Ama biz hayatı bir 3. sayfa haberi gibi okumayı adeta şehvetle seviyoruz…

Merve-ozaslan-kolaj-nolmus-2[1]

kolaj: merve özaslan

 

Her gün bir sürü güzel ve çirkin şey oluyor dünyada…

Biz daha çok EN ÇİRKİN olanı fark ediyor, ve onun haberini okumakta ve yaymakta garip bir anlam buluyoruz!

Her gün sosyal medyadaki ana sayfama göz atıyorum ve görüyorum ki, bir çok insan göze görünmesinden, ağza alınmasından en hoşlanılmayacak şeyleri, en çirkin detaylarıyla paylaşıp bir üstüne kendi çirkin duygularını – nefret,tiksinti, lanet, hakaret v.b. – ekleyerek yayıyor.

İnsanların olan bitene tepki duymaları ve bunu göstermeleri normal! Hatta bir tür kamuoyu yaratılması açısından da oldukça gerekli…

Ama biz hayatı bir 3. sayfa haberi gibi okumayı adeta şehvetle seviyoruz… Zira bu bakış açısı bize, birilerinin çektiği acı üzerinden, ”bi tuhaf” kimlik geliştirmek fırsatını veriyor!

”Hayattan ve insanlardan neffffret ediyorum!” diye bağırma arzumuzu, bir başkasının yaşadığı bir olay üzerinden yansıtmak gibi, dolaylı bir dışa vurum çabasına dönüyor bazen böyle paylaşımlar…

İnsanların trajedilerini en acı detaylarıyla ortaya dökmek, etrafımızdaki insanlara ”Dünya çoook kötü bir yer ve aslında siz de EN AZ BENİM KADAR güvende değilsiniz!” demenin bir şekline bürünüyor…

Sanki derinde bir yerde, bizi terk eden sevgiliye, hiç bulunamayan gerçek aşka, asla yeterince kazanılamayan paraya, olmak istediklerimizle olduklarımız arasındaki bir türlü kapanmayan makasa duyduğumuz kızgınlığı, 3. sayfa tadında haber yayarak kusuyoruz…

Ama bu bizi, ne acılarını aktardığımız insanlar kadar şefkate muhtaç, ne de onlar kadar çaresiz yapıyor!

”Duyarlı insan primi” yaparak, kimseye reel bir faydamız olmuyor aslında! Sırf ”kötü” insanlara küfrettik ve onları şiddetle kınadık diye daha ”iyi ve yapıcı” olmuyoruz.

Dünyanın boktan bir yer olduğunu anıra anıra haykırmış olmak, dünyayı daha iyi bir yer yapmak konusundaki sorumluluğumuzu azaltmıyor!

”Ne yani fikrimizi söylemeyelim, sessiz mi kalalım?” diyenlere cevabım; Fikrimizi söylemek ve olumluya davet etmek ile umutsuzluk kusmak arasında fark var!

Hem zaten ne olması gerektiği hakkındaki fikrimizi söylediğimizde bile YETERİNCE iyi bir şey yapmış olmuyoruz!

Baktığınızda pek azımız, bu dünyaya katkıda bulunmakla ilgileniyoruz. Hatta çoğumuz ”çoooook kötü bir dünyada” yaşıyor olmamızı, duvara bir çivi çakmamak, bir ağaç dikmemek için bahane olarak öne sürüyoruz.

Oysa FAYDA, kötüyü ve kötülüğün uzantısı olan umutsuzluk duygusunu daha da fazla kişiye yaymakla değil, insanlara umut veren, güzelliği ilham eden, yardımcı bir el uzatan işler yapmakla olur.

SADECE, cart curt konuşmak yerine YAPTIKLARIMIZLA, ÜRETİKLERİMİZLE ÖRNEK olduğumuzda, bir katkıda bulunmuş oluyoruz hayata…

SADECE her şeye rağmen İNSAN GİBİ İNSAN olmaya çalıştığımızda, emektar, yapıcı, sevgi dolu, elinden geleni yapmaya hazır olduğumuzda – bir sürü insanın birbirine kıyarak var olmayan çalıştığı şu dünyada – anlamlı bir KARŞI DURUŞ sergilemiş oluyoruz.

GERİSİ BİLDİĞİN KAÇAK OYNAMAK…

Sert mi oldu? Naapalım bugün de böyle😉

kaynak: kendi halinde bir hayat gözlemcisi…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Aylık Şifa Seminerleri (Ağustos – Eylül – Ekim 2016)

Aylık Şifa Seminerleri (Ağustos-Eylül-Ekim 2016)

Kızla Öpüşürken Dayandığı Trafodan Çarpıldı Salak…

IMG_2515

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Hint masalına göre, kediden korktuğu için devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır.

cute-pet-rats-13880jpg-728x728[1]

 

Bir Hint masalına göre, kediden korktuğu için devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır.
Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar.
Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür.
Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar.
Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür. Ve der ki, ”Sen cesaretsiz ve korkak birisin.
Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

Ünlü yazar Shakspeare, bu konuda söyle diyor :
“İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Ünlü Türk Ressam İbrahim Çallı’nın 15 Önemli Tablosu

İbrahim Çallı, Denizli’nin Çal ilçesinde doğdu. İlk resim derslerini askeri okula girmek için geldiği ve çeşitli işler yapmak zorunda kaldığı İstanbul’da resim dersleri veren bir öğretmenden aldı. Daha sonra Kapalıçarşı’da çalışan ressam Ruben Efendi’den resim öğrendi. 1906 yılında Şeker Ahmet Paşa’nın oğlu İzzettin Bey’in aracılığıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.

ibrahim çallı adada gezintiye çıkan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Adada Gezintiye Çıkan Kadınlar

1910 yılında Maarif Nezareti’nin açtığı Avrupa’ya tahsile gönderilecek ögrenciler yarışmasında Çıplak Adam ve Hareket Ordusu’nun Muhafiz Alayı’ndan Maksut Çavuş adlı tablolarıyla birinci oldu. Aynı yıl Hikmet Onat ve Ruhi Arel’le birlikte Paris’e resim öğrenimine gönderildi. Paris’te geçirdiği eğitim ve öğrenim yılları Çallı ve sanatı için önemli gelişimlerin yaşandığı bir döneme işaret eder. Doğuştan varolan yeteneği ögretim olanaklarıyla birleşince sanatına ve dolayısıyla Türk resim sanatına önemli bir atılım kazandırmış olur.

Çalışmalarında biçimler ve planlar, çizgilerle değil, sıcak ve soğuk renklerle ve renklerin ifade ettikleri ışık güneş oyunlarıyla tasvir edilir. Batılı empresyonistlerde beliren plan ve tablo düzeni Çallı’da daha yumuşak, daha belirsiz görülür. Çallı hazırlıksız, eskiz ve taslaksız, deseni fırça ucuyla çizmekle yetinirdi. Aşağıdaki tablosu, bu aceleci çalışma türüne örnektir.

 

İbrahim Çallı Salah Cimcoz Portresi tablosu

İbrahim Çallı – Kadın Portresi

İbrahim Çallı, Fernand Cormon’un atölyesinde 4 yıl resim çalıştı. Ancak Cormon o yıllarda Empresyonist ve Kübist denemelere şiddetle karşı çıkıyordu ve modern eğilimleri bir soysuzlaşma, resim sanatının bir yozlaşması olarak nitelendiren tutuculara katılmıştı. Çallı ve kuşağına bağlı diğer arkadaşları Avrupa’da öğrencilikleri sırasında bu tutucu ustalardan ders almalarına karşın etkilerinde kalmamışlar, aksine empresyonizme yakın özgür görüş ve tekniği benimsemişlerdir. Çallı’nın aşağıdaki tablosu izlenimcilik etkisinde yaptığı eseridir.

 

ibrahim çallı manolyalar tablosu

İbrahim Çallı – Manolyalar

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı çıkınca süresini doldurmadan yurda döndü. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Vallaury’nin yardımcılığına getirildi. Gene aynı yıl Resim Bölümü Yağlıboya Atölyesi ögretmeni olarak resmen göreve başladı. Galatasaray Yurdu ve Lisesi’nde düzenleme, figür ve portreler yaptı.

ibrahim-calli-mavi-vazoda-guller

İbrahim Çallı – Mavi Vazoda Güller

Ada camları arasında gezinen hanımlar, balolar, kadın portreleri ve Türk resminde ilk görünen çıplaklarında (nü) Çallı, lirik bir fırçanın sahibiydi. Bu döneme ait eserlerinde dengeli bir kompozisyon kaygısı sezilir. Siyah ve kahverengiden arındırılmış renklere ve özgür bir fırça işçiliğine sahip olduğu görülür. Aşağıdaki resminde batılı giyim tarzında 2 kadın model var ve yüzleri son derece net. Sosyal ve psikolojik karakterleri yüzlerinden okunabilmektedir.

ibrahim çallı balkonda oturan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Balkonda Oturan Kadınlar

En ilginç yapıtları Beyaz Rus akınıyla İstanbul’a gelip bir süre kalan ressam Alexis Gritchenko’nun etkisiyle 1927 yılında yaptığı Mevleviler dizisi oldu. Bu dizide o güne kadar uyguladığı yarı empresyonist tekniği bırakmış, Rus ressamın grafiğe yakın, şematik desenini, bu deseni örten az karışımlı renklerini benimsemişti. Burada ayrıntıları iyice ayıkladığı, iki boyutlu bir mekan derinliğinde düz ve ince sürülmüş renklerin uyumunu aradığı görülür.

ibrahim-calli-mevleviler

İbrahim Çallı – Mevleviler

Okuldayken kılık kıyafeti, onu biraz köylü, biraz yaşlı gösteriyordu. Ama çok çalışkandı. Fransa’dan döndükten sonra bu kez de Fransız şıklığı içindeydi. Türkiye’de resim sanatının en önemli mihenk taşlarındandır. 1914 kuşağı Çallı Kuşağı diye onunla anıldı.

İbrahim Çallı Bostancı Sahilinde gezintiye çıkan kadınlar tablosu

İbrahim Çallı – Bostancı Sahili’nde Gezintiye Çıkan Kadınlar

Çallı, canlı karakteri, hoşsohbetliği, sofra zevklerine, dolayısıyla içkiye düşkünlüğüyle tanınıyordu. Toplantıları renklendiren sıcak, sevimli kişiliğiyle, espirileriyle, hazırcevaplığıyla, bir hayli bohem yaşantısıyla ilgili fıkralarıyla uzun yıllar dilden dile dolaşmıştır.

ibrahim-calli-portre-2

İbrahim Çallı – Portre

Cumhuriyet’in ilanından sonra Kurtuluş Savaşı ve devrimlerle ilgili resimler yapar. Aşağıdaki tablosunu Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde Osman Hamdi Bey’le açtığı sergide Atatürk görür: “Biz Kurtuluş Savaşı’nda ekmek zor buluyorduk, açtık, senin resimdeki atlar nasıl da semirmiş böyle” der. Bunun üzerine ressam boyası ve fırçasıyla atı zayıf bir hale getirir.

ibrahim çallı zeybekler tablosu

İbrahim Çallı – Zeybekler

Aşağıdaki resmi Gül Koklayan Kadın adlı eserini ressam John William Waterhouse’nin The Soul Of the Rose (Gülün Ruhu) tablosu, İbrahim Çallı’ya ilham vermiş. İlginçtir Çallı’nın kadının başında örtü de olsa, Waterhouse’nin İngiliz kadınından daha feminendir.

ibrahim çallı gül koklayan kadın

İbrahim Çallı – Gül Koklayan Kadın

Pul üzerine de basılan bu tabloda Prenses Vicdan Halim Moralı, kendi köşkünde, Edirnekâri bir sedirin üzerinde oturmakta, sedirin solunda aynı tekniği sergileyen sehpanın üzerinde, mavi Beykoz işi mavi opalin vazonun içinde pembe güller görülmektedir. Duvarda solda, üzerine porselen bir tabak konmuş. Edirnekâri kavukluk, sağda yaldızlı çerçeve içinde sülüs hatlı “Ve mâ tevfîki illâ billâ” (Ancak O’nun yardımıyla olur) yazısı yer alır. Sarı ipek şalvar, sim işlemeli yeşil üç etek giymiş olan prensesin elmas küpeleri ve sarı çiçek oyalı hotozu dikkat çekmektedir.

ibrahim-calli-yeşil-elbiseli-kadın-Bayan-Vicdan-Moralının-Portresi

İbrahim Çallı – Yeşil Elbiseli Kadın Bayan Vicdan Moralı’nın Portresi

1947 yılında anlaşamadığı ögretim kadrosuna Akademi’yi ve atölyesini bırakarak 65 yaşında emekli oldu. Eşsiz fırçası ile sayısız eserler vermiş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bu değerli üstada Akademi’den ayrılışı nedeni ile görkemli bir tören yapıldı.

ibrahim-calli-portre

İbrahim Çallı – Portre

Torunu ressam Yaşar Çallı’nın dedesi ile ilgili şunları anlatıyor:

“Dedem de köyden Beyza yüzünden kovulmuş zaten. Onun hikayesi de ilginçtir. Bir akşam dedem 16 yaşındayken, 6 arkadaşıyla Kumral Vadisi’ndeki bağevine alem yapmaya gitmiş. Beyza’yı da kendilerine sakilik yapsın diye yanlarında götürmüşler. Dedem ve Beyza birbirlerinden hoşlanıyorlarmış. Yemiş, içmişler, dedem o gece Beyza ile birlikte olmuş. Beyza, dedem için hep çok önemli olmuştur. Sabah olduğunda Beyza sızdığı için herkes nöbetleşe sırtında taşıyarak onu evine götürmeye kalkmış. Tam dedeme sıra gelmiş, köylü onun sırtında Beyza’yı görmüş. Çünkü dedem evli, bir de çocuğu var. Kıyamet kopmuş ve dedem köyden ayrılmak zorunda kalmış.”

İbrahim Çallı Plajda Kadınlar tablosu

İbrahim Çallı  – Plajda Kadınlar

1947 yılında emekli olan ve 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu İstanbul’da yaşamını yitiren Çallı’yla son buluşmayı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra, 30 Mayıs 1960’ta kaleme aldığı Dostum Çallı yazısında, şöyle anlatıyor:

“O’nu son defa Taksim civarında görmüştüm. O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık.”

İbrahim Çallı Adada Piknik Sefası

İbrahim Çallı – Adada Piknik Sefası

Avluda Oturanlar tablosu, 1913 tarihli bir Çallı tablosu. 2014 yılında 2 milyon 460 bin liraya satılarak bugüne kadar satılan en yüksek değerli Çallı eseri oldu.

ibrahim çallı avluda oturanlar tablosu

İbrahim Çallı  – Avluda Oturanlar

Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?

cimbakimi8[1]

 

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.
Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.
‘Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,’ dedi.
‘Baba!’ diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
‘Başka balıklar da var,’ dedi babası.
‘Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!’ dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.
Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi..
Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır.
Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.
Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.
Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ‘değerler’ konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir.
Babasından öğrendiği gibi ‘değerler’, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur.
Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?
Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.
Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ben insanı toparladım, dünya da toparlandı…

nasa-dan-kiyamet-senaryolarina-cevap-dunya-2012-de-yok-olmayacak[1]

 

Çok zor geçen bir hafta sonundan sonra koltuğuna oturup biriktirdiği gazeteleri okumak istiyordu. Oysa küçük oğlunun başka planları vardı. O da yeni başladığı okulundan bunalmış babası ile parka gitmek için babayı zorluyordu.

Sonunda baba üzerinde dünya haritası bulunan büyük bir gazete sayfasını gazeteden kopardı, haritayı küçük parçalar halinde yırttı ve basit bir puzzle hazırladı ve sonra da oğluna dönerek;

“Tamam bu parçaları bir araya getir dünya haritasını tekrar toparla, bunu göreyim hemen parka gideceğiz” dedi. Çocuk halının üzerinde işe koyulduğunda baba en azından bir bir buçuk saat kazandığını düşünerek gazetelerine döndü.

Oysa tam tamına 10 dakika sonra çocuk parçaları doğru bir şekilde birleştirmişti bile. Adam şaşkın;

“daha ilk haftadan Coğrafya öğrenmeye başladınız mı ?” diye sordu. Çocuk hemen cevap verdi;

“Hayır, yırttığın sayfanın arkasında bir insan resmi vardı ben insanı toparladım, dünya da toparlandı” dedi.

——–

Coelho ustadan alıntı bu hikaye çok şey ifade ediyor. Hiç bir şeyi eksiltmeden ve hiç bir şey eklemeden gereği yapılır ise insan da dünya da tamamlanır.

Aslında hem bu hafta için hem de öyküyü yorumlamaya yönelik yazacak çok şey var ama düşünceleri sınırlamamak gerekiyor. “İnsan” ı hatırlamak yeter.

Dünyayı bu kadar eşsiz yapan “insan”dır.

(Vaethanan)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KENDİMİZE OYNADIĞIMIZ OYUNLAR

Bulutlar_ve_gzel_gkyz_HD_duvar_kad[1]

 

Hayatımızın en çok şikayet ettiğimiz alanlarına bir bakalım. Hani o hep düzeltmeye çalıştığımız, elimizden gelen her şeyi yaptığımız, karşımızdakileri değiştirmek için yıllardır çabaladığımız ama hiçbir sonuç alamadığımız ve devamlı şikayet ettiğimiz durumlara bir göz atalım.

Çok çaresiz gözüküyor değil mi ?

Oysa her şeyi denediniz. Peki neden çözüme gidemiyorsunuz ?

Şimdi lütfen kendinize karşı çok ‪dürüst olun.

