Mutlu Olmak İçin Kullanabileceğiniz 15 Formül…

mutluluk kapak fotograflari[1]

 

1. Sizi mutlu eden insanlarla beraber olun.

2. İnsanın amacının olması iyi güzel de amaca giden yoldan da keyif almaya bakın. Yolda olmaktan keyif almalısınız.

3. Parayı amaç  olarak değil araç olarak görün

4.  Elimizdekilerin kıymetini bilin

5. Kendinizi kimseyle kıyaslamayın

6. Affedin

7. Gelecek kaygısını denize dökün…

8. Kendinize hoşgörü gösterin

9. Gevşemeyi öğrenin sürekli stres altında yaşamak sizi çok yorar.

10. Gereksiz kibarlıktan, hayır diyememekten kurtulun. Hayatınızı sizin isteklerinizin yönetmesine izin verin.

11. Gerektiğinde yardım isteyin

12. İlahi sisteme güvenin ve kendinizi akışa bırakın.

13.Sevdiğiniz bir hobi bulun.

14.Fikir sorun ama hayatınıza ait kararlarınızı siz alın. Sonuçta onları yaşayacak olan sizlersiniz…

15. Her şeyi kafaya takmayın biraz boş verci olun…

Anette İnselberg

 

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Allah beni kurtarır

gok-gurultulu-yagmur-sesi-10-saat_8393803-360660_1280x720[1]

Köyde herkes tarafından çok sevilen bir adam varmış. Fakat kader ve dua anlayışı biraz farklıymış.

Bir gün yaşadığı köyde sel felaketi yaşanmış. Herkes köyü terk ediyormuş. Ama bu adam yerinden kımıldamıyormuş. Sonunda en yakın arkadaşı arabasını evinin önüne çekerek kendisine selenmiş, “Haydi arabaya atla, köyde kimse kalmadı, barajın kapakları patları ve büyük sel olacak haydi gel” demiş. Ama adam “Allah beni kurtarır sen git” demiş.

Sonra sular artmaya başladı, yardıma gelen bir kayığı ve onun ardından gelen başka bir kayığı da reddetmiş. Yine “Allah beni kurtarır” diyerek istememiş.

Sular o kadar artmıştı ki, evin bacasına çıktı ve yardıma gelen bir helikopteri de aynı şekilde geri çevirmiş. Sonra da boğularak ölmüş.

Allah katına yükselince merakla sormuş:
“Allahım sana güvenmiştim, niçin benim dualarımı kabul edip beni kurtarmadın” demiş.
Karşılığında şu cevap gelmiş: “Denedim hem de çok denedim, önce sana arabasıyla komşunu gönderdim.

Sonra bir kayık ve ardından bir başka kayık daha gönderdim. Ama sen kabul etmedin. En sonunda helikopter gönderdim ama onu da kabul etmedin.”

İşte aynen bazen böyle olmuyor mu bu hayatta? Eminim siz de biraz düşünseniz benzer şeyler yaşamışsınızdır.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Muhammed Ali’nin Söylediği 15 Önemli söz

1_d[1]

 

1.Alt tarafı bu da bir iş. Otlar büyür, kuşlar uçar, dalgalar kumları yalar. Ben de insanları döverim.
2. Şampiyonlar salonlardan çıkmaz. Şampiyonlar içlerinde tutku, hayal ve amaç olan insanlardan çıkar.
3. Seni tüketen, önündeki tırmanılacak dağlar değil, ayakkabındaki çakıl taşıdır.
4. Hayal gücü olmayan insanın kanatları yoktur.
5. Ön yargı karanlıkta kalmış olmaktan kaynaklanır. Gün ışığı onu arındırır.
6. Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım.
7. Ben bir dövüşçüyüm. Göze göz karşılığa inanırım. Öteki yanağımı çevirmem. Karşılık vermeyen adama saygı duymam. Köpeğimi öldürürsen, kedini saklasan iyi edersin.
8. Keşke insanlar herkesi, beni sevdikleri gibi sevselerdi. Dünya çok daha güzel bir yer olurdu.
9. Zevk mutluluk demek değildir. İnsanı takip eden gölgeden öte hiçbir önemi yoktur.
10. Büyük bir şampiyon olmak için en iyi olduğuna inanmalısın. Öyle olmasan bile, öyle gibi davranmalısın.
11. Aklım kesiyorsa ve yüreğim inanıyorsa, başarabilirim.
12. Çalışmanın her saniyesinden nefret ediyordum fakat kendime hep “Dayan!” diyordum. Bugün çalışacağım ve ömrümün sonuna kadar bir şampiyon olarak yaşayacağım.
13. Gencim, yakışıklıyım, hızlıyım, sevimliyim ve yenilmezim! (Ağır siklet dünya şampiyonu olduğu sırada.)
14.Dünyayı 20’sinde de 50’sinde de aynı gören adam, 30 yılını boşa harcamıştır.
15. Bir hayatımız var, yakında geçmişte kalacak; yalnızca Allah için yaptıklarımız sonsuza dek kalacak.

kaynak: liste list


Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Gustov Klimt- Altınlı Kadın ve Öpücük

 

Avusturyalı ressam… Klimt’in birincil resim konusu kadın bedenidir, -resimlerinde aşık olduğu bir bayanı sık sık model olarak kullanmıştır- ve eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar. Bazı tablolarında gerçekten de saf altın kullanmıştır. Viyana Üniversitesindeki tabloları II. Dünya Savaşında Naziler tarafından tahrip edilmiştir.

Özellikle The Kiss  (Öpücük) tablosu oldukça ünlüdür. ”Altınlı kadın” isimli  filmde de aynı adı taşıyan tablonun sahiplerine iade edilmesiyle ilgili hukuki mücadele anlatılmıştır…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Arkeolojik kazıda bulunan 800 yıllık tohumları eken araştırmacıları büyük bir sürpriz bekliyordu. 

 

Kanada’daki Winnipeg Üniversitesindeki öğrenciler bir arkeolojik kazıda buldukları küpün içinden çıkan tohumları ekmeye karar verdiler. Büyük ihtimalle bir şey çıkmayacak derken karşılarında birden bire yüzlerce yıldır soyu tükenmiş olan bir bitki türünü ve de onun meyvesini buldular. Tohumların yenilebilip yenilemediğini bilemesek de karşılarına çıkan Kabak mükemmel tadıyla süper lezzetliydi.

Wisconsin'in Menemonee bölgesindeki kazıda bulunan çömlek, bu tohumlar çömleğin içindeydi.

İçerisindense bu 800 yıllık tohumlar çıktı.

Bütün hepsi filizlenmese de aralarından bazıları bu devasa ve soyu yüzlerce yıl önce tükenmiş kabağı üretti


 

Öğrenciler kabaklarına Get-e-Okosomin adını vermişler

Büyüklüğü hiç de fena değil

Ayrıca artık tohum sıkıntısı da çekmeyeceğe benziyorlar

Her arkeologa buldukları tarihi eserleri yemek nasip olmaz. Arkadaşları tebrik ediyoruz.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çok Anlamlı Bir Hikaye…

ıssız-ada_164794[1]

Bir yolcu gemisi yolculuk esnasında kopan bir fırtınada batar ve içindekilerden sadece iki adam küçük ve ıssız bir adaya yüzmeyi başarırlar.

Ne yapacaklarını bilemeyen bu iki kazazede Allah’a yalvarmaktan başka çarelerinin olmadığına karar verirler. Fakat kimin duasının daha güçlü olduğunu anlamak için adayı ikiye bölmeye karar verirler ve adada karşılıklı olarak yaşamaya başlarlar.

İlk diledikleri şey yiyecektir. Ertesi sabah, birinci adam kendi tarafında dalları meyve dolu bir ağaç bulur ve ağacın meyvelerinden yer. Diğer adamın alanı ise hala çoraktır!

Bir hafta sonra, birinci adam yalnız olduğu için kendisine bir eş diler. Ertesi gün bir kadın yüzerek birinci adamın tarafına gelir. Diğer tarafta yine hiçbir şey yoktur!

Hemen sonra birinci adam bir ev, giysiler ve daha fazla yiyecek diler. Sihirli bir değnek değmişçesine tüm istedikleri kendisine verilir. Fakat ikinci adam hala hiçbir şeye sahip olamamıştır!

En sonunda birinci adam bir gemi diler böylece karısıyla birlikte adayı terk edebilecektir. Sabahleyin kendi tarafına demirlenmiş bir gemi bulur. Birinci adam karısıyla birlikte gemiye biner ve ikinci adamı adada bırakmaya karar verir. Onun hiç bir dileği gerçekleşmediği için Allah’ın nimetlerine layık biri olmadığını düşünür.

Gemi kalkmak üzereyken birinci adam cennetten yankılanan bir ses duyar, “Neden arkadaşını adada bırakıyorsun?”

“Bana gönderilen nimetler sadece bana aittir çünkü onlar için ben dua ettim,” diye cevap verir birinci adam. “Onun duaları kabul edilmedi o yüzden o hiçbir şeyi hak etmiyor.”

“Yanılıyorsun!” diye azarlar ses birinci adamı. “Onun sadece tek bir dileği vardı ve kabul ettim. Eğer etmeseydim sen gönderdiğim nimetlerin hiç birine sahip olamazdın.”

“Allah’ım ne olur söyle bana” dedi birinci adam, “Ne diledi de ona minnettar olmam gerekiyor?”

“Senin tüm dileklerinin gerçek olmasını diledi.”

Hepimizin bilmesi gerekir ki; Bize gönderilen nimetler sadece bizim dualarımızın sonucunda değil bizim için dua edenler sayesinde de gerçekleşir.

Bu göz ardı edilemeyecek kadar güzel bir hikâye…

Benim bugün sizin için duam, tüm dualarınızın gerçekleşmesidir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Anında Kişilik Analizi…Gözlerden Birini Seçin Sonucu Okuyun…

hangi_goz_kisilik_testi[1]

 

1.İçi dışı birsiniz. Açık ve netsiniz. Tanışır tanışmaz insanlara güveniyorsunuz bu da incinmenize neden oluyor.
2.Dünya için çalışan bir hizmetlisiniz. Bu dünya için sorumluluğunuzun bilincindesinizi ve bunu yaymaya çalışıyorsunuz.
3.Geçmişinizde delilikler yapmış bugünlerde durulmuş birisiniz. Huzurlu ve olumlu bir insansınız.
4.Çok kitap okuyup insanları anlamaya çalışıyorsunuz. Bunun mümkün olmadığını hissediyorsunuz ama çabalamaya devam ediyorsunuz.
5.Kapalı kutu gibisiniz. Çevrenizdekilere güvenmeden kendinizi açmıyorsunuz. Gözlemcisiniz.
6.6. Hissiniz çok kuvvetli olayları daha başınıza gelmeden önce hissediyorsunuz. Kırılgan ve hassas bir yapınız var.
7.Risk almayı seven gözüpek ve çılgın bir kişiliğiniz var.Hangi gruba girerseniz girin lider siz olursunuz.
8.Yaratıcı ve geleneklerin dışında yaşamayı tercih eden birisiniz. Sıradışı insanlar ve olaylar sizi çekiyor.
9.Karşınızdakini çok kolay okuyabiliyorsunuz, size yalan söyleyeni annında anlayabiliyorsunuz. İnsanları istediğiniz gibi yönetme yeteneğiniz çok gelişmiş…Kaynak: highprspective.com adresinden çevtilmiştir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem.’

Bahar_iei_Papatyalar[1]

Bir iş adamı arkadaşıyla yürürken, her zaman gazetesini aldığı bayide durur. Adama ‘Günaydın’ der güler yüzle. Satıcı ekşi bir suratla ve gayet kaba bir şekilde gazeteyi uzatır. İş adamı gülümseyerek teşekkür eder, giderken de ‘İyi günler’ der.
Arkadaşı şahit olduğu bu kabalıktan şaşkın, ‘Bu satıcı hep böyle kaba mı davranır?’ diye sorar. ‘Evet, ne yazık ki öyle’ diye yanıtlar iş adamı.
Arkadaşı, ‘Peki, sen hep böyle nazik ve kibar mı davranıyorsun bu adama?’ diye üsteler.
‘E…vet’ der iş adamı.
‘Peki, o sana böyle kötü davranırken sen niye ona ısrarla iyi davranıyorsun?’ diye merak eder arkadaşı.
İş adamı gülümseyerek, ‘Onun tavrının benim tavrımı etkilemesine izin veremem. Onun gibi davransaydım, benim davranışımı o belirlemiş olurdu. Günümü ona öfkelenerek berbat etmeye hiç niyetim yok. O mutsuz olmayı seçiyorsa, bunu değiştirmeyi de yine sadece kendisi seçebilir. Ama bir şey kesin. Nasıl hissedip davranacağıma başkalarının karar vermesine izin vermem.’
Her sabah uyandığımda o gün mutlu olmayı seçiyorum. Mutluluğu seçtikçe mutluluğum artıyor.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Waldo Nerede? Delirmek İsteyenler Buraya

1280x720-1OX[1]
Waldo kimdir ve nedir derseniz, Martin Handford’ın yıllarca uğraşıp kendi elleriyle çizerek yaptığı karmaşık illüstrasyonlarda bulunması istenen karakterdir. Kendisi gözlüklü, kırmızı beyaz renk şapkalı, aynı şekilde kırmızı beyaz çizgili bir süveter ve mavi kot pantolon giyen bir karakter. “Where is Waldo” oyununun zorluğu da resimlerdeki karman çorman yüzlerce kişi arasından Waldo’yu bulmak.  İyi delirmeceler ve eğlencelerrr grin ifade simgesi

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Ayak üstünde gösterilen bu noktalardaki rahatsız olan organlarınıza masaj yaparak iyileşin…

13342962_503048546558106_3278111404574430874_n[1]

Dilden Dile Dolaşan Bir Hikaye Varmış…

316757-3-4-4ef56[1]

Dilden dile dolaşan bir hikaye varmış, iki köpeği anlatan:

İki köpek ayrı zamanlarda girmiş aynı odaya. Birisi mutluluktan kuyruğunu sallaya sallaya çıkmış dışarı, diğeriyse sinirden hirlaya hırlaya.

Onları izleyen kadın merak etmiş” bir köpeğ böylesine mutlu edenşey diğerini nasıl böylesine sinirlendirebilr ki?”

Girer girmez odaya şaşırmış kadın. Odanın dört bir yanı aynalarla doluymuş. Mutlu köpek ayna dolu odada ona bakan binlerce mutlu köpek görmüş. Sinirli olan ise ona bakan binlerce sinirli köpek.

O zmaan anlamış kadın; çevremizde gördüğümüz her şey, bizim birer yansımamaız aslında…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Zen ustası beş öğrencisinin bisikletleriyle pazardan geldiğini görmüş.

415242_129567547287768202730_Original[1]

Bir Zen ustası beş öğrencisinin bisikletleriyle pazardan geldiğini görmüş. Öğrenciler bisikletlerinden indiğinde, öğretmen sormuş:
“Niçin bisiklete biniyorsunuz?”
Öğrencilerden ilki “Bisiklet, bu patates çuvalını taşıyor. Onları sırtımda taşımak zorunda kalmadığıma memnunum!” diye yanıtlamış.
Öğretmen övgüyle “Akıllı çocuksun. Yaşlandığında benim gibi kambur yürümeyeceksin.” demiş.

İkinci öğrenci ” Yoldan aşağı inerken yanından geçtiğim ağaçları ve kırları izlemeyi seviyorum” yanıtını vermiş.

Öğretmen “Gözlerin açık ve dünyayı görüyorsun” diyerek onu da övmüş.
Üçüncü öğrencinin yanıtı “Bisikletime bindiğimde “nam myoho renge kyo” nakaratını tekrarlamak beni hoşnut ediyor” olmuş.

Öğretmen ona da övgü dolu sözlerle ” Zihnin yepyeni bir tekerlek gibi kolaylıkla akıp gidecek” demiş.

Dördüncü öğrencinin yanıtı “Bisikletimi sürerken, tüm varlıklarla ahenk içinde olurum” olmuş. Öğretmen menunlukla ” Fenalık ve zarara yol açmaktan kaçınmanın altın yolunda ilerliyorsun” demiş.

Beşinci öğrenci “Ben bisiklet sürmek için bisiklete biniyorum” diye yanıtlamış aynı soruyu. Usta, beşinci öğrenciye doğru gitmiş, ayaklarının dibine oturmuş ve “Senin talebenim” demiş.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç;

Birbirinden_gzel_papatyalar_2[1]

Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç;
Küçük mutluluklar diliyorum, küçücük…
Bir çocuk saflığında gülüşler,
Islanmış çimenlerin kokusu,
Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
Bahçedeki gül ağacı, mis kokulu çiçekler,
Gıcırdayan salıncak,
Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
Ruhumuza dokunan şarkılar,
Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
Maskelerden arınmış yüzler,
Sımsıcak kahkahalar,
Çatılmayan kaşlar,
Gün doğumları,
Hepsi bu!

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Modern hayatlar, suni mutluluklar, senkronize yalnızlıklar

Yalnızlık-nedir-320x260[1]

 

 

Yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. İzlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek, görülecek, gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. Hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı…

Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor bize. Belirtilen bir öğretiye hazırlanıyoruz her an. Almanca, İngilizce, Latince, Goethe, Schiller, Rus- Alman Savaşları, Karlofça- Pasarofça Antlaşmaları, Fen Bilimleri, sayıların kökenleri, köklerin kareleri, tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması…

Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum. Bizi bıraksalar, ben onun dizlerine yatsam. İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek, ana karnındaki çocuk gibi…

Anlatamayacağım…

Bu insanlar, Guguk Kuşu filmini de, Napolyon’un Yaşam Öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrindeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle izleyebiliyorlarsa, elimden ne gelir?1

Çin menşeli kalpler. Herkes birbirinin eski sevgilisi. Herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası…

Tüketim çılgınlığı…

Pamuk ipliğine bağlı sebeplerle biten arkadaşlıklar…

Issız adamlar…

Elektronik cihazlara olan bağımlılık…

Bana dokunmayan yılan bin değil, on bin yıl yaşasıncılık…

Tepesine vur ekmeğini al, gene de sesini çıkarmayan ezik toplum…

Âşık olamamak. Hızla çoğalan one night stand geceleri…

Uç kesimlerde yaşayan insan tipleri…

Maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan; beyaz, mavi, pembe bilumum renkli yakalı çalışan…

1 haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı…

Kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek…

Vücudun 3/1 suysa geri kalanı depresyon…

Birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar…

Çiçeklerle, otla, böcekle konuşmaya başlamak

İnsandan çok eşyaya değer verme…

Sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz, zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar…

Özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar…

Yalnızlık

Trafik… Uzun süren kırmızı ışıklar, kısa süren yeşil ışıklar…

Kendine büyük önem atfetme…

Evliliği kurtarmak için yapılan çocuk…

Bitmek bilmeyen kas ve eklem ağrıları…

Klima ve ışıktan doğan ofis savaşları…

Sorgulamayan ve üretmeyen, hazıra konan insan modeli…

AVM… Fast Food…

Asgarisi ödenmiş kredi kartı ve her ay diğer aya ötelenen borcu…

Bedava dağıtıldığını düşündüğüm gri ve yeşil renkli eşofmanla dolaşan genç kabileler ve ilginç saçları…

Hak, hukuk, adalet kavramlarının deforme olması…

Özkültürünü unutma ve her yeni çıkan akıma uyma gereksinimi, uymazsa dışlanma korkusu…

Her toplumsal olayda ülkeyi, her şeyi bırakıp kaçma isteği…

Kendini kendinden başka herkese beğendirme arzusu ve büyük çekişme… (Altında yatan amaç seks tabusu ve açlık. Kabul edemediğimiz ilkellik duygusu.)

Her nerede değilsek orada mutlu olacakmışız hissi…2

Sonrasında da; “Nereye gitmek istiyorum ki? Nereye gidebilirim ki? Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?”3 hissi…

Asla bitmek tükenmek bilmeyen, sonu gelmeyen egolar ve sonucunda kocaman bir yalnızlık…

Neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz?

Çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz. Sebep?

Bilinmezlik…

Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk. Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Birmektup gönderdiğimiz de; aylarca mektubun ne zaman geleceğini, içinde ne yazdığını, o bekleme sürecini, heyecanını, geldi mi gelecek mi tedirginliğini, postada mı kayboldu endişesini yaşardık.

Ya şimdi? “Okundu” ibaresi görmek, “İletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor.

Sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken, şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy… Ofislerdeki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken, şimdiki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor.

Eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir;“Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı. Oysaki şimdiki zamanda öyle mi?

Eğer gelmemişse “Kesin bir şey var”dır. Neden gelmediğinin sebeplerinden, birbirinden haince düşüncelerle beş bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. O zamanlar aşk, haber alınamadığında “Başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünmekti. Garantici ruhlarımız heyecan, tedirginlik, endişe nedir bilmeden, bekleme duygularından yoksun;mekanik bir şekilde dolaşıyor, çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.

Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle yazıyor:

Bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. Başka biri olmalı. Hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. Uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. Deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. Ne yazık ki istemekle olmuyor.

Kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. Kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. Özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlığını açıkça gösteriyor.

Beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım; ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? Varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?

Genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip, kiralık ruhlarla dolanıyoruz, birbirimize çarpa çarpa…

Modern hayatlar, suni mutluluklar

Birbirinden bağımsız, gündüz ve gece hayatımız oluyor. Bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun, sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.

Mesela, kahve içmeden ayılamadığını savunan (ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan ve buna yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken), öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran,elit olduğunu sanan beyaz yakalı; tüm parasını verdiği ama daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü, akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim edeceğini bile bile modern hayata uyum gösteriyor, suni olarak mutlu oluyor.

Gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza…

Asgari ücretle çalışan ama maaşının boyunu üç kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla, İnstagram’da çay fotoğrafı yayınlayarak, altına bir de Cemal Süreya şiiri döşemekten geri kalmayan mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda, ama aynı acizlikte. Pülümürlü Cemal Süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını, eminim yazmazdı.

Neyse işte, sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim; ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum.

Nereden mi biliyorum? Biliyorum işte, karıştırmayın.

Ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen, bu dayatılan teknolojik moda ve kendimizle baş başa kalmamamız için yapılan büyük sosyal deneyde, zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. Bin bir türlü teste tabiyiz. Bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz.

Eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. Korkularımızla, utançlarımızla, pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. Modern insan rahat etmek ister. Bıkkınlık veren kahve, çay, mavi, şiir, fotoğraf ve mekân check-in‘leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak ne kadar işimize geliyorsa demek…

Sosyal Medya bağımlılığı

Peki, onlar işimize geliyor da, biz nereden geliyoruz?

Biz; ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz… Klişedir, balık hafızalı milletiz vesselam.4

Geldiğimiz yerleri unutup, gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz. Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada,sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

Bu konuyla ilgili acı bir anım var:

Devrimci bir abim vardı,“dı” diyorum çünkü artık yok! Yaklaşık 10 yıl cezaevinde kaldı. Suçu malumunuz,düşünmek! 10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan abim ve arkadaşları dışarıya yemek yemeye gitmişler. Gördüğü işkenceler ve yıllar yılı kapalı bir alanda kalmanın vermiş olduğu etkiyle, tek başına yürümekte zorlanan abim lavaboya gitmiş ellerini yıkamaya. Ellerini yıkayacakmış ama musluk akmıyormuş. Musluğun düğmesi, başlığı, hiçbir şeyi yok. Hani şu, elini sensöre tuttuğunda akan musluklardan. Ama anlayamıyor. Utanıyor sormaya. Ellerini yıkamadan geri dönüp oturuyor yerine. “Soramadım” diyor. “Okumadığın kitap kalmadı bunu mu bilmiyorsun?” diye sorarlar diye, “Kitaplar da yazmıyor ki, ne bileyim yavrum, utandım sormaya.” demişti anlatırken. “Ben içerdeyken ne kadar çok şey değişmiş. İnsanlar değişmiş, musluklar bile değişmiş” dedi.

İçime bir şey oturdu o akşam, ben de tek başıma yürüyememiştim o ağırlıkla. Abim bir yıl sonra kalp krizi geçirip vefat etti. Ne zaman bir yerde afili musluk görsem sinirleniyorum ve küfrediyorum.

Mehtap Zengin… Cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından bunalıp, intihar eden trans bir birey.

Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa yaşamı dışlama kararına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekâlâ canına kıyabilir, inanıyorum buna.

Böyle önemli bir kararın arifesinde, benzer kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik. Kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler ve kaygılar çok geride kalmıştır.

Bizleri perişan eden, elimizi kolumuzu bağlayan; büyük kavgalara biriktirmemiz gereken öfkeyi ve gücü, günlük yaşam içinde ucu ucuna harcamak zorunda kalışımız. Sürekli aldatılma, yanıltılma; neyi, nasıl ve ne uğrunda harcadığımızı bilmemenin belirsizliği…5

Tek Tip insan

Copy-paste hayatlar yaşadığımız

İşte bizim modern zaman dilimimizin içinde; cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, Cipralex’ler,Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var. Yorgun gözler ve içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler var.6

Albert Camus, Jean Paul Sartre ve Bukowski’nin; varlık ile yokluk, yaşamın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili yazdığı her paragrafı kendi hayatımıza copy ederek, başkalarının yazdığı cümleleri hayatımıza paste yapıyoruz. “İşte bu, aynen böyle be!” diyerek doğmamış cümlelerimizi öldürüyoruz. Cümle kurmadan aile kuruyoruz.

Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada, sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor.7 Saptırılıyor, çarpıtılıyor. Neden, neden, neden diyerek, başımızın üstünde bir çizgi film karakteri gibi kocaman bir soru işaretiyle geziyoruz.

Modern hayatın bir başka getirisi de seçimsizlik ve birçok alternatif. İkisi arasında sıkışan insanoğlu bocalayıp duruyor. Bir ceylanın öldürülüşünü on farklı belgesel kanalında izleme keyfi(!) olabilir mi? Oluyor…

Manen biten evlilikleri çocuk için yaşatma derneği

İlk 20 yıl çocukluk ve okul, sonraki 10 yıl kariyer, daha sonraki yıllarda evlilik, ev kredisi, altınlarla araba alma,çocuk doğurmak, çocuğun okul masrafları, emeklilik ikramiyesi ile yazlık alma vs. Ha bir de bunların dışında“manen biten evliliklerini çevresindekiler için yaşatma derneği” üyeleri olan çiftler son çare çocuk yapıyorlar. Bu damodernitenin son golü evliliklere. Kimi zaman “İyi ki yapmışım” denilen çocuk, kimi zaman ayak bağı ve baş belası olarak nitelendirilebiliyor.

Çocuk için katlanılan, devam edilen ilişkiler, birbirini aldatan çiftler, aldattıkları üçüncü kişinin hayatını karartan zincirleme yasak sevgiler…

Modern hayatın getirdiği evlilik tam olarak bu. İhtiyaçlar için çocuk dünyaya getirmek yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilincini taşırmış gibi!8Daha korkuncu ne biliyor musunuz? Taşıdığını düşünüyorlar

Aynı mağazadan, aynı berberden çıkmış aynı suretli insanlar nerede türüyor diye soruyor musunuz hiç? Sormaktan öte, zaman zaman onlardan biri olduğumuzun farkında mısınız? Süratle tektipleşen giyim stili. O ayın rengi ve modası olan giysinin sahtesi ve orijinali ile üst-alt tabaka arasında hızla yayılması.

Orijinali çıktığı gün sahtesinin aynı zamanda piyasaya sürülmesi sanırım ülkemize ait üretim hızı! Ya da daha vizyona girmeyen filmin korsanının çıkması gibi. İronik! Bu giyim kuşam konusunda tektipleşmeyi, devlet isteseydi bu kadar başarılı olamazdı sanırım. Farklı bir renkte, farklı bir tarzda giyinen kişiyi değişik bakışlarımızla taciz ettiğimiz, bizden değil baskısını uyguladığımız zamanlar…

Bir de ütopik bir hayal var ki, henüz (ben dahil) kurmayanını görmedim! Lambadan cin çıksa tüm herkes aynı dileği ister. Sevgili cin bu genel hayal karşısında çaresizce düşünür eminim, “Bu kadar insanı hangi sahile sığdıracağım”diye.

Hayal tahmin ettiğiniz üzere; sahilde bahçeli bir ev! Bahçesinde domates ekip biçmek, araba yerine bisiklet kullanmak ve şu an yapılan mesleği bırakmak. Mesleği bırakanlar derneğinin üyelerinin bir kısmı da merkezi bir yerde büfe açma fikrini savunuyorlar sahilcilere karşı. Çatışmalı ve karar verilmesi zor bir fikir tabii.

Milenyumdu, teknoloji çağıydı derken hayatımızın özetini, toplumsal mesajlarımızı, sevgiliye verdiğimiz atarlı giderli tepkilerimizi, mIRC’den sonra MSN denen chat’leşme programının durum iletisi kısmını kullanarak verdik bitirdik. O iletiye göre şekillenen sohbetlerimiz ve ilişkilerimiz, ekle- engelle- sil üçgeninde yitip gitti.

Tabii biz yerimizde dururken, aç teknoloji ilerledi ve bilgisayarları daha da küçülterek ceplerimize kadar yerleştirdi. Hızla yayılan yeşil logolu WhatsApp virüsü girdi hayatımıza, soldan bir şut golüyle. Elindeki telefonun işletim sisteminin adını bilmeyen orta yaşlı kesim bile “Vatzabın var mı?” diyebiliyordu!

Telefonun şarj aleti hepimizi esir almış, haberimiz yok. Telefonumu benden çok şarj aleti kullanıyor! Prizli masada oturmak büyük mutluluk mesela. Mutluluğa bak! Mutluluk çeşidine bak! Prizin değerli olduğu zamanlar! Priz bile şaşırmıştır bu duruma.

Paul Auster bu konuda şöyle diyor:

Modern yaşantımızın gerçeklerinden biri de insanların telefona bir tür kutsallık atfetmeleridir. Sırf telefona yanıt verebilmek için, ateşli bir sevişmeyi ya da ateşli bir kavgayı yarıda kesebilirler. Telefonu açmamak bir tür anarşi, toplumun temel yapısına karşı bir tavır olarak görülür.

Her şeyi aynı anda yapmak istemek ve sonucu: Zamansızlık

Zamanı verimli kullanmak için açılmış tonla kurs, seminer, kurulmuş milyon dolarlık danışman şirketleri, bu şirketler de çalışan spor arabalarıyla gezen yaşam koçları, bize umut, sevgi ve güzellikler dağıtıyorlar cüzi(!) miktarlar karşılığında. Önümüze çarşaf çarşaf kağıtlar sererek, rengârenk gazlı kalemleriyle, janti kıyafetleriyle zihnimizi hipnoz edip, bizi kısa bir hayal turuna çıkarıp, anlık rahatlatıp evimize gönderiyorlar. Kurulu oyuncak gibi. Bir tür alışveriş.

Kendi yok ettiğimiz duyguları geri kazanmak için parayı aracı kullanarak; şu kadar ün yapmış, bu kadar ödül kazanmış psikologlara açlık sınırında olan bir aileyi doyurabilecek seans ücretlerini döküyoruz. Seanslar esnasında gözlüğünün üstünden bakan doktora milletçe şu şekilde şikâyetimizi anlatıyoruz:

Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim Doktor! Kendimi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladım. Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile, bütünleşmek için böyle davranmak gerektiğini söyledim ama bütün bunların sonunda felaket geldi. Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum, kuralsızım, tereddütler içindeyim, yalnızım ve bunu kabullenerek, tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim. Tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra bir doğru yaratmak zorundayım.9

İlgi duymuyorum Doktor, hiçbir şeye ilgi duymuyorum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yok. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlar hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamış gibiler sanki. Bende bireksiklik var belki de, mümkün de. Sık sık aşağılık duygusuna kapılıyorum. Onlardan uzak olmak istiyorum. Gidecek yerim de yok. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyor. Bir beş yıl uyumak istiyorum; ama izin vermezler biliyorum? Ne yapacağım doktor!10

Şahsen ben o kadar parayı psikologa verdiğimde, delilik duvarıma bir kat daha boya atmış oluyorum.

Modern insanın unuttuğu bir diğer şey ise ölüm. Ölümün varlığını ara sıra hatırlasak; ihtiyacımız olmayan şekilde aldığımız her şeyin, lüksün, hırsların eşyaların değersizliğini daha iyi anlayacağız. Ölümü sadece uzaktan bir arkadaş, eş, dost öldüğünde; matem simgesi olarak bilinen siyah gözlük takmayanları dövdükleri cenaze törenlerinde hatırlıyor oluşumuz trajikomik.

Her şeyin boş olduğu sanrısı o törenden sonra konuşuluyor ve konuşulan masada kalan içilmiş boş çay bardaklarıyla birlikte toplanıp dökülüyor ve unutuluyor. Ertesi gün hırslarımızla, kinlerimizle devam ediyoruz yaşamaya kaldığımız yerden. Mezarlıklar, yaşayanlar için notadaki es!

Toplumsal olaylara olan tepkilerimiz de çok ilginç. Bir taraf sokaklara dökülürken, diğer taraf “Bunlar neden sokağa dökülüyor?” diye merak etmiyor bile. Aradaki uçurum fena. Deforme olmuş hak, hukuk, adalet kavramlarının altında eziliyoruz. Adaletin bir gün hepimize lazım olacağını unutuyor sadece kendi yolumuza bakıyoruz. Bir şey olmamış gibi davranmak ve olanları unutmak robotlaştırıyor, rutinleştiriyor, farkına varmıyoruz. Farkına varmadığımız her şey, sonradan ev adresine gelecek ceza niteliğinde.

Yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocukları

Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden, yaşamaya karşı ne bir sevgi ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen; her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganın altında yaşayan, yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocuklarıyız! Bize bu ölü yaşamı hazırlayan; sermaye sahibi egemen sınıftır.11 Bu acımasız oyunun varlığı biz izin verdiğimiz sürece devam edecektir. Bir açık hava cezaevinde yaşıyor gibiyiz. Modern Metrisler yaratarak nefes almaya çalışıyoruz.

Kronik faranjit gibi, kronik mutsuzluklarımız var…

Büyük kederleri unutturacak büyük mutluluklar bulmak,derin ve keskin acılar yaşamakta olan insanlar için neredeyse imkânsızdır. Taşınması zor bir azabın altında ezilen insanlar, bazen büyük bir mutluluk ihtimali kapılarını çalsa da o kapıyı açacak gücü ve cesareti kendilerinde bulamazlar. Hatta sessizce durup kapılarını çalan bu beklenmedik yolcu gitsin diye beklerler. Kederli insanları yeniden hayata döndürüp yüzlerini gülümsetecek tılsım, küçük, ani ve kısa sevinçlerde gizlidir.12

Temennimiz ne peki?

Tabii ki merkezi yerde bir büfe veya Sayısal’dan çıkacak olan para değil. Şükür ki, parayla mutlu olunamadığını da gördüm; parasızlıkla daha da mutsuz olunacağını da.

Yetecek kadarı, hayatta kalabilecek kadarı…

On tane evin de olsa birinde oturabileceğimizi anladığımız, beş tane arabamız da olsa aynı anda hepsini süremeyeceğimizi algıladığımız, milyarlık telefonlarımıza bir “Özledim” mesajı gelmediğini fark ettiğimiz anda, tüm modern insanlar olarak şunu istediğimize karar verdim:

Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç;
Küçük mutluluklar diliyorum, küçücük…
Bir çocuk saflığında gülüşler,
Islanmış çimenlerin kokusu,
Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
Bahçedeki gül ağacı, mis kokulu çiçekler,
Gıcırdayan salıncak,
Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
Ruhumuza dokunan şarkılar,
Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
Maskelerden arınmış yüzler,
Sımsıcak kahkahalar,
Çatılmayan kaşlar,
Gün doğumları,
Hepsi bu!

 

kaynak: ph presshaber

Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın…

13310585_10154197315550762_6876209672980479834_n[1]

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »