
Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama, biraz duraksa, neler olup
bittiğine anlam verme. Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile
dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı. Sorun yok,
sadece bekle.
Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgar esecektir
ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden
olur!
İzlemene devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde,
o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol , olan ile bütünleş, güzellik
olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken
kendiliğinden olur!..
Hayat üç buçukla dört arasındadır…
Ya üç buçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın…
Bugün modern tıp eğitimi gören insanların birçoğu Doğu tıbbına duyarsız. Oysa bugün Amerika’da kabul görmüş olan birçok tedavi yöntemi Doğu tıbbında 10.000 senedir var olan şeyler.
Alternatif *CAM (Tamamlayıcı ve Alternatif tıbbın ingilizcesi Complementary & Alternative Medicine’ın kısa hali) denen Doğu tıbbı, Ba…tı’nın “Bir ölçü tüm bedenlere uyar” mantığının tersine hareket eder.
Doğu tıbbı insanın ruh ve bedeniyle bir bütün olduğunu; her kişinin bir parmak izi gibi diğerinden farklı olduğunu dolayısıyla hastalığından herkeste farklılık gösterdiği inancında.
Doğu tıbbına bakılarak geleneksel olmayan tıp’’, “folk tıbbı’’, “Doğu tıbbı’’ ve “holistik tıp’’ gibi farklı tanımlar da ortaya çıkmıştır.
Eski Çin’de tıp bilimi, “Tao” üstüne kurulmuştur. Tam olarak çevrilmesi âdeta olanaksız olan bu terim “patika” ya da “yaşam yolu” anlamına gelir. Tao’yla uyum içinde yaşayan insan, sağlıklı insandır.
Doğa yasalarına uygun, olması gerektiği gibi değil de olduğu gibi yaşamak, Tao’yla uyum içinde yaşamaktır. Doğa yasalarına aldırmamak, uyumsuzluk, dengesizlik ve hastalıkla son bulur.
Taocu tıbbı yönlendiren bazı genel prensipler var. Doğu medeniyetlerinde bazı düşünce sistemlerini şekillendiren ve Çin kültürüne şamanizmden miras kalan analoji prensibi ile karşılaşılması şaşırtıcı olmamalı.
Zaten, hem Ortaçağ hem de Rönesans Avrupa’sında da bu prensip simyacılar tarafından benimsenmişti.
Analoji prensibi, benzer formların benzer etkiler ürettiğini kabul eder ve bir objenin numunesinin lazer tekniğiyle bize bütün obje hakkında bilgiler vermesiyle örneklendirebileceğimiz holografi prensibiyle yakın ilişki içindedir. Bu prensibin Antik Çağ’dan beri -sırf Çin’de de değil- bilinegelmekte olduğunu Anaksagoras’ın ünlü “bütün bütünün içindedir” sözü ile anlamaktayız. Bu motta, özellikle Batı simyasının belirleyici formüllerinden olmuştur.
Çinli’ler kendilerine has, tabiri caizse simyevi bir düşünsel stil edinmişlerdir: Dış görünüşlerin incelenmesi, o bireyin içsel durumuna ulaşılmasına da izin verir. Hatta, içselliğin algısını bilgeler direk olarak edinebilirler
Çin tıbbının ardındaki felsefe Budizm ve Konfüçyusçu öğretiler ile Taocu dini ve felsefi birleşik görüşlerin bir karışımıdır.
Her ne kadar geleneksel Çin tıbbı pratisyenleri arasında çok çeşitli düşünce okulları olsa da, temelini beş Taocu aksiyom oluşturur:
İnsanlar da dahil olmak üzere evreni yöneten doğa kanunları vardır.
Evrenin doğal düzeni doğal olarak uyumludur ve iyi düzenlenmiştir. İnsanlar evrenin yasalarına göre yaşadıklarında, bu evrenle ve doğal çevreyle de uyumlu yaşarlar.
Evren dinamiktir, evrende değişmeyen tek şey değişimdir. Durgunluk, evren yasasının karşıtıdır ve Batı tıbbının hastalık olarak adlandırdığı şeye neden olur.
Tüm canlılar birbirine bağlıdır.
İnsanlar çevrelerine çok yakından bağlıdır ve çevrelerinin bütün yönleri tarafından etkilenir.
Fiziksel beden, duygusal ve ruhsal bedenle bir bütündür. Bilim geliştikçe, bizim sadece fiziksel bedenden ibaret olmadığımız, ayrıca enerji bedenimizin de olduğu bilgisi ile karşılaşıyoruz. Newton fiziğinden, Kuantum fiziğine geçişle, katı olarak algıladığımız her şeyin, buna bedenimiz de dahil aslında bir çeşit enerji olduğu anlıyoruz.
Canlı ve cansızın enerji anlamında tek bir bütün olması; fizikte, tıpta, ruhsallıkta, başka algılayış kapılarını açıyor. Özellikle Doğu Tıbbı’nın, yüzyıllardır kullandığı enerji meridyenleri bilgileri yeni yeni ispatlanıyor.
Kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz bugün dünyanın en iyileri arasında yer alır; ‘Operasyon sonrası kalp yogası yapacaksın’ diyor… E Doğu tıbbı bunu 7 bin senedir biliyor! Bugün meditasyonun ya da rahatlatıcı nefeslerin beyin dalgaları ve stres hormonu üzerindeki etkileri son derece net durumdadır.
*********************************************************
Felsefi Arka Plan – Kozmik ve Doğal Düzen
Taocu düşüncede Tao ya da ilk evrensel ilke, bütün doğa modellerinin altında yatan karşıt prensipler dualitesi üretmiştir. Bu yin ve yang prensipleri, zıt kutuplar oldukları kadar karşılıklı olarak bağımlıdır. Bunlar geleneksel Çin tıbbındaki temel kavramlardır.
Yin, soğuk, nemli, loş, pasif, yavaş, ağır ve içe ya da aşağıya doğru hareket eden;
yang ise sıcak, kuru, parlak, etkin, hızlı, hafif ve yukarı ya da dışarı yönelen her şeyi temsil eder.
Her iki kuvvet de doğa ve insan sıhhatinde eşit derecede gereklidir, ayrıca hiçbir kuvvet bir diğeri olmadan var olamaz. Bu iki ilkenin dinamik etkileşimi mevsim döngüsü, insan yaşam döngüsü ve diğer doğal olgularında kendisini gösterir.
Geleneksel Çin tıbbının amaçlarından biri kişinin içindeki yin ve yang’ı ahenkli bir denge içinde tutmaktır.
Taocu öğretmenler Tao’nun yin ve yang’ın yanı sıra, aynı zamanda üçüncü bir kuvvet yani başlangıçta var olan enerji ya da q’yi (ki ya da çi olarak telaffuz edilir) ürettiğine inanmıştır.
Yin, yang ve qi arasındaki etkileşim, Beş Element olan su, metal, toprak, ağaç (tahta) ve ateşi meydana getirir. Bu öğelerin hepsi insan vücudunun yapısı ve işleyişine yansır.
İnsan
Geleneksel Çin hekimleri insan vücudunun yapısını diseksiyon (dokuların kesilerek ayrılması) yoluyla öğrenmemiştir çünkü bir bedeni keserek açmanın atalarına saygısızlık olacağına inanırlar. Bunun yerine majör organların konumlarını ve işlevlerini, asırlar süren gözlemleriyle saptama ve daha sonra bu organları yin, yang, qi ve Beş Element ilkeleriyle ilişkilendirme biçiminde bir anlayış geliştirmişlerdir.
Bu şekilde;
ağaç karaciğer (yin) ve safra kesesi (yang);
ateş kalp (yin) ve ince bağırsak (yang);
toprak dalak(yin) ve mide (yang);
metal akciğerler (yin) ve kalın bağırsak (yang);
ve su böbrekler (yin) ve mesane (yang) ile ilişkilendirilir.
Çinliler aynı zamanda vücudun, kan, ruh, yaşam özü (vücudun qi ve kandan ürettiği büyüme ve gelişme ilkesi), sıvılar (salya, omurga sıvısı, ter, vb. gibi kan dışındaki bütün sıvılar) ve qi’den oluşan Beş Esansiyel Madde içerdiğine de inanmışlardır.
Geleneksel Çin tıbbının eşsiz bir özelliği de meridyen sistemidir. Çinli hekimler vücudun meridyenler denilen ve çeşitli organları birbirine bağlayan ve dengeleyen bir enerji yolu ağı ile düzenlendiğine inanır.
Meridyenlerin dört fonksiyonu vardır: iç organları vücudun dışıyla ve kişiyi çevresi ve evren ile bağlar; vücuttaki organlardaki yin ve yang prensipleri ile Beş Madde’yi uyumlu hale getirir, qi’yi vücuda dağıtır; vücudu hava durumu ile ilgili (rüzgar, yaz sıcağı, rutubet, kuruluk, soğuk ve ateş) dış dengesizliklere karşı korur.
*********************************************************
• Batı tıbbına göre sağlık demek ağrılardan, belirtilerden ve fiziksel ya da zihinsel rahatsızlıklardan kurtulmak demektir. Doğu tıbbına göre ise sağlık beden, zihin ve ruh arasında tam bir uyum sağlamaktır.
• Batı tıbbında sağlıksız olmak, bir neden ve belirtiden dolayı bedensel yapıda oluşan bir kusurdur. Doğu tıbbına göre ise bu vücudumuzda dolaşan doğal enerjinin (çi) dengesini kaybetmesidir.
• Batı tıbbına göre belirtiler hastalığın işaretidir ve hemen yok edilmesi gerekir. Doğu tıbbına göre ise belirtiler hastalığı iyileştirmek için vücudun gösterdiği çabadır.
• Batı’ya göre hastalığın nedeni vücuda dışarıdan etki eden hastalıklı bir şeydir. Doğu’ya göre Çi enerjisini uyumsuz hale getiren herhangi bir harekettir.
• Batı tıbbı sağlıklı yaşamayı empoze etmekten çok tedavi etmeye odaklanır. Doğuya göre kişinin görevi hastalığı önlemek için sağlıklı ve uyum içinde bir yaşam sürmektir.
• Batı’da doktorlar araba tamircisi gibi çalışır. Gelen hastaya mekanik, bozulmuş, yolda kalmış bir araç gibi yaklaşır. Doğu’da hekimin görevi hasta olduklarında onları iyileştirmek yerine onlara yol gösterip sağlıklı kalmaları için asistanlık etmektir.
• Batı’da tedavinin amacı belirtileri ilaçla yok etmek ya da ameliyat etmektir. Doğu’da ise her şekilde yaşamsal değişiklileri dengeye sokmaktır.
• Batı tıbbının yegane gücü yapısal travmalara, kusurlara ve hayati tehlikesi olan hasatlıklara karşı ilaç ve ameliyatla müdahale etmektir. Doğu tıbbının en güçlü özelliği ise kronik denen hastalıkları önlemeye ve anlamaya çalışmak, yaşam tarzını düzenlemek, beden ve zihin dengesini sağlayıp korumaktır.
Doğu içe dönük çalışmalar sürdürmektedir, içerdeki enerjiyi ortaya çıkartmak ve onun gücünü kullanmakla ilgileniyor. Somut enerjide olan enerji tıkanıklığına yani hastalıkların, kökünün ve başlangıç noktası olan düşüncelerle tedavi yöntemlerinle ilgileniyorlar.
10.000 yıldan bu yana her bir insanın içsel yolculuk deneyimlerine kulak vererek çözümler ortaya konuluyor. İlaç ve ameliyatın yerine teknik ve metotlar kullanıyorlar.
Doğunun alternatifi düşünce yani başlangıç. Doğu alternatif düşünce yapısını ve düşünceden sonuca giden yollar üzerinde çözümler üretiyor. Batı tıbbı ise sonuçlara bakarak çözümler üretiyorlar.
Aslında ikisi farklı kulvardalar.
Enerjilerin orta merkezi olarak kabul edilen nokta atomlar. Doğunun çalışmalarının tümü atomu altı ,batının ise atom üzeri …
Çağımızda Doğu ve Batı tıbbının, inanç ve felsefelerini birleşik uygulama yolunda çaba gösterenler artık kabul etmiştir ki;
“Bir hastalık varsa, bunu sebebi düşüncelerdir”
YAZININ SAHİBİ: HÜLYA REİSDİR…
Fatoş Pabuccu Tuncayın sayfasından alınmıştır
![Haruki-Murakami_1531_1388598367[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/04/haruki-murakami_1531_13885983671.jpg?w=780)
Nereye giderse gitsin, yaz kış demeden koşuyor. Farklı ülkelere gitse bile bir yolunu bulup koşmaktan asla vazgeçmiyor. Müthiş bir disiplin bu. Yazdığı kitapların kurgusunu, sarfedeceği harika cümleleri koşarken zihninde oturtuyor.
Adeta rehabilite oluyor. Rahatlıyor ve ortaya sıradışı eserler çıkıyor. Kimden mi bahsediyorum? Günümüzün en meşhur ve olağanüstü yazarı Haruki Murakami”den.
2006″da çıkardığı 1Q84 hala okumadıysanız mutlaka alın okuyun.
İşte ondan alıntılanmış 14 söz…
1. Farklı insanları severim. Şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.
2. Yürekten sevdiğin biri varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir.
3. Paɾaya sahip olmak duɾumunuzu ağıɾlaştıɾıɾ, haɾcamaksa sizi son deɾece üzeɾ ve bitince de kendinizden nefɾet edeɾsiniz. Ve kendinizden nefɾet ettiğinizde, canınız paɾa haɾcamak isteɾ. Ne vaɾ ki, paɾa da kalmamıştıɾ umut da.
4. İnsan sadece vaɾolaɾak diğeɾ biɾ insanda dönüşü olmayan yaɾalaɾ açabiliyoɾdu.
5. Eğer koyu bir karanlığın içindeyseniz; tüm yapabileceğiniz; gözleriniz karanlığa alışana dek öylece oturmaktır.
6. O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.
7. İnsan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.
8. Mutluluğun tek bir türü vardır, ama mutsuzluk, binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. Tolstoy’un dediği gibi: Mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür.
9.Herkesin okuduğu kitapları okursanız, herkesin düşündüğünü düşünürsünüz
10. Çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. İneceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.
11. Ama unutmak için ne kadar çabalarsam çabalayım, yüreğimin ta derinliklerinde, kenar çizgileri belirsiz bir boşluk öylece duruyordu.
12. Bir insan sadece yaşayarak, bir başkasına, düzeltilmeyecek kadar zarar verebiliyormuş.
13.”Ağrı kaçınılmaz, acı çekmek size bağlı bir durumdur.”
14. İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. O yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, az ya da çok hüzünlenir. Emin adımlarla.
![images[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/04/images1.jpg?w=780)
1. Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
2. Hayatta kimseye güvenmeyeceksin demek saçmalıktır inan. Ama kime ‘iki defa güveneceğini’ hesaplamalı insan.
3. Belki de yalancı arkadaşlarına bir teşekkür borçlusun, Sana gerçek dostlarının kıymetini hatırlattıkları için.
4. Yalan zeka işidir, dürüstlük cesaret. Eğer zekan yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.
5. En anlamlı yemin söz vermektir, en büyük intikam affetmektir, en adi söz hiç sevmedim demek; ve en güzel cevap gülüp geçmektir.
6. Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir ?
7. Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır.
8. Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.
9. Kalabalıklar her zaman tehlikelidir. İçinde ruhlarını ucuza satan alçaklar barındırır.
10. Zamanı gelmiş bir fikrin karşısına dikilme gücüne hiçbir ordu sahip değildir.
11. Aşk uğruna gerekirse, yaşamımdan vazgeçerim. Özgürlük uğruna ise aşkımı da feda ederim.
12. Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; Ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!
13. Kimse “vazgeçilmez” değildir ve hiç kimse kendini vazgeçilmez sanan biri kadar “aptal” değildir.
14. Gülmek için mutlu olmayı beklemeyin belki de gülmeden ölürsünüz.
15. Gitme diyebilecek kadar güçlü olmalı insan hayatta. Çünkü hiç kimse, kaybettiklerini unutabilecek kadar güçlü değil aslında.
16. Herhangi birinin senden nefret etmesinin asıl nedeni; senin gibi olmak istediği halde asla senin gibi olamayacağını bilmesidir.
17. Bir ülkede dalkavukluk ve yalakalık getirisinin değer kazanması demek, o ülkenin sonunun geldiği demektir.
18. Ağlamak için gözden yaş mı akmalı, dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı?
19. Yumuşak olma ezilirsin sert olma kırılırsın.
20. İyi bir kadınla iyi bir erkek birlikte değildir. Çünkü kadınlar, kötü erkeklere aşık olup iyi erkeklerle dertleşir.
21. Karşına çıkan herkese güvenme ama onları yine de yargılama, işe yaramaz. Çünkü insanları yargılarsan; onları sevmeye zamanın kalmaz.
22. Aşk, karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sanmanla, sersemin teki olduğunu anlaman arasında geçen zamandır.

“Zen ustalarının en büyüklerinden biri olan Lin Chi şöyle dermiş: Gençken tekneler beni büyülerdi. Küçük bir kayığım vardı ve yalnız başıma göle açılırdım. Saatlerce orada kalırdım. Bir seferinde güzel bir gecede kapalı gözlerle, kayığımda meditasyon yapıyordum. Akıntı aşağı boş bir kayık geldi ve benimkine çarptı.
Gözlerim kapalıydı, bu yüzden şöyle düşündüm: ‘Biri kayığıyla geldi ve kayığıma çarptı.’ İçimde öfke yükseldi. Gözlerimi açtım ve öfke içinde adama bir şey söyleyecekken kayığın boş olduğunu fark ettim. O zaman hareket edecek yön kalmadı.
Öfkemi kime ifade edecektim? Kayık boştu. Yalnızca akıntı aşağı yüzüyordu ve gelip benim kayığıma çarpmıştı. Bu yüzden yapacak hiçbir şey yoktu. Öfkemi boş bir kayığa yansıtamazdım. Gözlerimi kapattım.
Öfke oradaydı ama çıkış yolu bulamadığımdan gözlerimi kapattım ve öfkeye doğru geri geri yüzdüm. Ve o boş kayık benim fark edişim oldu. O sessiz gece, içimde bir noktaya geldim. O boş kayık benim ustamdı.
Ve artık biri gelip bana hakaret ettiğinde gülüyorum ve diyorum ki: ‘Bu kayık da boş…’ Gözlerimi kapatıyorum ve içeriye gidiyorum.”
* Osho
![390872-3-4-244d5[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/390872-3-4-244d51.jpg?w=780)
Hayatındaki herhangi bir şeyi değiştirmek istediğinde bakacağın tek bir yer var: kendi için.
“İçine baktığında, bunu sevgiyle yap.”
1.Ne olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.
İçinizde ve etrafınızda olan her şeyin, bilinçli ya da bilinçsiz, farkında olmanıza imkan yoktur. Bedeniniz ve aklınız şu anda çalışmaktadır ve bunun farkında değildir. Ve havada, radyo dalgalarından düşünce formlarına kadar görünmeyen sayısız sinyal bulunmaktadır ve sizler bunların hiç birini bilinçli olarak algılamazsınız. Gerçeği söylemek gerekirse, tam şu anda kendi gerçeğinizi yaratmaktasınız ama bu olay bilinçli bilginiz ya da kontrolünüzün dışında, bilinçsizce olmaktadır. Bu nedenle istediğiniz kadar olumlu düşünün gene de yaralanırsınız. Yaratıcı olan bilinçli zihniniz değildir.
2. Her şeyi kontrolünüz altında tutamazsınız
Elbette ki olan her şeyden haberiniz olmadığı için, onları kontrol edemezsiniz. Dünyaya emredebileceğinizi düşünmek egosal bir hatadır. Şu anda dünyada neler olduğunun çoğunu egonuz göremediğine göre, sizin için en iyisine egonuzun karar vermesine izin vermek hiç de bilgece olmaz. Seçim sizin elinizde, ama kontrol değil. Ne deneyimle meyi tercih edeceğinize karar vermek için bilinçli zihninizi kullanabilirsiniz, ama onu ifade edip edemeyeceğinizi ya da bunu nasıl ve ne zaman yapacağınızı kendi haline bırakmalısınız. Teslimiyet anahtardır.
3. Yolunuza her ne çıkarsa onu iyileştirebilirsiniz.
Yaşamınızda önünüze çıkan her şey, oraya nasıl geldiğine bakmaksızın, iyileştirmek içindir, çünkü şu anda sizin radarınızdadır. Buradaki varsayım, eğer onu hissedebiliyorsanız, onu iyileştirebilirsiniz de. Eğer onu bir başkasında görebiliyorsanız ve bu sizi rahatsız ediyorsa, o zaman iyileştirmek için oradadır demektir. Ya da Oprah’ın bir keresinde söylemiş olduğu gibi, “Eğer onu fark edebiliyorsanız, ona sahipsinizdir.” Onun neden hayatınızda olduğuna ya da oraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikriniz olmayabilir, ama artık farkında olduğunuza göre, onu serbest bırakabilirsiniz. Karşılaştığınız şeyleri ne kadar iyileştirirseniz, tercih ettiklerinizi ifade etmede o kadar net olursunuz, zira başka şeyleri kullanmak için gereken enerjiyi serbest bırakmış olursunuz.
4. Tüm deneyimlerinizden %100 sorumlusunuz.
Hayatınızda başınıza gelenler sizin suçunuz değildir, ama sizin sorumluluğunuzdadır. Kişisel sorumluluk kavramı söylediğiniz, yaptığınız ya da düşündüğünüzün ötesindedir. Hayatınızda yer alan diğer herkesin dediklerini, yaptıklarını ve düşündüklerini de içerir. Yaşamınıza meydana gelen her şeyin sorumluluğunu tamamen alırsanız, o zaman herhangi bir kişi bir sorunu su yüzüne çıkardığında, o sizin de sorununuz olur. Bu üçüncü ilkeye bağlanır, yani yolunuza çıkan her şeyi iyileştirebilirsiniz. Kısacası, şu anki gerçeğiniz için hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi suçlayamazsınız. Tüm yapabileceğiniz onun sorumluluğunu almak, yani onu kabul etmek, ona sahip çıkmak ve onu sevmektir. Karşılaştığınız şeyleri ne kadar çok iyileştirirseniz kaynak ile o kadar uyumlu olursunuz.
5. Sıfır limite iletiniz “seni seviyorum” cümlesini söylemektir.
Sizi her şeyin ötesindeki huzura, iyileştirmeden ifade etmeye götürecek bilet sadece “seni seviyorum” cümlesidir. Bu cümleyi Tanrı’ya söylemek içinizdeki her şeyi temizler ve böylece şu anın mucizesini yaşayabilirsiniz: sıfır limiti. Amaç her şeyi sevmek. Fazla kiloyu, bağımlılığı, sorunlu çocuğu ya da konuyu, eşi sevin; hepsini sevin. Sevgi sıkışıp kalmış enerjiyi değiştirir ve serbest bırakır. “Seni seviyorum” demek Tanrıya deneyimleme dileğinizin gerçekleşmesidir.
6. İlham niyetten daha önemlidir.
Niyet zihnin oyuncağıdır; esinlenme Tanrı’dan bir bildirimdir. Bir an gelir, yalvarmak ve beklemek yerine teslim eder ve dinlemeye başlarsınız. Niyet egonun sınırlı görüşünü temel alarak hayatı kontrol etmeye çalışmaktır; esinlenme ise Tanrı’dan gelen mesajı almak ve buna göre hareket etmektir. Niyetler işe yarar ve sonuç verir; esinlenme ise işe yarar ve mucizeler getirir. Hangisini tercih edersiniz?
Zero Limit – Joe Vitale, Dr.Ihaleakala Hew Len
![doga%20resim-28[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/doga20resim-281.jpg?w=583&h=365)
Bana göre hayat, bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarla birlikte nasıl var olduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler…
Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için ise hayat, çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu! Bence hayat, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın.
Ama insanlık tarihi boyunca, onu karmaşık bir hale getirme yönünde inanılmaz ustalaşmışız! Çözülmesi zor bir yumağa dönüştürmüşüz…”
Engin Geçtan
Ayşe Armanla yaptığı röportajdan alınmıştır
![hqdefault[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/hqdefault12.jpg?w=780)
Bu sutranın tercümesinden, okunmasından ve anlaşılmasından doğacak olan erdemi atalarıma ve öğretmenlerime adıyorum. Bu sutrayı okuyan herkes, bu sutrayı duyan herkes ve tüm varoluş boyutlarında yaşayan, acı çeken varlıkların tümü emniyette olsun, tehlikelerden korunsun ve korkularından arınsın.
Hepinize saygı, sevgi ve dostlukla
Cem Şen
Bir defasında Kutsanmış Kişi (Budha) Jeta Korusu’nda, Savatthi’deki Anathapindika manastırında konaklamıştı. O sırada bir deva (tanrısal varlık), gecenin ilerleyen saatlerinde tüm Jeta Korusu’nu ışıkla doldurarak Kutsanmış Kişi’ye yaklaştı. Yanına yaklaştığında Kutsanmış Kişi’nin önünde saygı ile eğildi ve doğrulduktan sonra O’nun yanında ayakta durdu. Ardından şu sözleri söyledi:
Tanrılar ve insanlar
Emniyette olabilmek için
Korunmak üzerine derin derin düşünürler.
O sebeple, söyleyin bana lütfen nedir en yüksek korunma?
(Budha:)
Aptalı kendine yoldaş yapma,
Bilgeyi kendine yoldaş yap,
Saygı duyulması gerekene saygı göster:
Bu en yüksek korunmadır.
Medeni topraklarda yaşamak,
Geçmişte hayır işlemiş olmak,
Kendini doğru yola yönlendirmek:
Bu en yüksek korunmadır.
Engin bilgi ve beceri,
İyi geliştirilmiş bir disiplin,
İyi kullanılan sözler:
Bu en yüksek korunmadır.
Ana babayı desteklemek,
Eşinin ve çocuklarının geçimini temin etmek,
İşinde sebaatkar olmak:
Bu en yüksek korunmadır.
Cömertçe vermek, doğru düşünce ve davranışlarla yaşamak,
Akrabaları desteklemek,
Saf eylemlerde bulunmak:
Bu en yüksek korunmadır.
Kötülükten uzak durmak,
Şarhoşluktan korunmak,
Zihnin hallerine uyanık olmak:
Bu en yüksek korunmadır.
Saygı, insancıllık,
Halinden memnun olmak, minnet ve şükür,
Fırsat yakaladıkça öğretiyi dinlemek:
Bu en yüksek korunmadır.
Sabırlı ve uyumlu olmak,
Tefekküre dalanlara yakınlaşmak,
Fırsat buldukça öğreti üzerinde konuşmak:
Bu en yüksek korunmadır.
Sebaat ve kararlılık, arzularına hakim olmak,
Soylu Gerçekleri görebilmek,
Cehaletin bağlarından nasıl kurtulacağını fark etmek:
Bu en yüksek korunmadır.
Dünyanın acısı ya da cazibesi kendisine dokunduğunda
Sarsılmayan, kederlenmeyen,
bulanmayan ve sağlam kalan bir zihin geliştirmek:
Bu en yüksek korunmadır.
Bu şekilde hareket eden insanlar
Asla yenilgiye uğramaz
Her zaman güven ve bereketle yaşarlar:
Bu onların en yüksek korunmasıdır.
kaynak: Cem ŞEN
![12321335_1231766950174605_3899229480004700646_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/12321335_1231766950174605_3899229480004700646_n1.jpg?w=320&h=320)
Bundan 20 yıl sonra, yaptıkların için değil yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla, halatları çöz. Limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. Yapabileceğin kadar söz ver. Sonra, söz verdiğinden daha fazlasını yap. Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık tavuktur. Dalın ucuna gitmekten korkma. Meyve oradadır. Günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hissediyorsan, bu belki bütün gün hırladığın içindir. Başlamak için en uygun zamanı beklersen, hiç başlamayabilirsin. Şimdi başla! Şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla. Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim. Kimi zaman içindeki sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven,Aerodinamik yasalara göre, tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu. Herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor. Zamanlarının büyük bir kısmını, para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar. Öteki insanlardan daha akıllı ol. Yalnız, bunu onlara söyleme! Mutlu olmanın en garantili yolu, başkasını mutlu etmektir.
Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın! İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder. İnsanın tüm evrende kesin olarak düzetebileceği tek bir şey vardır… KENDİSİ!
ALDOUS HUXLEY
Kaynak: Charlotte Gabayın facebook sayfasından alınmıştır…
Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti, çünkü kendi doğrularımı yazacağıma tuttum başkalarının yanlışlarını sildim.
Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: Bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım.
Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı.
Bana yaşamayı öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.
Kimseye göstermem üzüntümü. Gündüz gülerim, geceleri yalnız ağlarım.
İnsan nedir biliyor musun? Ağaçları kesip kağıt yapan, sonra o kağıda, ağaçları koruyun, yazandır.
Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor. Anlıyor musun?
Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı. Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.
Provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, Nede yaşadıklarını silebilmek. Önemli olan, ilk defa değil son defa sevebilmek.
(…)”Bizi bir de bu acımak mahvediyor albayım, başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu, her zaman kendimize acımakla son buluyor…” tehlikeli oyunlar
Güçlü olmaya çalışmak artık beni yoruyor Olric.
![1445002707384[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/14450027073841.jpg?w=248&h=288)
On bir çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu olarak Mersin Silifke’de dünyaya gelen Doğan Cüceloğlu, çok sayıda kişisel gelişim kitabı ile günlük hayatımızdaki davranışlara ışık tutan bir iletişim psikolojisi uzmanıdır. Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını ve bu kitaplardan bize ışık tutacak alıntıları derledik.
1. İnsan İnsana
“İnsan İnsana benim ilk kitabım. İnsan ilişkilerinin trenin rayında gittiği gibi düz bir yolda gitmediğini kendi evliliğimde yaşadım. İnsan ilişkileriyle ilgili çocukluğumda gördüğüm ve öğrendiğimin ötesinde yeni bilgilere ve tutumlara gereksinmem olduğunu anladım. Araştırdım, okudum, düşündüm ve uyguladım. Öğrendiklerimi bu kitapta paylaştım. İletişim alanına ilk adım atanlara önerilecek bir kitap. Bu kitapta çizgi ustası Erdoğan Bozok’un çizimlerinden ve mizah ustası Aziz Nesin’in öykülerinden yararlandım.”
doğan cüceloğlu
“Günlük yaşamı dolduran birçok ilişki vardır, kimiyle ticari ilişkiler kurulur, kimiyle yüzeysel konularda laflanır, bazı kimselerle de dertler, sevinç, kaygı ve özlemler paylaşılır. İç dünyamızı açabileceğimiz dost kimseler azdır. Görüşülen, konuşulan bir çok insana olduğu gibi değil, onların bizi görmek istediği biçimde görünmek isteriz. Başka bir deyişle sosyal maskeler takarız. Çünkü onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek isteriz. Kendi benliğini değerli gören, kendine güveni yüksek olan kimselerin, başkaları tarafından beğenilmeye gereksinimi daha az, kendi benliğini değersiz gören, kendine güveni olmayan kişilerin ise daha çoktur. Bizi değerlendirme durumunda olan öğretmen, patron, müfettiş gibi kimselerle konuşurken onların beğenisini kazanmaya daha bir özen gösterir, maskelerimizi daha sık kullanırız. Kişi yalnız başkalarınca mı beğenilmek ister? Hayır, kişi kendi tarafından da beğenilmek, onaylanmak ister. Bu nedenle de hoş olmayan, can sıkıcı, akılsızca bazı davranışlarını, kendine ve başkalarına akla yatkın gösterebilmek için giderim, tepki oluşturma, yansıtma ve özdeşim gibi birçok psikolojik savunma mekanizmaları kullanır. Bu tür psikolojik savunma mekanizmaları sayesinde öyle bir algılama çerçevesi oluşturur ki, bu çerçeve içinde davranışları aptalca olmaktan çıkar; akla yatkın, anlamlı davranışlar görünümüne bürünür.”
2. İçimizdeki Çocuk
İnsan İnsana ile İçimizdeki Çocuk birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir. İnsan İnsana kapsamlı olarak kişiler arası ilişkilerden ve bu ilişkilerin ortaya çıkardığı sorunlardan söz etmekte, çocuğun içinde büyümüş olduğu ailedeki ilişkilerin türlerinin çocuğun gelişimini nasıl etkilediğini konu etmektedir. Kitap, kişinin içindeki iç çocukla iç ana-baba arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak inceler. Doğan Cüceloğlu şöyle diyor: “Bu kitabı okuyan kişi, iç dünyasının dinamiğini, içinde konuşan seslerin sahibinin kimler olduğunu, bu seslerin niçin birbiriyle uyuşmayan mesajlar verdiğini, niçin karamsar, pısırık, saldırgan, savunucu, mükemmeliyetçi, ya da aşırı eleştirici olduğunu öğrenerek kendinin ve çevresindekilerin davranışlarını anlayabilecek bir aşamaya gelecektir. Kişinin öğretmen, idareci, iş adamı, subay ve sosyal mevkisi ve aldığı sorumluluğa göre, bu aşamaya gelmenin hem birey için hem de o bireyden etkilenen kişiler için önemli sonuçları vardır. Benim gözümde bu kitabın en önemli yararı, kişinin kendini anlayarak daha doyurucu bir kişisel yaşama yönelmesine olanak sağlamasıdır.”
“Hepimizin içinde bir çocuk ve bir (ya da birkaç) ana-baba vardır. İçimizdeki çocuk ve içimizdeki ana-babanın ilişkileri değişik yapılar gösterir. En sık gözlenen ilişki, içimizdeki ana-babanın iç çocuğu ezmesi, utandırması, yargılaması ve sürekli denetlemesidir. Üniversitede çalışan arkadaşım B.E’nin ilişkisi bu türdür. Bu tür ilişki sağlıksızdır. Bu tür sağlıksız aile içi ilişkiler, çevremizde sık sık gördüğümüz sağlıksız insan tiplerinin büyüdükleri ortamları oluştururlar. Bu insanlardan bazıları küskündür, neşesi yoktur. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Yaşamın coşkulu bir yanını göremez, yaşamak onun için bir yüktür. Bazıları gergindir, her an kaygılı ve tedirgindir. Çevremizde sık sık pısırık insanlar görürüz, kendisi haklı olsa dahi ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla haklarını savunamaz. Yobaz ya da bağnaz olarak tanınan insanlar da sağlıksız aile ortamının ürünleridir. Bağnaz belirli bir düşünce ya da inanç sistemine körü körüne bağlanır, cahil yobaz olduğu gibi, aydın yobaz da vardır.”
3. Mış Gibi Yetişkinler, Yetişkin Çocuklar
Çocuk yetiştirirken yapılan yanlışları, uygulanması gereken doğruları, hemen herkesin karşılaşabileceği yapıda bir aile olan Hatice Hanım’ın ailesi üzerinden, Yakup Bey’le söyleşi yaparak anlatıyor yazar. Yaşı büyümüş ama aklı ve kalbi çocuk kalmışların, kendi çocuklarına nasıl zarar verdiklerinin farklı örneklerini, Türk toplumunun içinden seçtiği olay ve durumlar çerçevesinde anlatıyor hoca. Anlaşamayan, sürekli didişen, birbirini yargılayan yetişkinler arasında büyümek zorunda kalan çocukların, hüzün, kızgınlık hatta suçluluk duyguları içinde yaşamaya mahkum olmalarının sonuçlarını anlatıyor.
doğan cüceloğlu
“Sizce benim iç dünyam dengeli mi Yakup Bey?” diye sordum. Böyle bir soruyu hiç beklemiyor olmalıydı ki önce hayret etti, daha sonra gülmeye başladı. “Bilgisayar satın alma örneğinde dengeli gözüküyor. İç çocuk bireycidir; yani sadece kendini düşünür. Sadece kendinizi düşünseniz bilgisayarı alır mıydınız?” “Sanırım alırdım. Ama başka gereksinmelerim var ve bunlar başka sorumluluklar yüklüyor. Tüm paramı bilgisayara ayıramayacağımın farkındayım.”
Yakup Bey gözlerini açarak, “Şimdi iç ana-babanız konuşuyor,” dedi. “Sorumlulukların bilincinde olan odur. İçinizdeki çocuk hayalcidir.” Bir süre sustu ve “Timur Bey hayaller,” dedi, yeniden bir süre sustu, düşündü ve konuşmasına devam etti; “Hayal kurmanın yaşamımızda bizim sandığımızdan çok daha önemli bir yeri vardır. İnsanlığın tüm yenilikleri iç çocuğun hayalleriyle başlar. İç ana-baba bu hayalleri gerçekçi bir zemin üzerinde değerlendirir. Hayalcilik iç çocuğun, gerçekçilik iç ana-babanın özelliğidir. Beraberce sağlıklı bir davranış ortaya çıkar.” Hayallerin önemi üstünde durmak istiyordu; ona bu konuda fırsat vermek için, “Yani insanlık tüm gelişimini iç çocuğuna mı borçlu?” diye gülümseyerek sordum. Önce ne dediğimi pek anlayamadı; daha sonra şaka yapıyorum sanarak gülümsedi. Bir süre sonra gözlerini kısarak beni süzdü ve,
“Bravo,” dedi. “İnsanlığın iç çocuğuna ne kadar borçlu olduğunu ben pek düşünmemiştim. Evet, bütün gelişmeler bir hayalle başlar. Ve hayal kuran, iç çocuğumuzdan başkası değil!”
4. Savaşçı
Kafasına hayata dair birçok soru takılan sınıf öğretmeni Arif Bey, Doğan Cüceloğlu’nu buluyor ve hayat üzerine, hayatın içindeki savaşa dair sohbet etmeye başlıyorlar. Hayatın anlamını anlamak üzerine, daha coşkulu bir yaşam için nasıl bir savaş gerektiğine dair bu sohbet okuru bir hayat bilgisi dersine sokuyor.
“Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içinde kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa, mış gibi ilgilenmez. Dürüsttür. Arif Bey söylediklerimi hafif hafif başını sallayarak dinliyordu. Cümlemi bitirince anladığını belli eden bir yüz ifadesiyle bana baktı. Bir süre sonra, sormak istediği bir soru olduğunu yine yüzünden anlamıştım.
-Savaşçı bir ortama girdiği zaman kendi niyetinden, niyetinin saflığından emindir. Tamam, bunu kabul ediyorum. Ama, anladığım kadarıyla savaşçı da bizim gibi bir toplum içinde yaşıyor ve onun da tanıdıkları, bildikleri, ailesi, dostları var. Kendi istediğini bilmesi yeter mi? Çevresindekilerin istediklerini de hesaba katmak zorunda değil mi?
-Aslında bu bizi daha önce konuştuğumuz hapishane konusuna, ait olma birey olma dengesi ve yaşam dansı farkındalıklarına geri götürüyor. Savaşçı evet’ini ve hayır’ını keşfetmiş biridir. Bu evet ve hayır dengesi içine kişinin yakınları, dostları, ailesi, çevresi girer. Yani savaşçı ortama getirdiği bilinçte bütün dinamikler üzerinde düşünüp karar vermiştir. Savaşçı şunun farkındadır: Hayır demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin evet’inin de anlamı yoktur. Kendi yaşamlarının liderliğine soyunmuş kişiler, hayır ve evet kelimelerinin tam eksiksiz tüm birer cümle olduğunu bilirler. Hayır ve evet’leriyle savaşçı hem kendinin hem de ilişki içinde olduğu insanların sınırlarına saygılıdır. Hayır demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin evet’inin de anlamı yoktur.”
5. İletişim Donanımları
Doğan Cüceloğlu bu kitabıyla ilgili şöyle diyor: “Keşkesiz bir yaşam için kim olduğunu ve ne istediğini bilmek yetmez; varoluşunu yaşamayı ve paylaşmayı da bilmek gerekir. Bir düşünün: Pişmanlıklarınızın çoğunun insan ilişkilerinden kaynaklandığını görürsünüz. Bu kitapta, ailede, işyerinde ve toplumda sağlıklı insan ilişkilerine önem veren, keşkesiz bir yaşam isteyen insanlar için yazdım; yaşamınızın sonunda, “Keşke kendi hayatımı yaşayabilseydim!” dememeniz için!”
doğan cüceloğlu
“Yüz ifadesinin, beden duruşunun, sesin, bakışın anlamı vardır. Konuşmayan, birbirinin yüzüne bakmayan insanlar birbirlerine ne gibi mesajlar göndermiş olabilirler? Bu iki insan birbirinin yüzüne bakmamak ve birbirlerine bir şey söylememekle birçok anlam ifade etmiş olabilir. Örneğin, aşağıdaki şu mesajlar ve benzerleri, deniz kıyısında birbirini gören ve selamlaşmayan insanlar için geçerli olabilir: “Sen benim için selam verilecek değerde bir insan değilsin.” “Ben tanımadığım kadınla/erkekle konuşacak tip değilim; benden uzak dur.” “Sabah güneşini görmek üzere sahile çıkmışsınız; selam vererek sizin iç dünyanızdaki sükuneti bozmamaya özen gösteriyorum.” “Konuşmak için canım gidiyor, ama birileri görür de laf eder diye korktuğum için yüzünüze dahi bakmaya cesaret edemiyorum.” Demek ki, iki kimse birbirine hiçbir şey söylemediği ve birbirinin yüzüne bakmadığı halde, ikisi arasında anlam alışverişi vardır. Başka bir örnek daha alalım. Farz edelim bir otobüs garında tek boş olan sandalyeye oturdunuz. Sandalyeye otururken diğer sandalyede oturan kişilere selam verebilirsiniz veya vermeyebilirsiniz. Etraftakilere selam verseniz de iletişim içindesiniz, vermeseniz de! Selam verirseniz, ‘Sizi insan yerine koyuyorum’ , ‘Selam verilmeye değer insanlar olarak görüyorum’ anlamını ifade etmiş olursunuz. Selam vermemeniz de zıt anlamlar ifade eder. Yaşamın dokusunu insan ilişkileri oluşturur. İnsanlar, çoğunlukla birbirlerini adam yerine koyuyor, değer veriyorlarsa o toplumda insanlar daha az stresli, daha güler yüzlü olurlar. Birbirlerini adam yerine koymayan, değer vermeyen insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda ise stres yüksektir. Asansöre bindiğinizde birbirinize sözünüzle veya gözünüzle selam veriyor musunuz? “Günaydın, merhaba, iyi günler,” gibi sözlerin sık sık söylendiği ortamlar uygar ortamlardır. Asansöre binip birbirlerinin yüzüne bakıp hiçbir şey söylemeyen insanların bulunduğu ortamlarda da iletişim vardır; bunlar, ‘Adam yerine koymaya değmezsin’, ‘Umurumda değilsin,’ türünden mesajlardır. Ne var ki, bu tür mesajlar, uygar toplumlardaki insanların birbirlerine verecekleri mesajlar değildir. Geleneksel kültür içinde selamlaşma, selam vermek ve selam almak, toplumsal yaşamın önemli bir parçasıydı. Kahveye giren biri, “Selamünaleyküm,” dediği zaman kahvedeki herkes ona, “Aleykümselam!” diye karşılık verirdi. Selam vermek sünnet, verilen selamı almak farz olarak düşünülürdü. Selamlaşmak, cemaat yaşamının önemli bir parçasıydı.”
6. İçimizdeki Biz
“İçimizdeki Biz, yaşamımızdaki dayanışma gerçeğinin temelidir. Bu gerçeği yaşayan insanlar birbirlerine güven duyarlar. Aile yaşamı, komşuluk ilişkileri, ekonomik ve politik yaşam bu güven üstüne kurulur. Böyle bir toplumda trafik ışığında motoru stop eden arabanın sürücüsüne yardım eli uzanır; çocukların ve toprağın geleceğine sahip çıkılır. Evlerin içi kadar sokakların ve kentlerin temizliğine de önem verilir. Dayanışma bilincinin olmadığı yerde, sen-ben anlayışı hakimdir. Evrendeki dayanışma gerçeğinin fark edilmesi biz bilincinin temelini oluşturur. Bu kitapta, sen-ben anlayışı üzerine kurulmuş aile ve iş yaşamının sorunlarını irdeliyor ve çözümün biz bilincinde yattığının kanıtlarını veriyorum.”
“İnsanoğlu ilk doğduğunda tümüyle bağımlıdır, bir başkası yardım etmezse yaşamını sürdüremez. Yedirilmesi, giydirilmesi, bakılması ve gözetilmesi gerekir. Çocuk büyümeye başlarken yavaş yavaş bağımlı olmaktan kurtulmaya başlar ve bağımsız olmanın derecelerini yavaş yavaş ilerletmeye başlar. Yemek yerken kaşığı kendi tutmak ister, emekleme devresinde merdiven basamaklarını kendisi çıkmak ister. Yürümeye başlar başlamaz elinin tutulmasını istemez kendi yürümek ister.
Büyüdükçe çocuğun bağımsızlık gereksinimi kuvvetlenir, kendi sınırlarını ve gücünü keşfetme çabası içine girer. Anne babasının yapma dediklerini yapma isteği kuvvetlenmeye başlar. Kendi yaşamının kaptanı olmak ister. Bu istek 13, 14, 15, 16 yaşlarında doruğa ulaşır. Birçok ana-baba çocuklarının kendi yaşamının kaptanı olma isteğini anlamaz. Ya da anlamak istemez ve bu yaşlarda çocuklarıyla büyük çatışmalar içine girerler. “Ne kadar uysal çocuktu, şimdi ne oldu bilmem? Kötü arkadaşları var onların etkisi altında kalıyor. Hiç söz dinlemez oldu” türünden şikayetleri bu yaşlardaki çocukların ana babalardan sık sık duymak mümkündür. Çocuk bir olgunlaşma süreci içindedir. Bu süreç onu sen anlayışından, ben nlayışına” ve oradan da biz bilincine doğru götürecektir. Ana-baba bu sürecin bilincinde olursa çocuğun davranışlarını anlayış içinde karşılar ve sürecin tamamlanması için ona yardımcı olurlar.”
7. Mış Gibi Yaşamlar
Doğan Cüceloğlu, Mış Gibi Yaşamlar’ı bir sohbet biçiminde yazmış. Doğan Bey’le Arif Bey’in sohbeti… Köşe yazarlarından da alıntılara da yer vermiş. Mış gibi yaşamı, düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında olmayan, sözü, gözü, davranışı birbirine uymayan insanların yaşamı olarak açıklıyor Doğan Cüceloğlu.
doğan cüceloğlu
“Öyle insanlar var ki, düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında değiller; sözü, gözü, eli başka telden çalar. Bu insanların yaşamına ‘mış gibi yaşam’ diyorum. Çevrenize bir bakın, aklı, düşüncesi çocuğuna yardım etmekle dolu olduğu halde asık yüzlü, kırıcı sözlü, ilgisiz gözlü anne ve babalar; öğretmen olduğunu söyleyen ama hiç kitap okumayan insanlar göreceksiniz.
Mış gibi yaşam, insanların bu anlayışla oluşturduğu ya da işlettiği kurumlar yoluyla tüm topluma yayılıyor: Vatandaşa yardım etmek için oluşan bürokrasi, köstek olmak konusunda uzmanlaşıyor; güven duymamız için oluşturulan kurumlar güvensizliğin kaynağı haline geliyor; adaleti sağlamak için yapılan yasalar adaletsizliğin düzenini sürdürüyor. Kimimizin körleşip fark etmediği, kimimizin kanıksayıp artık yadırgamadığı mış gibi bir yaşam yaşıyoruz. Sanki kaderimiz olmuş, kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor. Yaşıyormuş gibi görünüp de aslında yaşamamak… Ve yaşamadığının farkında bile olmamak…”
8. Bir Kadın Bir Ses
Kitapta Toroslar’ın bir köyünde doğan Saniye’nin zorluklar, engeller, imkansızlıklar ve acılarla dolu öyküsü anlatılıyor. Saniye, erkek gibi bir kız olup babasının gözüne girerek okula gitmeyi başarmıştı; ama tüm mücadelesine rağmen kocasının iç dünyasına girmeyi, onun can yoldaşı olmayı başaramamış. Otuz yılı aşkın evliliğinde kendi adını kocasının ağzından bir kez bile duymayan Saniye, “Acaba ben gerçekten de yok muyum?” kuşkusuna kapılır. Tüm duygularını ve özlemlerini şiire döker. Doğan Cüceloğlu şöyle diyor: “Saniye Çelik’le konuşmamı sanki rahmetli annem benden istedi. Dinlediğimde, Saniye’nin acıları, yalnızlığı, içinin burukluğu annem Zehra’nın yaşamını anımsattı.”
“Kendimden aldığım her yanıt beni acıya boğuyordu. Bu ülkede kadın olmak, dört duvarlı damda mahkum olmaktı, baskı altında olmaktı. Ve namus uğrunaydı bu mahkumiyet. Maalesef bazı kadınlarda paraya, pula, servete, lüks bir yaşama, kendiliğinden teslimiyet vardır. Bence bunun adı kendinden vazgeçmekti. Ben kendimden vazgeçmedim! Mutsuzluğumun, haksızlığa uğradığımın bilincindeydim. Her zaman baş kaldırdım, çoğu zaman acımasızca ezildi başım. Bir savaşın içindeydim, bunu biliyordum. Var gücümle savaştım ama olmadı, hiçbir şey düzelmedi! Yenik düşen yine ben oldum ama hiç değilse savaştım da yenildim. Daha önce de söylediğim gibi, işim bittikten sonra, bir odaya çekildim ve ortaya Türkiyeli Kadın şiiri çıktı.”
9. Başarıya Götüren Aile
“Bu kitap, çocuğunun başarılı olması için, “Çok çalış oğlum/kızım,” demenin ya da tüm maddi olanaklarını seferber etmenin ötesinde bir şeyler yapmak isteyen ana-babalara yol göstermek amacıyla yazıldı. Her ana-baba, okul başarısı için çocuğuna yardımcı olmak ister. Ama öğrenme sürecinin bilimsel temellerini kavramadan atılacak her adım, iyi niyetli de olsa, çocuğu engelleyebilir. Başarıya Götüren Aile, sınav döneminde çocuklarına destek olmak için doğru ve etkili yöntemler arayan tüm ana-babalara kılavuzluk edecek.”
doğan cüceloğlu
“İçinizdeki kaygı ve öfke bir süre sonra bir yön bularak kendini ifade etmek ister. Nihat Bey komşu toplantılarında, arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerde, bozuk düzenden, eğitimin yetersizliğinde, iyi yönetilemediğimizden söz eder, ama bunlar onu tatmin etmez, bu sözlerle içindekileri tam olarak boşaltmış olmaz. Bu durumda birçok ana-baba gibi Nihat Bey de güç hiyerarşisi içinde güçlüden güçsüze doğru farkına varmadan bir eziyet etme ve bunaltma mekanizması başlatır ve tüm aile bundan nasibini alır. İş stresinin üstüne bu kaygı ve öfke, evde hiç de hoş olmayan bir ortam yaratır. Nihat Bey oğlu Timuçin’in, arkadaşlarıyla birlikte olmasına burnundan soluyarak tepki gösterir. Eğer ailede gerçekleri algılamada sorunlar varsa, “Çalışırsa yapar” kanaati gittikçe baskınlaşır ve sınavdaki başarısızlığın nedeninin çocuğun yeterince çalışmaması olduğu düşünülür.”
10. Korku Kültürü – Niçin Mış Gibi Yaşıyoruz
Doğan Cüceloğlu, Korku Kültürü’nde oğlu Timur ve öğretmen Arif’le bir Türkiye yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta, “Niçin mış gibi yaşıyor ve bunu sürdürüyoruz?” sorusuna yanıt arar ve mış gibiliğe neden olan durumları irdeler. “Savaşçı adlı kitabımı, gönlünü öğretmenliğe vermiş biriyle söyleşerek oluşturdum. Bu kişi erdem yolcusu olduğundan da, ona Arif adını verdim. Gerçek olmayan ve yaşamımda özel bir yeri olan Arif Bey’e Okurer soyadını uygun gördüm. Bunun nedeni de, yaşamıma yön veren sevgili öğretmenim Cahit Bey’in soyadı olmasıdır. Timur, oğlumdur, gerçek biri. İki yaşından beri Amerika’da yaşıyor ve ben Amerikalı eşimden ayrılıp Türkiye’ye dönünce, dört yıl benden, babasından ayrı kaldı.”
“Korku kültürü için davranışı denetlemek, sevgi ve güven kültürü için ise insanı geliştirmek hedeftir. Gelişmiş insan kendi davranışını içine sindirmiş olduğu doğrularla yönetir. Vicdan dediğimiz pusulası kendi içinde zamanla gelişir. Korku kültürü içinde yetişmiş olan etrafta korktuğu bir güç yoksa her türlü yalanı söyleyebilir, adiliği yapabilir. Vicdan dediğimiz insanı insan yapan en önemli kaynak, pusula, onlar küçücükken ana-babaları tarafından tahrip edilip yok edilmiş, gelişmesine fırsat verilmemiştir. Hiçbir ana-baba bilerek çocuğunu korku kültürü içinde büyütmek ve ömür boyu onu pusulasından mahrum etmek istemez. Çocukluğunuza baktığınız zaman kendinizi hangi ortamda büyümüş olarak görüyorsunuz? Bunu farkında olmak çok önemli ilk adımdır. Birçok ana-baba bilmeden, farkında olmadan, kendileri nasıl büyütülmüşse, çocuklarını da öyle korku kültürü içinde büyütürler. Bence bu konu bizim toplumun en önemli konusudur.”
11. İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog
Gazeteci Canan Dila’nın Doğan Cüceloğlu’nun çocukluğundan bugüne yaşam yolculuğunu bir söyleşi şeklinde yazarak ortaya çıkmış bir kitap.
doğan cüceloğlu
“En güçlü anılarımdan bir tanesidir… İlkokul birde… Öğretmenim, daha önce de ablamı okutmuş olan, rahmetli Muazzez Aktolga’ydı. İlkokul birinci sınıfın dördüncü ya da beşinci ayıydı; öğretmenim yanıma gelip, “Yavrum ayakkabıların çok yırtık, sana baban yeni bir ayakkabı alsın,” dedi. İyi de babama nasıl söyleyeceğim? Evdeki bütün konuşmalar, “Dükkan battı batacak”… Hatta yemekte kaşığımı çok doldurmaya bile korkardım babam azarlayacak diye… Okul çıkışı dükkana gittim. Ağabeyim orada ama babam da dükkanda. Dükkana yakın bir duvarın arkasına gizlenip ara ara başımı çıkarıp bakıyorum babam hala orada mı diye. Ağabeyimi tek yakalamaya çalışıyorum ki söyleyeyim. Kunduracı (Kunduracı İbrahim) görmüş beni, gitmiş söylemiş, “Sizin oğlan yarım saattir bakıp duruyor,” diye. Ağabeyim geldi, beni saklandığım yerden alıp dükkana götürdü. Babam, “Niye orada saklanıp bizi gözlüyorsun?” der demez ağlayarak ayakkabıyı söyledim. Babamın gözleri doldu (…), “Tamam” dedi. (Sessizlik …) (…) Ne zaman bir ayakkabı alınacak olsa ayakkabıcıya gidip de daha ilk ayakkabıyı ayağıma giydirip “İyi oldu mu?” dediklerinde (…), “Olmadı” dersem alınmaz diye korkumdan… sesimi çıkaramazdım. Her giydiğim ayakkabı mutlaka olurdu (!). Ve tabii sürekli vururdu giydiğim ayakkabılar. Hala sıkıntı basar yeni bir ayakkabı giydiğimde. Sürekli yokluk, sürekli sıkıntı… Ağabeylerimin eskilerini giyerdim.”
12. Öğretmen Olmak, Bir Cana Dokunmak
“Bu kitabı değerli dostum Prof. İrfan Erdoğan ile birlikte yazdık. Kendisiyle son beş yılda Final Okulları’nın eğitim danışmanlığını yaparken sık sık sohbet etmek ve birlikte konferans ve seminerler verme imkanımız oldu. Kitap onun ve benim eğitim konusuna bakışımızı bir sohbetler zinciri çerçevesinde ele alıyor. Bu sohbetler İstanbul’un ve Türkiye’nin değişik yörelerinde yer aldı. Bu kitabın oluşumu süresince ben eğitimle ilgili düşünme, araştırma ve paylaşma fırsatları buldum ve zenginleştim. Kitap öğretmenlere yönelik, ama ele alınıp tartışılan kavramlar kendini eğitici durumda bulan ana-babalar ve yöneticiler için de yararlı olabilir.”
“Eğitim genellikle davranış değiştirme süreci olarak tanımlanır. Bunun dışında eğitimle ilgili farklı tanımlamalar da vardır. Örneğin Durkheim, eğitimi yetişmiş kuşağın birikimlerini yetişmekte olan kuşağa yöntemli bir şekilde aktarması olarak tanımlar. Eğitimi yetişmekte olan neslin uyum kabiliyeti kazanması olarak tanımlayanlar da vardır. Bazı otoritelerce ise eğitim yaşama hazırlık değil, yaşamın ta kendisidir. Bunlar eğitimle ilgili yapılmış belli başlı tanımlardır. Ancak müsaadeniz olursa ben kendi tanımımı yapmak istiyorum. Bence eğitim bir cümledir. Ne demek istediğimi daha açık bir şekilde ifade edebilmem için cümlenin ne olduğunu söylemeliyim önce. Bir cümle özne, nesne, zarf yüklem ve tümleçten oluşur. Eğitimde tıpkı cümle gibi, öznesi, nesnesi, tümleci yüklemi olan bir yapı veya sistemdir. Yani eğitim belli unsurlardan oluşan ve bütünlüğü olan kompozisyondur. Ve bu bütünlüğün idareciler, öğretmenler,ebeveynler, öğrenciler, geçmiş, bugün, gelecek, okul, aile, toplum, ders kitapları, programlar ve teknolojik araç gereçler gibi unsurları vardır. Bence eğitim işte budur. Yani bir cümle gibi birbirleriyle ilişkili öğelerden oluşan bir sistemdir.”
Kaynak
Cumhuriyet Kitap, Sayı 143, Doğan Cüceloğlu Röportaj,-leblebitozu

Bazen birileri hayatınıza girer ve onların orada olmalarının, sizin bazı amaçlarınıza hizmet etmeleri, size ders vermeleri veya kim olduğunuz ya da kim olmak istediğiniz konusunda size yardım etmeleri demek olduğunu kesinlikle bilirsiniz.
Bu kişilerin kim olabileceklerini asla bilemezsiniz bir oda arkadaşı, bir profesör, bir arkadaş, bir sevgili ya da tamamen yabancı biri ama gözleriniz onlarla kilitlendiğinde, işte o an hayatınızı çok derin bir şekilde etkileyeceklerini bilirsiniz.
Bazen, başınıza gelen şeyler ilk başta korkunç, acı verici ve adaletsizce görünebilir ama sonraları aksine o engelleri aşmadan potansiyelinizin, gücünüzün, iradenizin ve yüreğinizin asla farkına varamayacağınızı anlarsınız.
Hastalık, yaralanma, aşk, gerçek mükemmelliğin kayıp anları ve aptallıklar, hepsi sizin ruhunuzun sınırlarını test etmek için vardır. Bu küçük testler olmaksızın, her ne olursa olsunlar, hayat hiçbir yere varamayan, pürüzsüzce asfaltlanmış düz, yavan bir yol gibi olurdu. Güvenli ve rahat; ama aptalca ve tamamen anlamsız.
Tanıştığınız, hayatınızı etkileyen insanlar, tecrübe ettiğiniz başarı ve çöküşler, kim olduğunuzu ve kim olacağınızı bulmanıza yardımcı olurlar. Kötü tecrübelerden bile bir şeyler öğrenilebilir. Aslında, bazen onlar en önemlileridir.
Eğer birileri sizi severse, karşılığında onlara hangi şekilde yapabiliyorsanız sevgi verin, sadece sizi sevdikleri için değil aynı zamanda size sevmeyi ve kalbinizi ve gözünüzü nasıl açabileceğinizi öğrettikleri için. Eğer birileri sizi incitirse, aldatırsa ya da kalbinizi kırarsa, onları affedin, size, güveni ve kalbinizi kimlere açacağınıza dikkat etmenin önemini öğrettikleri için.
Her gününüzü önemseyin. Her anın değerini bilin ve onu bir daha asla yaşayamayacağınız için o anlardan alabileceğiniz her şeyi alın. Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun ve onların söylediklerini dinleyin!
Aşık olmanıza izin verin, kendinizi serbest bırakın ve görüşlerinizi yükseltin. Başınızı dik tutun; çünkü her türlü hakka sahipsiniz. Kendinize önemli bir kişi olduğunuzu söyleyin ve kendinize inanın; çünkü eğer siz kendinize inanmazsanız başkalarının size inanması güç olacaktır.
Hayatınızda istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Kendi hayatınızı yaratın ve daha sonra dışarı çıkıp hiç pişmanlık duymadan yaşayın! Ve eğer birilerini severseniz bunu onlara söyleyin; çünkü yarının neler sakladığını asla bilemezsiniz.
Yaşadığınız her günden hayata dair bir ders alın! Bugün; dün için endişelendiğiniz yarındır. Buna değer miydi?
-Sharon Zeff
![hqdefault[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/03/hqdefault11.jpg?w=780)
Kara günlerim oldu benim ama kendimi umutsuzluğa kaptırmadım mesela. Hatalarım oldu benim ama hiç kötü olmadım mesela. Düştüğüm oldu benim hayatta, uzun süre yerde de kaldım ama kalkmaya çalışmayı hiç bırakmadım mesela. Büyük hayal kırıklıklarım oldu benim ama inancımı hiç yitirmedim mesela.
Canımın çok yandığı oldu benim ama acıdan hiç korkmadım mesela. Paramın çok olduğu zamanlar oldu ama beni hiç esir alamadı mesela. Yoksulluğun en dibini yaşadım ama ağır başlılığım hiç bozulmadı mesela.
Çok zayıf ve yetersiz olduğum zamanlar oldu ama kalbimdeki ışık hep güçlü oldu mesela. Çok öfkeli olduğum zamanlar oldu ama adillikten asla sapmadım mesela. Zaman değişti, mekan değişti, koşullar ve kişiler değişti ama ben ışığa doğru yürümeyi asla bırakmadım mesela.
Cem Şen Hocamdan