Bütün maskelerinizi kaldırın ve içtenlikle kendinize sorun. Şikayet ettiğim durumlar aslında benim yarattığım ve onlardan beslendiğim durumlar mı? Yani aslında şikayet ettiğim durumları ben kendi gücümü bulmak,başardığımı ve sorunları halledebildiğimi ‪görmek ve bundan dolayı kendimi iyi ‪hissetmek için mi yaratıyorum?

Örneğin karşımdakinin güçsüzlüğü benim kendimi güçlü hissetmemi mi sağlıyor?

O zaman çevremde güçsüz insanlara ihtiyacım var demektir. Ya da herkesin benden çözüm beklediğinden şikayet etsem de aslında bu olaylara çözüm getirerek başkalarının takdirini kazanmak kendimi iyi mi hissettiriyor? O zaman çevremde çözüm bulamayan insanlara ihtiyacım var demektir. Evliliğin/işin zorluğundan şikayet ederek aslında böyle bir evliliği/işi yürütebiliyor olduğumu ispatlamak ve bundan dolayı çevremden takdir almak benim gururumu mu okşuyor? O zaman zor işlere ve zor insanlara ihtiyacım vardır. Bütün sorumluluğun tek başına omuzlarımda olduğundan şikayet edip aslında herkese her şeyi tek başıma becerebildiğimi mi ispatlamaya çalışıyorum?

O zaman hayatımda zor ve tek başıma olacağım durumların yaratılmasına ihtiyacım vardır. Etrafımda hep sorunlu insanlar olduğundan şikayet edip aslında herkese bu sorunlu insanlarla geçinebildiğim için ne kadar uyumlu olduğumu mu göstermeye çalışıyorum? O zaman çevremde sorunlu insanlar olmalıdır. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Burada görmeniz gereken şey aslında kendinizi daha iyi hissetmek için kendinize oynadığınız oyunlardır. Bu oyunları da aslında hiç memnun değilmişsiniz, istemiyormuşsunuz da mecburmuşsunuz gibi oynamanız ve çoğu zaman da oyunu unutup gerçekmiş gibi yaşamanız. Bu örneklerdeki bizi iyi hissettiren durumları deneyimleyebilmemiz için etrafımıza güçsüz, çözüm bulamayan, anlaşması zor, uyumsuz insanlar çekmeye ihtiyacımız vardır ki kendimizin güçlü, çözüm bulabilen, herkesle kolay anlaşan yanımızı deneyimleyip , her defasında başardığımızı görüp kendimizin ve çevremizdekilerin takdirini kazanalım ve bütün bu zorlukların içinde dahi çok iyi hissedelim. Bu arada da yaşadığımız her durumdan şikayet edip enerjimizi bize bu zorlukları yaşatan kişileri değiştirmeye adayarak ömrünüzü geçiririz. Hayatımızda yarattığımız her durum bizim eserimizdir.

Hayatımızın içinde olan her olay ve kişi tesadüf değildir. Kendiliklerinden gelmezler. Biz kendimizi deneyimlemek için bu şartları hayatımıza çekeriz. Bu farkındalıkla yaşayanlarımız şikayet etmek yerine olayın dışına çıkıp bu olayın içindeki gerçek rolümüzü görüp şartları seçimlerimizle değiştirme gücüne sahip oluruz. Esas güç budur. Diğerlerimiz ise sadece bulundukları durumlardan şikayet ederek , karşımızdakileri suçlayarak, kendi yarattığımız hayatın sorumluluğunu kabul etmeyerek mutsuz bir ömür geçirebiliriz. Bu oyunun farkına vardığınız anda kendinizi güçlü hissetmek için artık bu oyuna devam etmenin bir anlamı olmadığını kavrarsınız.‪ Enerjinizi başkalarını değiştirmeye adamaktan çekip , tek değiştirebileceğiniz kendinize çevirirsiniz. Fakat her şeyden önce kendinize dürüst olmanız gerekir. Yukarıdaki sorulara açık yüreklilikle cevap vermeniz gerekir. O zaman görünenin aslından çok farklı olduğunu kavrarsınız. Her olayın, durumun sizin yarattığınız bir senaryo olduğunu görürsünüz. Lütfen başkalarını değiştirmeye çalışarak ömrünüzü harcamayın. Onlar sizin yazdığınız senaryoda rollerini çok iyi oynayan oyunculardır.

Memnun değil misiniz ?

O zaman senaryoyu değiştirin, baştan yazın. Başkalarına harcayacağınız enerjiyi kendi hayatınızın sorumluluğunu almada ve istediğiniz gibi yönlendirmede kullanın. Hayat bir oyun sahnesi . Neyi , nasıl ve kimlerle oynamak istiyorsunuz siz ona karar verin. Ancak ne oynadığınızı unutmadan ve ‪dürüstçe….

* Violet Alalof

Kozmik Enerji Şifa Öğretisi Magister Şehnaz Demir sayfasından

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Bir Trafik Kazasıyla Hayatı Değişen Melody Gardot…

2003 Kasım ayında, Philadelphia’da bisiklete binerken bir jipin çarpması sonucu omuriliğinde oluşan hasarlar, iki yerden kırılan leğen kemiği ve geçirdiği beyin travması göz önünde bulundurulduğunda Melody’nin aslında yaşaması bile bir mucize olarak değerlendirilebilir. Geçici hafıza kayıpları, sese ve ışığa karşı aşırı hassasiyet de bu kazadan Melody Gardot’ya yadigâr kalmış. Geçirdiği tedavi süreci ise hayatının  tamamen değişmesi için  gerekli olan bir süreçmiş adeta. 19 yaşında, hayatı sil baştan öğrenmeye başlayan Melody Gardot, doktorunun müziğe olan yeteğini keşfetmesi ile 9 yaşından beri merak duyduğu müziği farklı bir boyuta taşımış. Hastanedeki tedavisi süresince gitar çalmayı öğrenmiş ve şarkı yazmaya başlamış. İlk kayıtlarını ise doktorunun tavsiyesi sonucu hastane odasında kendi kendine yapmaya başlamış.

Uzun bir süre psikoterapisti eşliğinde ve kalçasındaki ağrıları azaltmaya yarayan bir cihazla yaşayan Melody Gardot, daha sonra bir arkadaşının önerdiği makrobiyotik yemek tarifleri içeren kitapla tanışmış. Bu, hayatını kolaylaştıran ikinci öğe haline gelmiş. Mutfakta yemek yapmanın ve bu tahıllı gıdalarla beslenmenin de ağrılarının geçmesi üzerinde büyük etkisi olduğunu belirten Gardot, bu sürecin zihinsel olarak kendisine çok iyi geldiğini, rahatladığını ve daha rahat uyuyabildiğini belirtiyor.

None O günlere dönüp baktığında, müziğin kendisi için tam bir terapi olduğunu vurgulayan Melody’nin sıcak ve yalın yorumu, dinleyenleri eski zamanların blues, caz ve akustik folk müzikleri arasında eşsiz bir yolculuğa çıkartıyor. Müziğinde Judy Garland, Janis Joplin, Miles Davis, Duke Ellington, Stan Getz ve George Gershwin gibi isimlerden esinlenen ünlü şarkıcı

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İki Medeni İnsan Gibi Konuşup Ayrıldık Erkut’la…

IMG_2416

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bizim karşımıza daima birileri veya bir şeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor.

ayna_tuttum[1]

 

Bizim karşımıza daima birileri veya bir şeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor. Ve biz farkındalığımızı geliştirip de, o yönlerimizi düzelttiğimizde, arınıyoruz, arındırmamız gereken diğer yönlerimize yöneltiliyoruz…

Kişiler ve çevremiz sürekli bir değişim içerisinde. Bunun nedeni kendi egosal yönlerimizi tanıyıp o yönlerimizi dönüştürdükçe, o yönümüzün yansıtmasına ihtiyacı olan kişiler bizden o yansımayı alamayacakları için uzaklaşıyorlar. Biz de başkalarından o dönüşmüş yönümüze ait bir yansımayı bir daha görmüyoruz.

Aynaları nasıl kullanabiliriz?

Diyelim ki birisi ile tartışıyorsunuz ve o kişi sizi adil olmamakla suçluyor. Durun ve içinize bakın. Sonra şu analizi yapın:

Bir kere adil olmayan, sizi adil olmamakla suçlayan kişidir. Onun yargısı tamamen ona aittir. Ancak, sizde ona, onun adil olmayan yönünü gösterecek kadar arınmamış bir yan var demektir.

Peki o yanınız veya yanlarınız neler olabilir? Bu suçlamayı duyduğunuz zaman içinizde oluşan hisse bakın.

Size saldırıldığı hissinde misiniz? Saldırgan bir yanınız var.

Aşağılandığınız hissine mi sahipsiniz? Başkalarını aşağılayan bir yanınız var ve aynı zamanda kendinizi aşağıladığınız bir yanınız var.

Sadece size yönelmiş bir öfke mi hissediyorsunuz? Öfkenizi dindirememiş ve hala zaman zaman öfkenizin esiri olabiliyorsunuz demektir.

Karşınızdakinin sizden korktuğu hissine mi kapıldınız, ya da bu suçlamadan dolayı korktunuz mu? Hala ayıklanamamış korkularınız var demektir…

Ya da gerçekten tam olarak adil olmadığınızı mı hissettiniz, gerçekten adil değilsiniz demektir…

Kendinize ait tesbit ettiklerinizi tek tek dingin bir anınızda düşünün.

Ben neden korkuyorum? Bunun yanıtını içinizden alana kadar ister meditasyon, ister eskilerin söylediği gibi tefekkür halinde içinize yönelin.

Bu arada sistemin size vereceği ipuçlarını kaçırmamaya çalışın. Televizyonda izlediğiniz bir şey, ilan panolarında okuyacağınız bir kelime, gazetede okuyacağınız bir haber, bir arkadaşınızın gelip size anlatacağı bir olay, hikaye vs…

Bunların hepsi size sizin neden korktuğunuzu tanımlamaya çalışacaktır. Çok ilgisiz bir şekilde karanlıktan korkuyor olduğunuz bile çıkabilir ortaya.

Bulduğunuz o yönünüzü kabul edin. Ben bütün bunlarla bir bütünüm diyin. Asla kendinizi suçlamayın, yargılamayın, cezalandırmayın.

Kendinizi yargılamanız, Tanrıyı yargılamak gibidir. Neden diyecek olursanız, bizler Tanrının “Size nefesimden üfledim” dediği varlıklarız.

Aslında özümüz mükemmel. Dualite ortamında deneyimlemek üzere yaşadıklarımız ve sergilediğimiz davranışlarımız var.

Arınmamışlıklarımız nedeni ile sergilediğimiz davranışlarımız da var. Bunlar suçlanması gereken değil, sadece fark edilerek dönüştürülmesi gereken yönlerimiz. Kendimizi yargılayıp, kendi kendimizi içsel olarak öyle çok cezalandırırız ki, dönüşümü gerçekleştiremez, o farkındalığı yaşayamayız.

İşte o zaman esas hatayı yapmış oluyoruz. Çünkü aslında bize tam olarak ait olmayan bir yönü, sanki bizmişiz
Oysa Tanrısal öz varlığımızda bilelim ki o yok. O sadece şu ana ait, dualiteye ait deneyimlediğimiz bir parça.

Yargılamayın, dönüştürün. Sevgiyle kendinizi bağışlayın. Bu belki de yapması en zor şey ama kendinizi bu yönünüzden dolayı sevgi ile kucaklayın ve bağışlayın. Ve artık bunun çözülmesini talep edin . Seçimim artık bu değil diyin. Gereken değişimin gerçekleşmesini talep edin. Bir kaç gün süre ile bu yönünüz üzerinde dinginlik ile dalgalanın, sevgiye geçmeye odaklanın. Bir süre sonra bu konuda son bir deneyim yaşayabilirsiniz. Örneğin aniden karanlıkta kalmak gibi. Artık korkmadığınızı ve karanlıktan korkmanın seçiminiz olmadığını göstermek durumunda kalabilirsiniz. Sınavı ilk seferinde veremeseniz bile, veremediğinizin farkında olmak ve dönüşüm için niyetinizi tekrarlamak süreç tamamlanana kadar sizi yönlendirecektir.

Sonunda sınavı verdiğinizi ve başka hiç bir deneyim ile aynı hissi yaşamadığınızı gözlemleyeceksiniz.

İşte özgürlük anı…

Unutmayın;

“Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız, başarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine başarılı olduğunuz anlamına gelir.”

* Eckhart Tolle

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kim Bu Karı?

IMG_2417

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Genesis-Yeryüzüne Aşkın Fotoğrafları…19/08/2016… Günün Kitabı…

salgado_genesis_fo_gb_3d_05767_1503121803_id_908334[1]

Günün Fotosu kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bugün yargılamayacağım….

en-yeni-çiçek-resimleri[1]

 

Hiç kendinize bir gün, yanlızca tek bir gün boyunca hiç kimseyi yargılamama ve herkesi olduğu gibi kabul etme fırsatı verdiniz mi?
… Çoğumuz bunu yapmanın çok zor olduğunu düşünürüz.
Birisini yargılamadan, bırakalım koca bir günü birkaç dakika geçirmek bile pek ender raslanan bir durumdur.
Üzerinde azıcık düşünürsek, ne kadar sık kendimizi ve başkalarını yargıladığımızı fark ederek dehşete kapılırız.
Yargılayıcı olmaya son vermenin olanaksız olduğunu bile düşündüğümüz olur.
Oysa gerekli olan yargılayıcı olmaktan vazgeçmeye istekli olmak ve mükemmeliyetçilik anlayışından uzak durmaktır.
Çoğumuz dar görüşlülük diyebileceğimiz bir kusuru vardır; insanları bir bütün olarak göremeyiz.
Karşımızdaki insanını tek bir özelliğine takılır.
ve bu yalıtılmış özelliği de hatalı buluruz.
Buna şaşırmamalı; hepimiz yapıcı eleştiri adı altında tebdili kıyafet etmiş yanlış buluculuğu öne çıkaran okul ve ev ortamlarında yetiştirildik.
Kendimiz, aynı hatayı eşlerimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve hatta tesadüfen tanıştığımız insanlara karşı işlerken yakaladığımızda, zihnimizi yatıştırmanın, düşüncelerimizi tahlil etmenin ve yanlış buluculuğun geçmiş deneyimlerimizin sonuçlarından kaynaklandığını bilince çıkarmanın pek çok yararı olurdu.
Geçmişten kalma kötü bir alışkanlık olan başkalarını değerlendirmek ve karşı değerlendirmeyi davet etmek, en iyi koşullarda şartlı sevgiyi, kötüsünde ise korkuya yol açar.
Sevgi kaşifliği kararımızı pekiştirdiğimizde insanların iyi yanları üzerinde yoğunlaşmak ve zaaflarını bağışlamak kolaylaşacaktır.
Ancak bu anlayışı kendimiz dahil herkese eşit olarak uygulamalıyız ki istisnasız bütün insanları ve kendimizi sevgiyle görmeyi başaralım.
Yargılamamak, korkudan kurtulmanın ve sevgiyi hissetmenin başka bir yoludur.
Başkalarını yargılamamayı ve oldukları gibi kabul etmeyi öğrendiğinizde, kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmeyi öğrenmiş oluruz.
Düşündüğümüz, söylediğimiz ya da yaptığımız her şey bir bumerang gibi bize geri döner.
Yargılarımız, eleştiri, hiddet ve diğer saldırı biçimleri halini aldığında bize geri döner.
Yargıda bulunmaktan kaçındığımızda ve insanlara yanlızca sevgiyle yaklaştığımızda geriye gelen de sevgi olur.

Gerald JAMPOLSKY –

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Üç Değerli Nasihat…

beyaz guvercin resmi-6[1]

Küçük Ali yakaladığı güvercini kesmek üzere yere yatırmıştı. Bıçağını çıkarırken güvercin yalvardı:
— Benim etimden sana bir fayda gelmez. Ama edeceğim nasihattan çok fayda gelir. Beni bırak da sana çok değerli üç nasihat vereyim.
Ali bun.a razı oldu. Güvercini bıraktı. Güvercin sevinçle uçup karşısındaki bir ağaca kondu. Başladı nasihatlarını sıralamaya:
— Elinden bir fırsat kaçırırsan ah vah edip durma. Geçiver.
— Zahmeti çok az ama mükâfatı çok bol şey vadederlerse hemen inanma, düşünmeye başla.
Güvercin bundan sonra şöyle dedi:
— Ey aptal, beni neden bıraktın? Halbuki benim midemde iki kilo ağırlığında kocaman bir elmas vardı, eğer beni hemen şuracıkta kesip alsaydın, dünyanın en zengin adamı olurdun.
Ali bunu duyunca öyle bir pişman oldu ki, neredeyse düşüp bayılacaktı. Kendini güç belâ tutup güvercine sordu:
— Söyle bakalım üçüncü nasihatin nedir?
Güvercin kanatlarını çırparak şöyle dedi:
— Sana söyleyecek bir şeyim kalmadı. Çünkü sen önce söylediklerimi tutmadın, daha ne söyleyeyim.
Gurk gurk öttükten sora devam etti:
— Ben sana bir fırsat kaçırırsan çok üzülme dedim. Ama üzüldün. Karnımda mücevher olduğunu söylediğimde az daha bayılacaktın. Tekrar öttü ve güldü:
— Az zahmetle çok şey vaad ederlerse ona da inanma, demiştim. Midemde iki kiloluk elmas olduğunu söyleyince hemen inandın, hiç düşünmedin. Halbuki benim ağırlığım ne ki midemde iki kilo mücevher bulunsun!
— Güvercin pır diye uçtu. Ali de orada düşünceye daldı. Güvercin haklıydı. İnsan her söze kanmamalı, her şeyi inceden inceye ölçüp biçmeliydi.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »