HAYAT, havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur.

istop_12372611

 

 

HAYAT, havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur.
Bu toplardan sadece bir tanesi lastiktir, diğer toplar ise camdandır.
Bu toplar;
*işimizi*,
*ailemizi*,
*sağlığımızı*,
*dostlarımızı * ve
*benliğimizi temsil etmektedir.
Bu 5 top içinde bir tek İŞİMİZ lastik toptur.
Onu düşürürsek zıplatabiliriz.
Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından, düşerse kırılırlar ve yerlerine konulamazlar.
Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.
Oysa hepimiz,
O lastik topu tutabilmek uğruna, diğerlerini kırıp dökeriz.
Dostlarınızı çantada keklik sanmayın.
Sıkıca sarılın onlara, tıpkı hayata sarıldığınız gibi.
Çünkü onlarsız hayat anlamsızdır.
Hayatı çok hızlı koşmayın.
Nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın.
Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.”
Üzeyir Garih

Not: Selim Sırın facebook sayfasından alınmıştır

Karl Marx’ın Eşine Mektubu…

jenny-von-westphalen-marx-ve-karl-marx1
Yürekten sevdiğim,
Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.
Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle…
Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor…
Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.
Senin, Karl
Manchester, 21 Haziran 1865

“Dile benden ne dilersen” diye soran krala dilenci gülerek…

dilenci_teknoloji_bobiler1

 

 

 

Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden ne dilersen” diye soran krala dilenci gülerek, “sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz” der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. “Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?” “Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım” der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.
Kral ısrar eder. “Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz” der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve “bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.
Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: “Tamam, tamam sen kazandın”. “Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle” der. “Çok basit” diye yanıtlar dilenci. “İnsan hırsından yapılmıştır.
Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin… Bir araba… Ev… Eş… Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir ’dilenci’ olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin” der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.
Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur…

HO’OPONOPONO İYİLEŞTİRME YÖNTEMİ UYGULAMASI

Ho'oponopono v1:_

 

Dr. Len’e kendisini iyileştirmekle ilgili ne yaptığını sordum. O hastaların dosyalarına baktığı zaman tam olarak yaptığı neydi?
“Üzgünüm, ve tekrar tekrar “seni seviyorum” diyorum”, dedi
**
Senin gibi biri bana geldiği zaman, İlahi Olan’a, “Lütfen, ……….’da bu acıya neden olan benim içimdeki devam etmekte olan şey neyse, onu nasıl çıkarıp atacağımı bana anlat”. Ve acınız gidene kadar veya siz durmamı isteyene kadar bana verilen bilgiyi uyguluyorum.
**
Herhangi bir problemi çözmek istiyorsanız, kendiniz üzerinde çalışın. Eğer başka biriyle probleminiz varsa, kendinize şöyle sorun, “Bu kişinin canımı sıkmasına neden olan içimdeki şey nedir?”. İnsanlar yaşamınıza sadece sizin canınızı sıkmak için çıkagelirler! Eğer bunu biliyorsanız, herhangi bir durumu kaldırabilirsiniz ve orada salıverebilirsiniz. Basittir: “Olan şeyler için üzgünüm. Lütfen beni bağışla.”
– Benim ve o kişi için probleme neden olan içimdeki hatalı düşünceler için üzgünüm; lütfen beni bağışla”
**
Herkesin düşüncelerinden toksik enerjileri iptal etmek için uygulayabileceği bir düşünce temizleme aleti; Zihinsel olarak düşünün;
“Işığın Düğmesini benim ve ailemin, akrabalarımın, yakınlarımın ve atalarımın düşüncelerine açıyorum”…
Bu aletin kullanılabileceği zamanların sayısının sınırı yoktur. Alet, Zihninizi bölen, kendinizin, ailenizin, akrabalarınızın ve atalarınızın toksik düşüncelerini temizlemek içim Sevgiye bir ricadır.
“Üzgünüm. Problem olarak tezahür eden içimde süregiden her ne ise lütfen beni bunun için bağışla.” Sevgi bunu siler ve düzeltir.
İşte size kendinizi fark ettiğiniz herhangi bir şeyden iyileştirmede kanıtlanmış iki ho’oponopono uygulaması. Başkasında gördüğünüz her şeyin içinizde de olduğunu unutmayın, dolayısıyla bütün iyileştirme olayı kendinizi iyileştirmektir. Bu yöntemi sizden başka kimse uygulayamaz.
“İlahi Yaratıcı, tek olan baba, anne, oğul … Eğer yaradılışımızın başlangıcından şu ana kadar, ben, ailem, yakınlarım ve atalarım sana, ailene, yakınlarına karşı düşüncelerde, sözlerde, eylemlerde ve hareketlerde suç işlediysek/kırdıysak, bağışlamanı diliyoruz … Bunun temizlenmesine, arınmasına, salıverilmesine, tüm negatif anıların, blokların, enerjilerin ve titreşimlerin kesilmesine, silinmesine izin ver ve bu istenmeyen enerjileri saf ışığa dönüştür …. Ve oldu”
Bu rica (dua) ho’oponopono olarak adlandırılır ve her dinde rastlanabilir, çünkü “her inançta, suç işlediklerimiz için bağışlama istediğimiz bir bölüm vardır… Ancak bunun ötesine gideriz … aile, yakınlar ve atalar… bazı problemler, muhtemelen başka bir yüzyılda birisinin başını baltayla kesen bir büyükbabadan kaynaklanır. Atmayı istediğimiz şey “saf ışığa” dönüştürülür, çünkü aksi taktirde attığımız çöple “atmosferi kirletirdik”. Ancak saf ışık olarak, kirliliğe neden olmaz.”
“Ve oldu” dendiğinde, dönüşüm gerçekleşir, ve “bilgisayar depolanan çöpü otomatik olarak siler…
***
İkinci olarak, Dr. Hew Len’in iyileştirme şekli öncelikle “Özür dilerim” ve “Lütfen beni affet” demektir. Bunu bir şeyin – ne olduğunu bilmediğiniz bir şey – beden/zihin sisteminize girmiş olduğunu kabul etmek için söylersiniz. Oraya nasıl girdiği hakkında hiçbir fikriniz yoktur. Bilmek zorunda değilsiniz. Eğer fazla kilolu iseniz, sizi bu hale getiren programa yakalanmışsınızdır sadece. “Özür dilerim” derken, Tanrı’ya içinizden size getirmiş olduğu şey için af dilediğinizi söylüyorsunuz. Tanrı’dan sizi affetmesini istemiyorsunuz; Tanrı’dan sizin kendinizi affetmeniz için size yardım etmesini istiyorsunuz.
Bundan sonra, “Teşekkür ederim” ve “seni seviyorum” dersiniz. “Teşekkür ederim dediğiniz zaman, minnettarlığınızı ifade etmiş oluyorsunuz. Sorunun onunla ilgili olan her şeyin mutlak iyiliği için çözüleceği inancınızı gösteriyorsunuz. “Seni seviyorum” tıkanık enerjinin akmasını sağlar. Sizi Tanrı’ya bağlar. Sıfır konumu saf sevgi ve sıfır limiti olduğu için, sevginizi ifade ederek o konuma gelmeye başlıyorsunuz.
Bundan sonra olacaklar Tanrı’ya kalmıştır. Bir şekilde harekete geçmeniz konusunda içinize bir esinlenme doğabilir. Bu her neyse, onu yapın. Yapacağınız hareketten emin değilseniz, aynı iyileştirme metodunu kafa karışıklığınız için uygulayın. Net olduğunuzda, ne yapmanız gerektiğini bileceksiniz.
Bu, güncelleştirilmiş ho’oponopono iyileştirme yöntemlerinin basitleştirilmiş bir versiyonudur.
*Zero Limit; Joe Vitale – Dr. Ihaleakala Hew Len

Sıkıntılı ve tıkalı ilişki ve durumları çözmek için kullanabileceğiniz muhteşem bir Morrnah’ın Duası…

hqdefault1

Ruhum, yüksek benliğim, lütfen………………………………….. hislerimin, düşüncelerimin kaynağını bul. Varlığımın, bu kaynakla bağlantılı olan her bir seviyesini, katmanını, bölgesini, veçhesini al, analiz et ve Yaradanın hakikatiyle çöz.

Tüm zaman, boyut, mekanlar ve sonsuzluk boyunca işle.

Kaynakla bağlantılı olan her bir etkinliğini ve eklentisini şifalandır. Ta ki, Yaratanın iradesine göre, An’da kalabilene dek devam et. Işıkla ve hakikatle dolane dek…

Yaratanın huzuru ve sevgisi, yanlış algılarımı bağışla. Bu hislerime, düşüncelerime katkı olan herkesi, her yeri, durumu ve etkinliği bağışla.

Açılan boşlukla İlahi ışıkla dolsun, ve öyledir.

Hakan çeliğin çevirisi ve eklemeleriyle birlikte…

Not: Morrnah Kimdir?

Ho’oponopono, geleneksel bir Hawai bilgelik yöntemi. Kişisel sorumluluğu üstlenmek, grup içerisinde herşeyi açıkça ve saygıyla tartışmak, karşılıklı hoşgörü bağışlamayı içeren bir yöntem,
kadim hali ile. 80’li yıllarda, Morrnah Nalamaku Simeona, bu yöntemi kolaylaştırıyor, ve bireyin kendi kendine tek başına uygulayabileceği hale getiriyor.

Yaşadığımız mekanların enerjilerini temizlemek için pratik yöntemler olduğunu biliyor muydunuz?

c168d8f85bb14b0890e6be27f4a1d4901

 

 

Yaşadığımız mekanların enerjilerini temizlemek için pratik yöntemler olduğunu biliyor muydunuz?
İLKBAHAR TEMİZLİĞİ
Baharla birlikte büyük temizlik gelenektir. Isınan havalarla kıyı kenar temizliği bazıları için bir yaşam sevinci bazıları içinse sıkıcı bir iştir. Hoşa gitsin veya gitmesin boyalar cilalar bu mevsimde yapılır perdeler halılar elden geçirilir.
Temizlik çokça önem verdiğimiz bir konudur; eller sıklıkla yıkanır, çamaşırlar mutfağımız, banyomuz ter temiz olmalı, yiyecekler mikropsuz, hastaneler steril olmalı. Bütün bunları yaparak tertemiz olduğumuzu sandık yıllarca! Bütün steril ve hijyenik temizlik kurallarıçok gerekli olup YETERSİZDİR. Çünkü bedenimiz için yaptığımız bir hatayıçevremiz içinde yapmaktayızdır. Nasıl fizik beden için yaptığımız iyi ve dengeli beslenme, uyku, spor ve diğerleri gerekli ancak yeterli değilse çevremiz için yaptığımız temizlikte yeterli değildir… Çevremizde bir enerjidir ve enerji temizliğine ihtiyacı vardır. Tozların biriktiği köşelerde, olumlu olmayan enerjilerde birikir. Yatak kanepe gibi altlarına kolayca ulaşılamayan yerlerde durağan enerjiler toplanır. Odalarda yapılan tartışma ve kırıcı hatta şiddetin titreşimi gidip duvarlara, mobilyalara yapışır, daha doğrusu her şey çevresinde olup biteni bir CD kaydı gibi kaydeder hem de yüzyıllarda kalacak şeklide…
Hani eski büyükler der ya “Şunun bir dili olsa da konuşsa” diye… Zaten büyük anneler babalar bazı bilgilerin kırıntılarım hatırlıyordu! Bugün ‘batıl’ dediğimiz her olgu irdelendiğinde çok altlarından “kozmik bilgilerin” olağan kabul edildiği dönemlerin masalımsı mirası, biraz özünden kaybetmiş olsa da atalar boyunca özellikle de Türklerin şamanik geçmişidir. Safranbolu’da adeta bir feng shui harikası olan evler, ne işe yardığını tam bilemediğimiz ama evlerimize hediye gelen gümüş ters aynalar, mavi boncuklar, artık unutulmuş enerji biliminin izleridir.
Şöyle bir çevrenize bakın, şimdi bulunduğunuz odada daha önce kimler yaşadı? Neler yaptılar? Eşyalar yenimi? Nerden geldiler? Hele antikalar? Başucunuzda elektrik kabloları ve prizler var mı? Bunların enerji alanlarımıza büyük etkisi vardır.
Evimiz, iş yerimiz veya enerjisini temizlemek istediğimiz mekânda adaçayı tütsüsü ile başlamak en İyisidir. Adaçayı titreşimi çok yüksek bir bitkidir. Fesleğen, kekik, okaliptüs, nane gibi şifacılıkta kullanılır. Yüksek titreşimi nedeniyle bulunduğu yerdeki düşük titreşimi uzaklaştırır. Adaçayı yapraklarını ateşe dayanıklı bir kapta yakın, biraz zor yanar ancak alev alması gerekmez. Alev aldıktan sonra söndürün ve tütmeye başladıktan sonra evinizde isterseniz uygunsa iş yerinizde de yapabilirsiniz. Özellikle ilk taşınılan yerde yapılması tavsiyedir, daha önce orda yaşanmış, etrafta kalmış olumlu olmayan enerjilerin temizlenmesi için. Tozların biriktiği yerler pusulanız olsun; odaların köşeleri, yatakların altı ve hatta dolapların içi…
Bir sonraki önerim Reiki bilenler içindir; Reiki 2 seviyesindekiler odaların köşelerine Reiki güç sembolünüçizerek Reiki enerjisi verebilirler. Yatağınızın üstüne, kristal ve Ametist taşlarınıza Reiki güç sembolünüçizin Reiki’yi evin her alanında kullanabilirsiniz.
Taşlardan söz etmişken, taşlar özel bir bilgi gerektirir. Kristallerle iyice bilgilendikten sonra çalışın, ancak ametist her evde bulunması faydalı, olumlu olmayan enerjileri toplayan bir taştır. Ancak birçok kişi taşları temizlemeyi unutmaktadır. Hiçbir taşı temizlemeden üzerinizde taşımayın evinizde bulundurmayın. Ametist olumlu olmayan enerjileri toplar, toplar ve doygunluk noktasına gelince bu enerjisi yaymaya başlar ve taşlar hasta edici olabilirler. Bir taşı satın aldığınızda içinde kaya tuzu katılmış su bulunan bir kapla taşıyın, tuzlu su onu temizler ve götüreceğiniz yere kadar izole eder. Taşlar için en garantili temizlik onları 24 saat toprağa gömmektir, toprak altında kalan taşüstündeki enerjiyi boşaltır. Toprak bulamadığınız bir yerde ise taş o kadar süre kaya tuzlu suda kalsın ve daha sonra adaçayı ile tütsüleyin. Yakın çevremizde temiz bir ametist bize yardımcı olur ancak sıklıkla temizlenmek şartıyla…
Olumlu olmayan enerjileri toplamak için küçük bir kap İçinde tuz da işe yarar, yatak başucu veya yatağın altındaki bir kap tuz, hareket etmeden uzun süre kaldığımız yatağımızda, üzerimizdeki ve çevremizdeki olumlu olmayan enerjiyi emer, tabi yine sıkça değiştirilmek şartıyla. Söz yataklardan açılmışken, yatakların altının boş, Chi enerjisinin serbestçe akabileceği şekilde olması gerekir. Yatak altına doldurulmuş eşyalar, özellikle eski eşyalar bütün gece yayın yaparlar, savunmasız uykudaki vücudun enerji alanı sürekli bu enerjilerle boğuşur, ertesi gün bize gerekli olan depolanacak enerji yatakla savaşmak için harcanır. Yatak ne kadar hafif ve sade ise bizde o kadar rahat uyuruz. Enerjisi arındırılmamış antika yataklar geçmişle bir tangodur, hem de başkalarının hayatı…
Düşük titreşimler olumlu olmayandır; korku, endişe, kin, nefret. Bunlar bizim insani düşük titreşimlerimizdir. Diğer düşük titreşimlere manyetik alan oluşturur. Yüksek titreşim dinginlik, hoşgörü ve neşedir, diğer yüksek titreşimleri barındırır.
Mekânda su ile yapılan temizliğe sirke karıştırmak, yine büyük annelerden eski bir gelenek, faydalı bir arındırmadır. Evdeki kuru çiçekleri, artık yaşam enerjisi taşımadıkları, ölü bir enerji taşıdıkları için atmak gerektiğini biliyoruz. Ölü olan her şey durağan bir enerjiyle çevrilidir. Bunu ilk öğrendiğimde atmak zorunda olduğum kurutulmuş ortancalar çok üzülmüştüm…
Evde, ofiste kullanılmayan ve ne zaman kullanacağımızı bilmediğimiz her şey durağan enerji tutar. Atabilir veya başkasına verebilirisiniz. Japonların ne kadar sade evleri olduğunu biliriz. Ne kadar az eşya o kadar az kafa karışıklığı… Gazeteler, birikmiş dergiler, fi tarihinden kalmış işe yaramaz her çer çöp… Atın gitsin… Zihnimizdeki ağırlıkta onlarla birlikte gitsin… Henüz enerjilerini ölçemediğiniz objeler, majik kitap ve garip bilinmeyen konularla ilgili malzemeleri evinize sokmayın… Evinizde tartışma yapmayın, şiddet içeren filmleri seyretmeyin, olan biten, söylenen her şeyin enerjisinin evinize kaydolduğunu unutmayın…
Mekânlarda spritüel olarak yapılabilecek en çok sevdiğim çalışma ise Başmelek Mikael’i davet etmektir. Birçok insan korunma ve arınma için baş melek enerjisi ile çalışıyor. Ben her gün evime Başmelek Mikaeli çağırıp kendi sözlerimle şöyle diyorum; “Ulu yaradanın izni ve ismiyle Başmelek Mikaeli davet ediyorum” Başmelek Mikaeli devamlıçağıranlar onu zaman içinde hisseder ancak bir şey hissetmeniz gerekmez, güvenmek yeterlidir. “Bütünün ve benim en yüksek hayrıma olacak şekilde lütfen “odamı” “evimi” olumlu olmayan enerjilerden arındırmanı rica ediyorum.”
“Lütfen yatağımı ve beni koru bunu yaptığın için teşekkür ederim.”
Bu sembolik cümleye saygıçerçevesinde diğer arınma dileklerinizi de katılabilir. Mum ışığını hiç unutmayın. Mum ışığı sadece romantik bir ışık değil enerji temizleyen hoş bir ışıktır. Evinizde her akşam havalandırmaya dikkat ederek bir mum yakabilirsiniz. Yanında hoş kokulu bir tütsü hoş olmayanları kaçırır. Müzikte enerjiyi temizler, özellikle lir sesi meleksi bir titreşim olarak kabul edilir. Alışık olduğunuz, güvendiğiniz dualarda yüksek titreşimli olduklarından, özellikle yüksek sesle olduğunda alçak titreşimli olan enerjiyi uzaklaştırır. Eviniz için daha fazlasını yapmak isterseniz bir uzmana başvurun. Bazı mekânlarda jeopatik etkiler olabilir. Bunların enerji yükseltici yağların ve bazen de minerallerle dengelenmesi gerekebilir. Bütün bu saydıklarımdan anlaşılacağı gibi her şey titreşir. Bazıları yüksek, bazıları düşük. Enerji yasası; Yüksek titreşim alçak titreşimi iter. Titreşimini yüksek olduğunu bildiğimiz her şeyi düşük titreşimi uzaklaştırmak için kullanabiliriz. Bildiğimiz ve güvendiğimiz şekilde amatörce yapılabilen mekân temizliğinden sonra yine isteyenlere ‘altın ışık ‘ tarifimi veriyorum. Ben evimi altın ışıkla yüklüyorum.
İsteyenler şu şekilde yapabilir;
Sol elimi açıyorum, gökyüzüne dönük.
“Ulu Yaradanın izni ve ismiyle, ALTIN IŞIK enerjisini istiyorum!”
Sol elime gökyüzünden altın bir ışık iniyor, imgeliyorum.
“Hoş geldin ALTIN IŞIK” selamlıyorum.
Altın ışık avuç içimden içeri giriyor, kolumdan dirseğime doğru ve oradan sol omzuma sırtımdan dolaşıp sağ koluma ve sağ elimin avucuna içine geliyor; bir altın ışık huzmesi olarak çıkıyor. Sol elim gökten bir alıcı sağ elim verici gibi avucumdan çıkan altın ışığı yönlendiriyorum. Odaların köşelerine “altın ışık buraya ak” Yatağıma “Altın ışık yatağımı altın ışıkla doldur” Odalara “Altın Işık bu odayı doldur”
Mekânın her yerini altın ışıkla dolduruyorum.
İmgeledim, altın ışık her yere geldi.
Altın ışığı yaralara destekleyici bir şifa olarak da kullanıyorum…
Bu kadar kolay olması size inandırıcı gelmiyorsa “zor” olanı seçmeye devam edebilirsiniz. Einstein’ın ünlü “imgeleme gücü bilgiden daha önemlidir” sözü bana her zaman rehberdir. Seçeneklerle dolu hür iradenin var olduğu bir boyutta yaşıyoruz. Ne olacağını, nerde yaşayacağımızı biz seçiyoruz. Patron biziz! Bu bilgilerde kolay ve altın ışıklı olanı seçenler için. Ra-Sheeba enerjisi de güçlü bir enerji ve özellikle olumlu olmayan ağır enerjilere etkin olduğu için tavsiye de ederim.
Reklam

Siz bilmiyorsanız bilen bir arkadaşınızdan yardım alabilirsiniz.
Sevgi ve Işıkla
chi dergisi mart 2007 sayısından alıntıdır…

Önce Kendinize İnanın

ozguvenli-kadin-660x330_1_11

Kişisel güveninizi geliştirmek için öncelikle ‘eşsiz’ olduğunuza inanın. Herkes hata yapar. Ayrıca hatasını görüp, kabul eden ve bunu esprili biçimde çevresindekilere belli eden insanlar, ‘kusursuz’ tiplerden çok daha sempati toplar. Hatasını görüp, söyleyebilen insanın içsel gücü fazladır. Tam tersine hatasından utanıp gizlemeye, saklamaya çalışan insan ise, içsel olarak gittikçe zayıf düşer ve kendinden uzaklaşır. Siz de bugüne dek yaptığınız hataları ve bunlara ne tepki verdiğinizi düşünün! Hatalarınızı saklamaya mı çalıştınız, yoksa alenen söyleyebildiniz mi? Eğer saklama huyunuz varsa, kendinizi değiştirmek için fazla baskı altına girmeyin. İnsanın kendini eğitmesi annenin çocuğuna verdiği sabırlı eğitimle çok benzerdir.
HAYIR’I ÖĞRENİN
Gerekli veya gereksiz yere söylediğiniz her ‘evet’ kelimesinin altında, mükemmele ulaşma hırsı vardır. Kişi özellikle beğenilen bir arkadaş, mükemmel bir anne veya harika bir eş olma duygusuyla, karşısından gelen her öneriye veya isteğe ‘evet’ deyiverir. Oysa, her isteğe evet derseniz, kendinize olan saygı ve güveni yitirir, yaşamınızı tamamen başkaları üzerine inşa etmiş olursunuz. Bu yüzden kendinizi ‘hayır’ sözüne alıştırın.
İSKTEN KAÇMAYIN
Kendine olan güvenini sağlamlaştırmak isteyen bir kişinin, riskli olaylara da atılması gerekir. Bunun için öncelikle kendinizi motive etmeyi öğrenmelisiniz. Bu esnada yanlış yapma korkusunu taşımayı, başaramayacağınıza inanmayı ise, kendinize yasaklayın. Not defterinize şu ana kadar başarmış olduğunuz ve takdir aldığınız işleri kaydedin. Bunları okuyarak kendinizle gurur duyun, hatta biraz böbürlenin. Bundan sonraki beklentilerinizde ve gireceğiniz işlerde de aynı başarıyı elde edebilirsiniz.
PAYLAŞMAK ŞART
Görevlerinizi başkalarıyla paylaşın! şu ana kadar hiçbir görevinizi başkasından rica etmemişseniz ve başkasının almayacağını düşünüyorsanız, sonucu öğrenmenin bir tek yolu var Onlara paylaşmayı önerin! Yakınınızda olan insanlar görevi kabul etmezlerse, kullanılıyor olduğunuzun farkına varırsınız. Bu durumda ise, tavır koymak en doğru davranışlardan biridir. Eğer yine sesinizi çıkartmazsanız, psikolojik açıdan daha fazla çöker, kendinizi hırpalanmış hissedersiniz

alıntı

Estetik olmadan gençleşin. Gençlik bahşeden 5 Tibet ritüeli –

BEŞ TİBET RİTÜELİTibet lamalarının gençlik ve canlılık iksiri olan beş Tibet ritüeli herkes tarafından kolayca yapılabilecek yüksek enerjili egzersizlerdir. Çok kısa bir zaman diliminde uygulanabilen bu egzersizler yeni başlayanlarda dahi mucizevi etkisini hissettirir.

 

BEŞ RİTÜEL NASIL ETKİLİ OLUYOR?

Beş Ritüel evrensel enerjinin vücudumuza girmesini, prana yani chi (yaşam) enerjisinin yedi çakramızdan serbestçe akışını ve beden ve usumuzu canlandırmasını sağlar. Endocrine bezelerini harekete geçirerek hormonal salgılamamızı düzenler. Daha önce de belirtildiği gibi kardiyovasküler, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimizin doğru çalışmasını sağlar.

Tibet’in Gençlik Pınarı hareketleri veya Tibet ritüel (Tibetan Rites) adıyla dünyaya yayılan ancak bildiğimiz anlamda dinsel ayinle hiç bir ilgisi olmayan bu 5 hareketin düzenli yapılması durumunda kişiye sağladığı yararlar arasında şunlar sayılıyor: Daha genç bir görünüm, ciltte ve saçlarda canlanma, kırlaşmış saçlarda yeniden koyulaşma, düzenli ve sağlıklı bir uyku, sabahları dinç ve canlı uyanmak, bel kemiği, eklem problemleri gibi ciddi romatizmal rahatsızlıklardan ve ağrılardan kurtulmak, hafızada güçlenme, fazla kiloların verilmesi, göz bozukluklarında düzelme, fiziksel güçte artış, duygusal ve zihinsel sağlık, uyum ve yüksek enerji…

“5 ritüel” Egzersiz Programı’na Başlarken

1. İlk hafta, o da nispeten sağlıklı ve formdaysanız, her bir hareketi yalnızca 3’er kez yapın.
2. Hareketsiz ve kiloluysanız veya sağlık problemleriniz varsa, hareketlere sadece 1’er kere yaparak başlamalısınız. Yaparken bir zorlanma hissederseniz veya ağır bir takım ilaçlar kullanıyorsanız başlamadan mutlaka doktorunuza danışın.
3. Kendinizi kaçar kere yaparken rahat hissediyorsanız, başlangıç olarak o kadar yapın. Bu da ilk hafta her bir egzersizi birer kere yapmak olabilir. İkinci hafta 2 kere, üçüncü hafta 3’er kere olarak arttırabilirsiniz.
4. Her bir egzersizi en fazla 21 kere yapmalısınız. İleride programınızı yoğunlaştırmak isterseniz, hareketleri daha hızlı bir tempoyla yapmayı deneyebilirsiniz, ancak sayısını kesinlikle arttırmayın. Her bir egzersizi 21 kereden fazla tekrarlamak, chakra‘larınızı olumsuz etkileyeceğinden, bedeninizde dengesizlikler yaratabilir.
5. Bir süredir hareketsiz kaldıysanız, “5 Ayin” egzersiz programına her gün mümkünse yarım saat yürüyerek hazırlanın.
6. Tam olmasını istiyorsanız, “5 Ayin”i yaşamınıza katarken, şekersiz ve az yağlı bir diyet sürdürmenizin de büyük katkısı olacağını bilmelisiniz. Ayrıca sindirimi zor besinleri de günlük diyetinizden çıkartın.
7. Azami yarar görmek için hareketlerin mümkünse sabahları kahvaltıdan önce yapılması öneriliyor. Ancak bu mümkün değilse günün herhangi bir saati olabilir.

Tibet’in Gençlik Pınarı egzersizleri için normalde önerilen ilk hafta her hareketi 1’er ya da 3’er kere tekrarlayarak başlamak ve her hafta 2’şer arttırarak kendinizi hiç bir şekilde zorlamadan bir kaç hafta veya ay içinde 21’e ulaşmak. Başlarda eğer üst üste bir kaç kere tekrarlamak sizi yoruyorsa, 3 kere yapıp, dinlenip sonra bir 3 daha yapabilirsiniz. Burada (ve her tür egzersizde) unutulmaması gereken en önemli şey, kendinizi hiç bir şekilde zorlamamanız gerektiğidir. Ve bu hareketleri aradan aylar, yıllar bile geçse 21’er kereden fazla yapmayacaksınız.

* Bu hareketleri zorlanmadan uygulayabilecekseniz, ilk olarak her hareketi 3’er kere tekrarlayarak başlayın. (Eğer bir sağlık sorunu veya kilo gibi hareketleri rahat yapmanızı engelleyecek bir durumunuz varsa, yukarıda sıraladığım maddelere bir göz atın.)
* İlk hafta 5 hareketi de 3’er kere tekrarladıktan sonra (yine, kendinizi hazır hissediyorsanız) ikinci hafta tekrarları 2 arttırın, yani ikinci haftanızda her bir hareketi 7’şer kez tekrarlayın. Bu şekilde her hareketi 21 kez tekrarlıyor duruma gelene kadar her hafta hareketleri önceki haftadan 2 kez fazla tekrarlayarak ilerleyin. İlk hafta 3’er kez, ikinci hafta 5’er kez, üçüncü hafta 7’şer kez…
* Her hafta 2’şer kez artırarak her hareketi 21 kez yapar duruma geldikten sonra artık arttırmaları bırakıyorsunuz ve (umarız) hayat boyu 21 kere tekrarlamaya devam ediyorsunuz.
* Hareketleri her gün düzenli yapmayı beceremezseniz ve ara vermek zorunda kalırsanız, yeniden en baştaki gibi 3’er kez yaparak ve zamanla yine aynı şekilde arttırmak üzere en baştan başlamalısınız.
* Fazla beklemenize gerek yok, hareketlerin ilk etkilerini çok kısa sürede görmeye başlayacaksınız, bu da muhtemelen motivasyonunuzu daha da arttıracak.
* Tibet’in Gençlik Pınarı egzersizlerinin işe yaraması için hareketleri uygularken doğru nefes alıp vermeyi kesinlikle unutmamalısınız. Kolay Gelsin!

1. RİTÜEL
Kollarınızı omuzlarınızın hizasından yere yatay durumda açarak dik durun. Başınız hafifçe dönene kadar saat yönünde kollarınız açık dönün. Dönüşlerinizin sayısını yavaşça 1’den 21’e kadar arttırın.

Nefes alıp verme: Dönüşlerinizi yaparken karnınızdan derin bir şekilde nefes alıp verin.
Faydaları: Dolaşımı geliştirerek varisli damarlar, osteoporoz ve bas ağrılarına iyi geliyor. Her gün yapmak tüm bedeni gençleştiren bir süreci başlatabilir.

2. RİTÜEL
Sırtüstü olarak yere yatın. Kollarınızı, avuçiçleriniz yere bakar şekilde, parmaklar kapalı, iki yanınıza uzatın. Çenenizi göğsünüze gömecek şekilde başınızı yerden kaldırın. Bunu yaparken bacaklarınızı, dizlerinizi kırmadan dümdüz yukarı kaldırın. Hatta mümkünse başınıza doğru çekin. Bu arada dizleri kırmamalısınız. Sonra yine ağır ağır dizlerinizi kırmadan bacaklarınızı ve başınızı yere doğru indirin. Kaslarınızı gevşettikten sonra yeniden harekete başlayın.
Nefes: Başınızı ve bacaklarınızı kaldırırken derince nefes alın, indirirken verin.
Faydaları: Tiroit bezi, böbreküstü bezleri, böbrekler, sindirim organları ve prostat ile rahmi de içine alacak şekilde cinsel organlar ve bezler üzerinde onarıcı bir etkisi var. Arterit, osteoporoz, düzensiz regller, menopoz semptomları, sindirim ve bağırsak sorunları, sırt ağrısı, bacak ve boyunlardaki sertliğe iyi geliyor.

3.RİTÜEL
Bedeniniz dik duracak şekilde dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi baldır kaslarınızın üzerine yerleştirin. Çeneniz göğsünüze değecek şekilde başınızı ve boynunuzu öne doğru sarkıtın. Ardından bel kemiğinizi mümkün olduğunca geriye doğru yaylandıracak şekilde başınızı ve boynunuzu geriye doğru sarkıtın. Bu egzersiz boyunca ayaklarınız yere dik, ayak parmaklarınız kıvrık durmalı. Geriye doğru yaylandıkça el ve kollarınızla baldırlarınızdan güç alacaksınız. Mümkün olduğunca geriye doğru yaylandıktan sonra bedeninizi doğrultun ve harekete baştan başlayın.
Nefes: Omurganızı yaylandırırken karnınızdan derin bir nefes alıp, doğrulurken nefesinizi verin.
Faydaları: İkinci gibi üçüncü de tiroit bezlerini, böbreküstü bezleri, böbrekleri, sindirim sistemi organlarını ve prostat ile rahmi de içine alarak cinsel organları gençleştiriyor. Menopoza girmiş ve düzensiz veya tembel regl dönemleri geçirme eğilimindeki kadınlar için özellikle iyi.

4. RİTÜEL
Ayaklarınız arasında biraz mesafe bırakıp bacaklarınızı dümdüz öne uzatarak yere oturun. Gövdesiniz dik dururken, ellerinizi avuç içleriniz yere bakacak şekilde kalçalarınızın iki yanına koyun. Çeneniz göğsünüze değecek şekilde, başınızı öne doğru sarkıtın, ardından başınızı mümkün olduğunca geriye doğru sarkıtırken kollarınızdan kuvvet alarak kalçalarınızı havaya kaldırın. Gövdeniz havada, kollarınız dimdik, dizleriniz 90 derece kırılmış dururken bedeninizdeki tüm kasların kasıldığını hissedin. Başlangıçtaki oturur pozisyona dönerken kaslarınızı da gevşetin. Tekrarlamadan önce biraz dinlenin.
Nefes: Gövdenizi kaldırırken derin bir nefes alın, kaslarınızı sıkarken nefesinizi tutun, yere inerken nefesinizi bırakın.
Faydaları: Tiroit bezi, sindirim sistemi, prostat ile rahmi de içine alacak şekilde cinsel organları ve bezleri dolaşım ve lenfatik akış üzerinde canlılık veren bir etkisi var. Karın bölgesini, uylukları, kolları ve omuzları güçlendirir. Eğer sinüs tıkanıklığınız varsa bu hareketin burun deliklerinizi açtığını da fark edebilirsiniz.

5. RİTÜEL
Yüzükoyun yere uzanın. Hareket boyunca yere koyduğunuz ellerinizden ve ayak parmaklarınızdan güç alacaksınız. Gövdeniz bir sarkma pozisyonu alacak şekilde kollarınız yere dik dururken, omurganızı öne doğru yaylandırarak başlayın. Bir yandan da başınızı mümkün olduğunca geriye doğru sarkıtın. Ardından ayaklarınızı yere tam basarak kalçanızı yukarıya doğru çekin, bedeniniz ters bir V şeklinde dururken çenenizi de göğsünüze doğru çekin. Sonra tekrar kalçanızı yere doğru sarkıtıp sırtınızı yaylandırın.
Nefes: Bedeninizi yukarı doğru çekerken derin bir nefes alın, aşağı inerken nefesinizi bırakın.
Faydaları: bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkisi olan dolaşım ve lenfatik akışın geliştirilmesine yardımcı olur. Derin soluk alıp vermeyi, enerji ve canlılığı uyarır. Diğer hareketlerde olduğu gibi özellikle menopoz ve düzensiz regl dönemleri semptomlarını hafifletiyor.

Not: Yukarıdaki şemalar ve bilgiler Lifeevents.org adlı siteden alınmıştır

“GÖZLERİN ÇOCUK KALMIŞ”

3-yas-cocuk-psikolojisi-1200x4801

 
Nazım Hikmet’in, 1935 yılının Nisan ayında bir çocukluk arkadaşı çıkar karşısına. Saçlarına ak düşmüş, ağzının kenarlarında kırışıklıklar olan, otuzunu geçtiği ilk bakışta belli olan arkadaşının değişmeyen tek yeri, şaire göre gözleridir. Nazım Hikmet, Akşam gazetesinde “Orhan Selim” imzasıyla kaleme aldığı yazısında, arkadaşıyla olan ayaküstü sohbeti yazar:
“Ne iyi, dedim, çocukluğunun büyük bir parçasını kaybetmemişsin. Gözlerin çocuk kalmış.”
Bu sözler karşısında, bir frengi dispanserinde başdoktor olan arkadaşının neler söylediğini de şöyle aktarır: “Onu kaybettiğim gün yok olurum, dedi. Çocukluk, gövdemizi, beynimizin birçok yanlarını, yılların akışıyla ağır ağır bırakır. Tıpkı toprak bir kaptan suyun sızması gibi, çocukluk bizden sızar. Son barındığı yer gözlerimizdir. Gözlerim çocuk kalmışsa, bu ilk bakışta görülebiliyorsa ne mutlu bana. En korktuğum, en çekindiğim adamlar, gözlerinde bile bir damla çocukluk ışığı kalmamış olanlarıdır.”
(Sunay Akın-Hayal Kahramanları)

Simurg: Kendi küllerinden yeniden doğmak

Ezoterizm, mitolojinin sembollerine bürünüp sırlar diyarına gizlenmiş. DNA’larda vücut bulmuş, kelimelerde perdelenmiş, bir tek kavrayış yoluyla ruhta çözülmeyi beklemekteymiş.

simurg-yeniden doğuş-indigodergisi

Birazdan okuyacağınız mitolojik öykü; benim, sizin ve bizim öykümüze ne kadar da benziyor. Bu öykü bilginin ve akılların ötesinde olan, hep yalnız ama yardım isteyenlere asla hayır demeyen, her yerde olabilen fakat hiçbir yerde bulunamayan Zümrüdi Anka, Simurg ya da otuz kuşun öyküsüdür…

Kuşlar diyarında yaşayan Simurg, başı sıkışan her kuşa yardım etmek için hazırken uzun bir süreden beri artık görünmemeye başlamıştır. Kuşlar, Simurg’un neden görünmediğini, yardım çağrılarına cevap alamadıklarını merek etmişlerdir. Aradan zaman geçer ve bu sorgulama kulaktan kulağa yayılır. Kimileri bu durumdan kendilerini suçlarken, kimileri de ilgisiz kalmaktadır. Bir gün uzak bir ülkeden benzerlerinin dışında bir kuşa rastlarlar. Bu kuş, Simurg’un kanadından bir tüy bulmuştur! Uzun zamandan beri kendisinden haber alınamayan ama hala varlığını kanıtlayan bu tüy haberi kısa sürede kuşlar diyarında yayılmaya başlar ve kuşlar toplanarak bir araya gelirler. Kaf Dağı’nda yaşadığı rivayet edilen Simurg’a gitmek için yola çıkmaya karar verirler.

Bu yol uzun, meşakkatli ve zorluklarla doludur. Öyle ki, gidenlerin döndüğü görülmemiştir. Bunu göze alan kuşlar konuya akıllıca yaklaşarak, onlara her an yardımcı olabilecek haberci kuştan, bu yolculukta kendilerine kılavuzluk yapmasını istemişler. Bir bilge olan haberci kuş ise, daha evvel bahsedilen bölgeleri tanıdığını ve topluluğa kılavuzluk edebileceğini söyler. Böylece yolculukta olabilecek tüm risklere karşı kendilerini yalnız bırakmayacak “Bilge Kuş”la Simurg’u bulmak için yola koyulurlar.

Yolculuğa katılanlar oldukça istekli ve gereken vasıflara sahip kuşlardır. Yolculuk boyunca aralarında konuşarak bilgilerini paylaşırlar. Paylaştıkları her bilgi onlarda daha büyük bir ilgi ve merak uyandırmaktadır. Bu ilgi ve merak onlarda gizemli Simurg’a ulaşmayı, onunla buluşmayı daha da istekli bir hale dönüştürmüştür.

Söylencelere göre Simurg; her canlıdan bir iz taşımakta, tüylerinde her rengi barındırmaktadır. Kanatları altın ve kırmızı renklerin karışımı, vücudu ve başı ise mor renktedir. Garip olanı da yüzünün insana benzediğidir! Eşsiz bir kuş olan Simurg eylemlerinde de benzersizdir. Diğer sıra dışı bir özelliği de, ömrünün bir aşamasına geldiğinde yaşadığı yer olan “Bilgi Ağacı”yla birlikte kendini ateşe vererek kül olana dek yanması ve ardından o küllerin içinden yeniden doğmasıdır. Bu nedenle ölümsüzdür. Onun varlığı, yanında bulunana tarifi mümkün olmayan bir mutluluk, sükûnet, huzur ve güven vermektedir.

simurglar

Yolculuğa çıkan kuşlardan bazıları çeşitli gerekçelerle bu yolculuktan sıkılır ve vazgeçmeye başlar. Eğer yanlarında onlara yol gösteren “Bilge Kuş” olmasaydı, belki de bu kadar yolu gitmeden daha başlangıçta vazgeçmiş olacaklardı. Oldukça fazla sayıda olan kuşların birçoğu vazgeçmiş olsa da yolculuk kalanlarla devam etmektedir. Geriye kalanlar Kaf Dağı’nın eteklerine henüz ulaşmışlardır. Efsaneye göre asıl zorluklar da bu aşamadan itibaren başlayacaktır. Dağın eteğindeki o korkulu vadiden geçeceklerdir. Bazı kuşlar, vadiyi aşmak için yeterince yükselemez ve korkup geri dönmek ister. Kimisi yorulup biraz dinlenmeyi seçerken bilmez ki, belki de gidenlere asla yetişemeyecektir. Kimisi vadideki güzelliklere dalarak yolunu kaybeder, kimisi de ayrılık vadisinde kaybolur.

Bazıları geride bıraktıklarının hüznüne kapılarak dönmek ister. Kimileri, bilmedikleri bir diyara gitmektense bildikleri dünyayı tercih eder (!). Kimileri, arkadaşlarının bu yolu terk etmesini gördükçe kararlılığını yitirir. Kimi öfkesine, kimi büyük kuş ise kibirlerine yenilerek ayrılır yolculuktan.. Artık ne bülbüllerin şarkılarını dinleyecek, ne de görkemlerinin tadını çıkaracak ortam bulamayan kuşlar da yolculuğu terk eder. Her şekilde mazeret sayısı giderek artmıştır. Zaten bu meçhul olan zorlu yolun sonu da belli değildir!

“Bilge Kuş”, gelinen bu noktada artık kimseyi kararından döndürmek için bir çaba harcamamaktadır.

Kalan kuşlar dayanamayıp Bilge Kuş’a bu yolun nereye varacağını sormak isterler. O ise bu aşamadan sonra yolun sonunda kendi yaşayacağı deneyim yanında ötesinin anlamsız olacağını düşünerek onları cevapsız bırakır. Sırasıyla aşk vadisini, marifet ve istiğna (tok gözlülük) vadilerini geçerler. Buraya kadar sayıları giderek daha da azalır. Vahdet vadisine gelince birçoğu orada kalmak ister. Hayret vadisine geldiklerinde ise gördükleri karşısında donakalırlar. Ne yerleri ne de yurtları akıllarına gelmemektedir. Sonsuza kadar bu vadiyi hayranlıkla izlemekten güzel daha ne olabilir ki? Kuş topluluğu, Hayret Vadisi’nde kalmak isteyen kuşları da geride bırakarak idrakleri ve hayalleri dışında olan Yokluk Vadisi’ne ulaşırlar. İşte burası, hakkında hiç konuşulmayan ve konuşulmaması gereken yerdir. Yokluk Vadisi, Simurg’a açılan son kapıdır.

Sonunda, kalan kuşlar o gizemli efsanedeki yere varmışlardır. Önlerinde tüm heybetiyle “Bilgi Ağacı” durmaktadır. Sürü olarak yola çıkan kuşlar buraya vardıklarında, sayıları sadece otuzdur! Ağacın üstünde de otuz tablet durmaktadır. Herkes huşu içinde kendisine en yakın olan tablete sessizce yaklaşır ve okumaya başlarlar. Tablette şu yazmaktadır: Burası “Si” (otuz) murg (kuş) un evidir. İçlerinde oluşan duygu giderek fiziksel bedenlerini sarmaya başlar ve tarifsiz bir titremeye dönüşür. Bugüne kadar zannettikleri her şey, hakikat karşısında yanmaya ve yok olmaya başlar. Aynı anda Bilgi Ağacı da yanmaktadır. Sonunda yanacak hiçbir şey kalmadığında o küllerden yeniden doğmaya başlarlar.

anka-kuşu1

Bu mitolojik anlatımda da anlaşıldığı gibi insanın kendisini bilmesi acı verici, zorlayıcı ve yakıcıdır. Bu bazen bir rehberle yapılan, bazen de insanın kendince yaptığı bir yolculuktur.

 Ölmeden ölmek! Yanarken yanmadığını görmek!

Gerçek inisiyatik öğreti de bu mitolojik anlatımda olduğu gibi neredeyse birebir yaşanmaktadır. Kaf Dağı ise insanın Ben’i ile Kendi’si arasındaki yolculukta edindiği bilgiyle ulaşacağı yerdir. Hikayede de görüldüğü gibi, Ben’imizin peşine düşmek bizi geçmişe götürür. Geçmiş bizi geleceğe gitmekten alıkoyar. Oysa kendimizin ardından gitmek bizi geleceğe taşıyacaktır. Bu da tekamülün kaçınılmaz şartıdır.

Herkes her şeyi ister; ancak yapabilenler başarır! Tıpkı Simurg, otuz kuşun, hikayesinde olduğu gibi.

Eğer bir yolculuğu talep etmişseniz, o yolu gitmek bir sorumluluktur. Yola çıkmış biri olarak gidiyorum ve gitmeye devam edeceğim; ta ki, küllerimden yeniden doğuncaya dek.

– İndigo Dergisi

98 yaşındaki yoga hocasından mutluluğun 3 anahtarı!

23081

 

 

 

Enerjisi hiç bitmeyen ve gülücük saçan dünyanın en yaşlı yoga hocası Tao Porchon-Lynch, mutlu bir hayat için uyulması gereken 3 altın kuraldan bahsetti.

Women’s Entreoneurship Day’in kurucusu Wendy Davis’e verdiği röportajda güne ‘Bugün hayatımın en güzel günü olacak’ diye başladığını söyleyen Tao Porchon-Lynch, kolay yöntemlerle mutluluğun yakalanabileceğini anlatıyor.
Her günü neşeyle karşılayın
Tao Porchon-Lynch’i örnek almaya ne dersiniz? Sabah alarmı sinirli bir şekilde ertelemek yerine, kendinize harika bir gün olacağını söyleyin. Yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle yataktan kalktığınız zaman, somurtacak pek fazla neden olmadığını keşfedeceksiniz.
Yargılamaktan vazgeçin
‘Kimseyi küçük görmeyin’ diyen Lynch, okuma yazma bilmeyen bir köylüden bahsediyor. ‘Köylü adam okuma yazma bilmiyor olabilir ama üzerinde yaşadığınız toprak hakkında sizden daha fazla bilgi sahibi.’ diyen 98 yaşındaki Tao Porchon-Lynch, herkesten öğrenilebilecek bir şeyiniz olduğunu bilmenizi istiyor.
Olabilecek kötü şeyleri düşünerek moralinizi bozmayın
Hayatta eninde sonunda kötü olaylarla da karşılaşacağız, tam da bu nedenle Lynch hayatın olumlu yönüne odaklanmanızı tavsiye ediyor. Tao Porchon-Lynch, zihnin devreye girmesiyle bazen düşüncelerini yalnızca ters gidebilecek şeyler kaplasa bile kötü düşüncelerin yoluna çıkmasına izin vermediğini belirtiyor. 2. Dünya Savaşı sırasında savaş pilotlarıyla birlikte olan Lynch, insanların korkusuzca yaşamaya başladıklarında neler yapabileceklerini gördüğünü söylüyor.

”HER ŞEY SÖZLE BAŞLAR”, DİL-BİLİNÇALTI İLİŞKİSİ

dil-ve-konusma-bozuklugu1

 

 

 

Dil nedir?
İnsan “Dil”inin, evrensel olarak kabul görmüş, genel bir tanımını bulmak oldukça zordur. Ağırlıklı görüşe göre dil, “Düşüncelerin, seslerden oluşmuş kelimeler aracılığı ile belirtilmesidir.”
Kelimeler birleşip, cümleleri; cümleler birleşip düşünleri, düşünler bir araya gelerek de çeşitli kavramları oluştururlar.
Bu tanıma göre, “Dil” ile “Düşünce” arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak bu ilişkinin doğası kesin olarak bilinmemektedir.
Bazı araştırmacılara göre düşünler, sessiz konuşmalardır. İnsan, kelimeleri konuşmadan kullanarak (sessiz olarak) düşünür. Buna “iç konuşma” (endofoni) denir. Kelimeleri kullanarak düşündüğümüz için, düşünce ve dili birbirlerinden soyutlamak mümkün değildir.
Buna göre kelimeler, düşünce mekanizmasının bir parçası ve düşünceyi koruyan gardiyandır.
Konu ile yakından ilgilenen diğer araştırmacılar ise, düşünceyi “sessiz konuşma” olarak yorumlayan bu görüşü, dil ve düşünce arasındaki entrikalı ilişkileri basite indirdiği gerekçesi ile eleştirirler. Onlara göre, diller arasındaki yapısal fark, çeşitli toplumların dünya hakkındaki düşünce ve görüşlerinin farklı olmasından sorumludur.
Dil ve düşüncenin ilişkisi
İncil’de şöyle der, “Bir kimse her ne düşünüyorsa odur.” Descartes’in da meşhur sözü şöyledir, “Düşünüyorum o halde varım.”
O zaman, “Ne düşünüyorsak oyuz”dan yola çıkarsak, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerekmektedir. Öyle ki, eğer siz düşündüğünüz kişiyseniz sorun yoktur. Kendi idealinize ulaşmışsınız demektir. Şu an olduğunuz kişiden memnun değilseniz, ideallerinizi ve onları ifade şeklinizi sorgulamanız gerek demektir.
Çoğu kişiden şöyle sözler duyarım: “Ben aslında hep daha çok saygı duyulan biri olmak istemişimdir.” Ya da “Ben herkese gereken saygıyı gösteriyorum ama kimse bana saygı duymuyor.” Buradaki sorun, “istemek” fiilinin dilimizdeki anlamı ve yeridir. Yani, belirlediğimiz idealin bizden uzakta olduğu, ona ulaşmak gereğinin ifadesidir. Daha da açacak olursak, idealin, başkaları tarafından “onay”la oluşacağı gerçeğidir. Kişi, kullandığı dille, aslında, “Evet, ben idealimdeki kişi değilim” der. Bu kabulleniştir. Beklediği onayı kendisine negatif şekilde vermiştir. O, aslında saygın biri olmadığını onaylamaktadır!
Bu ve bunun gibi örnekler çoktur. Biz farkında olmadan, bu gibi cümlelerle, kendimizi sabote ediyoruz. Bunların farkında olmak gerekmektedir. Sadece farkında olarak bile kalıplaşmış, eski hatta köhne düşünce kalıplarından arınmamız mümkündür.
Düşünce sistemlerinin ve dillerin farklılıkları
İnsan beyninin sol hemisferinde gramer merkezi vardır. Bu merkez, erken yaşlarda oldukça değişebilir bir dizi nöron topluluğudur. Yeni doğanlarda bu merkezler her dille ilgili gramer kurallarına adapte olabilecek niteliklere sahiptir. Bebek ve çocuk, farkında bile olmadan, evde konuşulan dilin gramer kurallarını öğrenir. Onlara kimse gramer öğretmez. Kaldı ki bu gramer okulda öğrenilen gramerden çok farklıdır. Bu, biyolojik gramerdir.
Zamanla, biyolojik gramer beynin sol hemisferindeki yerinde gelişir ve olgunlaşır. Nöronlar arasında kurulan bağlantılar pekişir ve çocuk 5-7 yaşlarına gelince, o merkez bir daha değişmemek üzere, son şeklini alır. İşte bu dönemde çocuk ana diline angaje olmuş demektir. Başka dil öğrenebilir ama onlar için beynin konuşma merkezi dışındaki bölgeler kullanılır.
Her insanın kendine özgü düşünce haritaları vardır. Biz, genelde, yaşadıklarımızdan ya da duyumsadıklarımızdan bir takım yargılara varırız. “Bu böyledir” ya da “şu şudur” gibisinden. Beynimizdeki nöropeptidler, bir takım düşünce kalıpları için belli bir harita oluştururlar. Böylelikle, herhangi bir konuyla ilgili onu algılayış ve karşılayış biçimimiz oluşur. Bir takım “parametre”lerden bir “paradigma”ya varırız. Bunu bilinçli düzeyde yapmayız. Harita çizilmiş ve olaylar karşısında görevini yerine getirir. Örneğin, “Fransızlar da kendilerini çok beğenmiş insanlardır”, “Karadenizliler, coşkulu insanlardır” ya da “Ben ne zaman bir dilenci görsem acır ve ona yardım ederim” gibi. Bunlar kişisel yargılardır. Yani, kişiye özel paradigmalardır. Hayata kendi penceremizden bakarız, olup-biteni kendi haritamız üzerine bir şablon gibi koyar ve yargılar veya düşünürüz. Farkına varmadan da kolay kolay değişmez bu haritalar.
Hâlbuki “Harita vatan değildir.” Biz kültürleri, ülkeleri ya da bizim gibi konuşmayan, yaşamayan, düşünmeyen hatta bizden olmayanları ayıran haritalar çizeriz. Ve böylelikle kendimizden olan ve haritamıza uyan, “vatan” sıfatını alır.
Kültür farkı, gramer farkıdır da aynı zamanda. Her dilin, her kültürün kendi düşünme grameri de vardır. Bu gramer elbette ki dilimizdeki gramere de doğrudan etki eder. Örnek vermek gerekirse, İngilizce’de “Expectation” sözcüğü, içinde umut, kesinlik, öznellik ve pozitif bir bekleyişi taşır. Ancak, Türkçe’deki karşılığı olan “Beklenti” sözcüğünde, bir başka kuvvet ya da gücün inisiyatifinde olmak, nesnellik, teslimiyet ve negatif bekleyiş vardır. Zaten, genelde cümlenin başına ya da sonuna “İnşallah” kelimesi eklenir. Bu, kültürümüzün mutluluğa ya da kişisel başarıya olan bakış açısıdır.
Her çocuk, yetiştiği kültüre, topluma ve aileye uygun bir düşünce ve dil gramerine uyumlanır. Bir kişiye “ayıp” olan bir olay, bir başka kişi içinse “normal” olarak karşılanır.
Paradigmalarımızın gelişmesi ya da daha basit tabiriyle dünya görüşümüzün genişlemesi için ise “okumak” gerekir. Kutsal kitaplardan Kur’an, elçisine ilk olarak “İkra” yani “Oku” olarak inmiştir. Dil beynin kullandığı bir araçtır. Beyin ne kadar gelişmiş ise dil o kadar üstün bir araçtır. Konuşulan dilin kendisi de ne kadar gelişmişse o kadar güçlü bir araçtır. Eğitimle yeni kelimeler öğrenerek dili geliştirmek mümkündür. Bu arada dil eğitimine paralel olarak beyin de gelişir ve diğer yeteneklerini daha etkili bir şekilde kullanmaya başlar. Daha iyi düşünür, öğrenir ve planlar.
Günümüzde, ülkemizde ya da dilimizdeki “yozlaşma”, yeni neslin kullandığı kelimelerin niteliği ve niceliğinde kolayca görülmektedir. Düşünme biçimi, dile yansır ve ne konuşursanız ya da ne düşünürseniz “o”sunuzdur.
Sözcüklerin önemi
Sözcükler, kendi içlerinde bir mana içerirler. Bunlar, konuştuğunuz dilden alınan manalar olduğu gibi kişinin kendine özgü haritasında atfettiği mana da olabilir. Örneğin, biri “Ana” dediği zaman kimimiz annemizi hatırlarız, kimimiz duygulanır hatta ağlarız, kimimize de o kadar yoğun bir etkisi olmaz. Burada şunu da belirtmek lazım ki, aynı manaya gelen iki kelime de kendi içinde mana farklılığına uğrar, “Ana” ve “Anne” sözcüklerindeki gibi.
“Para” sözcüğüne verdiğiniz mana, sizin ekonomik durumunuzla ilgili bir fikir verir. “Ekmek aslanın ağzında” terimini “vatan” olarak benimsemiş birinin bolluk-bereket içinde olduğundan bahsetmek zordur. Burada “Ekmek”, “Para”nın metaforudur (bu konu başlı başına bir tez konusu olabilecek genişliktedir).
Bu dilemma, “Aşk” sözcüğünde de açıkça görülebilir. “Aşk, benim için ‘tutkudur’” diyen biriyle, “Aşk bana ‘acıyı’ hatırlatıyor” diyen birinin aynı şeyden bahsettiğini söyleyebilir miyiz?
Sözcüklere verdiğimiz manaların önemine ve çeşitliliğine değindikten sonra, kullandığımız dil ile hayatımıza yön verdiğimizi açıkça görebiliyoruz. Sözcüklerin, bilinçaltına olan etkisinden birazdan bahsedeceğim. Bir sözcük ağzınızdan çıktıktan sonra onun geri dönüşü yoktur. Kullandığınız sözcük o olayla ilgili paradigmanızı belirlediğinden, hayatınıza yeni bir yön vermek için, yeni sözcükler kullanmalı ya da sözcüklere atfettiğiniz manaları değiştirmeniz gerekmektedir. Kutsal kitaplardan İncil şöyle başlar: “Başlangıçta söz vardı.”
Dil – bilinçaltı ilişkisi
Reklam

İnsan bilinçaltı muazzam bir arşivdir. Doğduğumuz andan itibaren, üç boyutta ve beş duyumuzla algıladıklarımız ve hatta bunların dışındakileri bile depolar. Biz bilinç düzeyinde bunun farkına varmayız. Yaşadıklarımızdan edindiğimiz yargılar ve korkular burada saklanır. Bu deneyimleri çağrıştıran herhangi bir koku, ses, kelime, görüntü ve his algılandığı anda o deneyimle ilgili alarm verir. Bilinçaltının çok önemli bir özelliği, oluşturduğu “çekirdek inanç” vasıtasıyla bizi “güven”de tutmaya çalışmasıdır. Deneyim pozitifse, bir daha yaşatmaya; negatifse bir daha yaşatmamaya programlanır. Aldığı verileri hiçbir filtreden geçirmeden direkt kaydettiği için, biz bilinçli olarak onları seçme şansına sahip değiliz. Burada olaylar genelleştirilir, çarpıtılır ve bozuma uğrar.
Düşünülenin aksine biz hayatımızı bilincimizle değil, bilinçaltımızdaki kayıtlara göre yaşarız. Bilinçli olarak verdiğimiz bir karar, bilinçaltındaki karşılığına göre gerçeklik kazanır. Siz “Ben artık daha çok kazanmak istiyorum” dediğinizde, bu niyetiniz bilinçaltına iletilir. Bilinçaltınızda sizin daha çok kazanmakla, yükselmekle ve zenginleşmekle ilgili güven ihtiyacınızı tehlikeye sokacak bir kayıt yoksa bu isteğiniz gerçekleşir.
Bilinçaltı hayal edilenle gerçekte olanı ayırt edemediğinden, dilimizle onu kandırabiliriz. Siz “Ben artık daha çok kazanmak istiyorum” dediğinizde bilinçaltınız bunu “Evet, sen şu an az kazanıyorsun ve değersizsin” şeklinde algılar. Halbuki doğru bir dili ısrarla konuştuğumuzda bilinçaltımızı isteğimiz doğrultusunda ikna edebiliriz. Doğru dil şöyle olmalıdır: “Ben daha çok kazanmaya layığım, hazırım ve kazanıyorum da.”
Son zamanlarda gördüğüm en yanlış örneklerden biri “Ben zayıflamak istiyorum” cümlesidir. Siz bunu söylediğinizde bilinçaltınıza aslında şişman, değersiz ve çirkin olduğunuzu söylüyorsunuz. Bilinçaltınız buradaki “zayıf”lamak fiilinden umduğunuz anlamdan ziyade, bunu bir tehdit olarak algılayabildiği gibi, boyun eğdiği takdirde bünyenizi zayıflatma riskini bile beraberinde getirebilir. Burada doğru dil kalıbı şöyle olmalı: “Ben hafifliyorum”. Bu şekilde, kullandığımız dilin bedenimize olan etkisini de görmüş oluyoruz.
Sonuç olarak, doğru dili ve olumlu düşünce biçimini kullanarak yarattığımız “olumlama” cümleleri ile bilinçaltımızda hedeflediğimiz etkileri kolayca yaratabiliriz. Bu değişimi garantilemek için, doğru olumlamaları, düzenli şekilde, inanç ve ısrarla kullanmamız gerekir.
Olumlama cümlelerinin püf noktaları
Olumlama yaparken dikkat edilecek hususların başında, negatif manada bir kelime kullanmamak gelir. “Artık öfkeli değilim” dediğinizde, bilinçaltınız “öfke”yi alır ve ona uygun yaşam deneyimleri çekmeye çalışır. Halbuki, “Ben artık sakinim” dediğinizde “sükunet”i alır ve ona uygun yaşam deneyimleri çeker.
İkinci husus, zaman konusudur. Kullandığımız cümlenin zamanı, ya şimdiki zaman ya da geniş zaman kipinde olmalıdır. Şöyle ki, “Ben daha sakin olacağım” dediğinizde, bilinçaltınız bunu gelecekte yapılacak bir görev olarak algılar. O hep gelecekte kalacağından, şimdinize etkisi olmaz. Bu cümlenin ideali şöyle olmalıydı: “Ben her geçen gün daha sakin oluyorum.”
Bu iki husus gözden kaçırılmamalıdır. Biraz dikkat ve çabayla olumlamalarınızı olması gerektiği şekilde yapmaya alışabilirsiniz. Bir kere mantığını kavradınız mı, gerisi daha kolaylaşır. Bir takım kitaplarda ve internet sitelerinde “olumlamalar” ya da diğer bir deyişle “affirmasyonlar” görüyorum. Üzgünüm ki, birçoğu yanlış bir iskelet üstüne oturtulduğundan, istenen etkiyi göstermek bir kenara, zarar bile verebiliyor. Örneğin, google’da yapılan basit bir aramayla karşınıza çıkan ilk bloglar’dan biri, şu olumlamayla başlıyor: “Öylesine güçlü olacağım ki hiçbir şey zihin huzurumu bozamaz.” Bir olumlama bundan daha yanlış nasıl olabilir? Bir olumlama daha yanlış nasıl başlayabilir ki? Her şeyden önce, adı üstünde, olumlamanın bütününde bir pozitiflik olması şarttır. Bu olumlamada, bilinçaltı muhtemelen şu tür inanışlar alacaktır: Bir kere “güçsüz olduğumu kabul ediyorum”, “Şu an, zihin huzurum da bozuk”, “Karşılaştığım kişiler ve olaylar her an bana bir kötülük yapabilir, o yüzden çok güçlü olayım da, bir şey olmasın bari!” gibi bilinçaltımıza tamamen yanlış mesajlar göndermektedir.
Bu konuda tavsiyem, internet sitelerine itibar etmemenizdir. Zaruri durumlarda ise, yabancı menşeili siteleri tercih etmenizi tavsiye ederim. Zira birebir çeviri yaptığınızda aşağı yukarı aynı şeyi kastetmiş olacaksınız.
Bitirmeden önemli bir hatırlatma yapmak isterim. Olumlamaların işe yaraması için, her cümleyi, her kelimeyi hissederek ve inanarak söylemek gerekir. Ve hep dediğim gibi bıkmadan, usanmadan tekrar edilmelidir. Zira biz insanlar tekrar yoluyla öğreniriz. Yürümeyi, bisiklete binmeyi, otomobil sürmeyi öğrendiğimiz gibi…
Olumlama örnekleri
Kendimi tamamen ve derinden seviyor ve onaylıyorum.
Sevgili doluyum. Gerçek ve saf sevgiyi hissediyorum ve yaşıyorum.
Ben çok değerliyim. Ben çok başarılıyım. Ben güven içindeyim.
Ben herkesi ve her olayı olduğu gibi kabul ederim.
Herkes beni olduğum gibi kabul eder
Ben cinsel kimliğimi kabul ediyorum. Cinsel enerjimi kabul ediyor ve kullanmayı seçiyorum.
Ben hayatın tüm olanaklarına kendimi açıyor ve hayatı kullanmayı seçiyorum.
Bilgimi, servetimi ve konforumu artıran herkesi ve her şeyi kabul ediyorum.
Daha güçlü ve sağlıklı olmama izin veriyorum
Hayatın tüm güzelliklerini hak ediyorum.
Büyük bir enerji ve sağlıkla doluyum.
Ben insanların duygularının, düşüncelerinin ve kısıtlamalarının ötesine geçiyorum. Kendi hayatımı, kendim belirliyorum.
Bolluk ve bereketi her an yaşar ve her gün daha yoğun hissederim.
* Tuna Tüner

KİŞİSEL BAŞARI İÇİN BİRKAÇ İPUCU…

basari1

 

 

1.Bir vizyon oluşturun: Vizyon yaratmaya ilk adım, sabahları yataktan onun için kalkacağınız, yaşamınızı onun uğruna yaşayacağınız bir şeye sahip olmaktır.

2.Gerçek bir yalan söyleyin: Ne olmak istediğinize ilişkin öyküler tasarlayın. Böylece bilinçaltınız fantezi kurmakta olduğunuzu bilmeyeceği için,başarılarınızı büyütmek için gerek duyduğunuz taslakları yaratmakla başlamış olacaksınız. Kendi en yüksek düzeyinizin bir resmi olmadığı takdirde o düzeye asla erişemezsiniz.

3.Rahatlık bölgenizi terk edin: Gelişmeyi sağlayan şey rahatlık değil,huzursuzluk ve zorlamadır. Yetenek ve becerilerimizi sınayan ve bizi geliştiren şeyler yalnızca bizi zorlayan şeylerdir. Yüz yüze geldiğimiz her zorlu durum bizi daha yetenekli, daha becerikli kılar.

4.Televizyonunuzu öldürün: Televizyonun sizi kitaplardan daha çok mu, yoksa daha az mı motive ettiğini gösterecek bir test: Bir ay önce televizyonda ne izlediğinizi anımsamaya çalışın. Sonra da bir ay önce okuduğunuz kitabı düşünün. Hangisinin üzerinizde ki etkisi daha değerli ve kalıcı oldu? Hangi eğlence biçimi sizi özgüdüleme yönünde daha iyi kılavuzluk edebilir? Groucho Marx televizyonun eğiticiliği hakkında şunu söylemişti. ” Ne zaman oturduğum salonda biri televizyon açsa, yandaki odaya geçip elime bir kitap alıp onu okuyorum”

5.Ölüm döşeğinize uzanın: Kendi ölümünüzle yüzleşmek için can vereceğiniz ana dek beklemeniz gerekmez. Aslında, ölüm döşeğinizde ki son saatlerimizi gözümüzün önünde üç boyutlu olarak canlandırmak,paradoksal bir duygu yaratır.Sanki baştan ayağa yeniden doğmuş gibi hissedersiniz.

6.Korkunuzun üzerine gidin: Korku şelalesinin içinden koşarak geçtikten sonra ki telaş,dünyada ki en büyük enerji uyandıran duygudur. Kendinizi en hevessiz,en bitkin hissettiğiniz anda, korktuğunuz bişey bulun ve onu yapın. Sonra neler olacağınızı göreceksiniz.

7.Bir kahraman gibi davranın: Büyük insanların gözümüze büyük görünme nedeni bizim dizlerimizin üstüne çökmemizdir. Biz de diz üstü çökmeyi bırakıp ayağa kalkmalıyız.

8.Kendi kendinizle konuşun: Plato’nun dediği gibi düşünmek, ruhunuzun kendi kendine konuşmasından başka birşey değildir.Üstelik düşünce her zaman eylemden önce geldiği için de, kendi kendinize konuşmak, kendi kendinizi motive etmenin başarısı kanıtlanmış yöntemlerinden biridir.

9.Bugünü yaşamınızın tamamı gibi yaşayın: Yaşam şimdidir. Yaşam daha sonrası değildir.

10.Sıkıntıyı faydaya dönüştürün: Her sorun içinde bir armağan saklar.

* Steve Chandler’in kişisel başarı için 100 ipucu kitabından derlenmiştir. Alıntı

KADINLARIN BİLMESİ GEREKEN 25 ŞEY;

kendini-sevmek1
1. Unutma, sen değerlisin.
Çalışsan da çalışmasan da…
Ünlü olsan da olmasan da…
O erkek seni istese de istemese de…
Sen sen olduğun için bi’tanesin.
2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
Biraz şefkat, biraz anaçlık, biraz dişilik,
biraz seksilik, bolca zeka ve altıncı his…
Sen şahanesin..
3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye,
saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.
4. Kendine güvenin en büyük silahındır
ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.
5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın,
sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana,
tartışmana gerek yok.
Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.
6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle
adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.
7. Hiçbir evlilik, hiçbir olması gerek şov,
sana öğretilmiş hiçbir mecburiyet alın yazın değildir.
Kocan tek çıkışın, hayat zaferin değildir.
8. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.
9. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin.
Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir.
Buna asla izin verme.
10. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan;
herkes sana öyle davranır.
Asla ama asla kendini küçümseme.
11. Evde oturup derdine yanma.
Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!
12. Eski sevgili adı üstünde ‘eski’dir…
Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.
13. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin.
Kimse son değil, bunu bileceksin.
14. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin.
Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!
15. Sevgilini çok sevmelisin.
Öyle herkese ‘sevgili’ dememelisin.
Fakaaat çok sevmen demek,
kendini ayaklar altına alman demek değildir.
Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?
16. Her şeyin şık olsun.
Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin… Kadınlık şıklık demektir.
17. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç!
Onlar sen olamaz, sen de onlar…
Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.
18. Kız arkadaşların önemlidir,
en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin.
Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
Sadece kötü gününde değil, başarında,
mutluluğunda da yanında olan,
yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin

19. Erkekler çocuktur. Nokta!
Çocuğunu hem sevecek hem kızacak,
icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.!
20. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
Aramazsa aramasın be!
21. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın
vizesini keseceksin.
22. Sen renklisin, sen beceriklisin,
sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın,
sen sonsun…
Mecbursun, bunu fark edeceksin!
23. Her şey bir karar vermene bakar.
Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.
24. Yapamayacağın şey yok.
Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok!
Şu an silkelenip kendine geleceksin!
25. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum,
SEN ÖZELSİN,
SEN Bİ’TANESİN,
ÖNCE KENDİ DEĞERİNİ BİLECEKSİN.
* AYŞE ÖZYILMAZEL

Herkes yakınlıktan korkuyor. Bu karmaşık bir sorun, çünkü herkes yakınlık istiyor..

osho-on-osho_i-am-not-serious1

 

 

Herkes yakınlıktan korkuyor. Bu karmaşık bir sorun, çünkü herkes yakınlık istiyor.. Herkes yakınlıktan korkuyor; bunun farkında mısın, değil misin, o ayrı bir konu. Yakınlığın anlamı kendini bir yabancının önünde açığa vurmaktır. Ve hepimiz yabancıyız; kimse kimseyi tanımıyor. Kendimize bile yabancıyız çünkü kim olduğumuzu bilmiyoruz. Yakınlık seni bir yabancıyla yanyana getirir. Bütün savunmaları bırakman gerekir ancak o zaman mümkündür yakınlık. Ve korkuyorsun; eğer savunmaları, maskeleri bırakırsan kim bilir o yabancı sana ne yapacak ? Bin türlü şey saklıyoruz; sadece başkalarından değil, kendimizden de. Çünkü her türlü baskı, çekingenlik ve tabuyla hasta düşmüş bir insanlık tarafından yetiştirildik. Korkuyorsun; o yabancıyla aranda biraz savunma, biraz mesafe tutmak sana kendini daha güvenli hissettiriyor. Ya senin zaaflarını, kırılganlığını, incinebilirliğini sana karşı kullanırsa ? O insanla otuz kırk yıl birlikte yaşamış olsan bile farketmiyor, yabancılık hiç kalkmıyor ortadan.
Herkes yakınlıktan korkuyor.
Bu karmaşık bir sorun, çünkü herkes yakınlık istiyor, aksi halde bu evrende yapayalnızsın; arkadaşsız, sevgilisiz, güvenip yaralarını açabileceğin hiç kimse olmadan. Yaralar da açılmazlarsa iyileşmezler. Gizlendikce daha tehlikeli olur, kansere dönüşürler.
Yakınlık bir temel ihtiyaç; herkes onun özlemini çekiyor. Bir taraftan karşındaki insanın sana yakın olmasını, savunmaları bırakmasını, kırılganlığını ve yaralarını göstermesini, maskelerini ve sahte kimliğini bırakıp çıplak kalmasını istiyorsun. Öbür taraftan da yakınlıktan korkuyorsun; yakın olmak istiyorsun ama kendi savunmalarını bırakmıyorsun. Dostlar, sevgililer arasındaki çelişkilerden biri bu : Kimse savunmayı bırakıp çıplak ve içten olmak istemiyor, ama herkes yakınlık istiyor.
Eğer baskıları ve yasaklamaları bırakmazsan – ki bunların hepsi sana dinlerin, kültürün, toplumun, anne-babanın, eğitimin armağanı – kimseyle yakın olamazsın. Ve adımı senin atman gerekiyor.
Eğer hiç baskı ve yasağın yoksa yaran da yok demektir. Eğer basit ve doğal bir hayat yaşandıysa yakınlık korkusu da olmaz. Sadece iki alevin birleşmesinden doğan harika bir neşe duygusu vardır. Bu birleşme insana büyük bir mutluluk ve doyum verir. Ama işte bu yakınlığa ulaşabilmek için önce kendi evini baştan aşağı temizlemen gerekiyor.
Ancak meditasyonla yaşayan bir insan yakınlığın olmasına izin verebilir. Saklayacak bir şeyi yoktur. Başkasının öğrenmesinden korkabileceği her şeyi kendiliğinden bırakmıştır. Sadece sessizlik ve seven bir kalp vardır onda.
Kendini herşeyinle kabul etmelisin. Kendini herşeyinle kabul etmezsen başkasının seni kabul etmesini nasıl beklersin ? Herkes seni suçladı bugüne kadar ve sen de kendini suçlamaktan başka bir şey öğrenmedin. Bunu gizlemeye devam ediyorsun; başkalarına gösterilmesi hoş olmaz bunun. Biliyorsun, içinde çirkin şeyler gizli, kötü şeyler gizli, hayvanlık gizli. Eğer bakışını değiştirmez ve kendini varoluşun içinde bir hayvan olarak kabul etmezsen…
İngilizcedeki karşılığı “animal” olan bu hayvan kelimesi kötü bir şey değil; “anima” kökünden geliyor. Tek anlamı var: Canlı olmak. Canlı olan herhangi bir kimse hayvandır. Ama insana hep şöyle dendi : “ Sen hayvan değilsin; hayvanlar senden çok daha aşağıda. Sen insansın.” Sahte bir üstünlük duygusu aşılandı sana. İşin gerçeği, varoluşta üstünlük ya da aşağılık yoktur. Varoluş için her şey eşittir; ağaçlar, kuşlar, hayvanlar , insanlar. Varoluşta her şey olduğu gibi kabul edilir, aşağılama yoktur.
Eğer kendi cinselliğini koşulsuz kabul edersen, insanın ve dünyadaki her varlığın kırılganlığını da kabul edersin. Hayat her an kopabilecek bir pamuk ipliğidir… Bunu kabul ettiğin anda bütün sahte egoları bırakırsın; Büyük İskender olmayı, Muhammed Ali olmayı; anlarsın ki, herkes kendi sıradanlığında güzel, herkesin zaafları var; bu da insan doğasının bir parçası, çünkü insan çelikten yapılmış değil. Çok kırılgan bir vücudun var. Haytını sadece oniki derecelik bir ısıaralığında sürdürebilirsin. Onun latına ya da üstüne çıktığın anda öldün demektir. Ve vücudun bunun gibi bin bir tane sınırla kuşatılmış durumda. En temel ihtiyaçlarından biri, sana ihtiyaç duyulması. Ama kimse şunu kabul etmek istemiyor: “ İhtiyaç duyulmak, sevilmek, kabul edilmek benim temel ihtiyacım.”
Böyle oyunlarla, ikiyüzlülüklerle yaşıyoruz; bu yüzden yakınlık korkuya yol açıyor. Göründüğün şey değilsin. Görüntün sahte. Bir aziz gibi görünebilirsin ama içinde bütün arzuları ve özlemleriyle bir insan var.
İlk adım kendini herşeyinle kabul etmek. Bütün insanlığı delirten o geleneklere rağmen. Kendini her şeyinle kabul ettiğin anda yakınlık korkusu da kaybolacak. O zaman saygınlığını, büyüklüğünü, egonu, dindarlığını, azizliğini kaybetmen mümkün değil; hepsini kendiliğinden bıraktın çünkü. küçük bir çocuk gibisin, tamamen masum. Kendini açabilirsin, çünkü içinde sapkınlığa dönüşmüş çirkin baskılar yok. Hissettiğin her şeyi gerçek ve içten olarak ifade edebilirsin. Ve eğer sen yakın olmaya hazırsan, karşındakinin yakın olmasına da yol açabilirsin. Senin açıklığın onun açık olmasını kolaylaştırır. Senin içtenliğin, onun içtenliğine, masumluğuna, güvenine, sevgisine, açıklığına izin verir.
Saçma fikirlerle kafeslenmiş durumdasın ve eğer birine yakınlaşırsan onun tüm bu saçmalıkları fark etmesinden korkuyorsun. Ama biz kırılgan varlıklarız; tüm varoluşun en kırılgan varlıkları. İnsan yavrusu tüm hayvan yavruları içinde en kırılgan olanıdır. Diğer hayvan yavruları anne-babasız, ailesiz de hayatta kalabilir. Ama insan yavrusu anında ölür. Ve bu kırılganlık bir suçluluk sebebi değildir; bilincin en yüksek ifadesidir. Gül kırılgandır; taş olmadığı için. Taş yerine gül olduğu için insanın kendini kötü hissetmesine gerek yok.
İki insan yakın olduklarında, artık yabancı olarak kalmazlar. Diğerinin -belki herkesin- de senin gibi zayıflıklarla dolu olduğunu görmek güzel bir deneyimdir. Herhangi bir şeyin ifadesi ne kadar yüksekse, o kadar kırılgandır. kökler çok güçlüdür ama çiçek o kadar güçlü olamaz. Bütün güzelliği de o kadar güçlü olmamasındadır. Sabah yapraklarını güneşe açar, bütün gün rüzgarla, yağmurla, güneşle dans eder, akşam olunca da yapraklarını dökmeye başlar. O artık yoktur.
Güzel ve değerli olan her şey çok anlıktır. ama sen her şeyin kalıcı olmasını istiyorsun. Birini seviyorsun ve söz veriyorsun: “Seni hayatım boyunca seveceğim.” Aslında çok iyi biliyorsun ki, yarından emin olamazsın; sahte bir söz veriyorsun. Bütün söyleyebileceğin şu : “ Şu anda sana aşığım ve sana her şeyimi veriyorum. Bir sonraki an hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nasıl söz verebilirim? Beni affet.”
Ama sevgililer her türden yerine getirilemez şeye dair birbirine söz verir. Sonra hayal kırıklığı çöker, mesafe büyür; arkasından kavga, çekişme, savaş ve daha mutlu olması beklenen hayat, bitmez tükenmez bir sefalet haline gelir.
Yakınlıktan korktuğunu fark edersen, büyük bir aydınlanma olabilir bu. Eğer içine bakar ve bütün o utançları bırakıp, doğanı -olması gerektiği gibi değil- olduğu gibi kabul edersen, bir devrim olabilir. Ben hiçbir “ gereklilik” öğretmiyorum. Bütün gereklilikler insan zihnini hasta ediyor. insanlar “olmak” halinin güzelliğini, doğanın muhteşem büyüsünü keşfetmeli. Ağaçlar “On emir” hakkında hiçbir şey bilmiyor, kuşlar kutsal kitaplardan haberdar değil. Sadece insan kendine böyle sorunlar yarattı. Kendi doğanı suçlayarak bölünüyorsun, şizofren oluyorsun.
…..

Yakınlık kalbin kapılarının sana açık olmasıdır; içeri girip konuk olabilirsin. Ama bunu ancak, bastırılmış cinselliğin çürütmediği bir kalple yapabilirsin. İçinde sapkınlıklar kaynamayan, doğal bir kalple. Ağaçlar o kadar doğal, çocuklar kadar masum. O zaman yakınlık korkusu olmaz.
Benim yapmaya çalıştığım bu: Bilinçaltındaki, zihindeki yükleri atmana, sıradan olmana yardım etmek. O zaman istediğin kadar yakın dostun, yakın ilişkin olabilir çünkü hiçbir korkun olmaz. Herkesin okuyabileceği açık bir kitap olursun. Saklanacak bir şey olmaz.
…..
Bir sürü farklı yüzün var. İçinden birşey düşünüyorsun, dışından başka şey söylüyorsun. Organik bir bütün değilsin.
…..
Yakınlıkla, sevgiyle, kendini insanlara açarak zenginleşirsin. Ve eğer derin bir sevgiyle, derin dostlukla, derin yakınlıkla, bir sürü insanla birlikte yaşayabilirse, doğru yaşadın demektir. Ve bundan sonra nerde olursan ol, sanatı öğrendin artık, orda da mutlu yaşayacaksın demektir.
Eğer basit, sevecen, açık, samimiysen, etrafında bir cennet oluşur. Eğer kapalıysan, sürekli savunma halindeysen, birini zihnini okuyup rüyalarını, sapkınlıklarını öğreneceğinden korkuyorsa, cehennemde yaşıyorsun demektir. Cehennem senin içinde; cennet de öyle. Onlar bir takım coğrafi bölgeler değil, senin ruhsal alanların.
Kendini temizle. Meditasyon, zihinde biriken saçmalığı temizlemekten başka bir şey değildir. Zihin sessizleştiğinde ve kalp şarkı söylemeye başladığında -hiçbir korku olmadan ve muhteşem bir coşkuyla – yakınlığa da hazır olacaksın. Yakınlık olmadığı zaman, burada, yabancıların arasında yapayalnızsın. Yakınlık olduğunda dostların ve seni sevenlerle çevrilisin. Yakınlık harika bir deneyim. İnsan onu kaçırmamalı.
* OSHO