İşte hayatın en büyük sırrı budur evlat. Dünyanın tüm güzelliklerini görmek ama bunu yaparken de kaşığımızın içindeki zeytinyağını unutmamaktır…”

Hayatta isteklerimizi gerçekleştirirken, elimizdekinin de farkında olmamız gerektiğini anlatan güzel bir hikaye.

Zamanın birinde filanca dağın ardındaki küçük bir köyde yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adamın bir oğlu olmuş. Gel zaman git zaman çocuk büyüyüp de delikanlı çağına gelince hayatı düşünmeye ve her şeye kafa yormaya başlamış. “Baba” demiş bir gün, “Hayatın anlamı nedir acaba?” Bunu duyan babası oğlunu karşısına alıp “eğer hayatın anlamını merak ediyorsan hazırlan, yola çık. Filanca dağın ardındaki filanca köyü geç, karşına çıkan filanca tepenin ardında yaşayan yaşlı mı yaşlı bir keşiş vardır. Onu bul ve hayatın sırrını öğrenmek istediğini söyle” der. Çocuk ertesi gün hazırlanır ve çıkar yola. Dere tepe, gece gündüz yürür. Bazen bir ağaç gölgesinde dinlenir bazen bir dere kenarında soluklanır. Haftalarca süren çetin bir yolculuktan sonra filanca tepeye ulaşır. Tepenin kenarında küçük bir köy vardır. Sorar soruşturur, keşişin nerede yaşadığını öğrenir. Tepenin ardındaki evde yaşayan keşişe ulaşmak için bir gün daha yol alır. Nihayet tepeyi aştığında karşısında kocaman bir bahçe içinde kocaman bir ev görür. Derme çatma bir yer beklerken böyle bir yerle karşılaşmak şaşırtır çocuğu. “Herhalde burası değil der” içinden ama içeride sorabileceğim birilerini bulabilirim belki. Hızlıca evin bahçe kapısından içeri girerken bekçi yanaşır yanına, “hayırdır” diye sorar. Çocuk kendisini babasının yolladığını ve ihtiyar keşişi görmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine bekçi ona yukarı çıktığı zaman keşişi görebileceğini söyler. Çocuk şaşkınlık içinde evden içeri girip merdivenleri çıkarken düşünür, nasıl bir keşiştir bu da böyle.
Derken karşısında yaşından oldukça genç görünen, gülümseyen bir adam görür. “Ben ihtiyar keşişi arıyordum” der ona da. Adam gülümseyerek ona bakar ve “aradığın kişi benim” der. Çocuk gittikçe artan şaşkınlık içinde kekeleyerek kim olduğunu ve babasının onu neden buraya yolladığını söyler. Bunu duyan adam “peki” der “ama önce sen biraz git dolaş. İki saat sonra tekrar burada buluşalım.” Çocuk tam arkasını dönüp çıkacakken “bir dakika” diye seslenir. “Ama bunları da yanına almalısın” diyerek çocuğun eline içi zeytinyağı dolu bir tahta kaşık tutuşturur. “Ne yaparsan yap sakın kaşıktaki zeytinyağını dökeyim deme” diye de ekler.

Etrafına bakmayı sakın unutma!

Elinde kaşıkla etrafı dolaşan çocuk pür dikkat zeytinyağını dökmemek için uğraşırken iki saati sağ salim nasıl atlatacağını düşünmeye başlar. Kolay değil, onca zaman boyunca bir damla dahi dökmemesi gerekiyordur zeytinyağından…
Dakikalar dakikaları kovalar ve nihayet çocuk iki saatin sonunda adamı bulur aynı yerde. “Dökmeden getirdim zeytinyağını” der adama. Adam gülümseyerek bakar çocuğa, “peki” der “bahçemizi nasıl buldun, dünyanın en güzel çiçekleri yetişir orada.” Çocuk şaşırır. “Ben görmedim ne yazık ki onları” der. “Peki” der yaşlı adam, “ya bahçedeki dünyanın en güzel kadınlarını da mı görmedin?” Hayır anlamında başını sallar çocuk. “Ya ziyafet sofrasındaki yemekler? Onları tatmadın mı? Dünyanın en lezzetli yemekleri ve şarapları vardır” sofrada. Çocuk üzüntüyle kafasını önüne eğer. “Hayır” der sessizce. “O halde dünyanın türlü köşelerinden toplanmış en nadide sanat eserlerini de görmedin sen.” Çocuğun sesi iyice cılızlaşmıştır. “Hayır” der kendisinin dahi duyamayacağı bir sesle.
Bunun üzerine yaşlı adam ona bakar şefkatle ve der ki “şimdi yeniden git, bunları da görmeyi unutma. İki saat sonra seni bekliyorum burada.” Çocuk elinde zeytinyağı dolu kaşıkla uzaklaşır oradan. Bahçeye çıkar. Birden gözlerine inanamaz. Rengarenk ve birbirinden güzel çiçeklerle doludur bahçe. “Ne güzellik” diye içine çeker havayı. Neşe içinde koklayarak yürürken bahçede az ileride uçuşan bembeyaz tüllerden elbiseler giymiş olan adeta meleğe benzeyen kadınları görür, şaşkınlıkla onlara bakarken Allah nasıl güzel yaratıyor her şeyi diye düşünür. Bahçede biraz vakit geçirdikten sonra acıktığını hisseder, eve girer ve az ötedeki ziyafet sofrasını fark eder. Hızlıca gider masanın yanına ve birbirinden harika görünen yemeklerde, meyvelerden tatmaya başlar. Hayatımda böyle lezzetli, şeyler yememiştim daha önce diye düşünürken etraftaki olağanüstü tablolar ve heykeller dikkatini çeker. Büyük bir özen ve titizlikle yapılmış bu eserleri incelerken dünyanın en lezzetli şarabından da yudumlamayı unutmaz bu arada. İnsanoğlu neler yapabiliyor diye düşünür içinden.
Derken sürenin dolduğunu ve zamanın geldiğini fark eder. Hızla yukarı çıkarak yaşlı adamı bulur ve başlar heyecanla gördüklerini anlatmaya. Bahçedeki olağanüstü çiçeklerden, inanılmaz güzel kadınlardan, yediği harika yemeklerden ve meyvelerden, gördüğü sanat eserlerinden bahsetmeye başlar. O heyecanla anlattıkça adam gülümsemeye devam eder.
Çocuk heyecan içinde gördüklerini anlatmayı bitirince adam kaşığı işaret eder ve sorar “kaşıktaki zeytinyağı nerede peki?” Zavallı çocuk kaşığa bakınca içindeki zeytinyağını dökmüş olduğunu fark eder. Üzüntüyle adama bakar.
Bunun üzerine yaşlı adam elini çocuğun başına koyar şefkatle ve konuşmaya başlar. “İşte hayatın en büyük sırrı budur evlat. Dünyanın tüm güzelliklerini görmek ama bunu yaparken de kaşığımızın içindeki zeytinyağını unutmamaktır…”