Kararsızlık öldürür…

Titreşimlerin-Sırrını-Çözen-Kainatın-Sırrını-Çözer[1]

 

Profesör elinde bir Fare ve kutu ile salona girdi. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında fareyi kutunun içine koydu ve kutuyu kapattı. Salona dönerek: “Bu kutuya iki gün kimse dokunmasın!” dedi ve salondan çıkıp gitti.

Salondaki öğrenciler olaya bir anlam verememişlerdi. Ne olacağını merak ederek iki gün beklediler.

İki gün sonunda profesör salona girdi ve kutuya yaklaşarak açtı. Kutunun içindeki fare ölmüştü. Sınıfa dönerek farenin neden ölmüş olabileceğini sordu.

– Havasızlıktan…

– Açlıktan…

– Susuzluktan…

 

Her öğrenci olabilecek ihtimalleri saymıştı. Profesör kutuyu havaya kaldırıp içini öğrencilere gösterdi. Kutunun her tarafı kemirilmiş vaziyette idi.

Görüyorsunuz değil mi? Fare anlaşılan çıkmak için çok mücadele etmiş. Bunu kutunun içindeki vaziyetten anlıyoruz. Şu var ki fareyi sizin dediğiniz gibi ne havasızlık nede açlık öldürdü. Fareyi asıl KARARSIZLIK ÖLDÜRDÜ! Fare kutunun her yerini parçalayıp çıkacağına sadece bir köşesini parçalasaydı ve bunda da kararlı olsaydı çıkıp kurtulacaktı.

Hayatta zaman zaman kararsızlığa düşeriz. “O mu, bu mu?” derken bizim için en kıymetli varlık olan zamanı tüketmiş buluruz kendimizi. Hedeflerimizi çok iyi belirlemeliyiz. Hayat kararsızlık içersinde yüzecek kadar uzun değil.

“İradesi kuvvetli insanlar, en dayanılmaz şartlar altında dahi başarıya ulaşabilirler.”

Milton

 

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ENDİ FREKANSIMIZI YÜKSELTEREK İYİLEŞTİRMEK

Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir.  “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır. İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin , her virüsün de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa hatta ölüme  neden olabilir. Yalnız maddî/fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, filmlerin, kitapların, dokümanların, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.

Amerikalı Bilim Adamı Dr. David Hawkins , ( 1927-2012) frekanslar , frekansların bilinç düzeylerinde etkisi , ilişkisi üzerine binlerce araştırma yapmış ve ortaya Hawkins bilinç haritası denen Tabloyu çıkarmıştır. Yaptığı deneylerde , yüksek frekanslı duygu ve düşüncelerin ; düşük frekanslı olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu . En yüksek frekansa ulaşmış bir bilincin düşük frekanslı 70 milyon bilinci dengelediğini klinik olarak kanıtlamış ve Power vs Force – An Anato my of Consciousness ( Güç Kuvvete Karşı – Bilincin Anatomisi ) Kitabında detaylı olarak anlatmış.

12742453_10205842754492323_3506177599363077072_n.jpg
Bilinç Haritası
Yapılan araştırmalardan kritik seviyenin 200-cesaret olduğu, ölçümü 200 un altında çıkan duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığı , yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmış.

Bir başka ilginç bulguysa , yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengelediği yönünde . Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde , çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı olması .

Tablo şöyle :

300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.

Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydıgı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlanalığı yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber,budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlıgın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir…

Yapılan araştırmalar ve sonuç teyitleri yıllar sürmüş ve yüzbinlerce denek üzerinde çalışılmış.
Hawkins, insanlığın %85’inin 200’ün altında titreştiğini, son dönemde insanlığın ortalama farkındalık seviyesinin 204’e ulaştığını, yani negatif-pozitif sınırını aştığını, ancak insanın  anlamlı bir şekilde tatmininin 250’nin altında gerçekleşemediğini yazmaktadır.
Bireyler gibi, toplumların ve kültürlerin, ülkelerin, coğrafyaların  da titreşim seviyeleri vardır. Bu titreşimler , o alanda yaşayan insanlar, bitkiler , toprak, hava, eşyalar,binalar  vs tarafından oluşturulmaktadır. 200’ün altındaki enerji alanları, açlık, kıtlık ve hastalıkların çok yaşandığı, cahillik ve işsizliğin çok olduğu, ilkel şartlara sahip ortamlardır. Tatmin edici bir yaşam 250 lerde başlamaktadır. 300’lerde teknolojik ve ekonomik olarak çok gelişmiş bir toplum mümkün olmakta, 400’lerde ise yüksek bir eğitim, bilgi, kültür ve sanat seviyesi yaşanacaktır.  500, başka bir büyük sıçramanın gerçekleştiği bir eşiktir. 500’lerin sonlarında toplum artık spiritüel bir toplum haline gelmektedir. 600, bütün topluma şefkat ve sevginin hâkim olduğu, bütün eylemleri sevginin yönlendirdiği bir seviyedir.

Şimdi tablonun 200 ün altında kalan ve 200 ün üstünde kalan kısımlarına tekrar göz atalım . Sonra dönüp içimize, düşüncelerimize, sözlerimize, dualarımıza bakalım . Biz acaba bu tablonun neresindeyiz. Yaşadığımız yeri, mahalleyi, kenti, ülkeyi, dünyayı iyileştirmek için bizim üzerimize düşen nedir ?

Kaynak : Power vs Force – An Anato my of Consciousness
Dr. David Hawkins

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Fiziksel ve duygusal acıların kaynağı “ruhun kası” psoas’ta gizli…

Psoas kası çoğu zaman bedenin en derindeki çekirdeği, yoga terapisti ve sinemacı Danielle Olson’un dediği gibi “ruhun kası” olarak görülür. Kalça kemiğine yakın bir bölgede bulunan bu kas; hareket, denge, eklem fonksiyonları, esneklik ve daha birçok bedensel özelliği etkiliyor. Psoas kasının bedeni dik ve hareket eder bir şekilde tutmasının yanı sıra, özellikle esnetildiğinde kişinin yaşadığı anda kalmasını ve vücuttaki gerilimin azaltılmasını sağladığı düşünülüyor.

Araştırmalar da psoas kasının vücudun yapısal durumunun yanı sıra psikolojik durumu açısından da hayati öneme sahip olduğunu gösteriyor. The Psoas Book kitabının yazarı Liz Koch, psoas için “Gerçek anlamda en derinde yatan hayatta kalma dürtümüzü somutlaştıran ve bunun da ötesinde en temel isteğimiz olan gelişimi sağlayan bir kas” diyor.

Fiziksel ve duygusal acıların kaynağı "ruhun kası" psoas'ta gizli
Psoas, bacaklarla bel kemiğini bağlayan tek kas.
Psoas kası nerede yer alıyor?

Psoas kası, fiziksel stabiliteyi sağlayan en temel kas grubu. Bacaklardan başlayarak omurgaya uzanan psoas, bacaklarla bel kemiğini bağlayan tek kas. T12 omurlarından çıkan kaslar, lumbar omurlarına doğru ilerliyor ve en sonunda kalça kemiğine bağlanıyor.

Kalça kemiğinin yanı sıra psoas kası diyaframa da bağlanıyor. Nefes alıp verme sırasında harekete geçen diyafram kası aynı zamanda korku ve anksiyeteyle ilişkili birçok fiziksel semptomun yer aldığı bir bölge. Liz Koch bunun psoas ile beyin sapı ve omuriliğin bilinen en eski bölümü olan “alt beyin” ile doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyor. Koch’a göre beyin korteksinin cümle kurma veya organizasyon kapasitesi gelişmeden çok daha önce, yaşamsal dürtülerin yer aldığı alt beyin oluşuyor ve bu bölüm en temel beyinsel fonksiyonları yönetiyor.

Kronik psoas geriliminin sonuçları

Psoas kasları, neredeyse doğduğumuz günden itibaren gergin ve kasılmış bir halde bulunuyor. Koch araç koltukları, dar kıyafetler, duruş bozukluklarına neden olan sandalyeler veya ayakkabılar gibi günlük hayatın içindeki birçok unsur nedeniyle bu gerginliğin daha da üst seviyelere çıktığını söylüyor. Psoas üzerinde hayat boyu süren bu kronik gerginlik sırt, kalça, diz ağrıları hatta sindirim sorunlarına veya düzensiz nefes alma gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor. Birçok kişinin kronikleşmiş fiziksel acı şikayetinin temelinde de psoas üzerindeki gerginlik yatıyor.

Sadece bununla da sınırlı değil. Psoas kası, vücudun yapısal stabilitesinin temelini oluşturduğu için bu kas üzerindeki kronik gerginlikler nası hissettiğinizi, dünyaya nasıl baktığınızı, başkalarına nasıl davrandığınızı bile etkileyebiliyor. Psoas üzerindeki gerginlik duygusal durumunuzu veya kişilerle olan ilişkilerinizi etkileyebiliyor.

Korku ve psoas kası ilişkisi

Korku öyle bir duygu ki en olmadık şekillerde ortaya çıkabiliyor ve kendisini vücutta “kilitleyebiliyor”. Bu da fiziksel ve duygusal gerilimle sonuçlanıyor. Oysa psoas kasına denge kazandırarak, bu gerilimi hafifletmek mümkün. Gerilimin hafiflemesi de duygusal olarak korkulardan kurtulmayı ve hem fiziksel hem de zihinsel iyiliği beraberinde getiriyor. Psoas kasındaki dengeyle birlikte büyük bir iç huzura ve aynı zamanda kas ağrılarından kurtulmuş bir bedene kavuşmak mümkün.

Fiziksel ve duygusal acıların kaynağı "ruhun kası" psoas'ta gizli
Bugün tüm dünyada uygulanan yoga pozlarının birçoğu, psoas kasının uzatılması ve esnetilmesi prensibine dayanıyor.
Vücut enerjisi ve psoas kası ilişkisi

Psoas kasını uzatıp esnetmek, sizi iyileştirici ve canlandırıcı enerjisiyle dolu olan toprağa çekiyor. Bu da hem vücut enerjisini dengelemeye hem de yaşadığınız anı hissetmeye yardımcı oluyor. Sağlıklı psoas kası sayesinde düzgün yapısal bir stabiliteye sahip olmak, vücudunuzda yaşamsal enerjinin daha kolay yayılmasını sağlıyor. Fiziksel olarak da hareketleri kısıtlanmayan, sağlam bir vücuda sahip olmak ise sizi daha enerjik yapıyor.

Geçmişten gelen bir bilgi

Bizler psoas kasını yeni tanıyoruz. Oysa insanlık tarihinin en eski bilgilerinden biri bu. Özellikle yoga, bizlere eski bilgelerin psoas kasının önemini yüzyıllar öncesinde kavradığını gösteriyor. Bugün tüm dünyada uygulanan yoga pozlarının birçoğu, psoas kasının uzatılması ve esnetilmesi prensibine dayanıyor.

Kaynak:
The Mind Unleashed-UPLİFERS

 

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KENDİNİZİ İYİLEŞTİRMEK İÇİN; KENDİNİZİ İZLEMEYİ ÖĞRENİN?

gok-gurultulu-yagmur-sesi-10-saat_8393803-360660_1280x720[1]
Kendinizi iyileştirmek için; kendinizi izlemek
Yaşadığımız sürece hep birilerini izler,onun hakkında yorumlar yaparız, izlediğimiz kişinin sadece dıştan görünüşünü yani bizim izlediğimiz yanları hakkında kendimizce iyi yada kötü yorumlar yaparız. Bu yorumlarımız çoğu zaman iyi niyetle yapılan yorumlardır. Kendimize göre “şöyle yapsa daha iyi olur”. “neden böyle davranıyor, yaptığı, izlediği yol yanlış” diye yorumlar yaparız. Ama iç durumu bilmeden, yaşadığı sorunları anlayamadan, ruhsal sorunlarını bilmeden bu yorumların ne kadar doğru olduğu tartışılır.

Bizler yorum yaparken sadece dış gözlemleyici olarak izleriz filmi. Ve ister iyi niyet ister beğenilmeyen yönler hakkındaki yorumlarımız için asla kendimizi o kişinin yerine koymayız. Oysa ona yardımcı olmak için Onun yerine geçip dışardan bir izleyici gibi değilde kendi filmimizi izlercesine izlemekle daha doğru yorumlar yapabiliriz.

Aslında herkesin zihin gücünü kullanarak kendi kendini izleme yeteneği vardır. Bu yöntemle kişi kendini seneryosunu kendi yazdığı filmini izleyerek yaşamındaki yanlış ve doğruları izleyerek yaşamını daha güzel hale getirebilir. Nasıl mı?

Kendimiz hakkında başkaalrının yorumuna kızar yada inananırız. Peki kendi kendinizi seyredip “bakar kör” olduğumuz, farkedemediğimiz şeylerin farkına varmak sizin kendi kendinizi düzeltmenize, daha iyi olmanıza yardımcı olacak bir yöntemle kendinizin doktoru olmak istemezmisiniz.?

Gelin birlikte bu yöntemi uygulayalım….. ne dersiniz!

Sessiz bir ortama geçin ve gözlerinizi kapatın.şimdi içinde olduğunuz durumu genel olarak yaşamaya ama içinizde yaşamaya başlayın. İçinde bulunduğunuz yaşamın sıkıntılarını, sorunlarını, eşinizle, çocuklarınızla, işyerinizle ne tür olursa olsun aynı o anı yaşıyormuşcasına yaşayın….

Şimdi de ikinci perdeye geçelim….

Şimdide aynı olayı başkasının gözünden bakarak izleyin. tamamen başkasının gözünden bakarcasına izleyin. Şimdi neyi farklı görüyorsunuz? karşıdan nasıl görünüyorsunuz? ne istiyorsunuz? Neler farkettiniz acaba? Kendi filmini izlemek kendi hayatınızın, yada yaptıklarınızın, yaşadıklarınızın, ilşikil erinizin yanlış yada doğrularını farkettirmedimi?

İşte kendiniz hakkında en iyi yorumu yapacak olan siz kendinizsiniz. Yorumlarınızı içtenlikle yapın ve hayatınızı daha iyi yaşayın.

En iyi günler, sıkıntısız yaşamlar herkesin olsun…. Kendi doktorunuz kendiniz olun…. Çünkü sizi sizden iyi tanıyan ve size sizden iyi ve doğru yorumlayan yoktur.

* Alıntı`

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Göz Ardı Edilmemesi Gereken Gizemli 10 Ağrı

Pain-150x150 (1)

 

Herkes hayatı boyunca bir noktada nedeni bilinmeyen ve bazen uzun süre devam eden ağrılar yaşamıştır. İnsanların çoğu bu ağrıları dikkate almıyor ve bir süre sonra ağrı durduk yere geçiyor. Ancak, görmezden gelmemeniz gereken 10 gizemli ağrı bulunmaktadır. Bunların neler olduğunu öğrenmek için okumaya devam edin.

Bu ağrılar aslında arada bir arabanızın çıkardığı garip seslerden pek de farklı değiller. Arabanız bir vızırdama veya ıslık sesi gelir ve ortaya çıktığı gibi yok olur. İşi bu olmayanlarımız bu sesi çok umursamayız. Ama aynen arabanız gibi, bedeninizdeki ağrılar da zaman içerisinde kötüleşebilir ve daha ciddi başka bir problemin habercisi olabilir.

Tüm ağrılar bu tarz bir belirti veya acil bir durum olmasa da bazı nedeni bilinmeyen ağrılar göz ardı edilmemelidir. Çok az kişinin doktora gitme konusunda hevesli olduğu gibi doktorlar da önceden teşhis ve tedavi edilebilecek ama zaman içerisinde ölüm kalım durumuna dönüşmüş bir durumla karşılaşma konusunda aynı derecede heveslidir. Peki bu nedeni bilinmeyen ağrıların hangileri göz ardı edilmemelidir?

1. Göğüs ağrısından çok daha fazlası

Bu bölüm kalp hastalıklarına odaklansa da, bu durumun tek belirtisi göğüs ağrısı değildir. Şöyle bir senaryo düşünün: sıcak bir yaz günü ve bahçenizle uğraşırken terliyorsunuz. Alnınızdaki teri silmek için durduğunuzda birdenbire çeneniz ağrımaya başlıyor. Bu ağrıyı çok umursamıyorsunuz, belki de çalışırken dişlerinizi çok sıktığınız için çeneniz ağrıdı.

Ne yazık ki, çene ağrısı kalbinizin stres altında olduğunun bir göstergesi olabilir. Çene ağrısı yaklaşmakta olan bir kalp kirizinin göstergesi olabilir.

Genelde kalp krizi ile alakalı ağrılar göğüs bölgesinin farklı yerlerinde ortaya çıkarlar: omuzlar, kol, batın bölgesi, çeneninm alt kısmı veya boğaz. Eğer ani bir omuz veya çene ağrısı başınıza gelirse, her ne yapıyorsanız bırakın ve birisine haber verir; ardından doktorunuza gidin.

2. Bel ağrısı

Improve-your-back

Çok yaygın bir durum olan bel ağrısı, sadece ağrıyan kaslardan çok daha fazlası olabilir. Bel ağrısı, böbrek sorunlarının belirtisi olabilir; hatta (çok acılı bir şekilde kendiliğinden geçebilen) bir böbrek taşının belirtisi olabilir. Eğer böbreğiniz enfekte olur ve şişerse, ağrısı belinize de vuracaktır. Ayrıca bir böbrek tümörü de yeterince büyüdüğünde bel ağrısına neden olabilir.

3. Yoğun karın ağrısı

Bazen karın ağrısının nedeni net olarak açıklanamaz. Böbrek, akciğerler veya rahim gibi yakındaki diğer organlar da karın ağrısına neden olabilir. Sağ alt kadrandaki bir ağrı apandisitinizde sorun olduğunu gösterebilir ve bu durumda acil ameliyat olmanız gereklidir.

Sağ üst kadrandaki bir ağrı ise safra kesesi sorunlarının göstergesi olabilir. Üst karın ağrısı (bel ağrısıyla birlikte) pankreatit göstergesi olabilir. Eğer acil şekilde tedavi edilmezse, bağırsak dokusu ölebilir ve başka sorunlar ortaya çıkabilir. Son olarak, hepatit nedenli karaciğer yangısı, bağırsaklarda çok ağır bir ağrıya neden olabilir.

4. Baldır ağrısı

Baldır ağrısı genelde uzun bir günün sonunda veya dik merdivenlerden çıktıktan sonra kendini gösterir. Ancak baldır ağrısı, özellikle de bir sakatlanma sonucu ortaya çıkmadıysa başka şeylerin belirtisi olabilir.

Bacaklarımızda kaslar ve kalbimiz arasında kan akışını sağlayan damarlar bulunmaktadır. Derinin altından görülebilen damarlar orta toplardamar olarak adlandırılır ve daha derindeki damarlara kan taşırlar. Damarların içerisindeki ufak kapakçıklar, kanın ters yöne akmasını engeller. Çatlamış damarlar yüzünden pıhtılaşma oluşabilir. Bunun sebebi derin venöz trombozunudur (DVT) ve baldırlarda ağrıya ve bacaklarda şişmeye neden olabilir.

5. Bacaklarda ve kollarda karıncalanma

Legs

Uzun süre bacak bacak üstüne attıktan sonra, bacaklarınızda acılı bir karıncalanma hissediyor musunuz? Bunun nedeni kan akışının azalmasıdır ve ayağa kalkıp biraz hareket ettikten sonra geçer.

Bacak bacak üstüne atmadan da bacaklarınızda veya ellerinizde böyle bir his varsa bu durum sinir hasarının bir göstergesi olabilir. Karıncalanma, uyuşma ve bir noktada yanma periferik nöropati belirtileri olabilir.

6. Genel vücut ağrısı

Eğer bedeninizin bir yeri ağrıyosa, büyük ihtimalle o bölgeye özen göstermelisiniz. Fibromiyalji, daha çok kadınlarda ortaya çıkan, kendisini rahatsızlık ve ağrı olarak gösteren bir hastalıktır. Fibromiyalji, hastaları fiziksel basınç ve acıya daha hassas hale getirir ve bu da uyuma zorluklarına neden olur.

İnanması biraz güç ama depresyon da bedenin farklı yerlerinde, nedensiz ağrılara neden olabilir. Kendisini sırt ağrısı, baş ağrısı veya ağrıya ve acıya karşı hassasiyet olarak gösterebilir.

7. Testis ağrısı

Testis ağrısı asla göz ardı edilmemelidir çünkü uzun süre devam ettiği durumlarda gittikçe kötüleşebilir. Basurdan kansere kadar pek çok farklı şey testis ağrısına neden olabilir. Ayrıca sperm kanalı dolanıp testis ağrısına neden olabilir.

Her testisin altında yer alan, sperm dağıtılmasını sağlayan spiral tüp, epididimisin iltihaplanması da testis ağrısına neden olur. Eğer testis ağrınıza ek olarak garip bir his devarsa, varikosel olarak da bilinen bir varisiniz olabilir.

8. Ağır başağrısı

Headache1

Genelde başağrıları durduk yere olurken bazı baş ağrıları çok hızlı ortaya çıkıp sizi tren çarpmışa çevirebilir. Bu ani ortaya çıkan ağır ağrı, sadece bir başağrısından çok daha fazlası olabilir. Eğer başağrılarınız sizi neredeyse kör ediyorsa, bu kalp krizi veya geçici iskemik atak belirtisi olabilir.

9. Cinsel ilişki sırasında pelvik ağrı

Pelvik enflamasyon hastalığının en yaygın belirtisi, cinsel ilişki sırasında pelvik bölgede rahatsızlık ve ağrıdır. Dölyatağı borusu kırmızı, şiş ve ağrılı bir hale gelir. Enflamasyon kısırlık gibi sorunlara sebep olacak yara oluşumuna neden olabilir.

Pelvik enflamasyon hastalığına kronik pelvik apse veya ağrı da neden olabilir.Chlamydia ve belsoğukluğu gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar veya üreme organlarının yakınındaki herhangi bir bakteri kaynağı da pelvik enflamasyon hastalığına neden olabilir.

10. Sürekli eklem ağrısı

Genelde yaş ve kıkırdak doku aşınması ile ortaya çıkan osteoartrit, kemiklerin birbirine sürtünmesine neden olur. Bu eklem ağrısının en yaygın sebeplerindendir.Ancak eklemlerdeki şişme ve sertleşme inişleri ve çıkışları olan, iyileşme sürecinde tekrar ortaya çıkan lupus hastalığı yüzünden olabilir. Lupusun diğer belirtileri arasında bitkinlik, saç dökülmesi ve ateş bulunur.

Karaciğeri etkileyen bir hastalık olan hepatit de eklem ağrısına neden olur. Bu ağrılar artrit veya romatoid artrit yüzünden de olabilir. Romatoid artrit, bedenin bağışıklık sisteminin kontrolden çıkıp kendisine saldırmaya başladığı bir bağışıklık sistemi hastalığıdır.

KAYNAK: SAĞLIĞA BİR ADIM

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Saç İle İlgili Gerçekler Ve Kızılderililerin Saç Uzatma Sebepleri…

kızılderili

 

Saç ile ilgili bu bilgi Vietnam Savaşından bu yana halktan saklanmaktadır.

Kültürümüz insanları saç stilinin kişisel bir tercih konusu olduğuna inanmaya yönlendirir, saç stili moda konusudur ve insanların saçlarını yaptırma tarzı sadece kozmetik bir sorundur. Ama Vietnam’a geri döndüğümüzde bütünüyle farklı bir resim ortaya çıktı, dikkatli bir şekilde örtülen ve halktan saklanan bir resim.

Doksanlı yılların başında Sally (mahremiyetini korumak için isim değiştirildi) VA Hastanesinde çalışan lisanslı bir psikolog ile evlendi. Post travmatik stres rahatsızlığı olan savaş gazileri ile çalışıyordu. Onların çoğu Vietnam’da hizmet etmişti.

Sally anlatıyor, “Bir akşam kocam eve geldiğinde ellerinde kalın bir resmi görünen dosya vardı. İçinde hükümet tarafından görevlendirilmiş bazı araştırmaların yüzlerce sayfası vardı. Kocam içindekilerden şok oldu. O dökümanlarda okuduğu şey hayatını tamamen değiştirdi. O andan itibaren orta yaşlardaki muhafazakar kocam saçlarını uzattı ve bıyık bıraktı ve bir daha hiç kesmedi. Dahası, VA tıp merkezi bunu yapmasına izin verdi ve diğer çok muhafazakar adamlar da onu takip etti.

Dökümanları okurken nedenini anladım. Vietnam Savaşı sırasında savaş departmanındaki özel kuvvetler yetenekli casusları aramak için Amerikan Kızılderilileri bölgelerine gizli uzmanlar gönderiyordu, engebeli arazilerde gizlice hareket edecek eğitimli genç erkekleri arıyorlardı. Özellikle sıra dışı, neredeyse doğaüstü, iz sürme yetenekleri olan adamları arıyorlardı. Onlara yaklaşılmadan önce, bu dikkatle seçilmiş adamlar iz sürmede ve hayatta kalmada uzmanlar olarak dökümante ediliyordu.

Yeni askerleri askere almak için kullanılan işe yarayan düzgün cümlelerle olağan ayartmalarla, bu Kızılderililerin bazıları askerliğe kaydedildi. Askere kaydolduklarında, şaşırtıcı bir şey oldu. Kendi doğal bölgelerinde sahip oldukları yeteneklerin ve becerilerin gizemli bir şekilde yok olduğu görüldü, bu askerler başarısız olmaya devam ettiler.

Ciddi performans başarısızlıkları, hükümetin bu acemi erleri kapsamlı şekilde test etmesine yol açtı. Beklendiği gibi performans gösterememeleri sorgulandığı zaman, daha yaşlı askerler ısrarlı şekilde askerlik nedeniyle saçları kesildiği zaman, artık düşmanı ‘hissedemedikleri’ yanıtını veriyorlardı. ‘Altıncı duyuya’ erişemiyorlardı, ‘sezgileri’ artık güvenilir değildi, ince işaretleri ‘okuyamıyorlardı’ ve süptil duyular dışı bilgiye erişemiyorlardı.
Test kurumu daha fazla Kızılderili asker topladı, saçlarını uzatmalarına izin verdi ve onları çoklu bölgelerde test etti. Tüm testlerde aynı skorları alan adamları ikili olarak bir araya getirdiler. Adamlardan birinin saçı kesilmezken, diğerinin saçı kesildi. Sonra iki adam tekrar teste tabi tutuldu.
Saçları uzun olan adam yüksek skorlar almaya devam etti. Saçları kesilen adam daha önce yüksek skorlar aldığı testlerde başarısız oldu.
Döküman tüm Kızılderili askerlerin saç kesiminden muaf tutulmasını tavsiye etti.

Yorum:

Memeli bedeni milyonlarca yıldır evrimleşmektedir. İnsan ve hayvanların hayatta kalma yeteneklerinin bazen neredeyse doğaüstü olduğu görülüyor. Bilim sürekli şekilde insanların ve hayvanların hayatta kalma şaşırtıcı yetenekleri ile ilgili daha fazla keşifler getiriyor. Bedenin her bir parçasının, bütün olarak bedenin esenliği ve hayatta kalması için icra ettiği duyarlı bir işi vardır. Bedenin her bir parçasının var olma nedeni vardır.
Saç sinir sisteminin bir uzantısıdır, dışsallaşmış sinirler olarak görülebilir; beyin sapına, limbik sisteme ve neokortekse çok fazla miktarlarda önemli bilgi aktaran bir tür son derece evrimleşmiş ‘duyarga’ veya ‘anten’ olarak düşünülebilir.

İnsanlarda sadece saç değil, erkeklerde yüz kılları beyne ulaşan bilgi ana yolu sağlar; saç aynı zamanda enerji yayar, beyin tarafından dış ortama yayılan elektromanyetik enerjiyi yayar. Bir insan uzun saçlı iken ve saçlarını kestirdikten sonra Kirlian fotoğrafları ile bu görülmektedir.
Saç kesildiği zaman, ortamdan alınan ve ortama gönderilen aktarımlar büyük ölçüde engellenir. Bu hissizleşme ile sonuçlanır.
Saç kesimi lokal ekosistemde çevresel stresin farkındalıksızlığına katkıda bulunan bir faktördür. Ayrıca her türde ilişkide duyarsızlığa katkıda bulunan bir faktördür.

kaynak: spritüelle

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

BOĞAZI YÜRÜYEREK GEÇMEK …

amphea0mxrqoplk5e[1]

 


Zaman 1954’ün Şubat ayı. İnsanlar İstanbul Boğazı’nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyorlar.

O tarihte Tuna’dan Karadeniz’e akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz denizi haline çevirmişti.

Tarihçiler, İstanbul’un bu tip kışları zaman zaman yaşadığını söylüyorlar. İstanbul yakın tarihimizdeki en şiddetli kışı, tavuk ve kuşların donup bir buzdan heykel haline geldiği söylenen 1929 yılında yaşamış

İstanbul’un kışları 25 Şubat 2001 tarihli Milliyet Gazetesinde, “Boğaz ve Haliç buz tutmuştu” başlığı altında şu şekilde anlatılmış: “47 yıl önce bu hafta İstanbul Boğazı’nda buz parçaları yüzüyordu. Üstelik bu bir kereye mahsus değildi. İstanbul Boğazı ve Haliç belirli aralıklarla buz tutarmış. Bir de şimdiki kışlara bakın.

Bundan 47 yıl önce İstanbul Boğazı’nın iki yakasında bulunan Poyrazköy-Rumeli Kavağı arasında denizin üstünden yürümek mümkün olmuştu.

Hayır, bu hikaye Hz. Musa ve Kızıldeniz macerasının 20’nci yüzyıl versiyonu değil. 24 Şubat 1954’te İstanbul Boğazı’nın sularına bakanlar – 2001 yılında sıkça gördükleri gibi – parlayan güneşin yansımasını değil, buz parçaları ve minyatür buzdağları gördü. Çünkü Tuna’dan Karadeniz’e akan büyük buz blokları uzun seyahatlerine Boğaz’dan devam etmeyi uygun görmüşlerdi.

Büyükdere, Çengelköy ve Kanlıca kıyıları koyları buzla doldu. Ortaköy önleri de öyle. Ve gerçekten de Poyrazköy ve Rumeli Kavağı arasında yürüyerek karşıdan karşıya geçenler oldu. Vapur seferleri iptal edildi. Buz akımı da marta kadar sürdü.

Buz üstünde fotoğraf – 24 Şubat 1954’te görünen buz kütleleri yine Boğaz trafiğini aksatmıştı. Meraklılar buz üstünde yürümüş, hatta kimileri sandallara atlayıp bu buz kütlelerinin yanına gitmiş, yanlarında getirdikleri bayrakları dikerek fotoğraf çektirmişlerdi. Bu olayın en önemli yanı ise, bu tarihten sonra böyle bir tecrübenin yaşanmamış olmasıdır.

Küresel ısınmadan mıdır bilinmez, bu kış İstanbul’da sıcaklık hep mevsim normallerinin üzerinde seyretti. Gazetelerde üç günde bir çıkan “Müthiş soğuk geliyor, kar her yeri vuracak” haberleri hep ıska geçti. Bayram sırasında bol bol edilecek “Nerede o eski bayramlar” muhabbetine ısınma hareketleri dahilinde, gittik tarihçi Eser Tutel’in kapısını çaldık; “Nerede İstanbul’un o eski kışları?” diye sorduk. İşte kimi Tutel’in ağzından dökülen, kimi kitaplarında yazılı eski İstanbul kışları

• 401 yılında, Bizans İmparatoru Arkadius zamanındaki donma 20 gün sürmüş. 739 yılında bir kez daha… 755’teki kışta ise Karadeniz kıyılarının, bütün Haliç’in, hatta Marmara’nın kuzey kesiminin baştan sona buzlarla kaplandığına dair belgeler var.

• 763 kışında Haliç’in çevresindeki kıyılar 100 adım mesafeye kadar donmuş. Hem de yer yer 30 metre derinliğe kadar. Karadeniz’deki buzlar çözülürken, kütleler kenetlenince Boğaziçi ve Haliç tıkanmış. Dönemin metinlerinde, insanların ve hayvanların Üsküdar’dan Galata’ya yürüdükleri yazıyor

• Tam 100 yıl sonra bu hadise yeniden gerçekleşmiş. Sonra 928’de bir daha. Üstelik buzların erimesi dört ay sürmüş. Ardından 934’te bir daha… 1232’de bir daha…

• İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girdikten sonraki ilk büyük don olayı 9 Şubat 1621’de gerçekleşmiş. Yine Boğaziçi ve Haliç donmuş. İnsanlar çoluk çocuk, yaşlı genç demeden Üsküdar’dan Galata’ya yürümüşler; buzların arasında sıkışıp kalan kayıkların arasından geçerek.

• 1823’te, II. Mahmud padişahken yaşanan dondurucu soğuklarda sadece Haliç değil, şehrin çeşmeleri de donunca halk susuz kalmış.

• 1878 yılında aynı olay yaşandığında, Osmanlılar, Plevne’de Ruslar’la savaş halindeymiş. Rumeli’yi kırıp geçiren soğuklar nedeniyle Sultan II. Abdülhamid orduya yardım gönderememiş.[/size]

• Günümüzde hayatta olanların anımsayabilecekleri en şiddetli kış 1929 kışıdır. Önce, şubat ayında Haliç dondu. Ardından 1 Mart’ta Karadeniz’den Boğaz’a giren büyük buz kütleleri limanın ağzına yığıldı, şehir hattı vapurları çalışamadı. Sadece Galata Köprüsü-Harem seferleri yapılabildi. Köprü ile Kadıköy arasındaki seferler de aksadı. Buzların üzerinde bulunan, Macar katanalarına ait nal izleri, bu buzların Tuna’dan geldiklerini gösteriyordu.

Çocukların hokkalarındaki mürekkeplerin bile donduğu, kümeslerde yaşayan tavukların kaskatı kesilerek buzdan heykele döndüğü o günleri yaşayanlar, ağaçlarda donarak dallardan düşecek kuşları kapmak için ağızları açık, ağacın altında bekleyen uyanık sokak kedilerini anlatırlar.

Uğursuzluk alameti – Haliç’in tümü, Boğaz’ın da bir bölümü donunca tarihçi Vasıf durumu “Deniz 68’de dondu, buzdan bendeniz geçtim” diye nakletti.

Osmanlı döneminde buz kütleleri Karadeniz’den geldikçe devrin müneccimleri olayı uğursuzluğa yormuşlar, şehri büyük faciaların beklediğine inanmışlar.

Dönemin şairlerinden Seyyid Haşimi, bu olayla ilgili olarak şu mısra ile olayın geçtiği tarihi Hicri takvime göre de belirtiyordu:

“Yol oldu Üsküdar’a, bin otuz’da Akdeniz dondu!”

Şair Neşati ise şöyle yazmış:

“Lütfen ve mana ana dedi Neşati tarih
Be meded dondu bin otuzda soğuktan derya!”

1755 yılında yaşanan soğukta Haliç’in bütün, Boğaz’ın da önemli bir bölümü donunca halk Defterdar ile Sütlüce iskeleleri arasında halk denizi yürüyerek geçmiş.

Boğazın bir yanından diğerine yürüyerek geçemedik ama üniversitedeyken “Deli Tekin’in” motorsikleti ile köprüyü geçmişiliğim vardır :

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ateşi Düşürmek İçin…

13412942_507144479481846_5127033906387544699_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Zonguldak’ta 4112 Yaşında Porsuk Ağacı Bulundu

 

Zonguldak’ta yeni tespit edilen bir Porsuk ağacı tam 4112 yaşında çıktı ve dünyanın bilinen en yaşlı Porsuk ağacı oldu.

Ağaç ilk olarak Bronz Çağı’nda filizlenmiş.

Zonguldak'ta Bronz Çağ'a tarihlenen Porsuk ağacının (Taxus baccata), Anadolu'nun bilinen en yaşlı ağacı olduğu ortaya çıktı. Ağaç aynı zamanda dünyanın en yaşlı beş ağacı arasına girdi.

Zonguldak’ta Bronz Çağ’a tarihlenen Porsuk ağacının (Taxus baccata), Anadolu’nun bilinen en yaşlı ağacı olduğu ortaya çıktı. Ağaç aynı zamanda dünyanın en yaşlı beş ağacı arasına girdi.

4112 yaşındaki Porsuk ağacının tarihlendirilmesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Dr. Ercan Oktan ve Anturia Danışmanlık’tan Dr. Murat Yıldız tarafından yıllık halkaların laboratuvarda incelenmesiyle yapıldı. Yapılan incelemelerde ortaya çıkan sevindirici sonuçlardan biri de ağacın hala oldukça sağlıklı olması ve insanlar tarafından zarar görmediği sürece en az 4.000 yıl daha yaşayabileceği.

Zonguldak'ta 4112 Yaşında Porsuk Ağacı Bulundu

Dünyanın en yaşlı beş ağacından biri olan ağaç, Zonguldak Doğa Koruma ve Milli Parklar İl Şube Müdürü Sezgin Örmeci tarafından tespit edildi. Örmeci, Arkeofili’ye yaptığı açıklamada bir köylünün kendisine haber verdiğini ve daha sonra bölgede incelemeler yaptıklarını belirtti. Örmeci, ağacın bulunduğu 1500 dekar alanın Tabiat Anıtı olarak ilan edilerek mevcut Gumeli Tabiat Anıtı’na ekleneceğini de duyurdu.

Zonguldak’taki Gumeli Tabiat Anıtı, dünyanın en yaşlı ormanlarından biri olarak kabul ediliyor. İçindeki birçok yaşlı ağacın yanısıra, 1987 ve 1164 yaşlarında iki ağacı barındırıyor.

kaynak: arkeofoli.com

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Atı Gördüğünüzde Paylaşın…

13346501_199114777151242_8301565155758146660_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Minimalizmi Hayata Geçirmek İçin Uygulayabileceğiniz 21 Adım

minimalizm[1]

 

 

Gardrobunuza bakıp ne giyeceğinizi seçmeye saatlerinizi harcadığınız halde yine de “giyecek hiçbir şeyim yok!” mu diyorsunuz?
•Toz alırken tek tek tüm bibloları kaldırıp indirmekten gına mı geliyor?
•Yazlıkları, kışlıkları, battaniye ve pikeleri evin neresine sokacağınızı şaşırıyor musunuz?
•Sürekli yapmanız gereken şeyleri düşünüp ama yapmayıp kendinize mi sinirleniyorsunuz?
•Gün içinde nereye koşacağınızı, kaça bölüneceğinizi şaşırıyor ve “neden gün 24 saat ki!” diye sinirleniyor musunuz?
•Ormanları, doğayı seviyorsunuz ama tükettiklerinizi düşününce vicdan azabı mı çekiyorsunuz?

Eğer bu soruların pek çoğuna “evet” dediyseniz, minimalizm ile tanışma zamanınız gelmiş demektir.

1. Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı”

Ne kadar çok eşyanız olursa, o kadar çok onların bakımına, temizliğine, düzenlenmesine, saklanmasına zaman ve para ayırmanız gerekir. Bir düşünün; en çok gitmek istediğiniz ülkeye bir seyahat yapabilmeyi ve bir ömür hatırlayacağınız anılar biriktirmeyi mi tercih edersiniz yoksa bir süre sonra eskitip atacağınız yeni bir eşya satın almayı mı?

2. Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.

Bu çok kolay bir adım değil. Zamana ihtiyacınız var. Yaşam tarzınızı düşünün; otobüsle işe gidip geliyorsanız onca topuklu ayakkabı niye? Ya da Ankara’da yaşıyorsanız neden dolabınız mayo dolu olsun? Sevmediğiniz ya da kırk yılın başı giyeceğiniz şeyleri sırf moda diye -bkz. göbeği açık bluz- satın almayı bırakın. En sevdiğiniz renkleri belirleyin ve onların dışına çıkmayın. Bu konuda nötr renklere güvenin; siyah, beyaz, bej, gri gibi nötr renkler ve dümdüz, desensiz giysiler daima kurtarıcıdır. Sizin için kullanışlı olacağını düşündüğünüz giysilerin bir listesini yapın.

3. Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.

Evet. Üşenmeyin. İndirin o dolabı. Alıp da son 1 yıldır hiç dokunmadığınız şeyler, bir nedenle sizin işinizi görmüyor, mutlu etmiyordur. İlk başta biraz zor gelebilir ama acımayın; son bir yıldır giymediyseniz, muhtemelen önümüzdeki yıl da giymeyeceksinizdir. İyi durumda olanları yıkayın, ütüleyin, onarın ve sizden daha fazla ihtiyacı olan birilerine verin. Verdiğiniz giysilerin nesini sevmediğinizi de bir yere not edin: tam olmuyordu, kumaşı rahatsız geldi, desenini sevmedim vs. diye. Daha sonra bu listeye de ihtiyacınız olacak.

4. Listesiz alışverişe çıkmayın.

Daha önce yazdığınız o iki liste var ya? Hah, alışverişe giderken işte onu yanınıza alın. Böylece gerçekten işinize yarayacak olanları satın almış olacaksınız. Sadece işe yarayan şeyleri satın aldıktan sonra, diğerlerine aslında o kadar da ihtiyaç duymadığınızı fark edeceksiniz.

5. Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.

Böylece zamanla daha az satın almaya başlayacaksınız; daha az satın almak demek, daha fazla para biriktirebilmek ve daha az borca girmek demektir. Karın tokluğuna çalıştırılan zavallı Çinli işçiler tarafından üretilmiş ve ucuza satın aldığınız 10 tane polyester bluzunuz olacağına, 2 tane daha pahalı ama daha etik şartlarda üretilmiş ve doğal malzemeden yapılmış bluzunuz olsun.

6. Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de yapın.

Mutfak dolabını açınca üzerinize yığılan yüzlerce saklama kabı, cici bulup aldığınız ama kullanmadığınız on farklı kek kalıbı, hediye gelen ama desenini sevmediğiniz o bardak seti, artık dinlemediğiniz CD’ler, bitirdiğiniz ve bir daha okumayacağınız kitaplar. Hepsini bir köşeye ayırın. Atılacakları da atın

7. “Armağan Ekonomisi” ile tanışın.

Emin olun, ayırdığınız bu eşyaların hepsine sizden daha fazla ihtiyaç duyan birileri vardır. Bunları verebileceğiniz yerleri araştırın. İnternetten “Takas Pazarı” gibi terimleri inceleyin . Pahalı ürünler ise, ikinci el dükkanlarına satabilirsiniz ya da internetten satıp kara geçebilirsiniz!

8. Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.

Nelere vakit ayırıyorsunuz? Hangi ilgi alanlarına ya da hobilere sahipsiniz? Facebook’taki insanların kaçıyla görüşmekten gerçekten keyif alıyorsunuz? Kendinize gün içinde boş vakitler yaratın ve bu konuları iyice bir düşünün. Acaba yüzlerce oyuncak ayı satın almanızın altına yatan esas ihtiyaç, birilerinden şefkat görmek miydi?

9. İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi Kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.

Üşenmeyin, hepsinden bir bir çıkın. Sadece en çok kullandığınız 1-2 tanesi dursun. Onlarca blog açtıysanız onları da kapatın. .

10. Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.

“Kalsın” dediğiniz hesapların içinden, “arkadaş detoxu” yaparak aslında çok da görüşmek istemediğiniz insanları silin. Oh… Zor oldu ama yaptınız. Listenizde sadece, gerçekten önemsediğiniz ve sık sık görüştüğünüz insanlar var. Bir gün size gelip de “neden sildin?” diye soracaklarını sanıp korkmayın. Sormayacaklar.

11. E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.

İlgilenmediğiniz yerlerden gelen onca reklam, onca mesaj, rehberinizi işgal eden onca şey… Ne gerek var? Bunların hepsi zihnizi siz farkında olmadan çok yoran ve dikkatinizi dağıtan şeylerdir. Silin veya abonelikten çıkın.

12. Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.

Her yere yetişmek zorunda değilsiniz. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Evinizi bal dök yala yapmak, her akşam okuldan çocuğu kendiniz almak, üniversitede çift dal yapmak zorunda değilsiniz.  Tüm sorumlulukları üzerinize alırsanız, insanlar size yardımcı olmaları gerektiğini anlamayabilirler.

13. Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.

Herkes size “artık evlen” diyor ama siz belki de dünyayı gezmek istiyorsunuz. “Çocuk yap” diyor ama siz hazır hissetmiyorsunuz. “Daha müdür olamadın mı” diye soruyor ama siz bambaşka bir kariyer istiyorsunuz. Tüm bunlar arasında gidip gelip kendinizi sorguluyorsunuz. Bırakın insanların düşüncelerini… Bu hayat sizin hayatınız. Onu hiç kimsenin isteklerine göre yaşamayın.

14. Hobileriniz için hırs yapmayın.

Hem süper bir müzisyen, hem müthiş bir aşçı hem acayip bir buz pateni sporcusu olmak zorunda mısınız? Veya olmak için kendinizi ne tür bir strese sokuyorsunuz? Halbuki çok basit şeyler bile insanı mutlu edebilir. Doğada yürümek, arkadaşlarınızla vakit geçirmek, müzik dinlemek… Geriye, sadece sizi mutlu eden aktiviteler kalsın. Kendinize karşı samimi olun.

15. Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…

Sürekli şikayet ediyoruz, başkalarını suçluyoruz, dedikodu yapıyoruz, trafikte bağırıp çağırıyoruz, laf olsun torba dolsun diye konuşuyoruz, insanları kırıyoruz, tersliyoruz, kendimizi yanlış ifade ediyoruz… Belki de bu kadar çok olumsuz konuşma, düşüncelerimizi de kirletiyor olabilir. Aslında orada olmayan şeyleri abartarak kendimizi yoruyor olabiliriz. 1 gün boyunca hiç şikayet etmemeyi deneyin. Hatta buna “şikayet orucu” deyin. Bakalım günün sonunda nasıl hissedeceksiniz!

16. Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.

Hayatınızda bunun gibi dikkatsizce yaptığımız o kadar çok yanlış seçim var ki…  Halbuki daha az tüketmek kadar, tükettiklerimizin gittiği yeri takip etmek de önemlidir. Neden kendi mahallenizde herkesin işine yarayacak bir akım başlatmayı denemiyorsunuz?

17. “Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”

Hayatımızın her alanını kıvır zıvırdan arındırdık. Peki ya midelerimize giren abur cuburlar? Kıyafetlerde nasıl “az sayıda ama kaliteli” ilkesini benimsediysek, bu konuda da aynısını yapmamız gerekiyor. Almış olmak için almak, konuşmuş olmak için konuşmak, yapmış olmak için yapmak nasıl kötüyse, yemiş olmak için yemek de kötü. Bunu kabul etmeliyiz… Daha kaliteli ama az miktarda yemek yedikçe, yediğiniz yemeklerden çok daha fazla keyif aldığınızı keşfedeceksiniz. İşin ucunda sağlık var!

18. Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.

Yukarıdakilerin hepsini yapıp da, hala “Hiçbir şeye yetişemiyorum!” diyorsanız, zamanınızı etkin kullanmıyor olabilirsiniz. Belki de internetin başında gereğinden fazla kalıyorsunuzdur? Belki de televizyona takılıp tüm geceyi boşa geçiriyorsunuzdur? Bir gün içinde nelere zaman ayırdığınıza dikkatinizi verip bulgularınızı bir kenara yazın. Aslında ne kadar çok şeye zaman kaldığını görüp şaşıracaksınız.

19. Aynı anda birden fazla iş yapmayın.

Kimse kusura bakmasın, bunun adı “becerikli” olmak değildir. Araba kullanırken telefonla konuşmazsanız ve indiğinizde arayan kişiyi geri ararsanız, emin olun öbür taraftaki kişi kalp kırıklığından ölmez. Ama o telefonu cevaplamaya çalışırken siz -ve arabadaki diğerleri- kaza yapıp ölebilirsiniz. Yaptığınız işe dikkatinizi vermek için, diğer işleri yapmayı bırakın.

20. Sessizliğin tadını çıkarın.

Kendinize arada sırada kaçabileceğiniz sessiz bir zaman dilimi yaratın. Sadece yarım saat ya da bir saati kendinize ayırın. İster dua, ister meditasyon… Hiçbir iş yapmadan, öylece aklınızla baş başa kalın. Kafanızın içindeki dalgaların durulduğunu, zamanla daha sakin bir insan olduğunuzu fark edeceksiniz.

21. Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.

Kaynak: Nil Yalçınkaya

Siz de gerçekten sizi en mutlu eden şeyleri düşünün ve bunlara sahip olduğunuz için şükredin. Ve unutmayın, minimalizm bir yaşam tarzı ve bir süreçtir. Öyle pat diye olmasını beklemeyin. Zamanla azaltın ve azaltmanın sizi ne kadar özgürleştirdiğini fark edinn

Tamamen katılıyorum, zaman zaman eşya, mail ve facebookta arkadaş temizliği de yapıyorum. Size de tavsiye ederim. Anette

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

MANEVİ ÖĞRETİLER de bir çok bilgi gibi eğilip bükülmeye

2968[1]

 

MANEVİ ÖĞRETİLER de bir çok bilgi gibi eğilip bükülmeye ve aslından uzaklaştırılarak, bireysel bir doğrulama, bir meşrulaştırma aracına dönüştürülmeye müsaittirler

Örneğin;

POZİTİF OLMAK: Bir olaydaki olumsuz yanları görmezden gelmek, her yapılana gerçekçi olmayan bir açıklama bulmak ve her işin ille ”kendimizce olumlu bulduğumuz” bir sonuca varacağına inanmak, yani ısrar ve inadımızı ya da körlüğümüzü Polyannacılıkla örtmek değildir! Pozitiflik, yaşadıklarımızın sonunda bir çöküş ve kayboluşa teslim olmamak, yaşananları bir deneyime dönüştürüp yola devam etme gayreti bulmaktır. En olumsuz durumu dahi bir öğreti vesliesine dolayısıyla bir faydaya çevirebilmektir. Ama olandaki uyugunsuzluğu ya da çıkmazı görmezden gelmek değildir!

ANDA KALMAK: Aklımıza eseni, kolayımıza geleni yapmak… Hiiiç bir sorumluluk almamak… Hiiiç bir zora girmemek… Hatta plan yapmamak değildir :))) Yaptığın planda değişim yapmanı gerektiren durumları esneklik göstererek kabul edebilmek becerisidir. Ama bu da nefse kolay gelene yönelerek olmaz! Hele üzerine düşenden kaçarak hiç olmaz. Anda kalmak basitçe; Çorba yapıyorsan özenle yapmak, bir yandan salatayı nasıl yetiştirecem diye kaygılanarak çorbayı berbat etmemek… Çorba taştıysa, taşırmış olduğun için sinirlenmeyi ve bu arada başka şeyleri de saçıp dökmeyi bırakıp ocağı silmeye odaklanmak… Tencere hepten yandıysa masaya peynir ekmek koymak… Yani yaptığının hakkını vermek ve çözüme açık olmaktır. Ama bana ne başkası düşünsün diye ortalığı dağınık bırakıp çekip gitmek değildir :)))

AYNA OLMAK: Bu kavram artık sinsi bir hakaret olarak kullanılmaya başlandı :)))) Bir eleştiri aldığımızda karşımızdakine hemencik ”Ben size ayna olmuş olmayayım?” deyip lafı sokmak ve kaçmak adet oldu :))) Elbette kendimizde olan bir sorunu bazen etrafta da varmışcasına algılamamız mümkündür. Ancak bir durumdan çıkarttığımız sonucun, bir insanda ya da bir grupta gördüğümüz niteliğin, ille de bizde olan ve kendimize itiraf etmekten kaçındığımız bir şey olması gerekmez. İnsanların ve durumların bize AYNA OLMASI, yaşadığımız olayın bizde oluşturduğu duyguları çözümleyerek, kendimize dair bir içgörü edinmektir! Biri bize saldırgan davranıyorsa bu ille de onun saldırgan olmadığı bizim kendi saldırganlığımızı onda gördüğümüz ya da saldırgan olduğumuz için saldırganları bulduğumuz anlamına gelmez… Ama saldırı karşısında hissettiklerimizi ve verdiğimiz tepkileri izleyerek kendimizi tanıyabiliriz. Bir olayı değerlendirirken, karşımızdakine değil bu olayın tetiklediği iç dinamiklere odaklanmak öğretici ve geliştiricidir. İnsanın insana yaptığı asıl AYNALIK BUDUR!

kaynak: Juno Gözlmeci

AYDINLIK SABAHLAR EFENDİM smile ifade simgesi

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Bir Barış Akarsu geçti dünyadan.Insanlığı,güzel yüreğiyle kısacık uğradı ve gitti.

barisakarsu[1]

 

Üniversiteyi yeni kazanmıştım. Babamın pek durumu yoktu, ben de biraz para biriktirmek için yazın Bodrum’ a gittim. Bir arkadaşım bir mekanda çalışıyordu, ben de orada işe başladım. Onu ilk kez orada gördüm .Sahneye çıkıyordu, daha yeni yeni tanınıyordu ama..
Sabah oldu, sahnesi bitti, yanımıza geldi ;
Dostum gel otur gel dedi.
Ben utana sıkıla abi iş var dedim.
Ya gel sen, sonra yaparız beraber dedi.
Oturdum kimsin bakalım sen, adın ne ? dedi..
Yusuf dedim.
Ekmek kuyunun dibindedir Yusuf dedi.
Gülümsedim
Okuyorum abi, para lazım dedim..
Aferin dedi
İyi geceler bile demeden gitti..
Sonra hemen hiç selam bile vermeden 2 ay geçti..
Ben babamı kaybettim abi orada çalışırken.
Memlekete gittim.
Mersin’ e.
Baktım kalabalıkta biri var, siyah deri mont, gözlüklü.
Yaklaştı yanıma, olur Yusuf olur..
Hayat bu, kuyudan çıkmaya gayret et sen hep dedi..
Gitti..
Kardeşime bir zarf bırakmış, içinde biraz para ve bir mektup var, bir de banka hesap cüzdanı..
Bütün eğitim masrafların bana ait, kimseye söz etmek yok.
Etmedim abi, kimseye birşey demedim…
O günden sonra abim, babam, herşeyim oldu o benim..
Evlendim, oğlum var bir tane, adı Barış.

Yusuf Sami Atılgan

Bir Barış Akarsu geçti dünyadan.
Insanlığı,güzel yüreğiyle kısacık uğradı ve gitti.
Yaptığı iyilikler yılda birkez hatırlatmıyor, hergün aramızda yaşatıyor onu.
Oda Haziran hüzünlerimizden biri oldu.

Nurselname

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

“Biliyorsunuz, bir çocuk doğduğunda, cennette seslenirler: “Bu çocuk, şu kızı eş olarak alacaktır.”.

2252260[1]

 

“Alman filozof Moses Mendelssohn, günümüzden iki yüz yıl kadar önce Hamburg’a gider.

Orada banker Guggenheim ve ailesi ile tanışır; adamın güzel kızı Frumtje’ye aşık olur. Mendelssohn’un kambur, çirkin ve kısa boylu olduğunu özellikle belirtmem gerek.

Mendelssohn, birkaç hafta bu aşk ile baş etmeye çalışır ve sonunda kalkıp Guggenheim’a gider ve kızının kendisl hakkında ne düşündüğünü sorar. Tahmin edebileceğiniz gibi, kız bu adamdan hiç hoşlanmamış, hatta ondan korkmuştur.

Mendelsshon, kıza veda etmek için izin isteyip üst kata çıkar ve kızı orada nakış işlerken bulur.

Kız, bakışlarını kaçırarak konuşmaktadır. Filozof, kıza hislerini anlatır. Frumtje, sonunda adama şunu sorar: “Evliliklerin cennette kararlaştırıldığına siz de inanır mısınız?”.

“Kesinlikle!” diye yanıtlar filozof ve konuşmaya devam eder:

“Biliyorsunuz, bir çocuk doğduğunda, cennette seslenirler: “Bu çocuk, şu kızı eş olarak alacaktır.”. Ben doğduğumda da, gelecekteki eşim böyle belli olmuştu. Sonra eklemişlerdi: “Fakat ne yazık ki, bu kızın bir kamburu olacak.”. Ben bağırdım: “Yüce Tanrı’m; o kamburu bana ver; onu güzel ve iyi şekillenmiş olarak yarat!”.

Derinden duygulanan Frumtje, elini Mendelsshon’a uzatır ve çok geçmeden evlenirler.”

(Theodor Reik’in “Aşk ve Şehvet Üzerine – Romantik ve Cinsel Duyguların Psikanalizi” adlı kitabından alıntıdır.)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Zen bahçelerinde 3 ana unsur var: Kaya , su ve bitki..

imagesFDS08SFU

Su, Japon bahçelerinde her zaman kullanılan bir tasarım öğesidir.
Kimi zaman gölet şeklinde, kimi zaman küçük bir dere şeklinde, kimi zamansa kuru taş bahçelerinde beyaz kumla temsil edilerek bu bahçelerdeki yerini almaktadır.
Özellikle çay bahçelerinde su çanaklarının kullanımı çok yaygındır. Misafirler bunu sembolik anlamda Budizm’de çay seremonisinin kaynağını hatırlatan arınma için kullanırlar.

Suyun pozitif enerji getireceğine inanılır
ve tüm Zen bahçelerinde önemli bir yeri vardır.

Genellikle şelalemsi yukarıdan aşağı akan su ve bahçe çeşmeleri
Yin’ i temsil eder.

Budizm sembolizmine göre,
birbirini tamamlayan ve birbirine karşıt iki eleman olarak
su ve taş,
yin-yang’ı oluşturmaktadırlar

Zen bahçelerinde 3 ana unsur var: Kaya , su ve bitki..

bu felsefeye uygun olarak kullanılan her kaya , taş ve çakılın
zen bahçelerinde belli bir dizilimi var
ve her biri farklı bir yaradılışı simgeliyor.

Bu bahçelerin bir diğer özelliği de
yapısal unsurların ‘altın ölçüler ‘ olarak tanımlanan
1,3,5 ve 7 sayılarına uygun olarak kullanılması.

Zira bu bahçelerdeki gruplar tek sayıyla oluşturuluyor.

Dünya nasıl zıtlıklar üzerine kuruluysa ,
onun minyatürü olan Zen bahçelerinde de
tezatların uyumlu birlikteliği sergileniyor.

Şelaleler veya akarsuların Japon bahçelerinde büyük bir önemi vardır,
Japon dağlarındaki akarsuların ve çağlayanların
birer minyatür versiyonlarını temsil ederler.

Akarsuların aynı zamanda Japon bahçe sanatındaki anlamları
Budizm inancına dayanmaktadır.

Bu inanç sisteminde dağlardan çıkarak göle veya denize akan su,

insanın doğum ile ölümü arasındaki
yaşamını temsil etmektedir.

Suyun içerisinde akıp geçtiği kayalar ise
hayattaki zorluklar olarak kabul edilir.

Su bazen düz bahçelerde yosun kaplı küçük bir taştan fışkırır
ve küçük bir akarsuyun başlangıcını temsil eder.

‘Su’ Zen bahçesindeki ikinci önemli unsurdur.

Bahçenin yaşam enerjisidir. Ve o olmadan yaşamda olmaz.

Suyun akış yönü bile bellidir.
Tıpkı güneşin doğuşu ve batışı gibi doğudan batıya doğru akar.

Kırık granit ve çakıl taşları her ne kadar suyu simgelese de ,
Zen bahçelerinde su öğesi ,
bambu kamışlı bir taş çanak içinde de uygulanır.

11. yüzyılda yazılmış olan Sakuteiki isimli Japon bahçelerini anlatan kitaptaki inanca göre;
suyun doğudan veya güneydoğudan batıya doğru akması gerekmektedir.

Bu şekilde akan su beraberinde kötülüğü de götürecek
ve bu sayede ev sahibinin sağlıklı ve uzun bir ömrü olacaktır.

Yine aynı kitaba göre,
suyun kuzeyden güneye doğru akması
yani Budizm inancına göre sudan ateşe doğru gidiş de
yine ying-yang’ı temsil etmektedir
ve bunun da iyi şans getireceğine inanılmaktadır.

Çakıl ve kum, özellikle kuru bahçelerde çok kullanılan elemanlardır.
Genelde suyu veya kumsalı temsil etmek için kullanılırlar.

Çakıla tırmık ile şekil verilmesi ile
suyun hareket hissi yansıtılmaya çalışılır.

Bu tırmıkla desen verme işlemi
estetik değerden başka zen rahipleri için
bir meditasyon egzersizi fonksiyonu da taşımaktadır.

(Derleme)
———————————

Uyur gezerliği bırakıp uyanmak gerekli;

akan değişen yaşamla birlikte

akmasını,
degişmesini öğrenmek gerekli…

kaynak: hülya reis

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »