasırdim. Gercekten bu insanlar bu kadar duyarsiz mi.Ya da bir tek biz mi telaslaniyoruz. Acaba biz de mi 3 maymun olmaliyiz ki aksam rahat uyuyalım. Hayır , olamaz. nsanlik henuz olmedi. Ya gercekten bizim cok yakinimiz birisi yasayacakken goz gore gore olse biz ne yapardik. Insanlar katil olur yahu.
Haydi tuslara daha fazla dokunalim ve bu sayiyi kisa zamanda 1 MILYONA cikaralim, sonra da 5 milyona.Sesimizi basin bile duymuyor, siyasiler nasil duysun?
Elinize saglik. Kolay gelsin.
İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç
bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu. Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca
Akdeniz’i hâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı Kanunî
Sultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça
soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi
seyrederdi.
O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan
birkaç tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına yaklaştı
ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların neden buruştuklarını
anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi.
Ağaçları ilaçlatacaktı. Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir
nefes alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da iyi
olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları ilaçlatırsa onlar
ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan Kanunî, bu konuyu danışmak için
hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası
odada yoktu. Hemen oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu
edebî bir üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.
Birkaç saat
sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı ile yazılmış kâğıdı
görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin soruyu yazdığı
kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı rahleye bıraktı.
Kanunî bir ara
tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde yoktu; ama rahlenin üzerine
bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış
olduğunu gördü. Merakla kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca
yüzünde bir tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı
sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına:
Meyve
ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
Hocası
Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:
Yarın Hakk’ın divanına
varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca
Hayat bir “kendin yap” tasarımıdırBunun karşılığında patronu marangozdan son bir isteği olduğunu ve ondan son kez bir ev yapmasını istediğini söyler.
Marangoz kabul eder ve işe girişir. Fakat gönlü artik işte olmadığı için baştan savma işçilik ve kalitesiz malzeme kullanarak evi bitirir. İşini bitirdiğinde işveren, evi gözden geçirmek için gelir. Dış kapının anahtarını marangoza uzatır. “Bu ev senin” der, “sana benden hediye”. Marangoz şoka girer. Bu nasıl olur diye düşünür. Bu son diye bir an önce bitirmek için yaptığı evin kendisinin olduğunu öğrenince çok utanır. Bu evin kendi evim olduğunu bilseydim hiç böyle yapar mıydım diye düşünür ve o anda yaptığı hatanın farkına varır. Bir başkası için yaptığı iş aslında kendi kullanacağı standartların çok altındadır.
Evet kendi hayatınızda da marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. Hayat bir “kendin yap” tasarımıdır” Başkaları için yaptığınızı düşündüğünüz olumlu ya da olumsuz herşey sizin kendi evinizi inşa eder. Oturduğunuz evin güzelliği de, çirkinliği de sizin eserinizdir.
Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır.
Bab’ı Aziz
Malzemeler:
– 3 adet patates
– 4 adet soyulmuş sosis (yaklaşık 200 gram)
– Tuz, karabiber, kırmızıbiber
– 3 yemek kaşığı zeytinyağı
Patatesleri hafif kalınca kalem şeklinde doğrayın. Mikrodalgaya dayanıklı torbaya koyarak, mikrodalga fırının en yüksek güç seviyesinde 4-5 dakika pişirin. Amacımız, patatesleri fırına atmadan önce biraz yumuşatmak. Benim kullandığım torbanın üzerinde, patateslerin 7 dakikada piştiği söyleniyor. O yüzden ben mikrodalgada 5 dakika tutuyorum. Patatesleri çıkartıp, bir fırın tepsisine yayın. Sosisleri de 2-3 cm genişliğinde kesin. Patateslerin üzerine yayın. Zeytinyağı ve baharatları ekleyip, biraz harmanlayın. Her tarafları yağlansın.
Ardından 200 derece fırında, sosisler iyice kızarana kadar pişirin. Yaklaşık 40 dakika sürüyor.
Not: Patates kızartması için: Patatesleri halka halka doğrayıp, mikrodalgada pişirdikten sonra; çok az sıvı yağ koyduğunuz bir tavada altını üstünü kızartabilirsiniz. Aynı şeyi, diğer sebzeler için de uygulayabilirsiniz (mesela kereviz