BİR ZEN USTASINDAN ‘BIRAKMANIN’ (KOYVERMENİN) SIRLARI

ANETTE inselberg bırakmak üzerine zen felsefesi
Zen Ustası Thich Nact Hanh’ın koyverme ile ilgili birkaç tavsiyesi olacak. Pek çok insan fiziksel olarak ayrılma ya da birini darlamama durumunun bir çeşit mesafe koyma olduğunu, ya da kişinin diğerlerinden duygusal anlamda koptuğunu sanıyor. Ancak Hanh’a göre bırakmak demek, karşınızdakini daha önce hiç sevmediğiniz kadar sevmeniz demektir.
Ariyasaavaka adı verilen Kutsal Yol’un öğretilerinden biri olan ayrılma durumu, fiziksel bir çekilme ya da aşırı kanaatkarlık olarak yorumlanmamalıdır. Buda’nın öğretileri arasında “eylemsizlik, Kutsal Yol’un ayrılmaz bir parçasıdır” ifadesi yer alsa da bunun yanlış anlaşılması, olayı çok farklı yerlere götürebilir. Bağlamının dışında bu ifade “Diğerleriyle ilgilenmemeliyiz, gerçek his ve düşüncelerimizi belirtmekten kaçınmalıyız, kendimizi hayattan soyutlamalıyız” gibi anlaşılabilir ki asıl söylenilmek istenen bunlar değildir.
Paali dilinden İngilizce’ye direkt çeviriler olmadığı için ne yazık ki bu tarz yanlış anlaşılmalara sık sık rastlanmaktadır.
“Ayrılmanın” bu hali ile Buda’nın asıl demek istediğinin bir alakası yoktur. Hanh Usta’ya göre bırakmak için önce tamı tamına sevmeyi öğrenmemiz gerekir. Gerçek ayrılma hali ancak sevgimiz kazanç ve çıkar ilişkilerinin ötesine geçtiğinde gerçekleşecektir.
Hanh dört farklı ayrılma çeşidinden bahseder. Burada elbette kendini mağaraya kapatmış ve üzüntüleri, şehveti ve sevgi ihtiyacı gibi onu insan yapan şeyleri elinin tersiyle itmiş birinden bahsetmeyeceğiz. Bunlardan kaçmak, ayrılmak değildir. Bırakmak, bıraktığınız şeyin her hücrenize nüfuz etmesidir.
1-Maitri (Klasik Sevgi Anlayışından Farklı Olarak)
Hanh Maitri’yi klasik Batı anlayının dışında bir sevgi tanımıyla bizlere sunuyor:
“Gerçek sevginin ilk ve en önemli özelliği maitridir (Pali dilinde metta). Bu da kişinin karşısındakine huzur ve mutluluk sunma niyet ve kapasitesine denk gelir. Bu kapasiteyi geliştirmek için çok iyi bir şekilde gözlem yapmalı, diğerlerini mutlu etmek için neler yapıp yapmamamız gerektiğini keşfetmeliyiz. Sevgilinize ihtiyaç duymadığı bir şeyi sunmak maitri değildir. Onun durumunu anlamalısınız ki vermek istedikleriniz onu mutsuz etmesin.
Başka bir deyişle normalde bir insanın alınca mutlu olduğuna inandığınız bir şeyin karşınızdakini aynı şekilde mutlu etmeyebileceğini kabullenmek bir ayrılma biçimidir. Karşınızdakini “memnun etme” gibi kendi egonuzun bir yansıması olan ihtiyacınızı ve onları istemediği şeylere zorlamayı bırakır, içinizdeki bu ihtiyaçtan kurtulursanız o zaman gözlerinizi açabilir ve onları gerçekte neyin mutlu ettiğini görebilirsiniz.
Hanh şunları da söylüyor:
“Dil kullanımına da dikkat etmeliyiz. ‘Sevgi’ çok güzel bir kelimedir ve biz onun hakkını vermeliyiz. Maitri kelimesi köken bakımından arkadaş anlamına gelen mitra’dan gelir. Budizm’de sevginin en temel anlamı arkadaşlıktır.”
2-Karuna (Şefkat)
Ayrılmanın ikinci bir şekli şefkat ile gerçekleşir. Elbette acı içinde olan birine şefkatle yaklaşmayacağız, onunla iki kelam etmeyeceğiz, acısını dindirmeye çalışmayacağız diye bir şey yok. Onların tüm acılarını gidereceğiz diye bir şey de yok. Şefkat derinlerde hissedilen bir duygudur; kendini ötekilerden izole etmek değil.
Buda acı ve kederlerin var olma nedenlerini anladığı, bunları aynı zamanda nasıl dönüştüreceğini bildiği için gülümser. Kendinizi sonuç beklemekten alıkoyduğunuzda hayata daha derinlerden dahil olursunuz. Ama bu yüzde yüz orada olmadığınız anlamına gelmez.
3-Şühran ve Coşku
Kendimizi gerçekten arındırmak için şükran duygusuna odaklanmalıyız. Mudita denen coşku o zaman, biz sonuçları beklemeyi bıraktıktan sonra kendiliğinden gelecektir. Buda’nın coşku tanımı, “Bencil olmayan coşkuya” daha çok uyar. Sadece kendimize değil, başkalarına da iyi şeyler olduğunda mutlu olabilmemiz demektir.
Kendi yollarına devam etmek üzere bir arkadaşınız ya da sevdiğiniz sizden ayrıldığında ve onlar sevecek yeni birilerini bulduğunda canınız acıyabilir. Bu, gerçek ayrılma değildir. Sizinle bir bağlantısı olsun ya da olmasın, başkalarının mutluluğuyla mutlu olduğunuzda coşkuyla dolarsınız.
4-Upeksha (Sükunet)
Özgüleşme sürecinin son adımı olan sükuneti Usta Hanh, gerçek sevginin en önemli özelliklerinden biri olarak tanımlamaktadır.
Şöyle der:
“Gerçek sevginin dördüncü elementi sükunet, bağımsızlık hali, fark gözetmeme, bir olma ve koyverme anlamlarını içinde barındıran upeksha’dır. Upa “yukarı”, iksha ise “bakmak” anlamına gelir. Durumu en objektif bir biçimde görebilmek için dağın tepesine tırmanmak ve her şeye yargılar ve değerlerden uzaktan bakmak olarak düşünebilirsiniz. Eğer sevginizde bağımlılık, ayrım, önyargı, hatta başka bir insana yapışma durumu varsa o, gerçek sevgi değildir.
Budizmden bihaber insanlar upeksha’yı kayıtsızlık sanabilir. Ancak gerçek sükunet ne buz gibidir, ne de kayıtsızlık gerektirir. Birden fazla çocuğunuz olsa bile sonuçta hepsi sizin çocuğunuzdur. Upeksha, sevmediğiniz anlamına gelmez. Aksine, ayrım gözetmeksizin hepsini eşit sevdiğinizi ifade eder.”
Hanh der ki bu özellikten yoksun olan sevgi sahiplenici, egonun kirlettiği bir şeye dönüşür. Sevdiğimizin bir rüzgar ya da kelebek gibi esebilmesi, uçabilmesi gerekirken biz onları cebimizde taşımaya çalışıyoruz. Bu sevgi değil, yıkımdır.
Sevginin gerçek sevgi olması için içinde şefkati, coşku ve mutluluğu, bir de sükuneti barındırması gerekir. İşte bu, bırakma ve koyvermenin kendisidir.
“Koyverme Sanatı” diyoruz, ama aslında kulağa geldiği kadar zor değil.
Bırakmak sadece yaptığınız, içinizden gelen bir şeydir. Bağımlı olmayan ilişkiler sağlıklı, güçlü ilişkilerdir. Çaba gerektirmeksizin kendiliğinden ortaya çıkan sevgi, şefkat ve nezaketle dolu olurlar. “Beni” “biz” yaptığınız için sevgi, bencil bir şey olmaktan çıkar. Bırakmak istiyorsanız daha az değil, daha fazla sevmelisiniz. İşte Buda’nın bu güzel öğretisi sürekli yanlış anlaşılmakta.
http://www.kolektif-kozmos.com/bir-zen-ustasindan-koyverme…/

Şaman Öğretisi…

anette inselberg şaman öğretisi

”Bu neden benim başıma sürekli geliyor” diyorsan, bir şaman öğretisi şöyle der:

”Ders, sen öğrenene kadar devam eder.”

FARKINDALIK ÜZERİNE EGZERSİZLER…

anette inselberg farkındalığın mucizesi
En çok hoşunuza gidenleri seçin ve kendiniz için en uygun olanı bulun. Her yöntemin değeri her insanın özgün ihtiyaçlarına göre farklılık gösterecektir. Her ne kadar bu egzersizler oldukça kolay olsa da, her şeyin üzerine inşa edildiği temel, bunlardır.

1)Sabahları İlk Uyandığınızda Tebessüm Edin
Tavana veya duvara bir dal, herhangi başka bir işaret ve hatta “gülümse” sözcüğünü asın ki gözlerinizi ilk açtığınızda önce onu görün. Bu işaret size anımsatıcı işlevi görecektir. Yataktan kalkmadan önceki saniyeleri nefesinize sahip çıkmak için kullanın. Hafifçe gülümsemeyi sürdürürken üç kez usul usul nefes alıp verin. Nefeslerinizi izleyin.

2)Boş Zamanlarınızda Hafifçe Gülümseyin
Kendinizi oturur veya ayakta bulduğunuz her yerde hafifçe gülümseyin. Bir çocuğa, bir yaprağa, duvardaki bir tabloya, nispeten durağan olan herhangi bir şeye bakın ve gülümseyin. Üç kez yavaşça nefes alıp verin. Hafif gülümsemenizi sürdürün ve dikkatinizi verdiğiniz noktaya kendi gerçek doğanız olarak düşünün.

3)Müzik Dinlerken Hafifçe Gülümseyin
Bir müzik parçasını iki, üç dakika dinleyin. Sözlere, müziğe, ritme ve duygulara dikkat edin. Nefes alışınızı ve nefes verişinizi izlerken gülümseyin.

4)Sinirlendiğinizde Hafifçe Gülümseyin
Sinirlendiğinizi fark ettiğinizde derhal hafifçe gülümseyin. Bu gülümsemeyi koruyarak üç kez sessizce nefes alın ve nefes verin.

5)Uzanmış Durumdayken Kendinizi Serbest Bırakın
Düz bir yüzeyde sırtüstü, bir şiltenin veya bir yastığın desteği olmaksızın uzanın. İki kolunuzu rahatça iki yanınızdan uzatın ve iki bacağınızı hafifçe aralayarak öne doğru uzanın. Hafifçe gülümsemeyi sürdürün. Dikkatinizi nefesinize odaklayarak yavaşça nefes alıp verin. Vücudunuzdaki her kası gevşetin. Her kası sanki zeminden süzülerek aşağıya doğru ağır ağır çöküyormuş gibi ya da kuruması için hafif esintiye bırakılan yumuşak ve akıcı bir ipek kumaş gibi rahatlatın. Dikkatinizi yalnızca nefesinize ve gülümsemenize vererek tümüyle gevşeyin. Kendinizi ılık bir sobanın önünde, kasları herhangi birinin dokunuşuna hiç direnmeden teslim olan tümüyle gevşemiş bir kedi olarak düşünün. On beş nefes devam edin.
6)Oturma Pozisyonunda Gevşemek
Yarım veya tam lotus şeklinde ya da bacaklarınızı çapraz yaparak veya iki bacağınızı kıvırıp altınıza alarak hatta bir iskemlede iki ayağınızı yere değecek şekilde oturun. Hafifçe gülümseyin. Hafif gülümsemeyi sürdürürken nefes alın ve nefes verin. Gevşeyin.

7)Derin Nefes Almak
Sırtüstü uzanın. Dikkatinizi midenizin hareketine odaklayarak yavaşça ve düzenli olarak nefes alın, verin. Nefes almaya başladığınızda ciğerlerinizin alt bölümünün havayla dolması için midenizin yükselmesine izin verin. Ciğerlerinizin üst bölümleri havayla dolmaya başladığında göğsünüz yükselmeye, mideniz alçalmaya başlar. Kendinizi yormayın. On nefes boyunca devam edin. Nefes vermek nefes almaktan daha uzun sürecektir.

8)Nefesinizi Adımlarınızla Ölçmek
Bahçede, bir nehir boyunda veya bir köy yolunda ağır ağır, telaşsızca yürüyün. Normal nefes alın. Nefesinizin uzunluğunu, nefes alış verişinizi adımlarınızı sayarak belirleyin. Birkaç dakika bunu yapmaya devam edin. Nefes vermenizi bir adımla uzatmaya başlayın. Daha uzun nefes almak için zorlamayın. Doğal şekline bırakın. Nefes almanızı, bir uzatma arzusu var mı diye dikkatle izleyin. On nefes boyunca devam edin.
Şimdi nefes vermeyi bir adım daha uzatın. Nefes almanız da bir adım uzuyor mu yoksa uzamıyor mu diye izleyin. Nefes almayı ancak size mutluluk vereceğini hissettiğinizde uzatın. Yirmi nefes sonra nefesinizi normale döndürün. Yaklaşık beş dakika sonra uzatılan nefesleri uygulamaya yeniden başlayabilirsiniz. En ufak bir yorgunluk hissettiğinizde normale dönün. Birkaç seans yapılan, uzatılan nefes egzersizinden sonra nefes vermeniz ve nefes almanızın süresi eşitlenecektir. Normale dönmeden önce uzun ve eşit nefesleri on ile yirmi nefesten fazla uygulamayın.

9)Nefesinizi Saymak
Yarım veya tam lotus pozisyonunda oturun veya bir yürüyüşe çıkın. “Nefes alıyorum, bir” diye derin düşünün. Nefes verirken, “Nefes veriyorum, bir” diye derin düşünün. Midenizden nefes almayı unutmayın. İkinci nefesi almaya başladığınızda, “Nefes alıyorum, iki” diye derin düşünün. Ve yavaşça nefes verirken “Nefes veriyorum, iki” diye derin düşünün. Bunu 10′a kadar sürdürün. 10′a ulaştığınızda, bire geri dönün. Ne zaman saymayı şaşırırsanız, bire geri dönün.
10)Müzik Dinlerken Nefesinizi İzlemek
Bir müzik parçasını dinleyin. Uzun, hafif ve eşit nefesler alın, verin. Nefesinizi izleyin, müziğin hareketinin ve duygusallığının farkında olmayı sürdürürken nefesinizin hakimi olun. Müziğin içinde kendinizi yitirmeyin, nefesinizin ve kendinizin hakimi olmaya devam edin.

11)Bir Sohbeti Sürdürürken Nefesinizi İzlemek
Uzun, hafif ve eşit nefesler alın, verin. Arkadaşınızın sözlerini ve kendi yanıtlarınızı dinlerken nefesinizi izleyin. Müzikte olduğu gibi devam edin.

12)Nefesi İzlemek
Yarım veya tam lotus durumunda oturun veya bir yürüyüşe çıkın. Farkında olarak, “Normal nefes alıyorum” diye düşünürken, usulca ve normal nefes almaya başlayın (mideden). Nefes verdiğinizin farkında olun, “Normal nefes veriyorum”. Üç nefes boyunca devam edin. Dördüncü nefeste, “Uzun bir nefes alıyorum” diye farkında olarak nefes almayı uzatın. Nefes verirken farkında olun, “Uzun bir nefes veriyorum”. Üç nefes boyunca devam edin.

13)Neşenin Farkına Varmak İçin Aklı ve Bedeni Sakinleştirmek Üzere Nefes Alıp Vermek
Tam veya yarım lotus durumunda oturun. Hafif gülümseyin. Nefesinizi izleyin. Aklınız ve bedeniniz sakinleşince çok hafif nefes alıp nefes vermeye devam ederken “Nefes alıyorum ve nefes bedenimi hafif ve huzurlu hale getiriyor. Nefes veriyorum ve nefes bedenimi hafif ve huzurlu bir hale getiriyor” diye derin düşünün. Üç nefes boyunca devam edin ve farkındalık içindeyken, “Nefes alıyorum ve tüm bedenimi hafif, huzurlu ve neşe dolu hale getiriyorum” düşüncesinin doğmasını sağlayın. Üç nefes boyunca devam edin ve farkındalık içinde, “Bedenim ve zihnim huzur ve neşeyken nefes veriyorum” düşüncesinin doğmasını sağlayın.
Bu düşünceyi farkındalık içinde, yeteneğinize ve müsait olan zamanınıza göre beş dakikadan otuz dakikaya ya da bir saate kadar sürdürün. Egzersizin başı ve sonu rahat ve yumuşak olmalı. Durmak istediğinizde iki elinizle gözlerinize ve yüzünüze hafifçe masaj yapın ve sonra da normal oturma şeklinize dönmeden önce bacak kaslarınıza masaj yapın. Ayağa kalmadan önce bir an bekleyin.

14)Vücudun Duruşunun Farkındalığı
Bu her zaman ve her yerde uygulanabilir. Dikkatinizi nefesinize odaklamaya başlayın. Her zamankinden daha sessiz ve derin nefes alın ve verin. Vücudunuzun duruşunun farkında olun, yürüyor musunuz, ayakta mısınız, uzanıyor musunuz yoksa oturuyor musunuz? Yürüdüğünüz yeri bilin; ayakta durduğunuz yeri, uzandığınız ve oturduğunuz yeri bilin. Pozisyonunuzun amacının farkında olun. Örneğin, yeşil bir tepenin yamacında kendinizi tazelemek, nefes alma alıştırması yapmak veya sadece öylesine durmak için durduğunuzun bilincinde olabilirsiniz. Eğer hiçbir amacınız yoksa hiçbir amacınızın olmadığının farkında olun.
15)Çay Hazırlarken Farkındalık
Bir konuğa ikram etmek veya kendiniz içmek için bir çaydanlık çay hazırlayın. Her hareketi yavaşça, farkındalık içinde yapın. Hareketlerinizin en ufak bir ayrıntısının bile farkına varılmadan gelip geçmesine izin vermeyin. Elinizin, çaydanlığı sapından tutarak kaldırdığını bilin. Kokulu sıcak çayı bir fincana döktüğünüzü bilin. Her adımı farkına vararak izleyin. Her zamankinden daha yavaş ve derin alın, verin. Aklınız, başka yere kayarsa nefesinizin denetimini ele alın.

16)Bulaşıkları Yıkamak
Bulaşıkları gevşeyerek, sanki her kâse, üzerinde derin düşüncelere dalınacak bir nesneymiş gibi yıkayın. Her kâseyi kutsal addedin. Aklınızın başka yerlere kaymasını önlemek için nefesinizi izleyin. İşi bir an önce yapıp bitirmek için acele etmeye çalışmayın. Bulaşık yıkamanın yaşamdaki en önemli şey olduğunu düşünün. Bulaşık yıkamak meditasyon yapmaktır. Eğer bulaşıkları farkındalık içinde yıkayamazsanız, sessizlik içinde otururken derin düşünemezsiniz de.

17)Giyecek Yıkamak
Bir kerede çok sayıda giysi yıkamayın. Sadece üç veya dört parça giysi seçin. Sırt ağrısını önlemek için en rahat oturur veya ayakta durur pozisyonu bulun. Giysileri gevşek bir halde çitileyin. Ellerinizin ve kollarınızın her hareketine dikkatinizi verin. Sabunu ve suyu önemseyin. Çitilemeyi ve durulamayı bitirdiğinizde aklınız ve bedeniniz giysileriniz kadar temiz ve taze hissetmelidir. Hafif gülümsemeyi sürdürmeyi ve aklınız dalıp gittiğinde nefesinizi kontrol altına almayı unutmayın.
18)Evi Temizlemek
İşinizi aşamalara bölün: Öteberiyi düzeltmek ve kitapları yerine kaldırmak, tuvaleti ovmak, banyoyu ovmak, yerleri süpürmek ve toz almak. Her iş için yeterince uzun zaman tanıyın. Yavaş hareket edin, her zamankinden üç kere daha yavaş. Her işe dikkatinizi tam odaklayın. Örneğin; rafa bir kitap yerleştirirken, kitaba bakın, hangi kitap olduğunun farkına varın, onu belirli bir yere koymak niyetiyle rafa yerleştirme süreci içinde olduğunuzu bilin. Elinizin kitaba uzandığını ve onu aldığını bilin. Herhangi bir ani veya sert hareketten kaçının. Nefesin farkında olun, özellikle de düşünceleriniz başıboş hale gelince.

19)Yavaş Hareketlerle Banyo Yapmak
Banyo yapmak için kendinize otuz ile kırk beş dakika zaman ayırın. Bir saniye bile acele etmeyin. Banyo yapacağınız suyu hazırlamaktan üzerinize temiz giysilerinizi giyene kadar her anın hafif ve yavaş olmasını sağlayın. Her harekete önem verin. Ayrım yapmadan ve korkmadan, dikkatinizi bedeninizin her bölümüne verin. Vücudunuzdaki her su akıntısının farkında olun. Banyonuz bittiğinde aklınız da vücudunuz kadar huzurlu ve hafif hissetmelidir. Kendinizi yaz mevsimindeki temiz ve mis kokulu bir lotus havuzunda düşünün.

20)Çakıl Taşı
Hareketsiz otururken ve yavaş nefes alırken, berrak bir derenin içine düşen bir çakıl taşı olduğunuzu düşünün. Dibe çökerken hareketinizi yönlendirme maksadı yoktur. Dere yatağındaki yumuşak kum üzerinde tümüyle dinlenilecek noktaya doğru batın. Aklınız ve bedeniniz tam dinlenmede, kum üzerinde dinlenen bir çakıl taşı olana kadar çakıl taşı üzerine meditasyon yapmaya devam edin. Bir yandan nefesinizi izlerken, bu huzuru ve neşeyi sürdürün. Geçmişe ve geleceğe ait hiçbir düşünce, şimdiki huzur ve neşenizden sizi çekip uzaklaştıramaz. Evren şimdiki anda vardır. Hiçbir arzu sizi şimdiki huzurdan uzaklaştıramaz, ne Buddha olma ne de bütün varlıkları kurtara arzusu. Buddha olmanın ve bütün varlıkları kurtarmanın, ancak şimdiki anın saf huzur temelinde gerçekleşebileceğini bilin.

21)Bir Farkındalık Günü
Haftanın bir gününü, kendi durumunuza uygun olan herhangi bir günü ayırın. Diğer günlerde yaptığınız işleri unutun. Hiçbir toplantı organize etmeyin veya arkadaşlarınızı çağırmayın. Sadece evi temizlemek, yemek pişirmek, giysileri yıkamak ve toz almak gibi basit işler yapın.

Ev temiz ve tertipli olduktan sonra her şeyinizi düzene koyduktan sonra yavaş çekim bir banyo yapın. Daha sonra çay demleyin ve için. Kitap okuyabilir ya da arkadaşlarınıza mektup yazabilirsiniz. Daha sonra nefes alıştırması yapmak için bir yürüyüşe çıkın. Kitap okurken ya da mektup yazarken farkındalığınızı koruyun, yazının veya mektubun sizi başka yerlere çekip götürmesine izin vermeyin. Kitap okurken ne okuduğunu bilin, mektubu yazarken ne yazdığınızı bilin. Müzik dinlerken veya bir arkadaşınızla sohbet ederken aynı yöntemi izleyin. Akşam olduğunda kendinize hafif bir yemek hazırlayın, belki sadece bir meyve veya bir bardak meyve suyu. Yatağa gitmeden önce bir saat meditasyon yapın. Nefesinize hakim olun. Gözleriniz kapalı, midenizin ve göğsünüzün inip kalkmasını izlerken yumuşak nefesler alın (nefes çok uzun olmamalıdır). Gün içindeki her hareket her zamankinden en az iki kez daha yavaş olmalıdır.

22)Karşılıklı Bağımlılık Üzerine Derin Düşünmek
Çocukluğunuza ait bir fotoğraf bulun. Yarım veya tam lotus durumunda oturun. Nefesinizi izlemeye başlayın. Yirmi nefesten sonra, dikkatinizi önünüzdeki fotoğrafa odaklamaya başlayın. Fotoğrafın çekildiği zamanda sizi oluşturan beş kümeyi yeniden yaratın ve yaşayın: Vücudunuzun fiziksel nitelikleri, duygularınız, algılarınız, zihinsel faaliyetleriniz ve o yaştaki bilinçlilik durumunuz. Nefesinizi izlemeye devam edin. Anılarınızın sizi ayartmasına ya da yenmesine izin vermeyin. Bu derin düşünce halini on beş dakika koruyun. Hafif gülümsemeyi sürdürün. Farkındalığınızı şimdiki kendinize döndürün. Vücudunuzun, duygularınızın, algılarınızın, zihinsel faaliyetlerinizin ve şimdiki andaki bilinçliliğinizin bilincinde olun. Sizi oluşturan beş kümeyi görün. “Ben kimim?” sorusunu sorun. Soru, yumuşacık toprağa gömülmüş ve su ile ıslanmış yeni bir tohum gibi içinizde derinlere kök salmış olmalıdır. “Ben kimim?” sorusu söylemsel zihninizle düşünülen soyut bir soru olmamalıdır. “Ben kimim?” sorusu zihninizle sınırlı olmayacak, beş kümenin hepsinin ilgisine maruz bırakılmalıdır. Zihinsel bir yanıt aramayın. On dakika için derin düşünceye dalın, felsefi kısıtlamanın sizi uzaklaştırmasını önlemek için hafif ama derin nefesi sürdürün.
23)Kendiniz
Karanlık bir odada tek başınıza ya da gece yalnız başınıza, bir nehir kenarında herhangi bir yerde oturun. Nefesinizi denetlemeye başlayın. “Kendimi göstermek için parmağımı kullanacağım” düşüncesinin oluşmasını sağlayın ve sonra kendi bedeninize doğru işaret etmek yerine, ters yöne, ileriye doğru işaret edin. Kendinizi beden biçiminizin dışında görmek üzerine düşünün. Beden biçiminizin karşınızda var olduğunu görmek üzerine düşünün; ağaçlarda, çimende ve yapraklarda, nehirde. Evrenin içinde olduğunuzun, evrenin de sizin içinizde olduğunun farkında olun; Eğer evren varsa siz de varsınız; eğer siz varsanız evren de var. Doğmak yok. Ölüm yok. Gelmek yok. Gitmek yok. Hafif gülümsemeyi sürdürün. Nefesinize egemen olun. On ile yirmi dakika derin düşünceye dalın.

24)İskeletiniz
Rahat hissettiğiniz bir pozisyonda yatağa, bir şiltenin üzerine veya çimenlere uzanın. Yastık kullanmayın. Nefesinizi kontrol etmeye başlayın. Vücudunuzdan geriye kalanın sadece toprağın üzerine uzanmış beyaz bir iskelet olduğunu düşünün. Hafif gülümsemeyi devam ettirin ve nefesinizi izlemeyi sürdürün. Bütün etinizin çürüyüp yok olduğunu ve gömüldükten seksen yıl sonra, şimdi, iskeletinizin toprakta uzandığını hayal edin. Başınızın, sırtınızın, kemiklerini, kaburgalarınızı, kalça kemiklerinizi, bacak ve kol kemiklerinizi, parmak kemiklerinizi net bir şekilde görün. Hafif gülümsemeyi koruyun, kalbiniz ve aklınız açık, çok hafifçe nefes alın. İskeletinizin siz olmadığını görün. Bedensel formunuz siz değilsiniz. Yaşamla bütünleşin. Ağaçlarda, çimende, başka insanlarda, kuşlarda ve diğer hayvanlarda, gökyüzünde, okyanusun dalgalarında sonsuza dek yaşayın. İskeletiniz sizin sadece bir bölümünüz. Siz her yerde ve her an da varsınız. Sadece bedensel bir form ya da hatta duygular, düşünceler, hareketler ve bilgi değilsiniz. Yirmi ile otuz dakika arasında bir süre devam edin.
25)En Çok Nefret Ettiğiniz veya Hor Gördüğünüz Kişi İçin Şefkat Duymak
Sessizce oturun. Nefes alın ve gülümseyin. Size en büyük acıyı veren kişinin hayali üzerinde derin düşünceye dalın. En çok nefret ettiğiniz ve hor gördüğünüz veya en itici bulduğunuz özellikleri göz önüne alın. Bu kişinin günlük yaşamında onu en mutlu eden veya ona acı çektiren şeyleri incelemeye çalışın. Bu kişinin algıları üzerinde düşünün; bu kişinin hangi düşünce ve mantık kalıpları izlediğini anlamaya çalışın. Bu insanın umutlarını ve davranışlarını neyin harekete geçirdiğini inceleyin. Ve nihayet bu insanın bilinçliliğini dikkate alın. Görüşleri ve sezgileri, açık ve serbest mi, değil mi? Ve herhangi bir ön yargının, dar görüşlülüğün, nefretin veya öfkenin etkisi altında kalmış mı? Kendi kendinin hakimi mi, değil mi? Taze suyla dolan bir kuyu gibi kalbinizde şefkatin yükseldiğini, kızgınlığın ve dargınlığın yok olduğunu hissedene kadar devam edin. Bu egzersizi aynı insan üzerinde çok kereler uygulayın.

26)Bilgelikten Yoksunluğun Neden Olduğu Acı
Tam veya yarım lotus şeklinde oturun. Nefesinizi izlemeye başlayın. Bildikleriniz içinde en çok acı çeken insanın, ailenin veya toplumun durumunu seçin. Bu seçtiğiniz derin düşünmenizin nesnesi olacaktır.
Bu bir insansa, bu insanın çektiği her acıyı anlamaya çalışın. Vücut biçiminin acılarıyla başlayın (hastalık, fakirlik, fiziksel acı) ve sonra duyguların neden olduğu acılara geçin (iç çatışmalar, korku, nefret, kıskançlık, azap çeken bir vicdan). Sonra algılamaların neden olduğu acıları düşünün (karamsarlık, karanlık ve dar bir bakış açısıyla kişinin sorunları üzerindeki ısrarı). Zihin faaliyetlerini harekete geçirenin korku, cesaretsizlik, umutsuzluk veya nefret mi olduğunu anlayın. Durumu, çektiği acılar, çevresindeki insanlar, eğitimi, propaganda veya kendini kontrol etme eksikliği sebebiyle bilinçliliğinin kapalı olup olmadığına bakın. Bütün bu acılar üzerinde derin düşünceye dalın, ta ki yüreğiniz temiz suyla dolu bir kuyu gibi şefkatle doluncaya ve siz o insanın şartlar ve cehalet nedeniyle acı çektiğini görebilene dek. O insanı şu an ki durumundan, olabilecek en sessiz ve gösterişsiz yollarla çıkarmaya azmedin.

Bu bir aileyse, aynı yöntemi izleyin. Ailenin bir ferdinin sonra bir diğerinin sonra bütün ailenin acılarını gözden geçirin ve bütün ailenin çektiği acıları inceleyene kadar böyle devam edin. O acıların kendi acılarınız olduğunu düşünün. O grup içinde bir tek kişiyi bile suçlamanın olanaksız olduğunu görün. Şu an ki durumlarından kendilerini kurtarmalarına, olabilecek en sessiz ve gösterişsiz yöntemlerle yardımcı olmanız gerektiğini anlayın.
27)Bağlılıklardan Kopmak
Tam veya yarım lotus durumunda oturun. Nefesinizi izleyin. Yaşamınızın en önemli başarılarını anımsayın ve her birini inceleyin. Yeteneğinizi, erdeminizi, kapasitenizi, başarıya yol açmış olan elverişli şartların bir araya gelmesini inceleyin. Böyle bir asıl nedeni olmak duygusundan kaynaklanan kendini beğenmişliği ve böbürlenmeyi inceleyin. Başarının aslında sizin değil, sizi eriminizin ötesindeki çeşitli şartların birleşmesinin olduğunu görmek için karşılıklı bağımlılığın ışığını bütün meselenin üzerine yansıtın. Bu başarılar için sizin şart olmayacağınızı görün. Ancak bu başarılardan vazgeçebildiğinizde gerçekten özgür olabilirsiniz ve artık onların saldırısına uğramazsınız.
Yaşamınızdaki en acı başarısızlıkları anımsayın ve her birini inceleyin. Yeteneğinizi, erdeminizi, kapasitenizi, başarısızlığa yol açan elverişli şartların olmaması durumunu inceleyin. Başarıyı gerçekleştirememe duygusundan kaynaklanan komplekslerinizi inceleyin. Başarısızlıklarınızın sorumluluğunun sizin yetersizliklerinize değil, elverişli şartların olmamasına bağlanabileceğini görmek için karşılıklı bağımlılığın ışığını meselenin üzerine çevirin. Bu başarısızlıkları yüklenecek gücünüzün olmadığını, bu başarısızlıkların sizin kendiniz olmadığını görün. Onlardan kurtulmaya bakın. Ancak onları bıraktığınızda gerçekten özgür olabilirsiniz ve artık onların saldırısına uğramazsınız.

Kitap farkındalığın mucizesinden alıntıdır

‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı

ANETTE İNSELBERG DOĞAN CÜCELOĞLU SEN VARSIN SEN BÜYÜKSÜN SEN İYİSİN SEN MUHTEŞEMSİN

 

 

Kaliforniya’da Long Beachşehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

“Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini”

“Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim” dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

“Nasıl yani?” dedim.

“Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi

akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?”

“Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilaveetti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum.

“Biz Frank’le konuştuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim?’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır

Yazan: Doğan Cüceloğlu

İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı

anette inselberg rezonans istediğimiz hayat çekim

 

Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.
Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.
İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.
Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.
Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.
Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.
İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.
Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.
Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.
Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.
Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.
Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:
Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.
Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.
İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?
Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.
Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.
Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.
Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.
Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.
Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.
Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.
Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.
Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.
Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?
Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;
Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.
İnançlarını her zaman doğru çıkarır.
Sana karşı gelmez.
Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.
Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.
Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.
Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.
Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.
Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.
İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!
Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?
Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?
Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.
Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?
“Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.”
Albert Einstein
Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz?
Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.
Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.
Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.
Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.
Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.
Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.
Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.
“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates
Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”
Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.
İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.
Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.
Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.
Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.
Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.
Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.
Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.
Rezonans Kanunu-Pierre Franckh

Affetmek Üzerine… O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım

anette inselberg affetme
Günlerden bir gün: Buddha bir ağacın altında öğrencileriyle oturmaktadır. B ir adam gelir ve yüzüne tükürür. B uddha yüzünü siler ve adama sorar, “ B aşka? B aşka ne söylemek istiyorsun?” Adam şaşırır, çünkü bir insanın yüzüne tükürülünce “ B aşka?” diye sormasını beklememiştir. B öyle bir deneyimi yoktur. Daha önce insanları hep aşağılamıştır ve onlar da kızarak tepki vermiştir. Ya da korkudan gülümsemiş ve adama yaranmaya çalışmışlardır. Ama B uddha ikisini de yapmamış, ne öfkelenmiş, ne de korkmuştur. Sadece düz bir şekilde “ Başka?” diye sormuştur. Tepki vermemiştir.
Ama Buddha’nın öğrencileri öfkelenir, tepki verir. En yakın öğrencisi Ananda der ki: “ Bu çok fazla, buna tahammül edemeyiz. Sen öğretine devam et, biz de şu adama bunu yapamayacağını gösterelim. Cezalandırılması gerekiyor. Yoksa herkes aynı şeyi yapmaya başlar.”
Buddha konuşur:”Sesini çıkartma. O beni kızdırmadı, ama siz kızdırdınız. O bir yabancı, buralara yeni gelmiş. Benim hakkımda bir şeyler duymuş olmalı; ‘bu adam tanrı tanımaz, tehlikeli, insanları yoldan çıkarıp yanıltıyor’ gibi şeyler. Benim hakkımda bir fikir edinmiş. O bana tükürmedi, kendi fikrine tükürdü; beni tanımıyor ki, bana nasıl tükürmüş olabilir? Eğer düşünürseniz, o kendi zihnine tükürdü. Ben onun bir parçası değilim, ve görüyorum ki bu zavallı adamın söyleyecek başka bir şeyi olmalı. Çünkü bu, bir şey söylemenin bir yolu; tükürmek bir şey söylemenin bir yolu. Bazen dilin yetmediğini hissettiğin anlar olur; derin sevgide, yoğun öfkede, nefrette, duada. Dilin yetmediği yoğun anlar olur. O zaman bir şey yapman gerekir. Derin sevgi duyduğunda, birine sarılırsın; ne yaparsın orada? B ir şey söylersin. Çok öfkelendiğinde birine vurursun, tükürürsün, bir şey söylüyorsundur. B u adamı anlayabiliyorum. Söyleyecek başka bir şeyi daha olmalı. O yüzden ‘ Başka?’ diye sordum.”
Adam daha da çok şaşırır! Ve Buddha öğrencilerine der ki: “Siz beni daha çok kızdırdınız, çünkü siz beni tanıyorsunuz, benimle yıllarca yaşadınız, ama yine de tepki veriyorsunuz.”
Şaşıran, kafası karışan adam evine döner. Bütün gece uyuyamaz. Bir buddha gördükten sonra artık eskisi gibi uyumak zordur, mümkün değildir. Bu deneyim tekrar tekrar aklına gelir. Ne olduğunu kendine açıklayamaz. Titreme, terleme nöbetleri geçirir. Böyle bir adama hiç rastlamamıştır; bütün zihni, bütün kalıpları, bütün geçmişi dağılır.
Ertesi sabah geri döner. Buddha’nın ayaklarına kapanır. Buddha sorar: “ Başka? Bu da sözle söylenemeyeni söylemenin başka bir yolu. Ayaklarıma dokunduğun zaman, sözcüklere sığmayan, sıradan dille anlatılamayan bir şey söylüyorsun.” Buddha devam eder: “ Bak Ananda, bu adam yine burda, bir şey söylüyor. Çok derin duyguları olan bir adam bu.”
Adam Buddha’ya bakar: “Dün yaptığım şey için beni affet.”
Buddha cevap verir: “Affetmek mi? Ama ben, dün o hareketi yaptığın adam değilim ki. Ganj nehri sürekli akıyor, o hiçbir zaman aynı Ganj değil. Her adam bir nehirdir. Senin tükürdüğün adam artık burada değil; aynı onun gibi görünüyorum, ama aynı değilim, bu yirmidört saatte öyle çok şey oldu ki! Nehirden çok su aktı. O yüzden seni affedemem, çünkü sana kızgın değilim.”
“Ve sen de yenilendin. Görüyorum ki sen dün gelen adam değilsin, çünkü o adam kızgındı. O kızgındı, ama sen önümde eğilip ayağıma dokunuyorsun, nasıl aynı adam olabilirsin? Sen o değilsin, o yüzden bunu unutalım. O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım

Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil

anette inselberg bazı şeyler için sabrım yok

 

 

“Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için… Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok. Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim. Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum. Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum. Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum. Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum. Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum. Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum. Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum. Abartılar beni sıkıyor ve hayvanları sevmeyenleri kabullenmekte zorlanıyorum. Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok”

”Evrendeki tüm iyileştirici enerjilere açığım.

anette inselberg dolunay arınma

 

25 Eylül Koç-Terazi Dolunayı yeni hayatımıza geçişte önemli bir geçit, kapı olabilir. Dolunay enerjisinde buyrun rahmetli Louise Hay’in niyetini sesli olarak okuyalım.
”Evrendeki tüm iyileştirici enerjilere açığım.
Vücudumdaki her bir hücrenin zekasına ve kendini nasıl iyileştirmesi gerektiğini bildiğine inanıyorum.
Bedenim sürekli mükemmel sağlığa kavuşmak yolunda ilerliyor.
Şimdi iyileşme sürecimi sekteye uğratan bütün engellerden kurtuluyorum.
Bütün nefret duygularını, kıskançlığı, kızgınlığı, korkuyu, kendime acımayı, utancı ve suçluluk duygusunu bir yana bırakıyorum.
Beni incittiğine inandığım herkesi ve her şeyi affediyorum.
Başkalarını incittiğim için ve kendimi geçmişte yeterince sevmediğim için kendimi affediyorum.
Bedenimi seviyorum. Her bir organıma, kemiğime, etime, vücudumun her yerine sevgi yolluyorum.
Tüm hücrelerimi sevgiyle yıkıyorum.
Geçmişteki sağlıklı günlerim için bedenime şükran duyuyorum.
İyileşmeyi ve sağlıklı olmayı şimdi ve burada bütünüyle kucaklıyorum.”
Louise L.Hay
Ruhuna sonsuz saygıyla… Sevgiler
İlker

Solcusu-sağcısı herkes cenaze törenindeydi

anette inselberg sağcı solcu herkes birlik

 

Solcusu-sağcısı herkes cenaze törenindeydi Çok az insana nasip olur bu! Çünkü babam şu kesimin, bu kesimin adamı değildi. Herkes eşit olsun ve ilerlesin isterdi. O yüzden de cenazesinde her kesimden insan vardı. İnanılmaz bir kalabalıktı! Yetkililer bile bu kadar büyük bir kalabalık beklemiyordu! Hatta biz bir ara endişe ettik, yeteri kadar polis yok diye. Ama tek bir taşkınlık olmadı. Babam görse çok şaşırırdı!
Neye? Bu kadar sevildiğini, kalabalığı görse, ‘Vay, bu kadar seviliyor muyum?’ derdi. Babam çok enteresandır, meşhur olduğunu, sevildiğini unuturdu.
Hakikaten mi? Gerçekten! Mesela derdim ki; ‘Baba bak arkadaşın seninle fotoğrafını Facebook’a koymuş, 3 bin kişi beğenmiş’. ‘Vay be 3 bin kişi beni beğenmiş mi? der, hakikaten çocuk gibi şaşırırdı. Yemekte biri yanına gelip fotoğraf çektirsin, ‘Bak beni hala tanıyorlar’ derdi. ‘Baba ne diyorsun ya?’ der, gülerdik.
Onun gibi birinin egosu nasıl bu kadar az olabilir?
Kendini her zaman Kayserinin bir köyünden çıkmış, işportacılık, cankurtaranlık yapmış, sıradan biri olarak görürdü.
İçindeki çocuğu, gerçek kişiliğini bozmadığı için şımarmadı.
Şöhretin, baskıların, hapislerin kendini değiştirmesine izin vermedi.
O yüzden Tarık Akan oldu!
Barış Üregül Akan(Tarık Akan’ın oğlu)

Bir kez kurulur yaşamın saati,

ANETTE İNSELBERG HAYAT

 

Geçtiğimiz yüzyılın başında tarihin en büyük gangsterlerinden sayılan Al Capone’un “Kolay Eddie” lakaplı bir avukatı vardı. Yasalardaki boşlukları çok iyi fark eden “Kolay Eddie” büyük gangsteri defalarca tutuklanmaktan kurtarabilmiş, eskilerin deyimi ile “hin oğlu hin” bir adamdı. Capone bu çabalarını cömertçe ödüllendirdiği için muazzam lüks bir hayat yaşayan “Kolay Eddie” , aslında Capone’nin yaptığı haksızlıklar , zulüm ve katliamlardan son derece rahatsız vicdanının sesinden boğulmuş bir adamdı. Kendisini eleştirenlere çok sevdiği oğlunu daha iyi şartlarda yetiştirebilmek için katlandığını söylüyordu ama oğluna iyi bir isim ve onur bırakmayacağının da pekala farkında idi.
Bir gün “Kolay Eddie”nin canına tak etti ve savcılığa giderek Capone hakkında bütün bildiklerini iiraf etti. İşini artık “iyi” yapmaya karar vermişti ama ödülü karanlık bir sokakta sırtından vurularak öldürülmek oldu. Vurulmadan önce öldürüleceğini bildiğini eşine söylemiş ve ölmekten korkmadığını artık oğluna iyi ve onurlu bir isim bırakabileceğini söylemişti. Öldüğü zaman cebinden kendi yazdığı bir şiiri çıkardılar:
Bir kez kurulur yaşamın saati,
ve hiç kimse bilemez,
geç mi yakın mı
akrep ile yelkovanın duracağı anı.
“Şimdi” senin sahip olabildiğin tek an.
Sev, tutku ile kullan tabi
ama kuşku ile de yaşa
bir anda duracak olan zamanı.
“Kolay Eddie” öldürüldükten 5 yıl kadar sonra Amerikalı savaş pilotu Butch O’Hare havada görevde iken dehşetle yakıt tankının dolu olmadığını fark etti. Hemen havalandığı uçak gemisini durumdan haberdar etti ve “geri dön” emrini aldı. Devriye uçak grubundan ayrılıp geri dönerken savunmasız bir Amerikan yük gemisine saldıran Japon uçak filosunu fark etti ve terddüt etmeden düşman uçaklarına saldırdı. Bunu yaparken kendi hayatını hiç düşünmemişti. O denli kararlı ve etkili bir saldırı yaptı ki japon uçakları başka Amerikan uçaklarının da geleceğini sanarak kaçtılar. Arada O’Hare paraşütü ile yakıtı bitmiş düşmekte olan uçağını terk etmeden önce tam beş tane Japon uçağını da düşürebilmiş idi. Onur madalyası ile ödüllendirilen Teğmen bir yıl sonra bir başka çatışmada uçağı düşerek öldü ama bugün Chicago şehrinin hava alanının ismi O’Hare Hava alanıdır.
Butch O’Hare, “kolay Eddie” lakaplı Edward O’Hare’nin oğlu idi.
Demek ki gangsterin avukatı olan babası, ölümü ile kendi oğluna işini dürüst onurlu ve iyi yaparak iyi bir isim bırakabileceğini öğretebilmiş idi.
————————————
Bir toplumda; işleri / koşulları / olanakları / enerjileri / eğitimleri / sonuçları ne olursa olsun, görevlerini yapılması gerektiği gibi yapan insanların sayısının fazlalığı, o toplumun gerçek zenginliğidir.
Sovyetler Birliği yıkılıp dağıldıktan sonra geçmiş dönemlere özlem duyan bir komünist şöyle demiş idi; “Sovyetler Birliği zamanında ne iyi idi? Biz çalışır gibi yapardık ve devlet de bize maaş ödermiş gibi yapardı, geçinir giderdik işte”
O komünistler bu şakayı yaparken bile bir imparatorluğu yıkan belki de tek şeyin bu zihniyet olduğunu anlamamışlardı.
Martin Luther King, meşhur konuşmalarından birinde şunu söylemiş idi;
-Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse; Michelangelo’nun resim, Beethoveen’in beste yaptığı, veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün.
O kadar güzel süpürün ki yerdeki ve gökteki herkes durup; “Burada işini çok iyi yapan büyük bir çöpçü yaşıyormuş” desin.
Hani Türkçe’de bir atasözü vardır “herkes evinin önünü temizlerse sokaklar tertemiz olur” diye . Bu yüzyılda artık şu şekilde değişmesi elzem; “herkes evinin önünü yapabileceği en iyi şekilde temizlerse sokaklar temiz olabilir”
Çünkü artık sokakları kirletenler çok.
————————-Moris LEVİNİN SAYFASINDAN ALINTIDIR

Girmekten Korktuğunuz Mağara, Aradığınız Hazineyi Barındırır…

Resimli Baz

Nikos Kazancakis. Kanatlanmak için uçurumun kenarına git.

anette inselberg kazancakis zorba ey insan eşitsin

Nikos Kazancakis. Kanatlanmak için uçurumun kenarına git.
Eserleri günümüzde bile beğeniyle okunan, çağının ötesinde bir yazar olan Nikos Kazancakis’in çalışmaları birçok dile çevrilmiştir, diyebiliriz ki, kitapları en çok çevrilen müstesna yazarlardan biridir.
Bu yazımda, her yerde kolaylıkla bulabileceğiniz biyografisini temcit etmeyecek, en sevdiğim eseri Zorba’dan bazı alıntılar yapacağım sadece.

Nikos Kazancakis-Zorba- Alıntılar.
‘’Şeytan bir elimden, Tanrı ötekinden çekiyor, ikisi beni ortadan ayırıyor. Raksla sohbet olur mu?» İlâhlarla şeytanlar da böyle konuşmuyorsa kellemi ortaya korum ben.’’

‘’İnsan ruhu köylü, kaba ve pistir -aşk, ten, çığlık,-maddeden kurtulup düşünce olur ve aklın yüksek dereceli fırınında simyadan simyaya sürüp gelişir!’’

‘’İnsanın ne olduğunu, dünyaya neden geldiğini ve ne işe yaradığını düşünüyorum… Bana kalırsa, hiçbir şey Her şey aynı; karım olsa da, olmasa da, namuslu ve namussuz olsam da, bey ya da hamal olsam da; yalnız canlı ya da ölü oluşumun önemi var. Beni Şeytan ya da Allah alırsa (ne diyeyim patron, sanırım arada fark yok) gebereceğim, pis kokulu bir leş olacağım, dünyayı kokutacağım ve bu dünya, boğulmamak için beni bir yere saklamak zorunda kalacak.’’
‘’Senin de içinde bir şeytan var, adını bilmiyorsun henüz. Bu yüzden boğuluyorsun; onu. vaftiz et de, hafifle patron!’’
‘’Bütün açıkgözlülüğümün budalalıktan başka bir şey olmadığını açıkça görüyorum.’’
‘Ee, ulan Zorba’, diyordum, ‘ne zamana kadar yaşayacaksın ve burun deliklerin ne zamana kadar açılıp kapanacak ulan? Havayı koklamak için az zamanın kaldı zavallı! Derin soluk al!’
«Açıkça söylenen günah, günah sayılmaz;’’

‘’Sanıyorum ki, yıllardan beri Allah’ın kayıtlarında yokum.’’
Turnaların sesiyle içimde bu hayatın her insan için bir tanecik olduğu, başkasının var olmadığı, neyin tadını çıkarabileceksen burada çıkaracağını, bunun çabucak gelip geçtiği ve ölümsüzlük içinde insana bir fırsatın daha verilmeyeceği yolundaki korkunç önsezi yeniden yankılandı içimde. Bu amansız, amansız olduğu kadar da şefkat dolu uyarıyı duyan insan yüreği zayıflıkları, anlamsızlıkları yenmek, tembelliğin ve yararsız büyük umutların üstesinden gelmek ve sonsuza kaçan her saniyeyi yakalamak kararı alır.’’
İnsanın kafasında büyük örnekler canlanır; hiç olduğunu, hayatının küçük sevinçler, büyük değersiz konuşmalar içinde geçtiğini açıkça görür. Ayıp! Ayıp! diye bağırır, dudaklarını kanatır.’’
‘’Deniz kıyısında yalnız başına yürümek güçtür her dalga ve gökteki her kuş bağırıp insana borcunu hatırlatır.’’
‘’Kuşların ne dediğini duymazsın; belki de o zaman hiçbir şey söylemiyorlardır. Sizin bir söz kalabalığının içinden geçmekte olduğunuzu görüp, susarlar.’’
‘’Kuyuya düşme tehlikesi geçirmiştim. Büyüyünce de ‘sonsuzluk’ sözcüğünün içine düşme tehlikesiyle karşılaştım ve birkaç başka sözcüğün içine daha: ‘aşk’, ‘umut’, ‘anayurt’ ve ‘Allah’. Her yıl kurtulup ilerlediğimi sanıyordum. İlerlemiyor, yalnızca sözcük değiştiriyor ve buna «kurtuluş» diyordum

‘’Allah buraya bayağı insan kıyafetiyle iner, bahar çimenlerinin üzerinde yalınayak yürür ve sakin sakin insanlarla konuşurdu.’’

‘’insan böyle kurtulur, böyle kurtulur.. Zevk düşkünü ve keşiş olarak değil. Kendin yan şeytan olmazsan,
şeytandan nasıl kurtulursun be?’’

‘’Şeytan icadıdır, namussuz ilkbahar!
Bu dünyada iyi olan ne varsa, hepsi şeytanın icadıdır. Güzel kadın,
ilkbahar, şarap… Bunları Şeytan icat etti; Allah da keşişleri, oruçları,

adaçayını, çirkin kadınları yarattı. Yokolasıcalar!’’
‘’İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz ama, hâlâ katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tuh suratımıza!’’

Gece gündüz tapınan, mangır toplayan, ama kendi meleğine bir yudum su bile vermeyen Papaz Stefanos’dan Tanrı’ya benim daha yakın olmadığımı kim söyleyebilir sana. Ha? Kim söyleyebilir?

Çal Fanurios! diye bağırdı. Çal! Ölümü kahredene kadar çal!

Ölüm her an ölüyor, her an hayat gibi yeniden doğuyordu
‘’Sevdalarla dolu bütün o hayat, acılarla dolu bütün o hayat, ah yüce Tanrım, yoksa bir saniyelik bir şey
miydi?’’
Eğer, herhangi bir papaz, günahımı çıkarmaya ve beni kutsamaya gelirse, ona defolup gitmesini ve lanetinin üzerimde olmasını istediğimi söyle! Hayatımda yaptım yaptım yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi.’’
Nikos Kazancakis Zorba

Kaynak: angelsdia

Gül Yaprağı Olabilmek…

anette inselberg gül yaprağı
Bir zamanlar bilginler ve şairler, ‘suskunlar meclisi’ adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî’ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî’nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî’ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor. Yük olmayıp yük almak, gül yaprağı güzelliğine kavuşmak… Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.
Gül yaprağı sırrına erenler, sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.
Ne dersiniz şöyle bir düşünmeğe, evdeki, Sitedeki ve işyerimizdeki hayatımızda gül yaprağı gibi miyiz, yoksa, bir damlası hayat karartan zehir miyiz?
Hayatı, hem kendimize hem de çevremize zehir etmemek için güle sevdalanıp, gül yaprağı gibi olalım.
Gül yüzünüzde gülücükler ebediyyen solmasın…

Aboriginal mesajlar&Marlo Morgan

anette inselberg aborjinler
•Bir kimse kızdığı zaman,yaşam enerjisi,su ya da kaygan kayalar gibi akmak yerine,her iki tarafa itilir ve keskin uçlu bir hale gelir.Bu,bedenin içine girer ve organlara zarar verir.
Kızgınlık aynı,bedende yara açan ve çıkarılması zor mızrak gibidir.
•Gücenmenin uçları da sivridir ama onunkilerin uçlarında bir diken vardır,onun için bu insanın içine saplanır ve daha uzun süre orada kalır.Gücenme kızgınlıktan daha zararlıdır çünkü ondan daha uzun sürer.
• Haset,kıskançlık ya da suçluluk endişeden daha karmaşıktır ve düğümler karnında ya da derinin altında olabilir ya da bir başka yerdeki yaşam akışını yavaşlatabilir.
•Üzüntü çok küçük bir bozulmaya neden olur.Ve keder aslında sevgi bağı olan bir çeşit üzüntüdür.Bu hayatta kalan kişinin ömrü boyunca sürebilir.
•Korku bazı şeyleri sona erdirir.Korku kan akışını,kalp atışlarını,solunumu, düşünceyi,sindirimi her şeyi bozar.Korku ilginç bir duygudur çünkü bu,aslında insansı değildir.Bu duygu çok kısa süreli bir hayatta kalma rolüne hizmet ettiği hayvanlardan alınmıştır.Hiçbir hayvan korku içinde yaşayamaz.İnsanların aslında korku duyacakları hiçbir şey yoktur.Onların kendilerinin sonsuzluk olduklarını biliyorlardı.
Şimdiyse korku gezegenimizi çevreleyen temel bir enerji gücü haline geldi.Korkunun içimizde yol açtığı zarar işte böyledir.
•İnsan yaşamı bir spiraldir,bizler sonsuzluktan geliriz ve daha yüksek bir düzeyde oraya geri dönmeyi umarız.Zaman bir dairedir.Ve bizim ilişkilerimiz de bir dairedir.Bizler Aborijin çocuklar olarak,yaşamın ilk yıllarında her bir daireyi, her bir ilişkiyi kapatmanın önemini öğrendik.Eğer bir anlaşmazlık varsa biz bu çözümlenene kadar uyanık kalırız.Biz yarın ya da ileriki bir tarihte çözüm bulmayı umarak gidip uyumayız.Bu, daireyi uçları kırılabilir bir halde açık bırakmak olur.
•Sen bu dünyaya bir ruhsal farkındalık düzeyinde geldin ve buradan daha genişlemiş bir düzeyde ayrılma fırsatına sahipsin.

İYİLEŞMENİN EN EMİN YOLU FREKANSINI YÜKSELTMEK…

anette inselberg frekans

 

Ünlü bilinç araştırmacısı, Dr. David Hawkins, uygulamalı kinesiyoloji yardımıyla insan duygularını ölçtü ve her duygunun belli seviyedeki enerji frekansına ve gücüne sahip olduğunu ortaya koydu.
Dünyaca kabul edilen tablo yukardaki gibidir.

Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir. “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır. İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin , her virüsün de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa hatta ölüme neden olabilir. Yalnız maddî/fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, filmlerin, kitapların, dokümanların, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.
Amerikalı Bilim Adamı Dr. David Hawkins , ( 1927-2012) frekanslar , frekansların bilinç düzeylerinde etkisi , ilişkisi üzerine binlerce araştırma yapmış ve ortaya Hawkins bilinç haritası denen Tabloyu çıkarmıştır. Yaptığı deneylerde , yüksek frekanslı duygu ve düşüncelerin ; düşük frekanslı olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu . En yüksek frekansa ulaşmış bir bilincin düşük frekanslı 70 milyon bilinci dengelediğini klinik olarak kanıtlamış ve Power vs Force – An Anato my of Consciousness ( Güç Kuvvete Karşı – Bilincin Anatomisi ) Kitabında detaylı olarak anlatmış.
Yapılan araştırmalardan kritik seviyenin 200-cesaret olduğu, ölçümü 200 un altında çıkan duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığı , yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmış.
Bir başka ilginç bulguysa , yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengelediği yönünde . Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde , çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı olması .
Tablo şöyle :
300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.
Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydıgı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlanalığı yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber,budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlıgın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir…
Yapılan araştırmalar ve sonuç teyitleri yıllar sürmüş ve yüzbinlerce denek üzerinde çalışılmış.
Hawkins, insanlığın %85’inin 200’ün altında titreştiğini, son dönemde insanlığın ortalama farkındalık seviyesinin 204’e ulaştığını, yani negatif-pozitif sınırını aştığını, ancak insanın anlamlı bir şekilde tatmininin 250’nin altında gerçekleşemediğini yazmaktadır.
Bireyler gibi, toplumların ve kültürlerin, ülkelerin, coğrafyaların da titreşim seviyeleri vardır. Bu titreşimler , o alanda yaşayan insanlar, bitkiler , toprak, hava, eşyalar, binalar vs tarafından oluşturulmaktadır. 200’ün altındaki enerji alanları, açlık, kıtlık ve hastalıkların çok yaşandığı, cahillik ve işsizliğin çok olduğu, ilkel şartlara sahip ortamlardır. Tatmin edici bir yaşam 250 lerde başlamaktadır. 300’lerde teknolojik ve ekonomik olarak çok gelişmiş bir toplum mümkün olmakta, 400’lerde ise yüksek bir eğitim, bilgi, kültür ve sanat seviyesi yaşanacaktır. 500, başka bir büyük sıçramanın gerçekleştiği bir eşiktir. 500’lerin sonlarında toplum artık spiritüel bir toplum haline gelmektedir. 600, bütün topluma şefkat ve sevginin hâkim olduğu, bütün eylemleri sevginin yönlendirdiği bir seviyedir.
Şimdi tablonun 200 ün altında kalan ve 200 ün üstünde kalan kısımlarına tekrar göz atalım . Sonra dönüp içimize, düşüncelerimize, sözlerimize, dualarımıza bakalım . Biz acaba bu tablonun neresindeyiz. Yaşadığımız yeri, mahalleyi, kenti, ülkeyi, dünyayı iyileştirmek için bizim üzerimize düşen nedir ?
Kaynak : Power vs Force – An Anato my of Consciousness
Dr. David Hawkins