KAPALI KALPLER…

 

15171121_1471218469562784_8639383600498590034_n1
Bir zamanlar bir adam tanıdım, bir ilişkiye dolu dizgin başlar fakat karşısındaki kadın ona kalbini açar açmaz, kendi kalbini kapatmadan edemezdi sanki. Bu tür davranıştan, ilişkide “çekim aşamasına bağımlılık” olarak söz edildiğini duymuştum. Bu adamın kadınları incitmek gibi kötü bir niyeti yoktu. Gerçek ve sorumlu bir ilişki içinde olmayı içtenlikle istiyordu. O sadece, eşit bir eş ile somut bir beraberlik kurabilmesini sağlayacak kadar uzun bir süre ilişkiyi sürdürmesini sağlayacak spritüel becerilerden yoksundu. Bir kadında insani kusur ve zayıflıklar görür görmez hemen oradan kaçıyordu. Narsis (özsever) kişilik mükemmeliyeti arar ki bu, sevginin asla büyüyüp çiçek açma fırsatı bulamamasına yol açar. Başlangıçtaki coşku öyle çarpıcı ve öylesine boşuna umut verici olabilir ki bu ilk çekim aşamasını izlemesi gereken gerçek büyüme aşaması, öncekine kıyasla fazla renksiz, donuk ve üstlenilmesi çok zor bir durum gibi görünebilir. Diğer kişi gerçek bir insan gibi görünmeye başladığı andan itibaren, ego kendini geri çeker ve oynayacağı bir başka yer bulmak ister.
Böyle biriyle ilişkinin sonunda, kendimizi kokain almış gibi hissederiz. Çok hızlı ve heyecan verici bir gezi yapmışızdır ve o sırada çok anlamlı bir şeylerin cereyan ettiği duygusuna kapılmışızdır, Sonra birden bir yerlere çarparız ve anlamlı hiçbir şeyin cereyan etmemiş olduğunu fark ederiz. Bütün olanlar yakıştırma imiş. Şimdi bize kalan sadece baş ağrısıdır ve görebiliriz ki bu tür şeyler iyi değildir, sağlıklı değildir ve bunu bir daha yapmak istemeyiz.
Fakat bu tür ilişkilere çekilişimizin bir nedeni vardır. Bir anlam illüzyonuna çekilmişizdir. Bazen, gerçek bir ilişkide verecekleri hiçbir şeyi bulunmayan kimseler sanki Dünyayı sunuyorlarmış gibi çıkıp gelirler. Onlar kendi duyguları ile öylesine ilişiksizdirler ki çok yetenekli oyuncular haline gelmişlerdir, fantezilerimizin önerdiği her türlü rolü bilinçleri dışında oynarlar. Fakat çektiğimiz acının sorumluluğu yine de bize aittir. Çünkü ucuz bir heyecan arıyor olmasaydık, o yalana karşı o kadar savunmasız olmazdık.
Nasıl bu kadar budala olabilmişizdir? Böyle deneyimlerin sonunda kendimize sorduğumuz soru daima budur. Fakat bir kez onları yeterince yaşadıktan sonra, hiç de o kadar budala olmadığımızı kendi kendimize itiraf ederiz. Biz bunun bir uyuşturucu olduğundan pekala kuşkulanmıştık. Sorun şu ki onu istemiştik. Bu insanla oynanan oyunun ne olduğunu daha ilk on beş dakika içinde görmüştük, fakat duyduğumuz büyük keyif bize öyle çekici gelmişti ki onu görmemiş gibi davranmaya razı olmuştuk, belki bir gece, bir hafta ya da ne kadar sürecekse. Sizi ancak bir saatten beri tanıyan bir kimsenin “Olağanüstü güzelsiniz. Ne harika bir kadınsınız. Bu büyük bir buluşma. Sizinle çıkan adam ne kadar şanslı olmalı.” yolundaki sözlerinin, düşünen bir kadına kırmızı ışık yakması gerekirdi. Sorun şu ki, yaralarımız o kadar derin olabilir ki, derinlerde bir yerlerde, onların doğru olmadığından kuşkulandığımızdan, o sözleri işitmek için öyle büyük bir açlık içinde olabiliriz ki; onları işitmek için tüm akılcı yaklaşımları bir kenara bırakmamıza neden olabilir. Açlıkla kıvranırken çaresiz halde oluruz.
Kadınlar bazen bana şöyle derler, “Marianne, ben niçin her zaman duygusal bakımdan kırıcı erkeklerle karşılaşıyorum?” Yanıtım genellikle şu oluyor: “Sorun, senin onunla karşılaşmış olman değil; sorun ona telefon numaranı vermiş olman.” Sorun; bir başka deyişle, belli tipteki insanı kendimize çekişimiz değil, bizim belli tipteki insana çekilişimizdir. Duygusal bakımdan mesafeli olan biri bize, örneğin, anne-babamızdan birini ya da her ikisini hatırlatabilir. “Onun enerjisi mesafeli ve biraz eleştirici. Sanırım evimdeyim.” Şu halde sorun yalnızca bize acı vermesi değil, fakat o acı ile kendimizi rahat (evimizde) hissetmemizdir. Bu öteden beri bilip tanıdığımız halimizdir çünkü.
Bize sunacak hiçbir şeyleri bulunmayan insanlara tehlikeli çekilişimizin öteki yüzü, bize verecek şeyleri bulunan kimseleri iç sıkıcı bulma eğilimimizdir. Bizim bünyemize yabancı olan hiçbir şey içimize giremez ve orada uzun süre kalamaz. Bu, ister bedenimize, ister zihnimize aldığımız bir şeyden söz ediyor olalım, doğrudur. Eğer bir parça alüminyum kağıdı yutacak olsam, bedenim o rahatsız edici nesneyi atıncaya kadar kusacaktır. Eğer benimle bağdaşmayan bir fikri yutmam isteniyorsa, o zaman psikolojik sistemim o rahatsız edici fikri atmak için ayıbı kusma sürecinden geçecektir.
Eğer ben yeterince iyi olmadığım kanısında isem, bunun tersini düşünen bir kimseyi hayatıma almakta zorluk çekeceğim. Bu Grouche Marx sendromudur; beni kulüplerine almak isteyen herhangi bir kimseden hoşlanmayı istememek. Bir kimsenin beni harika bulmasını kabul etmemin tek yolu, benim kendimi harika bulmamdır. Fakat kendini kabul, ego için ölüm demektir.
Bizi istemeyen kimselere çekilişimizin nedeni budur. Biliriz ki onlar ana kapıdan girmeyeceklerdir. Ve sonra, kendimizi ihanete uğramış bulduğumuzda ve onlar çok yoğun fakat hayli kısa bir beraberlikten sonra bizi bırakıp gittiklerinde, sözde şaşırmış gibi yaparız. Onlar egomuzun planına mükemmel surette uyarlar. Ben sevilmeyeceğim. İyi huylu, erişilebilir insanların bize iç sıkıcı görünmelerinin nedeni, onların bizi deşmeleridir. Ego, duygusal tehlikeyi heyecan ile eşit tutar. İyi ve ulaşılabilir insanın yeterince tehlikeli olmadığını iddia eder. İşin mizahi tarafı şudur ki, doğru olan bunun tersidir. Ego için tehlikeli olanlar asıl o ulaşılabilir, el altında olan kişilerdir, çünkü onlar bize gerçek bir yakın ilişki olanağı sunarlar. Onlar belki bizi tanıyacak kadar yeterince uzun bir süre çevremizde dolaşırlar. Onlar şiddet kullanarak değil, sevgi yoluyla bizim savunmamızı ve direncimizi kırabilirler. İşte ego bizim bunu görmemizi istemez. Erişilebilir olan insanlar ego için korkutucudurlar. Onlar egonun kalesini tehdit ederler. Bizim onlara çekiliş duymayışımızın nedeni, aslında bizim ulaşılabilir olmayışımızdır.
MARIANNE WILLIAMSON
Sevgiye Dönüş Kitabından

Kaynak: Charlot Gabayın sayfasından alınmıştır

Yüzyılın fotoğrafçısı Ara Güler’e soruyorlar; ‘Sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?’ diye…

16266033_1523833234312112_7086814449248318184_n2

Yüzyılın fotoğrafçısı Ara Güler’e soruyorlar; ‘Sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?’ diye. Şöyle cevaplıyor büyük Usta:
Fotoğraf makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır?..
Arkadaş, (gözleriyle kalbini göstererek) fotoğraf burayla; burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim! Şunlara bak. Alıyorlar Leica’yı, Canon’u, Nikon’u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam…
Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım.. Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim..
Fotoğraflar Ara Güler

Büyük Düşünür Bernard Shaw’dan Hayata Dair 12 Gerçekçi Tespit

1.) “Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan.”

2.) “Sorun çaresizlik değil, isteksizlik… İsteksiziz, çünkü çocuklukta bize uygulanan ilk şey, içimizdeki isteği öldürmektir.”

3. “Birisini tenkit etmek istersek en münasip yer aynamızın karşısıdır.”

4.) “Dünyada iki tane trajedi vardır. Biri kalbinizdeki tutkuyu yitirmek, diğeri ise kaybettiğiniz tutkuyu geri kazanmaktır.”

5.) “Ön yargılarından kurtulmayanlar, hiçbir insanı anlayamaz.”

6.) “Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır.”

7.) “Para açlığı giderir, mutsuzluğu değil. Yemek mideyi doyurur, ruhu değil.”

8.)“Hayatta saadeti yapan şeyIer çok küçük parçalardır. Bir iyilik, bir gülümseme, tatlı bir bakış, iyi bir dilek…

9.)“Biz iki hırsız arasında kendimizi ifade ederiz. Düne ait üzüntüler ve yarına ait korkular.”

10.) “Seni sessizken, sadece önemseyenler duyabilir.”

11.) “Hatalar yaparak geçirilmiş bir hayat sadece daha onurlu olmakla kalmaz; hiçbir şey yapmadan geçirilmiş bir hayata kıyasla çok daha faydalıdır.”

12.) “Dertli olmanın sırrı, dertli olup olmadığımızı düşünecek kadar boş vakte sahip olmamızdır.”

Kaynak: Müthiş Psikoloji

Nazım Hikmetten Anlamlı Sözler… ”Gitmek ”sadece bir eylemdir. ”Unutmak” ise kocaman bir devrim…’

s-6f3ef9c8ce356795547a4a3598a161319eef3f041

 

 

 

Topraktan öğrenip kitapsız biIendir. Hoca Nasreddin gibi ağIayan, BayburtIu Zihni gibi güIendir. Ferhad’dır. Kerem’dir. ve KeIoğIan’dır.
Aşk, bazen gitmekIe kaImak arasında verdiğin en büyük savaştır. Sevmeyenin akIı, gerçekten sevenin kaIbi kazanır bu savaşı.
Bahardı sevgiIim bahardı ve bahtiyar oImak için toprakta, havada, suda her şey vardı sevgiIim, her şey hazırdı, her şey vardı.
MemIeketim: bedreddin, sinan, yunus emre ve sakarya, kurşun kubbeIer ve fabrika bacaIarı benim o kendi kendinden biIe gizIeyerek sarkık bıyıkIarı aItından güIen haIkımın eseridir…
Gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak.
Birgün bensizIik çaIar kapını. BenIi dünIeri düşünür, avunursun. Sanma ki yaIanIar içinde, ben gibi bir doğru buIursun.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…
Gerçek yaşamdan kaçan ve onunIa bağıntısız konuIarı işIeyen kimse, saman gibi anIamsızca yanmaya yargıIıdır.
YürekIi bir kadının başı, yüreksiz bir erkeğin omuzuna ağır geIir!
KimseIere anIatamadım. Kendime biIe… OIa ki ağzımdan kaçırır, bir daha tutamam seni.
Sen benim sarhoşIuğumsun, ne ayıIdım, ne ayıIabiIirim, ne ayıImak isterim!
Gerçek şair kendi aşkı, kendi mutIuIuğu ve acısıyIa uğraşmaz. ŞiirIerinde haIkının nabzı atmaIıdır…
http://guzelsozlerfull.blogspot.com/2015/05/nazim-hikmet-sozleri-full-kisa-ozlu.html

Artık ne geri geImeni bekIerim ne de ben geIirim. NasıIsa ben bir şey kaybetmedim, sen bensizIiği seçtin. Karar senin.
Dost uğrunda öImek koIay, fakat uğrunda öIünecek dostu buImak zordur…
Tahir oImak da ayıp değiI zühre oImak da, hattâ sevda yüzünden öImek de ayıp değiI…

Benim keIime hazinem çok geniştir, derdim. Senin bir keIimene yetemedim; git, ne demekti sevgiIim?
EIi koIu zincirIere vuruImuş, vatan çırıIçıpIak yere seriImiş. Oturmuş göğsüne teksasIı çavuş. BeyIer bu vatana nasıI kıydınız?
O bensizIiği göze aIdıysa, ben onsuzIuktan bir şey kaybetmem.
ArkadaşIık ağaca benzer, kurudu mu bir daha yeşermez.
Geçtim putIarın ormanından baItaIayarak, ne de koIay yıkıIıyorIardı…
Her geIen sevmez ve hiçbir seven gitmez unutma. BiI ki; giden dönüyorsa sevdiğinden değiI, kaybettiğindendir asIında!
GeIinIer aynada saçını tarar, aynanın içinde birini arar. EIbet böyIe sizi de aradıIar. GeIinIere kıymayın efendiIer.
En güzeI deniz: henüz gidiImemiş oIanıdır. En güzeI çocuk: henüz büyümedi. En güzeI günIerimiz: henüz yaşamadıkIarımız. Ve sana söyIemek istediğim en güzeI söz, henüz söyIememiş oIduğum sözdür…
İçimde mis kokuIu kızıI bir güI gibi duruyor zaman…
Yağmur yağıyordu boyuna. Sözü onIar aIıp dediIer ona: ”Daha pazar kuruImadı kuruIacak. Esen rüzgâr duruImadı duruIacak. Boynu daha vuruImadı vuruIacak. Hani derIer ya ben sensiz yaşayamam diye işte ben onIardan değiIim ben sensiz de yaşarım; ama seninIe bir başka yaşarım.
Büyük bir hayaI kırıkIığı yaşayıp ben artık kimseyi sevemem deme! Unutma ki, en güzeI çiçekIer mezarIıkIarda yetişir.
Sende ben; imkansızIığı seviyorum fakat; asIa ümitsizIiği değiI…
Benim ideaIimdeki rejim oIsa, ben de seni astırırdım. Sonra da darağacının aItına oturup hüngür hüngür ağIardım!
Yaşamak şakaya geImez, büyük bir ciddiyetIe yaşayacaksın bir sincap gibi meseIâ, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey bekIemeden, yani, bütün işin gücün yaşamak oIacak.
Korkma bana âşık oImaktan ya da çekip gitmekten. Çünkü kaIbimdeki hiçbir cesedi sahipsiz bırakmadım ben.
Benim sevdasında benciI; ama yüreğinde sağIam sevdiğim. AkIıma geIişini seveyim: ne güzeI darma duman ediyorsun beni.
Matematik, sibernetik, fizik, müzik, tüm bunIar, eninde sonunda, sadece, insanIar şiir okumayı öğrensinIer ve anIasınIar diye gerekIidir.
Ve aynı ihtirasIa tekrar ediyorum yine. OnIar ki; toprakta karınca, su da baIık, havada kuş kadar çokturIar. Korkak, cesur, cahiI ve çocukturIar.
İnsanIarın kanatIarı yok, insanIarın kanatIarı yürekIerinde…
Ne acıdır insanın biIdiğini anIatamaması. ‘Ben’ deyip susması, ‘sen’ deyip ağIamakIı kaIması.
BoğazIanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman. Sonra resmen kapandı o fasıI, şimdi üçüncüden bahsediyor, amerikan doIarı fakat gün ışıdı herşeye rağmen…
Pişman değiIim! Sadece dön bak arkana; ne için, neIerden vazgeçtin? NeIer dururken, sen neyi seçtin…

Büyüklerin Küçük Prens’ten Öğrendiği 11 Hayat Dersi 

Şanslı olanların çocukken tanıştığı, bu yazıyı yazan gibi çok geç tanışanların hayran olduğu, asla çocuk kitabı olmayan çocuk kitabı: Küçük Prens. Barındırdığı felsefelerle her yıl, her yaş tekrar okunması gereken, her okunduğunda kişiye yeni bir yol açan, farklı bir algı yaratan Saint-Exupéry’nin şaheseri.

“Hiç kimsenin kitabımı özensizce okumasını istemem doğrusu. Bu anılarımı yazarken çok üzüntülü anlar yaşadım. Arkadaşım koyunu ile birlikte beni bırakıp gideli tam 6 yıl oldu. Onu burada anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam, kendimi o sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra…” Saint-Exupéry

Dünya çapında 140 milyon kopya satan “Küçük Prens” okuyanı yetişkinliğe hazırlayan derslerle dolu. Kitap sadece çocuklara nasıl ‘yetişkin’ olunuru öğretmiyor, yetişkinlere de nasıl “iyi” yetişkin olunuru hatırlatıyor.

“Le Petit Prince”in bizi nasıl yetişkinliğe hazırladığını hatırlayalım istedik sadece. Huzurlarınızda Küçük Prens’in büyüklere verdiği 11 hayat dersi…

Bakmaya değil, görmeye çalış

fil-yutan-boa
Çöldeki pilot fil yutmuş bir boa yılanı çizdiğinde, etrafındaki büyükler bir şapka gördü. Büyüklerin yorumları cansız ve donuk, hayalgüçleri ise çoktan onları terk etmişti. Yetişkinler görmeyi ve hissetmeyi terk ettiği için pilot bu muhteşem kariyerinden vazgeçti.

Gerçek duygularını saklamak daha önemli şeylere bedel olabilir

gezegendeki-gul
Küçük prens beslediği ve baktığı gülüne yeni gezegenler keşfetmek istediğini ima ettiğinde, gülü ona ihtiyacı olmadığını ve kendi başına idare edebileceğini iddia etti. Küçük Prens, gülün saçma davranışlarının sebebinin incinmesi olduğunu farketmesine rağmen onu terk etti.

Başkalarını değil kendini yargıla

kendini-begenmis-kral
İlk uğradığı gezegende, tüm gezegen nüfusunu kaplayan ve kendini her şeyin hükümdarı sanan kralla tanıştı. Küçük Prens ne yaptığını tam olarak kavrayamasa da kral ona kendini yargılamanın başkalarını yargılamaktan çok daha zor ve çok daha önemli olduğunu öğretti.

Birey olmak kendini yargılamaktan geçiyor.

Kibirli olma

palyaco-kucuk-prens
İkinci gezegende Küçük Prens’i kendini beğenmiş, zamanını başkalarının hayranlığını arayarak geçiren kibirli bir adam karşıladı.

Başkalarının hayranlığını kazanmak için yaşıyorsan kendin için asla yaşamayazsın. Ve sadece kendin için yaşıyorsan, kimse seni sevmez ve seninle ilgilenmez.

Unutmak için içmek berbat ve zayıf bir çabadır

unutmak-icin-icmek
Unutmak için içen ayyaş adam utandı. Ayyaş utandı çünkü içiyordu. Küçük Prens, çiçek ekmek gibi çok daha heyecan verici şeyler yapmak varken gününü içerek geçiren adamı garipsedi.

Bizim için büyümek sonsuz bir kısır döngüdür ve büyümek her zaman kederlidir.

Kendini asla fazla ciddiye alma

kendini-ciddiye-almak
Küçük Prens, kendini galaksideki tüm yıldızların sahibi olduğunu düşünen bir işadamı ile tanıştı. “Ben onları yönetiyorum. Onları tekrar tekrar sayıyorum. Bu zor bir iş, ve ben ciddi biriyim.” Ama bu ciddiyet onun monoton bir yaşamı olmasına sebep verdi, yalnız bir hayat, sahip olduğu yıldızların güzelliğini göremediği bir hayat.

Eğlenceyi unutma

eglenceyi-unutma
Gün boyunca fenerin ışıklarını açıp kapatması için gelen emirleri görev bilinciyle uygulayan fenerci, Küçük Prens’in saygısını kazanmıştı. Gezegeninde her gün bir dakikaya denk geldiği için, o dinlenecek bir dakika bile bulamıyordu.

Kısacası ömür su gibi akıp geçiyor.

Keşfetmek için içgüdülerini takip et

cografyaci
Küçük Prens, uzak diyarları araştırmakla çok meşgul olduğu için kendi dünyasını keşfetmeyi reddeden bir coğrafyacıyla karşılaştığında öğreniyoruz ki keşfetmek istediğimiz yerleri araştırırken aslında hiçbir yere gitmemiş olma tuzağına düşmek çok çok kolay.

Yabancılardan öğreneceğin çok şey olabilir

yabancilara-guven
Tilkiler genellikle hilebaz ve kötü olarak tasvir edilirdi oysa ki bu tilkinin ihtiyacı olan tek şey dostluk ve arkadaşlıktı. Küçük Prens tilki arkadaşından 3 önemli hayat dersi öğrendi.
“Bir tek kalp ile açıkça görürsün, önemli şeyler göze görünmez.”
“Gülünü önemli kılan, ona harcadığın zamandır.”
“Aldığın terbiye kadar sorumlu biri olursun.”

Sevdiklerinizin yerini hiçbir şey dolduramaz

benim-gulum
Küçük Prens, güzel güllerin bulunduğu bahçenin ortasında bile kendi gülünü düşünmekten vazgeçemiyor. Hiç biri kendi gülünün yerini tutmuyordu.

“..Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o…”

Bazen sevdiklerinizin özgürce uçmasına izin vermeniz gerekir

sevdiklerini-ozgur-birak
Pilot Küçük Prensi tanıması ve sevmesine rağmen, onu Dünya’da tutmanın arkadaşını inciteceğini bilmekteydi. Küçük Prens ayrılmadan önce pilota şöyle dedi: “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım… Ben gülüyor olacağım bir tanesinde.. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında, bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak…”

Bazen insanların gitmelerine izin vermeliyiz, çünkü onları tutmak, onları kapana, kafese koymak, tutsak etmek gibidir. Ve bu noktada onları salıvermek gerçek aşkın en doğru ispatı olacaktır…

Kaynak: Liste liste

Nazım Hikmet’in ‘Severmişim meğer’ şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi

portre1

Nazım’ın ‘Severmişim meğer’ şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi. Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en güzel 50 aşk şiiri arasına Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirini de aldı. Şiirler, Southbank Center’ın şiir dalında uzman ekibi tarafından bir yıllık bir çalışmayla 30 ülkeden şairleri arasından belirlendi. Seçmeler yapılırken modern döneme ağırlık verildi. Ekip üyelerinden James Runcie, ”Gerçekten uluslararası ve üslup bakımından da çeşitlilik barındıran bir liste oldu. Zor olan, sadece 50 şiir seçmekti” dedi.

Severmişim Meğer
yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek
gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ı
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine
ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kiba
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli
yolları severmişim meğer

asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazd
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fen
belki böyle bir şey olmadı
….
çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim
güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana
bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim

yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer
ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
NÂZIM HİKMET

Ertelemeye ve tembelliğe son vermek “Kaizen” tekniği sayesinde mümkün…

kaizen1

 

 

Ertelemeye ve tembelliğe son vermek “Kaizen” tekniği sayesinde artık düşündüğünüz kadar zor değil.
Hayatta ulaşmak istediğimiz hedeflerimiz vardır, kendimize dair bireysel hedefler gibi. Bu yüzden kendi hayatımız öncelik kazanır fakat bazen, bu hedeflerin gerisinde kalırız. Birçok şeyi erteler ve inancımızı kaybederiz.
Tabii ki bir şeylere başlarken çok güzel niyetlerimiz vardır ve hedefe doğru hevesle, kararla ilerleriz. Bu yolda bazen belli sıkıntılar olur, kendimize yeteri kadar yüklendiğimizi, denediğimizi söyler ve yola devam ederiz. Belki de önümüzdeki yolda çok hızlı gittiğimizi ya da sonuçların istediğimiz kadar hızlı oluşmadığını düşünürüz.
Eğer bu tekrar durumları hayatınızda sıklıkla meydana geliyorsa, neden bunun sürekli tekrarladığını sormanız gerekiyordur. Aslında oldukça basit: çok fazla şeye çok hızlı bir şekilde ulaşmak istiyorsunuz. Eski alışkanlıkları yenileriyle değiştirmek pek de kolay değil, ayrıca tanıdık olmayan sorumlulukları almak da çok yorucu olabiliyor. Temel olarak, şimdiye kadar alışılagelen hedeflere ve düşüncelere bağlı kalmak daha kolay ve rahat geliyor.
İşte Kaizen devreye girdiği noktada burası.
Japon kültürü, “Kaizen” adı verilen kullanışlı bir pratiğe sahip. Kişisel gelişim için bu ‘bir dakikalık prensip’, dünyada etkileri görüldükçe dikkat çekmeye başladı.
Bu metodun altında yatan prensip bir kişinin bir şeyi tam bir dakika boyunca uygulamasına ve bunu her gün aynı şekilde pratik etmesine dayanıyor. Gayet kolay gözüküyor, değil mi? Tembellik sorun değil; bunu her gün 30 dakika boyunca yapmanız değil, sadece 60 saniye yapmanız isteniyor.
Mekik çekmek gibi kolay ya da yabancı bir dilde okumak gibi daha zorlayıcı bir şey olsa da, yaptığınız şeyden keyif alıp buna her gün bir dakikanızı ayırın. Buradaki düşünce, pratik yaparken bundan keyif ve zevk almanız ki böylece diğer günlerde de bu pratiği uygulamaya devam edesiniz.
Bazen başarısızlık korkusu bizi denemekten alıkoyar ama gerçekten yaşamak istiyorsanız buna teslim olmayın! Güven sorununu çözüp çaresizlik duygusundan kurtulabilirsiniz. Zafer hissi ilerlemek için asıl gerekli olan şeydir.
Aslında başarı duygusu insanı ilerleten ve doğru ileri gitmeye motive eden güçtür.
Üzerinde çalışacağınız etkinliği seçip üzerinde bir dakika her gün çalıştıktan sonra,  birkaç hafta içinde bu uygulamanın süresini arttırabileceksiniz. 5 dakika, 30 dakika ve hatta farkında olmadan 60 dakikaya çıkacaksınız. Sonunda kabul edilebilir ve yararlı gördüğünüz bir süre boyunca bu alıştırmaya devam ettiğinizi görüyor olacaksınız. Bir dakikanın hayatınızı nasıl değiştirdiğine şaşıracaksınız.
Kökeni Japonya’ya dayanan Kaizen, Masaaki Imai tarafından icat edildi. Kelimenin iki kökü var – ‘kai’ (değişim) ve ‘zen’ (iyi). Imai, iki kelimenin bir araya geldiği zaman “daha iyi yönde gelişim” demek olduğunu ifade ediyor ve ekliyor, “Kaizen stratejisinin mesajı, herhangi bir yönde ilerleme kaydetmeden günü geçirmemektir.”
Bunun için kendinizi zorlamanız çok önemli ama hedefleriniz de ulaşılabilir olmalı. Imai ve bu alanda çalışan meslektaşları, küçük zorlamaların sürekli çaba ile birleştiğinde karşılığının daha çok geldiğini ve kişisel gelişimi daha çok sağladığını ifade ediyorlar.
Kaizen herkesin yapmayı deneyebileceği ve yararlanabileceği bir yöntem.
Tek yapmanız gereken bir plan yapmak ve onu takip etmek.
Yazar: Raven Fon
Çevirmen: Özge Mete
Kaynak: Truth Theory

Kaynak: Düşünbil portalı

Aborjin Duası… Son ”elvedayı” atlatmana yetecek kadar ”merhaba” diliyorum…

15823298_254782418284027_3073386681537516295_n1

Avustralya’nın orjinal yerlileri olan, dünyanın en eski medeniyeti olarak bilinen Aborjinler 50,000 yıldan fazla süredir Avustralya’da bulunmaktadırlar. Onlar güç ve kararlıkları sayesinde böylesine yaşanması zor olan bir kıtada hayatta kalmayı başarmışlardır.
Avrupalılar da 18. yüzyılda buraya yerleşmiş ve Avustralya, Avrupa, Orta Doğu ve Asya’dan gelen göçmenlerle birlikte büyümeye devam etmiştir.
Bugün Avustralya’da büyük bir  nüfus vardır: nüfusun yaklaşık yüzde 23’ü yurt dışında doğmuştur ve yaklaşık yüzde 40’ı karışık kültürel kökenlere sahiptir. Bu denli karışık insanlarla burada birçok edebiyat, sanat, zanaat, müzik, tiyatro, ve dans festivalleri ile yerel, kolonyal ve diğer kültürleri kutlayan çok zengin bir kültürel tablo ile karşılaşırsınız.

HER ŞEY YETERLİ OLSUN

Seni ayakta tutmaya yetecek kadar
Güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim.
Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana
Yetecek kadar güneş diliyorum.
Güneşi daha çok sevmene
Yetecek kadar yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar
Mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş
Gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.
İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar
Kazanç diliyorum.
Sahip olduğun her şeyi taktir etmene
Yetecek kadar kayıp diliyorum.
Son Elvedayı atlatmana yetecek kadar
Merhaba diliyorum.

Yeni yılın ilk terapisi benden!

idzgr3eh1

Kafaya takmayın, kaderci olun, krizleri fırsatlara çevirin, derinizi kalınlaştırın. Çünkü 2017’yle başa çıkmanın başka yolu yok. Aşağıda bedava yaşam koçluğu önerilerimi bulacaksınız. Önümüzde savaşıyla, kriziyle, gerginliğiyle deli gibi bir yıl var. Ama siz öyle bir kafaya girin ki, 2017 sizi görünce sopasını saklasın!

Bence şahane bir yaşam koçu olabilirdim. Yaşam koçlarının çoğundan ayıptır söylemesi daha zenginim. Daha ünlüyüm. Spor yapmadan normal kilodayım ve psikoloğa gitmeden az çok bir ölçüde akıl sağlığım var. Ne kadar az ne kadar çok, gününe göre değişir. Bugünkü akıl sağlığım biraz karneyle dağıtmışlar gibi. “Onlardan daha zenginim” filan yazıyorum zira. Olsun. Her şekilde görülüyor ki yaşam koçlarının dediğini değil, benim yaptıklarımı yaparsanız, yaşamınızda daha güzel şeyler olabilir. Ve daha da güzeli, benim önerilerim bedava.
Ben endişe ve tasadan yıldım arkadaş! Hayır ne faydası var? Ben gece uykusuz kalınca dolar 2 TL’ye mi iniyor? Ben her akşam CNNseyredince terör mü azalıyor? Yoo. O zamanderin bir nefeees ve hep beraber gevşiyoruz!
Kendinizi dinlemeyin: Beyninizde buluttan nem kapan, vesveseli, geveze ve drama seven bir teyze oturuyor. Onu dinlemeyin. He deyin geçin. Müzik açın, kitap okuyun. Su, yatağını bulur efenim! Yarın ne giyeceğinizin planı bile bazen tutmuyor, hayatınızın geri kalanını planlamak nasıl bir ukalalık! Kendinizi rüzgara bırakın, akıntıya karşı yüzmeyin.
Ne yerseniz yiyin: Asla yediğiniz tavuğun özel hayatında neler yaşadığını öğrenemeyeceksiniz. Ne kadar gezdi dolaştı, ne kadar pinekledi, ne stres yaşadı bilemeyeceksiniz. İçtiğiniz sütün kaynağı olan inek ne yedi, emin olamayacaksınız. Ekmeği, şekeri filan azaltın ama gerisini bırakın dağınık kalsın. İçtiğimiz sütün nereden geldiğiyle ilgili duyduğumuz endişe, sağlığımıza o sütten çok daha fazla zarar veriyor, o noktaya geldik!
Kas makbul bir şey değildir: Sadece kebapta değil, bence insanda da fazla kas tatsız oluyor. Günde 1 saat spor yapmayınca bütün gün dert edenlerden olmayın. İnsanoğlu lazım olduğunda hareket etmek için tasarlanmış bir canlı.Doğada yarasa gibi ters asılıp mekik çekmek gibi bir aktivite türü yok. Yürümek var, yüzmek var, meyve toplamak var. Efendi gibi spor yapın, durup dururken sakatlık çıkarmayın.
Krizi fırsata çevirin: Ekonomik kriz var mı yok mu tartışılıyor. Ben de doğrusu “Var” diyene deli gözüyle bakmıyorum. Özellikle aile reisleri için, işte size para harcatmaya çalışanları reddetme fırsatı. Krizi öne sürerek misafirden, hediyeden, hafta sonu illa AVM’ye gitmekten, hatta uzun telefon konuşmalarından kurtulabilirsiniz. Fast food’u bırakıp evde daha çok yemek yemek, ucuz olduğundan daha çok sebze tüketmek, taksiler indi bindi ücreti 8.5 TL almaya başladığından daha çok yürümek… Güzel şeyler bunlar. En azından bu şekilde bakalım.
Elinizde olmayan şeylere kafayı takmayın, çünkü elinizde değil: Suriye’deki savaş veya Türkiye’deki tehlikeli yapılanmalarla ilgili tasalanıyorsunuz. Çok normal. Peki tasalanmanız neye yarayacak? Her şeyi devletten beklememek lazım ama bazı şeyleri de devletten beklemek lazım! Ben bekliyorum mesela. Devlet bunları çözsün! Veya oradakiler o işi yapmasın, gelsin senaryo yazsın, takı tasarlasın, ne bileyim tornacılık yapsın. Çünkü ben ülkeyi yöneteceğim diye çıkmadım oraya, onlar çıktı.
Dünyanın her yeri feci, bir şey kaçırmıyorsunuz: Türkiye’nin çivisi çıktı, gidelim buralardan diyenlere: “Nereye yav, karpuz keseceedik?” Hakikaten, öncelikle bir düşün, seni neresi istiyor? O isteyen yeri sen istiyor musun, yani ilginiz karşılıklı mı? Bütün bunlar tamamsa, bir de bak bakalım orası buradan daha mı güvenli? Emin misin? Bence o kadar abartma, dev kararlar verme. Gurbetçilere gurbetin ne demek olduğunu bir danış, dinle. Sonra da çık bir dolaş, vapura bin gez, bir çay iç, açılırsın.
#gulsebirsel
hurriyetcomtr

Bu sene içimden bir türlü yeni yıl kutlama mesajı yazmak gelmedi.

12250156_10153361657287675_5101755258750447609_n1

 

Bu sene içimden bir türlü yeni yıl kutlama mesajı yazmak gelmedi. İnsan bu kadar uzun zamandır yoğun meditasyon yapınca ve enerjisi belli bir seviyenin üzerine çıktığında, her yanı saran ve her şeyi birbirine bağlayan enerjideki dalgalanmaları hissetmeye başlıyor. Fakat olacak olaylarla ilgili önseziler fazla sembolik ve duygusal geliyor; bana ait olmayan, benden olmayan duygularla. Keşke olacak olanı daha berrak, sembolik olmayan şekillerde algılayabilsem. Ne yazık ki henüz bu seviyede değilim.
Gece Ortaköy’de yaşanan vahşetin haberini aldığımda olacağını hissettiğim ama nerede olacağını bilemediğim olayı acı ve ızdırapla karşıladım. Hem katiller hem kurbanlar için acıyla.
Bir gece önce rüyamda, karanlıkta otomobil sürerken bir grup insan karşıdan, kullandığım arabanın önüne doğru koşuyorlardı. Yanımda insanlar vardı ve eğer arabayı durdurursam zarar göreceklerini biliyordum. Bu adamlar arabamın önüne atlayıp intihar edecekler ama eğer durursam arabadakileri de öldüreceklerdi. Tıpkı birer zombi gibiydiler. Onları ezerken derin bir ızdırap hissettim. Asla can almayacak birisiydim ve ne yazık ki can almaktan başka seçenek yoktu. Kabustan kalbimde derin bir acı ve iç sıkıntısıyla uyanırken, diğer haberci rüyalarımdan sonra da olduğu gibi gene büyük bir acı yaşanacağını biliyordum.
Dünya büyük bir kabusa doğru ilerliyor. Kadim bilgelik bizi terk ediyor. Öğretiler bozulup ya fanatik inançlara ya da gerçek dışı ve hayalperest uygulamalara dönüşüyor. Akıl sağlığı bozulan toplumlar, akıl sağlığı bozuk bir dünya yaratıyor. Bundan büyük bir acı doğuyor.
Mutlaka kendinizden başlayın. Hayalperest yaklaşımları, anlamsız inançları, melekleri, ışıkları, anlamsız içsel konuşmalarınızı bir yana bırakın. İlk olarak bedeninizi fark edin. Arada sırada değil ama… sürekli. Açgözlülüğünüzü ve bir türlü tatmin olamayan kalbinizi fark edin. Bir an yerinde duramayan şimdiki zamanda kalamayan huzursuz zihninizi fark edin. Öfke dolu kalbinizi fark edin şimdi de… Ardından öfkenizin ardındaki derin korkularınızı. Lanetler yağdıran çaresizliğinizi… İşte bunlarla ilgileneceksiniz. Tanrı ile konuşmaya çalışmayın, meleklere kafayı takmayın, ışık görmeyin, olmayan enerjinizi var zannetmeyi bırakın. Kendinize gelin. İlk olarak kendi sanrılarınızdan kurtulun ki çevrenizdeki sanrıların sonlanmasına yardımcı olabilin.
Adına ister içsel, manevi, spiritüel yol deyin isterseniz akıl sağlığınızı kazanmak, mutlu olmak, toplumu iyileştirmek deyin; fark etmez. İlk olarak normale dönün. Aradığımız çıkış orada. Normalleşin. Ne demek normalleşmek? Uyarıcıları ve uyuşturucuları azaltın. Gerçek ihtiyaçlarınızı belirleyin. Sonra gerçek ihtiyaçlarınızın içindeki gerçek ihtiyaçlarınızı belirleyin. Televizyonunuzu kapatın. İyi bir klasik okumaya başlayın. Çalıkuşu okuyun örneğin. İşinize giderken otobüsteyseniz bedeninizi fark edin. Otomobil kullanıyorsanız müzik dinlemeyin. Otomobil kullanmanızı, trafiği, diğer şöförlerin huzursuzluğunu izleyin. Derin bir nefes verin. Bırakın nefesleriniz sakinleşsin. İşinize ulaştığınızda insanları içten ama yapmacıksız selamlayın. İşinizi hakkıyla, kendinizi vererek yapın. Yediğiniz yemek her zaman sade, içkiniz ise su olsun. Arada küçük bir ödül olarak içtiğiniz çayınızı kendinize bir farkındalık ânı yapın. Çay içerken sadece çay için. Türk kahvesi için isterseniz bir tane ama kocaman bir kahve asla içmeyin. Kocaman kahve peşinde koşan kalbinizdeki açgözlülüğü ve huzursuzluğu fark edin. Enerjiye ihtiyaç duyuyorsanız ya qigong çalışın ya da kendinizi fazla yormuşsunuzdur; dinlenin. Kocaman bir kahve ile açgözlü bir şekilde bedeninizi ve beyninizi sömürmeyin. İşini hakkıyla yapmanın işini açgözlülük ve endişe ile yapmak olmadığını anlayın. İnsanlar yanınızda huzur bulsun. Sözleriniz ve endişeleriniz ile, huzursuzluk ve telaşınız ile, gerçek dışı kaygılarınız ve vesveseleriniz ile, ilgi çekmeye çalışan kalbinizdeki boşluk ile, sürekli ben diyen açgözlülüğünüz ile bulunduğunuz ortamı zehirlemeyi, insanlara eziyet etmeyi bırakın. İnsanlar yanınızda huzur bulsun. Sözleriniz bilge olsun ya da susun. Haliniz ve tavrınız her zaman sizin adınıza konuşur. En duyarsız ve farkındasız olduğunu idda eden insanlar bile bunu algılar.
Kendinizden başlayın. Bulunduğunuz çevre yavaş yavaş normalleşmeye ve aydınlanmaya başlasın. Yoksa bu ızdırap artarak devam edecek.
Ha bir de unutmayın: Her zaman karanlığın en yoğun olduğu zamanlar en büyük aydınlıklara gebe oldu.
Hayatını yitiren tüm kardeşlerimi kalbimdeki tüm şefkat ile anıyorum. Umarım yolculuğunuzun bundan sonrası ızdırapsız olur. Yolunuz ve talihiniz açık olsun.
Umarım 2017 hepimizin normalleşme ve akıl sağlığı yerinde bir dünyayı yaratma yılımız olsun. Hepimizin bu kararlılığı ve sağduyuyu bulmamız için dua ediyorum.
Sevgilerimle

Cem Şen

Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir konar

943892_1007026949355523_4546323961274387186_n11

 

 

Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir konar

İçinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin.

15578517_1349529885091192_3840392356615185897_n1

”Mutlu olmak adına,
içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
İşte Hayat…
Okulu bitirene kadar,
Çok para kazanana kadar,
Çocuklarınız olana kadar,
Çocuklarınız evden ayrılana kadar,
İşe başlayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahına kadar,
Yeni bir araba ya da ev alana kadar,
Borçları ödeyene kadar,
İlkbahara kadar,
Sonbahara kadar,
Kışa kadar,
Maaş gününe kadar,
Şarkınız söylenene kadar,
Emekli olana kadar,
Ölene kadar…..
”Mutlu olmak adına,
içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin.
Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur.”
-Konfüçyus

Kime ne faydası var?

13178718_1327249507302393_4675130231879340695_n1

 

Size bir şey soracağım. Kınamak, lanet okumak, beddua etmek, ağlamak, öfkelenmek… İçinizi soğutuyor mu bunlar?
Benim soğutmuyor da…
Sürekli aynı kötülüğün karşısına geçip, kötülük dört nala atını sürüp yol katederken, onun bana ve benim gibi düşünenlere attığı tokadı, hem de tam tokadı yediğim yerde durup,havaya yumruklar , tekmeler savuruyormuşum gibi bir duygu.
Daha da fenası, o kötülüğün gittiği yöne doğru koşuyorum o zaman.
O atın üstünde , ben ise düşe kalka, perişan bir halde “yalın ayak” arkasından koşuyorum, hani sokak kavgasına tutuşan çocuklar gibi yumruğum havada..
Yapıyorum elimde olmadan. Yapıyorum yapmasına da…
Kime ne faydası var?
Ben şahsen ölen olsaydım, benim gidişimle bir şeyler değişsin isterdim. Bir adım atılsın. Ben pisi pisine, boşu boşuna ölmemiş olayım isterdim. Bir yankısı olsun gidişimin, bir aydınlanmaya, bir açılmaya sebep olsun isterdim. Madem öldüm, bari bir faydam olsun giderayak isterdim.
Peki o fayda, o aydınlanma, o açılma sizce beddua ederek mi, kurban psikolojisine girerek mi olacak ?
Dürüst olalım kendimize. İçimiz soğumuyor böyle.
Önce bir düşünelim. Bu terör bize ne demek istiyor?
Nasıl okumalıyız bunun satır aralarını?
Çünkü asıl sır o satır aralarında gizli.
Ben kendi görebildiklerimi söyleyeyim: Umutsuz, karamsar, normal hayatına son vermiş, korkak , bıkkın, yorgun insanlar üretmek istiyor. Ana amaç bu.
Sonra kimseye, ama hiç kimseye güvenmeyelim istiyor. Yolda yanımızdan geçen herkese potansiyel suçlu, potansiyel saldırgan gözüyle bakalım istiyor.
Evlerimize, kendi küçücük dünyamıza kapanalım, kapanalım ki, iyice hipnotize etsin , kendi karanlığının içine hapsetsin bizi, onu istiyor.
Kaç gündür içim ezik ezik, ruh gibi geziniyorum.
Sakinleşmeye çalışırken bunu düşündüm aniden..
Kendime dedim ki : “Kötülük atını nereye koşturursa koştursun. Onun gittiği yöne değil, tam tersine koş koşacaksan. Zaten o sana, “o yöne gitmemen” gerektiğini öğretmek için var. Sen sırtını dön karanlığa, ver yüzünü aydınlığa.. Onca gencecik canı anmanın en güzel yolu bu”.
Şu sıralar, canım arkadaşım , Dr. Göksel Altınışık’ın kitabını okuyorum.
Bir kitap düşünün ki, içinde gerçek hasta hikayelerini anlatan, sadece beyaz gömleği, ile değil, altın gibi kalbiyle ve pırıl pırıl aklıyla, ilimle, bilimle karşınızda duran bir hekim var, sizinle sohbet eden, dertleşen…
Doktor kızı olarak burnumun direği sızlaya sızlaya geziyorum sayfalarında. Sanki satırlarında babamın sesini duyuyorum, bakışlarını görüyorum.
Hipokrat yemini, deontoloji kuralları, çocukluğumdan beri hep duyduğum, ve tıbbın asıl felsefesini oluşturan değerler…
Göksel bana bir kez daha umut oldu, babamın deyimiyle bir “doktor hanım” olarak. Bu ülkenin okumuş, eğitimli, vicdanlı, tertemiz kalpli bir doktor hanımının kaleminden hastalarına bakış..
Kitabın sonunda bir hikayesi var.
Bir hastasına tek akciğeriyle vedalaşması gerektiğini söylemiş. Hayatta kalması için başka çare yok.
Ve hani bir tecrübeyi yaşama zamanınız geldiğinde ilahi bir kurgu gelir, sizi elinizden tutup oraya çeker ya.. İşte öyle olmuş. Randevulu hastaları gelmeyince girmiş ameliyata ve izlemiş.
“Sol akciğerin tamamı alındığında yerinde kocaman bir boşluk kaldı.” diye yazıyor.
Öyle de canlı anlatıyor ki, ağzım kurudu resmen okurken. Gözümün önüne geliverince fena oldum.
“O göğüs boşluğunu aspiratörle yıkarlarken bir de baktım ki yanıbaşında kalp, oracıkta deli gibi atıyor. Çevresinde olan bitenden bağımsız , daha doğrusu, olanlara “rağmen” atmayı sürdürüyor. “
Ameliyattan sonra gitmiş, yoğun bakımda hastasının elini tutmuş ve demiş ki: “Çok güçlü bir kalbiniz var. Ona güvenin ve değerini bilin”.
“Bundan böyle, başıma ne gelirse gelsin, kalbim atmaya devam ettikçe hepsinin üstesinden geleceğime inanarak rahat bir nefes aldım” diyor Göksel.
İçimi çektim. Gözümün yaşını sildim. Ve oturdum bu yazıyı yazmaya başladım.
Her birimiz, işte o atan kalbiz.
Ve herşeye “rağmen”, en çok da olanlara inat, atmayı sürdürmemiz lazım.
Kalbimiz, her üzüldüğümüzde, hayal kırıklığına uğradığımızda, haksızlığa uğradığımızda, her korktuğumuzda dursaydı, bizler “hayat” diye birşeyden bahsedebilir miydik?
Vatan dediğin şey, milyonlarca kalpten oluşur.
Göğüs kafesimizde açılan bir boşluk, bizi durduruyorsa vay halimize…
Yaşayacağız. Hem de şerefle, hem de onurla, hem de merhametle, vicdanla.. Bize insan sıfatını veren tüm o aydınlık değerlerle.. Hem de o bizi bölmeye çalışan teröre inat, el ele, omuz omuza..
O gencecik fidanlar boşuna can vermemiş olsunlar.
Bize nabız gibi atmak, kalbimizin tüm bedenimize kan pompaladığı gibi, tüm kardeşlerimize sevgiyle zerre zerre nüfuz etmek düşer.
Bize kötülüğün at koşturduğu yöne yumruk sallamak değil, aksi istikamette omuz omuza yürümek yakışır.
Ve inan olsun, “yaşarız. “
Kalbimiz attıkça…
Bige Güven Kızılay
( Sevgili Göksel Altınışık’ın kitabının adı “Kalbimiz Attıkça”. D&R’ın internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlanıyor. Okumanızı tüm kalbimle öneririm. Kalben teşekkürlerimi kabul et Gökselcim. İyi ki varsın )

Seneleɾdiɾ kendini eleştiɾip duɾuyoɾsun ve hiçbiɾ şey olmuyoɾ. Kendini süɾekli onaylamayı dene ve bak bakalım neleɾ oluyoɾ.

images3

 

Kendinizi sürekli yargılıyor ve kızıyorsanız, affedemediyseniz, başkalarının inançları doğrultusunda mutsuz ve kalıplarla dolu bir hayat yaşıyorsanız ve çıkmak için bir yöntem arıyorsanız Louse l. Hayin oluşturduğu kendini sev hayatını iyileştir seminerine  16 Şubat perşembe 10.00-18.00 arası bekliyorum.
Anette Rez tel: 0536 798 68 68

Aşağıda Louise Hay kısa anlamlı sözlerini okuyacaksınız. Yorum yaparak Louise Hay konusuna katkıda bulunabilirsiniz.

Eğeɾ şu an yaptığınız işten nefɾet ediyoɾsanız, bu nefɾet duygusunu beɾabeɾinizde götüɾeceksiniz. Yeni işiniz iyi olsa bile, kısa süɾe sonɾa o yeni işten de nefɾet ettiğinizi faɾk edeceksiniz. İçinizde hangi duygu vaɾsa, onu yeni yeɾinize de götüɾeceksiniz. Eğeɾ biɾ hoşnutsuzluk dünyasında yaşıyoɾsanız, neɾeye gideɾseniz gidin, o kaɾşınıza çıkacaktıɾ. / Louise Hay

Başarılı olmak için yaptıklarınızın bir hata olduğuna değil, varolmamızın bile zaten bir başarı olduğu düşüncesine inanmalısınız. / Louise Hay

Affetmek heɾ zaman ve heɾ yeɾde yanımda taşıdığım iyileştiɾici biɾ aɾaçtıɾ. Affetmeye hazıɾım; Eleştiɾi, koɾku, suçluluk, pişmanlık ve utanç duygusunu üzeɾimden attığım zaman özgüɾ olduğumu hissediyoɾum. Bu sayede kendimi ve diğeɾ insanlaɾı affedebiliɾim. Bu heρimizi özgüɾ kılacaktıɾ. Eski meseleleɾi kapatmaya hazıɾım. Geçmişte yaşamayı ɾeddediyoɾum aɾtık. Bu yükü uzun zamandıɾ sıɾtımda taşıdığım için kendimi affediyoɾum. Kendimi ve başkalaɾını sevmeyi bilmediğim için kendimi affediyoɾum. Heɾ insan kendi davɾanışlaɾından soɾumluduɾ ve hayatta ne ekeɾse onu onu biçeɾleɾ. Bu nedenle kimseyi cezalandıɾmama geɾek yok. Ben de dahil olmak üzeɾe heρimiz kendi bilinçleɾimizin yasalaɾı altında yaşıyoɾuz. Kendi adıma kin tutan yönümü biɾ kenaɾa bıɾakıyoɾum ve sevgiyi kucaklıyoɾum. Ve şimdi iyileşiyoɾum. / Louise Hay

Bazı insanlar hazır değildir. Bunda bir yargılama yok. Heρimiz kendimiz için doğru olan zamanda, yerde ve sıralamada değişmeye başlarız. Ben bile kırk yaşlarına gelene kadar değişimlerimi gerçekleştirmeye başlamadım. / Louise Hay

Ektiğiniz topɾak bilinçaltınızdıɾ. Tohum ise yeni olumlu düşünceleɾinizdiɾ. Bugünden sonɾa yaşayacağınız tüm yeni deneyimleɾ bu tohumun içindediɾ. Tohumu yeni olumlu ifadeleɾle sulaɾsanız, kendinize duyduğunuz sevgi ve veɾdiğiniz değeɾin güneş ışığı gibi üzeɾinizde paɾlamasını sağlaɾsınız. / Louise Hay

Değişme Zamanı; Beni yaratan güç, bana kendi yeni hayatımı değiştirme gücü de vermiştir. Yeni yaşamıma şimdi başlayabilirim. Hemen şimdi. Heρimiz bir yolculuktayız, bilsek de bilmesek de. Bu yolculukta tüm potansiyelimizi göstermek için buradayız. Çoğumuz düşüncelerimizin kendi etrafımızdaki olaylardan etkilenerek oluştuğunu düşünürüz. Dışarıdaki olaylar ile düşünce arasında direk ilişki kurarız. Düşüncelerini kontrol edemeyeceğini düşünerek düşünce hapsine gireriz çoğunlukla, çünkü kontrolün bizde olduğunu unuturuz. / Louise Hay

Seneleɾdiɾ kendini eleştiɾip duɾuyoɾsun ve hiçbiɾ şey olmuyoɾ. Kendini süɾekli onaylamayı dene ve bak bakalım neleɾ oluyoɾ. / Louise Hay

İç evrende huzura kavuşup kendimizle barışınca, hayat çok daha zevkli oluyor. / Louise Hay

Kendimizle barışık olduğumuz zaman hayatımız her yönüyle düzene girer. / Louise Hay

Zihnimizde barışı ve uyumu yarattığımızda ve olumlu şeyler düşündüğümüzde, kendimize olumlu deneyimleri ve bizimle aynı düşüncede insanları çekeriz. Tersine hata bulmaya, suçlamaya, kurban anlayışına saplandığımızda, hayatımız hayal kırıklıkları ve başarı / Louise Hay

Kendinizi sürekli yargılıyor ve kızıyorsanız, affedemediyseniz, başkalarının inançları doğrultusunda mutsuz ve kalıplarla dolu bir hayat yaşıyorsanız ve çıkmak için bir yöntem arıyorsanız Louse l. Hayin oluşturduğu kendini sev hayatını iyileştir seminerine  16 şubat perşembe 10.00-18.00 arası bekliyorum.

Anette Rez tel: 0536 798 68 68

Basit yaşayacaksın. Basit

portre1

 

 

Basit yaşayacaksın. Basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit…
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazin;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi…
Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
‘seni seviyorum’ gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana…
Basit, sıcak bir öpücük;
ve o opücükle dolacak tüm günlerin,
tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman,
ve yola çıkman arasında geçen süre;
Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak:
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin
kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını
bilemediğin sofrada,
parmakların en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir ‘fa diyez’in
mutluluğunu.
Makyajı ilk ‘a’ sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün.
‘Bilmiyorum’ diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak ‘onu da’ bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir ‘istemiyorum’ diyebilmeye,
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gosterecek,
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
Küçük bir not defteri olacak ‘bilgini’ en hızlı ‘sayan’.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit…
Nazım Hikmet Ran