Bazen fısıldanın gerçekler haykırışlardan çok daha güçlü olabilir…

hqdefault1

 

Yakın bir zamana kadar ülkemizde bir terörist saldırı olduğunda yabancı arkadaşlarım hemen mesaj atar, arar halimi hatırımı sorarlar, endişelerini dile getirirlerdi. Son terörist saldırılarda artık bunu yapmamaya başladılar. Onların bakış açısından sanırım artık Türkiye, bombaların patladığı ve insanların savaş ortamında yaşadıkları bir ülkeye dönüştü. Yalnızca biz değil, diğer ülkelerdeki dostlarımız da şiddeti kanıksadı. Artık bu şiddet bize normal geliyor ve büyük bir travma yaşandığında verilen tepkiyi kitlesel olarak veriyoruz: yani olup biteni hızla unutuyoruz! Unutuyoruz çünkü yaşanana mantıklı bir açıklama getiremiyor ve çaresizlik duygusu ile ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Bu terör saldırısı beni hızla anılarıma götürdü. 1980’lerde henüz üniversite öğrencisiyken o yıllarda yapılan bir araştırmada Üniversite öğrencilerine içinde “Güneş mi dünyanın çevresinde dönüyor, dünya mı güneşin çevresinde dönüyor?” tarzı soruların da bulunduğu bazı sorular sorulmuştu. Önemli bir oranda Üniversite öğrencisi soruya, “ikisi birbirinin çevresinde dönüyor,” tarzında yanıtlar vermişlerdi. İlk büyük dehşetimi burada yaşamıştım. Aptallaşan bir gençliğin geleceğimizi nereye götüreceğini o an dehşet ile fark etmiştim. Bundan kısa bir süre sonra “İçinden Tramvay Geçen Şarkı” adlı oyunda, Nazi askeri kılığındaki bir kaç oyuncu İstiklal Caddesi’ne çıkıp, insanları kenara çekip duvara dayadılar. Ardından “Kimlik bitte!” diyerek kimlik kontrolü yaptılar ve üst baş aradılar. İnsanlar Alman aksanı ile konuşan Nazi kıyafetli askerlerin kendilerinden kimlik istenmesini yadırgamadılar. Bu ikinci olay dehşetimi daha da artırdı. Tümüyle boyun eğen, sorgulamayan, sorgulamaktan ve itiraz etmekten korkan bir topluma dönüşmüştük. İtaatsizlik yapamayan, karşı çıkamayan, sorgulamayan bir toplum ne yazık ki büyük acılar yaşayarak yok olmaya mahkumdur.
İşte öğretmen olmaya o zaman karar verdim. Bu karanlıkla nasıl mücadele edebileceğimi, ne yapabileceğimi düşünürken, birilerine itaatsizliği, özgürlüğü, sorgulamayı, anlamayı, eğriyi doğrudan ayırt edebilmeyi ve işini hakkıyla yapabilmeyi öğretmekten başka bir mücadele yöntemi olmadığını fark ettim.
Aslında bunun uzun bir yazı olmasını düşünmüştüm. 80’lerin son çeyreğinde, 90’ların başında ve sonunda, ardından 2000’lerde olan olayların nasıl birbirlerini hazırlaya hazırlaya bizi bugün yaşamakta olduğumuz bu karanlığa getirdiğini anlatacaktım. Sonra insanların 90’ların başında artık uzun metin okumamaya başladıklarını anımsadım ve daha uzun yazmaktan vazgeçtim.
Bugün, yapılabilecek tek bir şey var: Her ne yapıyorsanız yapın, onu hakkıyla ve mükemmel yapın. Bu karanlıktan çıkmanın yolu eleştirmek değil, karşı çıkmak, hatta mücadele etmek bile değil. Bunlar karanlığı azaltmıyor, karanlığın ömrünü uzatıyor. Bütün bu yaşananların bir yakıtı var ve bu yakıt bitmeden bu acılar da bitmeyecek. Bu yakıtı hızla tüketmek istiyorsak yapılacak şey karanlığa karşı yönelttiğimiz tüm enerjiyi çekebilmekte. Bu şüphesiz ki anlaşılması zor bir strateji. Bu sebeple uygulanması da zor bir strateji. Şu an insanlar marangoz hakkıyla marangozluk, öğretmen hakkıyla öğretmenlik, ayakkabı tamircisi hakkıyla ayakkabı tamirciliği yaptığında bu karanlıktan çıkabileceğimizi anlamayabilir. Ne olur sizler anlamayı deneyin. En basit haliyle durum şundan ibaret: ne zaman ki kişiler layık olmadıkları işlere getirilir ve ne zaman ki insanlar işlerini layıkıyla yapmazlarsa orada karanlık, bozulma ve çürüme kaçınılmaz olur. Daha büyük görevlerin o görevlere layık olan insanlar tarafından layıkıyla yapılabilmesi için, daha küçük işleri yapan insanların o işleri layıkıyla yapması gerekir. İşte bu sebeple ne olur işinizi layıkıyla yapın.
Elbette hayatını yitiren tüm kardeşlerim için üzüntü duyuyorum. Üzüntünün haykırarak ifade edilmesi hissedilen üzüntünün büyüklüğünü göstermiyor. Bazen fısıldanın gerçekler haykırışlardan çok daha güçlü olabilir

Hocam Cem Şen

YENİYİ iNŞA ETMEK İSTEYENLER 13 NİSAN PERŞEMBE SİZLERİ BEKLİYORUM… Rez. Tel. Anette 0536 798 68 68

277119411

“İçimden gelen yanıtların kolaylıkla farkında oluyorum”
Dikkatinizi neye yoğunlaştırırsanız o daha da artar ve yaşamınızda kalıcı hale gelir. Olumsuzdan uzaklaşın ve dikkatinizi gerçekten olmak, yapmak, sahip olmak istediğiniz şeyler üzerinde yoğunlaştırın…
Şişman olmak istemiyorum.
Parasız kalmak istemiyorum.
Yaşlanmak istemiyorum.
Burada yaşamak istemiyorum.
Bu ilişkiyi sürdürmek istemiyorum.
Annem\Babam gibi olmak istemiyorum.
Bu işimde takılıp kalmak istemiyorum.
Saçlarım\burnumun\bedenimin böyle olmasını istemiyorum.
Yalnız olmak istemiyorum.
Mutsuz olmak istemiyorum.
Hasta olmak istemiyorum.
DİKKATİNİZİ NEYE YÖNELTİYORSANIZ, O DAHA DA FAZLALAŞIR
Yukarıdaki örnekler zihnimizde olumsuzluklarla savaşmaya nasıl kültürel olarak şartlandığımızı gösteriyor. Bu şekilde düşünürsek olumlunun kendiliğinden bize geleceğini sanıyoruz. Ama öyle değil.
İstemediğimiz şeyler için ne kadar sık hayıflanıyorsunuz? Böyle yapmak size gerçekten istediğiniz şeyleri hiç getirdi mi? Yaşamınızda değişiklik yapmayı gerçekten istiyorsanız, olumsuzluklarla savaşmak zamanınızı boşa harcamaktan başka bir şey değil. İstemediğiniz şeyler üzerinde daha çok düşündükçe, daha çok istemediğiniz şeyleri yaratacaksınız. Kendiniz veya yaşamınız hakkında hep beğenmediğiniz şeyler, büyük olasılıkla hala hayatınızda.
Dikkatinizi neye yoğunlaştırıyorsanız o daha da artar ve yaşamınızda kalıcı hale gelir. Olumsuzdan uzaklaşın ve dikkatinizi gerçekten olmak, yapmak, sahip olmak istediğiniz şeyler üzerinde yoğunlaştırın. Yukarıdaki olumsuz ifadeleri hadi gelin olumlu ifadelere çevirelim.
İnceyim
Maddi rahatlık içindeyim
Hep genç kalıyorum
Şimdi daha iyi bir yere taşınıyorum
Harika yeni bir ilişki içindeyim
Kendim gibi olmaktan memnunum
Saçımı/burnumu/bedenimi seviyorum
Sevgi ve şefkatle doluyum
Neşeli, mutlu ve özgürüm
Çok sağlıklıyım
OLUMLU İFADELER
Olumlu ifadeleri düşünmeyi öğrenin. Bunlar her konudaki ifade biçimlerinizdir. Genellikle olumsuz ifadelerle düşünürüz. Bunlar istemediğinizi söylediğiniz şeyleri sadece daha da fazla yaratır. “İşimden nefret ediyorum” demek hiçbir çözüm getirmez. “Şimdi harika yeni bir işi kabul ediyorum” demekse, bunu yaratmak için bilincinizde kanallar açacaktır.
Sürekli hayatınızda neler olmasını istiyorsanız, o cümlelerle kendinizi ifade edin. Yanlız, burada bir nokta çok önemli: Olumlu ifadelerinizde daima ŞİMDİKİ ZAMAN kipi kullanın. Yapıyorum, oluyorum gibi.
Bilinçaltınız öylesine itaatkar bir hizmetkar ki, eğer “olmak istiyorum” veya “olacağım” gibi gelecek zaman kipi kullanırsanız, gerçekleşmesini istediğiniz şeyler de daima gelecek zamana ait olacaklardır, yani elinizin altında olmayan gelecekte!
KENDİNİ SEVME SÜRECİ
Daha önce de söylediğim gibi, sorun ne olursa olsun, temel konu KENDİMİZİ SEVMEK üzerinde çalışmaktır. İşte, sorunları çözen “”sihirli değnek” budur.
Kendinizi iyi hissettiğiniz zamanlar, hayatınızın ne düzgün gittiğini hatırlayın. Aşık olduğunuz dönemleri ve o dönemlerde sorunlarınız yokmuş gibi hissettiğiniz anları hatırlayın. İşte, kendinizi sevmek de böylesine güzel duyguları ve güzel olayları size getirecek, kendinizi havada dans ediyormuşçasına hafif hissedeceksiniz. KENDİNİZİ SEVMEK, İYİ HİSSETMENİZİ SAĞLAR.
Kendinizi onaylamadıkça ve kabul etmedikçe, gerçekten kendinizi sevmek imkansızdır. Bu, ne olursa olsun kendinizi eleştirmemek demektir. Tüm karşı çıkmalarınızı hissediyor gibiyim.
Ama ben hep kendimi eleştiririm
Kendimin şu yönünü beğenmem nasıl mümkün ki?
Ailem/ öğretmenlerim/ sevgililerim daima beni eleştirdi
Kendimi nasıl motive edebileceğim ki?
Ama böyle şeyler yapmak benim için yanlış olur
Ama kendimi eleştirmezsem, değişmem nasıl mümkün olur?
13 nisan  perşembe 10.00-18.00 kendini sev hayatını iyileştir seminerinde sizi sınırlayan inanç kalıplarını, önyargıları farkedecek ve dönüştürüp hayatınızı mucizelere açacaksınız. Bunu Louse L. Hay’in mucizevi yöntemiyle yapıyorum…
Bilgi ve Başvurular
Anette İnselberg
Cep: 0(536) 798 68 68 & http://www.anettei̇nselberg.com

AKLI EĞİTMEK
Kendine yönelik eleştiri -yukarıdaki cümleler gibi-, eski plakları çalıp duran zihin faaliyetidir. Zihninizi kendinizi suçlamak ve değişime karşı koymak için nasıl eğittiğinizin farkında mısınız? Bu düşünceleri önemsemeyin ve çalışmalarınızı sürdürün!
Daha önce yaptığımız bir alıştırmaya geri dönelim. Aynaya tekrar bakın, “Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum”” deyin.
Şimdi nasıl hissediyorsunuz? Asıl konumuz budur, Kendini onaylama ve Kabul etme, olumlu değişimlerin anahtarıdır.
ALIŞTIRMA: KENDİMİ ONAYLIYORUM
Bu çalışmayı yüzlerce kişiye yaptırdım ve sonuçlar olağanüstü oldu. Önünüzdeki ay boyunca tekrar tekrar, “kendimi onaylıyorum” deyin.
Bunu günde en az üç yüz-dört yüz kez söyleyin. Hayır, çok fazla değil. Endişe duyduğunuz, sorunlarınız üzerinde düşündüğünüz zaman tekrar edin durun. “Kendimi onaylıyorum” durmaksızın yineleyin.
“Kendimi onaylıyorum” dedikçe bilincinizin derinliklerinde gömülü olan tam tersi her şeyin açığa çıkacağı garantidir.
Böylesine şişmanken kendini nasıl onaylarsın?
Bunun bir yararı olacağını düşünmek çok aptalca.
Senin onaylanacak bir yanın yok.
Gibi olumsuz düşünceler geldiğinde, zihinsel kontrolü ele almanın zamanıdır. Bu tür düşüncelere önem vermeyin. Sadece bu düşünceyi geçmişe takılı kalmanızın bir biçimi olarak görün.. Bu tür düşüncelerinize, “Gitmene izin veriyorum, ben kendimi onaylıyorum” deyin.
Bu alıştırmayı yapmayı düşünmek bile karşı çıkmalara neden olabilir. “Aptalca bir şey” “Bana doğru gelmiyor” “Amma da yalan” “Hadi canım sende” “Bu yaptığım şeylerden sonra, kendimi nasıl onaylayabilirim?” gibi.
Bırakın, gelip geçsinler. Bunlar sadece direnen düşünceler. Onlara inanmayı seçmedikçe üzerinizde güçleri olmaz.
“Kendimi onaylıyorum, kendimi onaylıyorum, kendimi onaylıyorum” Ne olursa olsun, size kim ne söylerse söylesin, kim ne yaparsa yapsın, söylemeye devam edin. Hatta, biri onaylamadığınız bir şey yaptığında bile, bunu kendinize söyleyebiliyorsanız, bilin ki gelişiyor ve değişiyorsunuz.
Biz güç vermedikçe, düşüncelerin üzerimizde gücü olamaz. Düşünceler sadece yan yana dizilmiş sözcüklerdir. HİÇBİR ANLAMLARI YOKTUR. Onlara ancak biz anlam yükleriz. Ne anlam vereceğimizi de biz seçeriz. Bizi geliştiren ve destekleyen düşünceleri seçelim.
Kendini kabul etmenin bir bölümü de, başka insanların düşüncelerinin doğruluğundan vazgeçmeyi içerir. Eğer ben size sürekli “sen mor bir koyunsun, sen mor bir koyunsun” deseydim, ya bana gülüp geçecektiniz ya da deli olduğumu düşünüp benden rahatsız olacaktınız. Ama söylediğimin doğru olma ihtimalini düşünmeyecektiniz bile. Kendimiz hakkında inanmayı seçtiğimiz birçok şey de aynı şekilde gerçekdışı. Özdeğerinizin, bedeninizin şekline bağlı olduğuna inanmak da “sen mor bir koyunsun”un doğruluğuna inanmaktan farksız.
Çoğunlukla kendimizde “yanlış” olduğunu düşündüğümüz şeyler, bireyselliğimizin bir ifadesidir. Bunlar bizim farklılıklarımız ve özelliklerimizdir. Bize özgüdür. Doğa asla kendini tekrarlamaz. Bu gezegende zamanın başlangıcından itibaren asla iki aynı kar tanesi veya su damlası olmadı. Her papatya diğerinden farklı. Parmak izlerimiz farklı, biz farklıyız. Farklı olmak için yaratıldık. Bu gerçeği kabul ettiğimizde rekabet ve kıyaslama söz konusu olmaz. Başka birine benzemeye çalışmak, ruhumuzu kurutmak demektir. Bu gezegene kendimizi ifade etmek için geldik.
FARKINDALIĞINIZI UYGULAMAYA KOYUN
Sizi mutlu eden düşünceleri düşünün. Size iyi duygular hissettiren şeyleri yapın. Size iyi duygular yaşatan kişilerle birlikte olun. Bedeninize yararlı olan şeyler yiyin. Kendinizi rahat hissettiğiniz hızda yaşayın.
TOHUMLARI EKMEK
Şimdi bir domates fidesi düşünün. Sağlıklı bir fidede yüzlerce domates vardır. Bu kadar çok domatesi elde etmek için, işe küçük kuru bir tohumla başlamak zorundayız. Tohum domates fidesine hiç benzemez. Kesinlikle domatese benzer tadı da yoktur. Ama bu tohumu bereketli bir toprağa ekelim, sulayalım ve güneş ışığıyla beslensin.
Küçücük bir filiz verdiğinde, “Bu bir domates fidesi değil” diye filizi çiğneyip ezmezsiniz. “Ne kadar güzel büyüyor” dersiniz, büyüyüp gelişmesini zevkle seyredersiniz. Zaman içinde, sulamaya devam edip bol güneş ışığıyla beslenmesini sağlarsanız ve etrafındaki zararlı otları temizlerseniz, bir süre sonra yüzlerce lezzetli domatesiniz olacaktır.
Her şey küçük bir tohumla başladı, değil mi?
Kendinize yeni deneyimler yaratmanız da aynı şekilde oluyor. Ektiğiniz toprak bilinçaltınızdır. Tohum ise yeni olumlu düşüncelerinizdir. Tüm yeni deneyimler bu tohumun içinde. Tohumu yeni olumlu ifadelerle sularsınız. Kendinize duyduğunuz sevgi ve verdiğiniz değerin güneş ışığı gibi üzerinde parlamasını sağlarsınız. Orada burada biten zararlı otları (olumsuz düşünceleri) ayıklarsınız. Ve küçücük bir kanıtı (filizi) ilk gördüğünüzde “Bu yeterli değil” diye basıp ezmezsiniz. İlk başarıyı gördüğünüzde, “Ne kadar güzel, işte canlanıyor ve gelişiyor” diye sevinirsiniz. Sonra da gelişimi izler ve isteklerinizin hayatınızda gerçekleştiğini görürsünüz.
ALIŞTIRMA: YENİ DEĞİŞİKLİKLER YARATMAK
İşte şimdi kendinizde yanlış olarak gördüğünüz şeylerin bir listesini yapıp bunları olumlu ifadelere dönüştürmenin zamanı. Ya da değiştirmek, olmak, yapmak istediğiniz şeylerin bir listesini yapabilirsiniz. Bu listeden üçünü seçip olumlu ifadelere çevirin.
Diyelim ki, olumsuz listeniz şöyle bir şey olsun:
Hayatım karmakarışık
Kilo vermeliyim
Kimse beni sevmiyor
Taşınmak istiyorum
İşimden nefret ediyorum
Yeterince gayret göstermiyorum
Yeterli değilim
Bunları olumlu hale çevirelim:
Bu koşulları yaratan içimdeki düşünce kalıbını bırakmaya hazırım.
Olumlu değişimler süreci içindeyim.
Mutlu, ince bir bedenim var.
Nerede olursam olayım sevgiyi hissediyorum.
Tam istediğim gibi bir yerde yaşıyorum.
Tam istediğim bir iş de çalışıyorum.
Her şeyi istediğim gibi düzene soktum.
Yaptığım he şeyi takdir ediyorum.
Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
Yaşam sürecinin en iyi olmamı sağlayacağına güveniyorum.
En iyiye layığım ve bunu kabul ediyorum.
Bu liste değişmesini istediğiniz her şeyi kapsıyor. Kendinizi sevmek ve onaylamak, güvenli bir ortam yaratmak, güven duymak, hak ettiğini bilmek ve kabul etmek, kilolarınızın normale inmesini sağlayacaktır. Ayrıca düşüncelerinize bir düzen getirecek; hayatınızda sevecen ilişkiler, yeni bir iş, yaşamaktan mutluluk duyduğunuz yeni bir ev yaratacaksınız. Domates fidesi mucizevi bir şekilde büyür ve biz arzularımızı mucizevi bir şekilde gerçekleştiririz.
İYİ ŞEYLERE LAYIK OLMAK
İstediğiniz şeylere sahip olmaya layık olduğunuza inanıyor musunuz? Eğer inanmıyorsanız, sahip olamazsınız. Bu durumda kontrolünüz dışında oluşan koşullar birbiri ardına üzerinize gelerek sizi çaresiz hale getirecektir.
ALIŞTIRMA: LAYIĞIM
Aynaya tekrar bakın ve şöyle deyin: “…… sahip olmaya/olmaya layığım ve kabul ediyorum”. 2-3 kere tekrar edin.
Ne hissediyorsunuz? Duygularınıza, bedeninizde neler olup bittiğine sürekli dikkat edin. Söyledikleriniz size doğru geliyor mu? Yoksa hala değersiz olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Bedeninizde olumsuz duygular hissediyorsanız yeniden olumlu ifadeler kullanın. “İyiliğimi engelleyen bilinç kalıbımı bırakıyorum” ” ….. layığım”
Bu olumlu ifadeler size doğru gelene kadar tekrar edin, günlerce yapmanız gerekse bile.
OLUMLAMA
Hayatın sonsuzluğunda, bulunduğum noktada her şey mükemmel, bütün ve tam. Hayatım her an yepyeni.
Hayatımın her anı yeni, taze ve canlı.
Olumlu düşüncelerimi, tam istediğim şeyleri yaratmak için kullanıyorum.
Bugün yeni bir gün. Ben yeni bir ben’im.
Farklı düşünüyorum. Farklı konuşuyorum. Farklı davranıyorum. Başkaları bana farklı davranıyor.
Yeni dünyam, yeni düşüncelerimin bir yansıması.
Yeni tohumlar ekmek zevkli ve neşe verici.
Bu tohumların, yeni deneyimlerim olacağını biliyorum.
Dünyamda her şey iyi ve güzel.
13 nisan  perşembe 10.00-18.00 kendini sev hayatını iyileştir seminerinde sizi sınırlayan inanç kalıplarını, önyargıları farkedecek ve dönüştürüp hayatınızı mucizelere açacaksınız. Bunu Louse L. Hay’in mucizevi yöntemiyle yapıyorum…
Bilgi ve Başvurular
Anette İnselberg
Cep: 0(536) 798 68 68 & http://www.anettei̇nselberg.com
Nea Yaşam Merkezi
Valikonağı Cad. Poyracık Sok. İlgen Apt. N.28/15 K.4
Nişantaşı tel: 0212 219 19 30

Gerçekleşmesi İmkansız Amaçlar

martha%20beck_1-1007x10241
Bu yazıda Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaları ve mucizelerinizi gerçekleştirmenin yöntemlerini bulacaksınız. Zihniniz siz farkına varmadan sizi dilediğiniz yöne doğru yöneltir. Kimi zaman bir davranışı niye yaptığınızı, ya da bir kararı neden aldığınızı bilemezsiniz. İşte o zaman bilin ki bilinçaltınız devrededir.
Biliyor musunuz hepimizin içinde bir başka ben vardır. Kimi zaman bizimle konuşur ama biz içimizden gelen bu sesin söylediklerini, kimi zaman duymaz kimi zaman da diğer sıradan düşüncelerimizden ayırt edemeyiz. Oysa bu ses sihirlidir adeta, eğer onu duyabilirsek hayatımızda pek çok imkânsız görülen hayalimizi gerçekleştirebiliriz.
Bu yazıda bu hayallerimizden “gerçekleşmesi imkânsız amaçlar” olarak bahsedeceğiz. Yani GİA diyeceğiz kısaca.
Martha Beck 13 yaşındaydı. Evlerinin salonunda ev ödevini yapıyor, ebeveynleri ise eski püskü televizyonu izliyorlardı. Ekranda kapalı bir spor salonunda koşan bir gencin görüntüsü belirdi. Martha başını kaldırdı, televizyondaki görüntüye baktı ve kendisini yüksek sesle “Ben bu okula gideceğim” derken buldu.
Televizyondaki spiker devam etti. Gösterilen okul ABD’nin en ünlü ve prestijli üniversitesi olan Harvard’dı. O anda Martha’nın kalbi duracak gibi oldu. Utah’ın küçük bir kasabasında yaşayan bir genç kız için Harvard’a gitmek gerçekleşmesi imkânsız bir amaçtı. Ne Martha’nın ailesinin onu bu okulda okutacak kadar parası vardı ne de genç kız bu okulu kazanacak kadar akıllı olduğuna inanıyordu.
Ancak Martha kendi içinden gelen bu sesin farklı olduğunu hissetti. Bu ses sanki onun dışından bir yerlerden gelmiş ve ona gelecekte neler olacağını söylemişti.
Aradan 20 yıl geçtikten sonra Martha Beck iki Harvard diplomasına sahip ünlü bir yazar, psikolog ve araştırmacıydı.
Martha yaşadığı bu deneyimden sonra, GİA’ların herkes için geçerli olabileceğini anlamıştı. Bu konuda bilimsel çalışmalarda yer aldı. İnsanların başlarına geleceği hissedebilmek gibi bir özelliği vardı. Bu durum deneylerle ispatlanmıştı.
Bu deneylerin birinde, deneklere üzeri kapalı resimler veriliyordu. Resimlerin bazılarında güzel görüntüler yer alırken bazılarında ise insanı rahatsız edecek kadar vahşi görüntüler vardı. Denekler kötü olan resimleri açmadan birkaç saniye önce bunu hissediyor ve buna bağlı olarak kan basınçları ve nabızları artıyordu.
Martha Beck her insanda bulunan bu özelliğin keşfedilip kullanılması için bilimsel yöntemler geliştirdi.
Evet şimdi bu yöntemleri öğrenmenin sırası sizde… Ne dersiniz içinizdeki büyülü sesi duymaya hazır mısınız ?
Öyleyse denemeye başlayalım.
Öncelikle bilmelisiniz ki GİA’lar normal düşüncelere benzeseler de aralarındaki benzerlik bir kediyle bir Sibirya kurdu arasındaki kadardır. Ne yazık ki üst beynimizin bu düşünceleri avlama yeteneği yoktur. Ama GİA’lar gelir ve sizi bulurlar.
İşte mucizelerinizi çağırmanın yöntemleri; sonuçları görünce kendiniz de şaşıracaksınız.
Önce boş bir kağıt ve kalem alın. Kalemi dominant elinize alarak cevabını bilmek istediğiniz soruları yazın. Ancak bunu yaparken dominant olan elinizi kullanmanız önemlidir. Yani sağ elinizi kullanıyorsanız, sağ elinizle, solak iseniz sol elinizle yazmalısınız.
Kendinize soracağınız sorular şöyle olsun:
– Neler hissediyorsun?
– Neye ihtiyacın var?
– Hayattan ne istiyorsun?
Bu ve benzer soruları yazdıktan sonra kalemi diğer elinize alın ve cevapları diğer elinizle yazmaya çalışın. Kargacık burgacık olması hiç önemli değil.
Beyniniz alışık olmadığı elinizi kullanmaya çalışmakla o kadar meşgul olacak ki, o güne kadar kendi kendinize hiç söylemediğiniz şeyleri bulacaksınız o kağıtta.
Yazmaya devam edin. Sonra yazdıklarınızı okuyun, gerçekleşmesinin imkânsız olduğuna inandığınız hayallerinizi, kargacık burgacık yazılarınızın arasında bulacaksınız. Bugüne kadar kendinize itiraf bile edemediğiniz arzular ve geleceğe dair önsezilerinizi kargacık burgacık yazılarınızın arasında görünce şaşıracaksınız.
Kalbinizden gelecek sesi duymaya çalışın.
İkinci olarak kendinize sakin ve sessiz bir ortam yaratın. Rahat bir koltuğa yerleşin ve gözlerinizi kapayın. Tarihin değişmiş olduğunu hayal edin. Aynı ayın aynı günündesiniz ama tarih 2005, 2012 veya 2020. Seçtiğiniz yılda kaç yaşında olacağınızı hayal edin. En yakın arkadaşınız kaç yaşında ? çocuklarınız, eşiniz kaç yaşındalar, neredeler ? Hayal ettiğiniz tarihi iyice benimsemeye çalışın. Gözlerinizi kapalı tutarak, yüksek sesle içinde bulunduğunuz şartları tasvir edin. Neredesiniz ? Dış görünüşünüz nasıl ?
Bulunduğunuz ortam sıcak mı soğuk mu ?
Şimdi içinde bulunduğunuz durumu bozmadan hayatınızı tasvir edin. Hayatınızdaki en önemli şey ne? Neyle meşgul oluyorsunuz? Yanınızda kimler var?
Bu deneyimi yaşarken lütfen hayal kurup bazı şeyleri uydurmaya çalışmayın! Burada önemli olan hayal gücünüzü zorlamak değil, bilinç altınızı serbest bırakıp geleceğinizi dışarıdan bir film gibi izlemeye çalışmak. Siz geleceğinizi kurgulamaya çalışmayın bırakın görüntüler kendiliğinden belirsin.
Eğer ilk denemede hayatınız gözünüzün önünde belirmezse ümitsizliğe kapılmayın, GİA’larınız sizden saklanabilirler. Ama merak etmeyin siz bir kere çağırdıktan sonra bilinçaltınız, gelecekle ilgili ‘olanaksız görülen ama gerçekleşecek’ hayallerinizi size gösterecektir. Belki dişinizi fırçalarken, belki araba kullanırken, ama mutlaka gösterecektir.
Olanaksız görülen ama gerçekleşecek olan hayallerinizle ilgili önseziler, diğer düşüncelerden farklıdır. Öncelikle onu ‘siz uydurmazsınız’ onlar adeta dışarıdan bir yerden gelir gibi beyninizin içinde beliriverirler. Duyduğunuz ses kendinize ait değildir sanki. Ve o ana, fiziksel tepkiler eşlik eder, kan basıncınız yükselir, ani bir heyecan duyarsınız. Kalbiniz çarpmaya başlar. Yüreğiniz sizden önce kaderini tanımıştır.
Üçüncü olarak gerçekleşmesini istediğiniz arzularınızı bir kağıda yazın. Ama tüm detaylarıyla yazmanız önemlidir. Çünkü yazma eylemini beynimiz emir olarak algılar ve çevrenizde sizi amacınıza ulaştırabilecek detayları algılamaya başlar. Hayallerinizi ve gerçekleşmesi imkansız görünen amaçlarınızı yazmaya başladığınız zaman beyniniz sizi ona ulaştıracak fırsatları bir olta gibi yakalamaya başlar. Aksi halde bu fırsatların kapınızı çaldığını fark edemeyebilirsiniz. Bazen de zihniniz siz farkına varmadan sizi dilediğiniz yöne doğru yöneltir. Kimi zaman bir davranışı niye yaptığınızı, ya da bir kararı neden aldığınızı bilemezsiniz. İşte o zaman bilin ki bilinçaltınız devrededir.
Martha Beck bu yöntemleri yalnızca kendi üzerinde değil, kendisine gelen hastalarında da denedi. Sonuç şaşırtıcıydı. Bu kişiler hayatlarında ‘mucize’ olarak adlandırdıkları, gerçekleşmesi imkansız görünen amaçlarına ulaşıyorlardı.
Martha Beck bu konudaki bilimsel çalışmalarını ve deneyimlerini ‘Kendi Kutup Yıldızınızı Bulmak’ (FINDING YOUR OWN NORTH STAR) adlı kitapta anlatınca, çalışması kısa zamanda ABD’de en çok satanlar listesine girdi.
Dileğim sizin de kendi kutup yıldızınızı bulmanız…
Unutmayın; Schiller’in dediği gibi ‘Kalbin atışı, kaderin sesidir’.
Alıntıdır.

O, Adamdı…

15349755_1686779694966578_3741820983508016015_n1

O, Adamdı…
1999’ un Eylül ayıydı, boşanmıştım.
Reklam ajansımdaki ortağımdan kazık yemiş, batmıştım.
Televizyonu bırakmıştım.
İftiralarla boğuşuyordum.
Savruluyordum.
Telefonum çaldı, tanımadığım numaraydı açmadım.
Mesaj geldi; “Beni ara”. İsim yoktu.
Aradım. “Benim ben Zeki abin” dedi. “Aramazsın diye ismimi yazmadım” dedi.
Daha once hiç ama hiç konuşmamıştık. Yani özel olarak.
Karşılaştıkça saygıdan selam o kadar.
Sanki akranıymışım, sanki kırk yıllık dostuymuşum, sanki Metin’mişim, sanki Ahmet’mişim, sanki Kandemir’mişim gibi konuştu benle.
“Sen şimdi sıkılıyorsundur, daralıyorsundur, kafan bozuk, bulanıktır, araba gönderiyorum, benim balıkçıya geliyorsun. Adresi mesaj at” dedi kapattı.
Gelen arabada, yeğeni, çocukluk arkadaşım, babası babamın gençlik arkadaşı Mesih Alasya’nın oğlu vardı.
O gece, beni, masadaki balığın yanına yatırdı, çatal bıçakla, ince ince, tüm kılçıklarımı ayıkladı.
Lop et kalana kadar uğraştı benimle.
Hayatı anlattı, hayatını anlattı. İnişleri, yokuşları anlattı.
İnişlerini, çıkışlarını anlattı. Tepeleri, çukurları anlattı.
Kayıp sanılan kazanımlarını, kazanç sanılan kayıpları anlattı.
Parayı, parasızlığı anlattı.
İnsana verdiği değeri, bu anlamdaki zenginliği, zenginliğini anlattı.
Parayı tutma gitsin, gerekince gelir dedi, gelir sahibi olmayı anlattı.
Çok borcum vardı, çok borcu vardı, vicdani borçsuzluğu anlattı.
Karides yedik, kalamar yedik, balık yedik, lakerda yedik, hak yememeyi anlattı.
Bir kedi geldi, girdi içeri, bir kaknem müşteri pist dedi, çatal fırlattı, kedi kucağına çıktı abimin, hayvanı anlattı, insanı anlattı.
Yalancı dolma yedik, doğru bildiğinden şaşmayı anlattı.
Bir gün öleceğiz dedik, dilediğince yaşamayı anlattı.
Babamın yeri ayrıdır elbette.
Ama bir Altan Erbulak,
Bir Cenk Koray,
Bir de ‘O’ yeniden varetti beni.
İçimdeki ‘Ben’ i görenlerdendi ‘O’.
Tanımadan güvenen, tanımadan sevenlerdendi ‘O’.
Ya da uzaktan bakıp en iyi görenlerdendi ‘O’.
Başlığa ‘adam’ yazdım ama ‘müebbet çocuk’tu o.
O geceden sonra kırk yıllık dost olmuştuk.
Seni kırıp da en dost görünenleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Bekle bizi teker teker geleceğiz yanına, belki yarın, belki yarından da yakın.
Umarım ardımızda senin gibi iyi nefesler verecek insanlar bırakırız.
Kendine iyi bak diyesim var.
Başka bir söz gelmiyor, gelemiyor dilime.
Kusura bakmayın, daha fazla yazamayacağım, gözlerim buğulu, göremiyorum harfleri.
İyisi mi siz; Zeki Alasya yazın ve altına insan olmanın tüm değerlerini sıralayın, sanatı arda kalsın.
Cem Özer

Sahip Olduğumuz Şeylerle Huzurlu Muyuz..?

bilge-adam1

 

Dünyanın bütün zenginliklerine sahipti, ama şimdi ise zihinsel huzur peşinde koşuyordu. Bir bilgeden diğerine gitmiş ve hepsi de harika tavsiyeler de bulunmuş ama tavsiye kimseye yardımcı olmaz. Sonuçta, sadece aptallar nasihat verir ve sadece aptallar nasihat alır. Bilge insanlar, nasihat vermekte gönülsüz davranır, çünkü bilge bir adam, bu dünyada bedava olarak verilen ve hiç kimsenin almadığı yegane şeyin nasihat olduğunu bilir.
Öyleyse neden uğraşsın? Bilge bir adam, önce nasihati kabul etmen için seni hazırlar. O sana sadece nasihat vermez; senin hazırlanman da gerekir. Seni hazırlamak yıllar sürebilir; önce tarlayı süreceksin ve ancak ondan sonra tohumu ekebilirsin. Sadece bir aptal, taşların, kayaların üstüne tohum atarken, aslında onları ziyan ettiğini aklına getirmez. Bütün bu bilgeler ona nasihatte bulundu ama hiçbir şey yerine oturmadı.
Sonunda, bir şey sormadığı adamın biri, kimsenin tanımadığı bir adam – hatta köyün aptalı olarak görülüyordu – bir gün yolda giderken onu durdurdu ve şöyle dedi:
“Sen gereksiz yere vaktini harcıyorsun. Bu adamların hiçbiri bilge değil. Onları çok iyi tanıyorum, ama aptal olduğum için kimse bana inanmıyor. Belki sen de bana inanmayacaksın, ama tanıdığım bir bilge var. Zihinsel huzur için kendine bu kadar işkence yaptığını görünce, sana doğru insanı göstersem iyi olur diye düşündüm. Sonuçta ben bir aptalım. Kimse benden nasihat istemez ve ben de kimseye vermem. Ama dayanamadım. Seni bu kadar üzgün ve mutsuz görünce sessizliği bozdum. Komşu köydeki şu adama git…”
Zengin adam hemen, içinde çok değerli elmaslar bulunan büyük bir torbayla, güzel atına binip gitti. Köye ulaştı ve adamı gördü. Bu adam, Sufilerin Nasrettin Hocasıydı.
Hocaya sordu: “Zihinsel huzura ulaşmama yardımcı olabilir misin?”
Hoca yanıtladı: “Yardım mı? Onu sana verebilirim.”
Zengin adam düşündü: “Çok garip, önce o aptal tavsiye etti ve ben de çaresizliğim yüzünden, denemekten bir zarar gelmez dedim ve buraya geldim. Bu adam daha büyük bir aptala benziyor. ‘Onu sana verebilirim’ diyor…”
Zengin adam konuştu: “Bana verebilir misin? Her türlü bilgeye gittim hepsi nasihat verdi; şunu yap, bunu yap, disiplinli yaşa, bağış yap, yoksullara yardım et, hastane aç, şunu yap, bunu yap. Bütün bunları söylediler ve aslına bakarsan ben de hepsini yaptım, ama hiçbiri işe yaramadı. Hatta daha da çok bela çıktı başıma. Şimdi sen onu vereceğini mi söylüyorsun?”
Hoca cevap verdi: “Bu iş çok kolay. Şimdi attan in.”
Zengin adam atından indi. Torbasını elinde tutuyordu ve hoca sordu: “Neden o torbayı kalbine bu kadar yakın tutuyorsun?”
“Bunlar çok değerli elmaslar. Eğer bana huzur verebilirsen, sana bu torbayı vereceğim.”
Ama adam daha ne olduğunu bile anlamadan, hoca torbayı kaptı ve koşmaya başladı. Bir an için şok geçiren zengin adam, ne yapacağını bile anlamadı. Sonra hocanın peşine düştü. Ama burası hocanın köyüydü; her sokağı, her kestirmeyi biliyordu ve koşuyordu. Zengin adam, hayatı boyunca hiç koşmamıştı ve çok şişmandı…
Ağlıyor, hızla nefes alıp veriyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Dolandırıldım! Bu adam hayatım boyunca biriktirdiğim bütün emeğimi, her şeyimi aldı” diye bağırıyordu. Böyle olunca da bir kalabalık toplanmıştı ve hepsi gülüyordu. Zengin adam, “Hepiniz aptal mısınız, bu köy aptallarla mı dolu, ben mahvoldum ve sizler hırsızı yakalamaya çalışmak yerine gülüyorsunuz” dedi.
Kalabalıktan sesler yükseldi: “O bir hırsız değil, çok bilge bir adamdır.”
Zengin adam, “Köyümdeki o aptal bu belayı başıma sardı!” diye söylendi. Ama bir şekilde koşarak, terler akıtarak hocayı takip etti. Hoca, adamın atının hala durmakta olduğu ağacın altına geldi. Elinde torbayla ağacın gölgesine oturdu ve zengin adam da ağlayarak geldi.
Hoca “Şu torbayı al” dedi. Zengin adam torbayı alıp göğsüne bastırdı. Hoca sordu: “Şimdi nasılsın? Bir parça huzur hissediyor musun?” Zengin adam yanıtladı: “Evet, çok huzurlu geliyor. Çok garip bir adamsın ve garip yöntemlerin var.”
Hoca yanıtladı: “Hiçbir gariplik yok; basit bir matematik. Sahip olduğun şeyi kanıksamaya başlıyorsun. Sana, onu kaybetme ihtimalinin gösterilmesi lazım; ancak o zaman ne kaybettiğinin farkına varıyorsun. Yeni hiçbir şey kazanmadın. Bu, huzursuz bir şekilde taşıdığın torbanın kendisi. Şimdi aynı torbayı kalbine bastırıyorsun ve herkes, ne kadar mutlu ve huzurlu olduğunu görüyor; mükemmel bir bilge! Evine git ve kimseyi rahatsız etme…”

Kaynak: Mert Güler

”Ömer Hayyam adını duydunuz mu?” diye sorar.

15319195_292464054483016_1069659116457958496_n1

 

“Bursa Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir. Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre: “- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?” der. Nazım’i odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:
“-Demek Nazım Hikmet sensin”, der. Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, “Gidebilirsiniz” der. Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
“-Ömer Hayyam adını duydunuz mu?” diye sorar. Müfettiş hemen atılır: “-Kim bilmez ki Hayyam’ı”
Nazım: “-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?” diye sorar.
Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, “Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak, ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak” der ve çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur, asla geri dönmez.
Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?”

Kaynak: Keyif Atölyesi

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne…

can_yucel1

 

 

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden…
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden Kendi bahçeni yarat

bahce31

 

 

Bir süre sonra
Bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
İnce farkı öğrenirsin.
Ve aşkın yaşlanmak
Birlikte olmanın da güvende olmak
Anlamına gelmediğini öğrenirsin.
Ve öpücüklerin sözleşme
Ve hediyelerin de vaad olmadığını öğrenmeye
Başlarsın
Ve yenilgileri
Başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın
bir çocuğun üzüntüsüyle değil, bir yetişkinin
zerafeti ile,
ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu
Öğrenirsin
Eğer fazla maruz kalırsan
Bu yüzden,
Başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yarat
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın…
Ve kuvvetlisin,
Ve değerlisin.
Veronica A Shoffstall

Beklenti her zaman mutsuzluk demektir.

hqdefault1

 

 

Beklenti her zaman mutsuzluk demektir. İster seçimle ister başka bir şeyle olsun… Zaman zaman öğrencilerim bana gelip hayatlarının çok kötü bir döneminden geçmekte olduklarını söylerler. Ben de onlara bunun harika bir şey olduğunu söylerim. Bu bir fırsattır. Normal koşullarda asla fark edemeyeceğimiz zayıflıklarımızı ve kusurlarımızı ancak canımızı çok yakan koşullar altında görebiliriz. Koşullar iyiyken zayıflıklarımız ve kusurlarımız, zamanı geldiğinde bizi çürütmek ve yok etmek için saklanırlar. Bu sebeple hastalığımızı anlamak için belirtilere ihtiyacımız vardır. Bu belirtiler ise yalnızca kötü zamanlarda ortaya çıkar.
Zor zamanların sağladığı keşfetme, öğrenme, çözüm bulma, değişme ve iyileşme süreçlerini teker teker kullanabilmenin koşulu ilk olarak ıstırap çekerken sakin sakin beklemek, tahammül etmek, korkularımıza karşın kıpırdamadan durup olmakta olanı gözlemlemektir. Sakın ola kendinizi rahatlatacak geçici çözümlere baş vurmayın. Biliyorum ki bu koşullar altında bir an önce acıyı geçirmek için geçici bir çözüme kaçmak isteyeceksiniz. Sakın bunu yapmayın. Durun. Sabredin. Gözlemleyin. Anlayın. Geçici çözümlerin hiçbiri kolay değildir. Geçici çözümlerin yaptıkları şey o an için acıyı bir miktar hafifletmek ama temelde acının şiddetini ve süresini artırmaktır. Cesaretle durmak ve durumu anlamak, ardından çözümü keşfetmek, hayalperestliği bırakmak ve sonra adım adım ilerlemek en hızlı ve etkili yoldur. Niçin adım adım? Çünkü karşınızda yapmanız gereken şey size devasa görünecektir. Sakın bunun sizi ürkütmesine izin vermeyin. Küçük adımlarla ilerlemeyi sürdürün. Mutlaka ama mutlaka ilerleyecek ve çözüme ulaşacaksınız. Hem de tahmininizden çok daha kısa bir sürede.
Bilgeliğe ve mutluluğa giden yol yalnızca güneşli günlerde yürüyerek kat edilemez. Eğer fırtınayı ve olumsuz koşulları görüp de geri dönerseniz hedefinize varamazsınız. Unutmayın ki bir sonraki yola çıkışınızda yolun bir noktasında kendinizi yeniden kötü koşullarda bulacaksınız. Bu yol uzundur ve yalnızca her koşul altında yürüme kararlılığında olanlar tarafından kat edilebilir. Her insan bu yolda yürümek için gerekli donanıma sahiptir. İnsanın anlamı ve işlevi yürümek ve ilerlemektir. Eğer yürürseniz anlamınızı bulursunuz. Durursanız anlamınızı yitirsiniz. Durmayın. Yürüyün.
En içten dostluk duygularımla

Cem Şen

KENDİ TERCİHLERİNİZLE YAŞAMAK

images8

 

Seni yiyip bitiren değersizlik fikri milyonlarca insanı da yiyip bitirmektedir. Çocukluktan itibaren toplum bireyin özgürlüğünü ele geçirmeye başlar. Onlar senin bir başkası olmanı isterler, kendin olmanı değil. Kendini değersiz hissetmenin sebebi budur.
Bu çok doğal – sen asla bir başkası olamazsın; içten içe kendine ihanet ettiğini hissedersin. İçten içe, her insanın doğal hakkı olan mutluluğu, özsaygıyı, gururu ve varoluşun sana hayatla birlikte sunduğu saygınlığı hissedemezsin.
Kendin olmana izin verilirse, kendini asla değersiz hissetmezsin. Ama toplum senden bir koyun olmanı ister. Sen bir ceylan olmanın, bir kaplan olmanın, bir aslan olmanın ya da bir kartal olmanın niteliklerine sahip olabilirsin ama toplum senden tek bir şey olmanı ister. Herkes koyun olmak zorundadır. Şimdi eğer sen bir aslanı bir koyun olmaya zorlarsan, o kendini değersiz hisseder.
Sen ona, doğal olmayan bir şey dayatmış olursun. Kimse seni olduğun gibi sevmez; herkes senden şunu olmanı, bunu olmanı ister. Elbette eğer onların taleplerini karşılarsan sevilir, sayılırsın, ama bu çok tehlikelidir; kendini kaybetmek zorunda kalırsın. Sadece ikiyüzlü biri olursun. Onların saygısını, sevgisini kazanmak nedir ki – sen ruhunu kaybetmişsindir.
Sen evrendeki yerini, alanını, en önemli benliğini ve bilincini kaybetmişsindir.
* OSHO

Birşey satın aldığımda,ya da siz birşey satın aldığınızda,karşılığında para vermiyorsunuz. Verdiğimiz aslında vaktimizdir

15202653_566250910235364_7928216978173422702_n2

 

Uruguay’ın başkanı olmam önemli değil.
Bu konu üzerinde çok düşündüm.Tek kişilik bir hücrede on senemi geçirdim.Yeteri kadar vaktim oldu…
Bir kitabın kapağını açmadan yedi yıl geçirdim.Bu bana düşünmek için zaman verdi.
Keşfettiğim şey şudur ki:
Ya hiç kimseye yük olmadan az ile yetinip mutlu olursun çünkü mutluluk içindedir ya da hiç bir yere varamazsın.
Yoksulluğu savunmuyorum.
Sadeliği savunuyorum.
Ancak sürekli büyümek isteyen tüketici bir toplum icat ettik.
Büyüme olmazsa, bu üzücüdür.
Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik.
Sürekli almalısın ve atmalısın…
Boşa harcadığımız hayatlarımız aslında.
Birşey satın aldığımda,ya da siz birşey satın aldığınızda,karşılığında para vermiyorsunuz.
Verdiğimiz aslında vaktimizdir.O parayı kazanmak için harcadığımız vakit.
Arasındaki fark…yaşamı satın alamazsınız.
Yaşam akıp gider.Hayatı boşa geçirmek,özgürlüğünü kaybetmek korkunç birşeydir…”
José Alberto Mujica Cordano/Uruguay eski devlet başkanı

Gerçekten mutlu olmak istiyorsak, şefkat dolu, korkusuz, insanların acılarının dinmesini ve kalplerinin ışıkla dolmasını sağladığımız anıları biriktirmeliyi

Image result for cem şen resimleri

10 yaşımdaki başarılarım 10 yaşımın, 20 yaşımdaki başarılarım 20 yaşımın, dünün başarıları ise dünün başarılarıdır. Bunların bugün bir anlamı yoktur. Onlarla böbürlenip, ben ne kadar muhteşemim diye yaygara yapsam da geçmişin bu başarılarında bugün hissedilen büyük tatminler yoktur.

10 yaşımda okul müsameresinde başrol oynamak çok havalı ve beni mutlu eden bir şeydir belki ama bugün onu anımsadığımda aynı mutluluğu hissetmem. 20 yaşımda şu madalyayı kazanmak, bu dağa tırmanmak da o gün muhteşem
olsa da bugün bana vereceği şey en fazla gururlanma ihtimalidir.

Oysa 10 yaşımda, okula getirdiğim yemeğimi okulun yoksul çocuğu ile paylaşmak, 15 yaşımda lisede herkesin hor gördüğü bir insanın göz yaşlarını dindirmek için onunla sohbet etmek ve ona önemsendiğini hissettirmek, mesanesi patlamak üzere olan sakat, yaşlı bir evsizin herkes dalga geçerken tuvaletini yapmasına yardımcı olmak, sokakta diğer çocukların korktuğu sara krizi geçiren bir adamı kollarında sakinleştirmek, herkesin, tüm
doktorların umudu kestiği bir öğrencinin yavaş yavaş yeniden yaşama tutunmasını sağlamak, yıllarca dert tasa çekip çabalayıp öğrendiğin bilgileri insanlara çömertçe sunup onların senden daha hızlı, daha kolay hayatlarını mükemmelleştirdiklerini izlemek… Bunlar ilk anda, o eylemi yaparken hissettiğim hazzı bugün de tam gücüyle, tam etkisiyle hissettiğim mutluluklardır. Ne zaman kendi adıma bir başarı kazansam onun hazzı yalnızca o zamana ait oldu, ne zaman başkaları için kendimden bir şeyler versem, onların mutlu olması için bir adım atsam hazzı tüm zamanların oldu.

Başarı ölümlüdür, geçicidir, unutulmaya mahkumdur; iyi olan, şefkatli olan, paylaşılan ölümsüzdür, kalıcıdır, daima anımsanır. Gerçekten ama gerçekten mutlu olmak istiyorsak biriktirmemiz gereken şey başarı dolu anılar değildir. Bu anılar bize şu an bir şey hissettirmedikleri gibi geçmişte kalan başarılar oldukları için acı çekmemize bile sebep olurlar. Gerçekten mutlu olmak istiyorsak, şefkat dolu, korkusuz, insanların acılarının dinmesini ve kalplerinin ışıkla dolmasını sağladığımız anıları biriktirmeliyiz. Bu anılarımız ne kadar fazlaysa o kadar mutlu, o kadar güçlü, o kadar muhteşem ve o kadar ölümsüz olabiliriz.

Hocam Cem Şen

Seyit Onbaşı…

184489_1126095454108425_2671292762559901310_n1

 

Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.
Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.
“-Sen kimsin?
-Ben Seyidim.
-Biz seni öldü biliyoruz.
-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”
Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”
Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.
***
Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.
Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.
1889’da Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.
Mavi gözlü ve ufak tefektir.
Gariban Anadolu köylüsü.
Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.
1909’da askere gider.
1912’de Balkan Savaşı’na katılır.
1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.
18 Mart1915’te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevlidir.
(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası’na isabet eder. Mecidiye Tabyası’nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk’tur.
Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.
Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.
O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.
Seyit Ali, 1909’da gittiği askerden, 1918’de onbaşı olarak döner.
1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.
1918’de terhis olur.
BİR TEK ATATÜRK HATIRLAR
Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran’a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”
Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.
Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.
Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam” demiş, “biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit’te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”
Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.
Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.
Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.
Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.
Seyit Ali Çabuk, 1939’da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.
Köyündeki mezara gömülür.
Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.

SUDAN ÇIKMIŞ BALIK

14650279_1432879076730057_5099975166768558616_n1
Bir balık vücudunun ıslak olduğunu nereden bilir? Tüm yaşamını suyun içinde geçirir ve başka bir durumdan haberi yoktur; başka bir seçenek olabileceğini de bilmez.
Denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış durumlara meydan okuyan bir yaşam tarzınız ya da amacınız var mı? Eğer varsa sizi kutlarım! Eğer yoksa, şimdi sizi geçmişe sıkı sıkı bağlayan tavırlarınızı sorgulayıp bunları değiştirmek zamanıdır.
Rahatlık Alanı
Balıklar gibi bizlerde hep bildiğimiz durumlara doğru yöneliriz. Bu durumlar bizim “rahatlık alanımızı” oluşturur. Tuzağına bir kez düştünüz mü, bu alan sizi yaşamı daha doyurucu, daha hoş yaşamak için gerekli girişimleri yapmaktan alıkoyan, geçmişin sınırları içine hapseden, özgürlüğünüzü kullanmanıza engel olan bir hapishaneye dönüşür.
Rahatlık alanı içinde size kendinizi rahat hissettiren duygular, deneyimler ve düşünceler bulunur. Rahatlık alanının koşullarına uymayan her şeye kötü gözle bakılır.
Bu iç göstergenize aykırı düşecek bir harekete kalkıştığınız ya da bir düşünceye kapıldığınız zaman, bir stres sinyali gelir ve sizi rahatlık alanınızın içine geri çekilmeye çağırır. Yaşam daha karmaşık bir hale geldikçe, bu doğal dürtü de daha güçlenir.
Daha fazlasını gerçekleştirmeye potansiyelimiz olduğunu bilmediğimiz için, istediğimizi elde etmeye çalışmak konusunda kendimizi kaç kez sınırlamışızdır? Kişisel gelişme, o ana kadar varlığı bilinmeyen kaynakların geliştirilmesi ile yaşamın değiştirilmesidir.
Yaşamın zenginleşmesi, düşüncelerin geliştirilmesi, ürünlerin iyileştirilmesi, kişisel gelişme ve mesleki ilerleme hep işlerin alışılmış biçimde yapılmasından vazgeçip, daha farklı deneyimler için çaba göstermeyi gerektirir.
İnsanın cesaretini toplaması kolay iş değildir; çünkü rahatsızlık, başarısızlık, olumsuz bir şeyler yaşama olasılığı insanı harekete geçmekten alıkoymak için yeterli bir nedendir.
Ne olabileceğinizi, neler yapabileceğinizi gerçekten bilmediğinize göre potansiyelinizi küçümsemeyin. Geçmiş deneyimler ya da kısıtlayıcı inançlar yüzünden kendi kendinize koyduğunuz sınırlamaları asla kabul etmeyin.
Dört Temel İlke
Rahatlık alanının sınırlamalarından kurtulmuş daha parlak bir gelecek yaşamak için, hemen bugün zihninizi ve yaşamınızı şu dört temel ilke ile doldurun:
Kendinizi yeniliklere adayın. Yeni beceriler, yeni duygular, yeni keşifler, yeni anlayışlar, yaşama yeni bir bakış açısı edinmeye karar verin. Bu kararlılık yepyeni bir yaşam tarzının başlangıcı olacaktır. Kararlılık olmadığı sürece duraksama ve rahatlık alanının çekiciliğine karşı koyamama durumu geçerlidir.
Kendinizi neye adadığınız, sizin kim oluğunuzu ve neler yaşayacağınızı da değiştirecektir. Kararlı insanlar mazeret kabul etmez ve istedikleri sonuçları elde ederler.
Bu size ne kazandıracak? Bir konuda ne kadar kararlı olursanız, onu o ölçüde kolay görmeye başlarsınız. Yolunuza çıkan engelleri, hatta geri dönüşler, size, geçici olumsuzluklar ve peşinden gidilmesi gereken fırsatlar gibi görünür.
Ne yapıyorsanız onu bırakın. Şu anda yaptığınız ama yaşamınıza herhangi bir zenginlik katmayan ne varsa onu bırakın. Durağanlık gösteren hareketleri ve hareketsizlikleri bir kenara bırakın. Unutmayın, yapmakta olduğunuzu yapmaya devam ederseniz yeni bir şey elde etme olasılığınız yoktur.
Bazen gelişme yolundaki en zor adım, size yararı olmayan ya da yolunuzu kesen bir şeyden vazgeçmektir. O güne kadar size rahatlık ve güven sağlamış alışkanlıklardan vazgeçmek kolay değildir. Yaşamı dolu dolu yaşamayı engelleyen alışkanlıklardan kurtulmak için düzeltici önlemler gereklidir.
Olumsuz olmaktan vazgeçin. Başkalarını eleştirmeyi bırakın. İşinizden, evliliğinizden, başka insanlardan ya da genelde yaşamdan şikayet etmeyi bırakın. Yapmanız gereken işleri ertelemeyin. Kendinize bir işi yapamayacağınızı söylemekten vazgeçin. Başkalarını ya da koşulları suçlamaktan vazgeçin. Yaşamınızın kontrolünü başkalarının ellerine bırakmaktan vazgeçin. Vasatlığa razı olmaktan vazgeçin. Bu vazgeçişler size yeni bir şeylerin peşinden gitmek için yeşil ışık yakacaktır.
Risk alın. Olağanüstü fırsatlar sizi bekliyor. Ama önce bilinmeyene doğru yürüme korkusundan kurtulmalısınız. Başarının önündeki en büyük engel korkudur ve insanları bir çok olanaktan uzak tutar. Daha fazlasını elde etmek için elimizdekinden vazgeçmek korkusu bizi felç edebilir.
İnsanlar yeni riskler almaktan kaçınırlar, çünkü rahatlık alanlarını bırakmak için gereken çaba ve katlanılacak hoşnutsuzluktan, başarısız olmaktan korkarlar. Ne var ki, risk olmadan en büyük başarıya ulaşmanın bile tadı tuzu olmaz.
Bir daha mücadele ile rahatlık arasında bir seçim yapma durumunda kaldığınızda, mücadeleyi tercih edin ve yeni ülkeler keşfetmeye hazır olun. Gereksiz sınırlamalardan kurtulmuş bir yaşam sürmeyi planlayın. Belirsizliklerle yaşayın, belirsizliklerden zevk alın. Yığınlardan farklı olun. Vasatlığın ötesine geçmek için zaman ve çaba harcayın. Oyunu oynayın… baştan sona. Oyunu oynarken mükemmellik amacınızdan ödün vermeyin.
Momentum ilkesini iyi öğrenin. Geleceğin ne kadar hızla geçmişe dönüştüğünü bilince, bugünü yaşamak da o kadar ivedilik kazanıyor. Çok sayıda insan bugün en iyiyi ister; ama yapılması gerektiğini bildiği şeyleri yapanların sayısı azdır. “Şimdi ve burada” yaptıklarınız farkı yaratacak olanlardır.
Harekete geçip, momentum yaratarak hemen şimdi kımıldayın. Lütfen şunu anlayın, rahatlık alanınızı terk etmek için hazırlık yapılmaz. Önce dev bir adım atarsınız, ayrıntılar üzerinde sonra durursunuz. Her şeyin “tam doğru” olmasını beklerseniz harekete geçemezsiniz.
Bir şeye hazır olmak için hiç harekete geçmeden sonsuza kadar beklenebilir. Hazırlık bir oyalama taktiği olabilir. Hareket çok önemlidir. İçgüdülerinize güvenin ve yola çıkın.
Anlamlı faaliyetlerle dolu bir yaşam ve zorlayıcı hayallerin peşinden gitmek hareketliliğin korunmasını sağlar. Kendiniz için küçük kazançlar belirleyin ve bunları geliştirin. Minik adımlarla ilerleyin. Kararlılığınızı kutlayın. Başlangıçta kendinizi sudan çıkmış balık gibi hissedebilirsiniz, ama rahatlık alanınızın genişlemiş olması hoşunuza gidecektir.
Her yeni gün için taze beklentiler icat etmek ve bunları beslemek için, görünürde hiç de önemli olmayan adımları atma fırsatını kollayın ve kullanın.
GLENN VAN EKEREN

Bakmayın siz benim kuru bir yaprak gibi sallandığıma…

bahar-dali-cicegi_9555371

Bakmayın siz benim kuru bir yaprak gibi sallandığıma…
Köküm sağlamdır, sarsılsam da kopmam dalımdan…
Öyle kolay değil, rüzgarın önüne kapılıp gitmem…
Son ana kadar `vazgeçmem` yaşamaktan…
Ne fırtınalar koptu, benim hayat dallarımda…
Hiç birinde vazgeçmedim umutlarımdan…
İçimde kıyametler kopsa da.
Ben baharıyım yarınlarımın,
Çiçek açarım her kışın ardından! !
Nazım Hikmet.