1. Little Buddha / Küçük Buda (1993)


![13423805_10209605868088742_8475720166416461861_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13423805_10209605868088742_8475720166416461861_n1.jpg?w=529&h=377)
11. Yüzyıl’da İngiltere’nin Coventry Şehri’nin lordu, Leofrei halkı ağır vergilere bağlamış, halk yoksulluk içinde yaşamaktadır. Lord Leofrei’nin eşi, güzelliğiyle ünlü Leydi Godiva, halkın bu durumuna çok üzüldüğünden, sürekli kocasına vergileri hafifletmesi için yalvarır. Godiva’nın bu baskılarından bıkan lord en son kızıp Godiva’ya, çırılçıplak soyunup bir atın üzerinde bütün şehri dolaşması koşuluyla vergileri kaldıracağını söyler. 11. Yüzyıl İngilteresinde çırılçıplak dolaşmanın bir Leydi için nasıl imkansız bir şey olduğunu her kes tahmin edebilir sanırım. Zaten kocası da vergileri kaldırmasının o derece imkansız olduğunu vurgulamak için böyle bir şey söylemiştir. Ertesi gün Godiva çırılçıplak soyunarak bir atın sırtında şehri dolaşmaya başlar. Durumdan haberdar olan halk Godiva’ya bakmaz, evlere kapanır, dükkanları kapatır, sokakta kalanlar Godiva geçerken eğilir. İşte değişik dönemlerde sanatın konusu olmuş Godiva budur. Tarihte “ekmek yoksa pasta yesinler” diyen Fransa Kraliçesi “Marie Antoinette”nin yanında Godiva gibi Leydiler de olmuşlardır.
![10632743_471630526366575_5826155301752484726_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/10632743_471630526366575_5826155301752484726_n1.jpg?w=780)
Gestalt yaklaşımına göre, insanlar farklı nesneleri birbirinden bağımsız olarak algılamazlar, aksine anlamlı bir bütün halinde organize ederek algılarlar.
Örneğin; aşağıdaki şekle baktığımızda bunları noktalar olarak değil, ilkini, üçgen ikincisini ise, kare olarak algıladığınızı fark edeceksiniz.
İnsan beyni eksik olan şeyleri tamamlama eğilimindedir.
Mutsuzluğumuzun asıl nedeni beynimizin yoran TAMAMLANMAMIŞ İŞLERDİR.
Bizim için önemli kişilerle yaşadığımız çatışmalar acı, üzüntü, kızgınlık, öfke, …gibi duygular hissetmemize yol açabilirler.
Küserek, hem kendimizi, hem de diğer kişinin duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini engelleriz ve aramızda tamamlanmamış bir şeylerin kalmasına yol açarız..
Küsmek, kişinin diğerinden bazı beklentileri olduğuna ve bu beklentilerin karşılanmak üzere bekletildiğine işaret eder. Dolayısıyla küsmek,tamamlanmamış işlere verilebilecek en iyi örneklerden biridir.
Mutlu olmak için çatışma durumlarında küsmek yerine duyguların uygun bir biçimde ifade edilmesi tercih edilmelidir.
![2968[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/06/29681.jpg?w=510&h=339)
Mutlu olmak için her şeyin mükemmel olduğu zamanı beklemeyin. Öyle bir zaman asla olmayacak. ” Mevcut şartlarda mutlu olmayı öğrenmelisiniz…”
Doç. Dr. Bilal Karabulut
![13325657_1764292860453843_6035242517174383243_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13325657_1764292860453843_6035242517174383243_n1.jpg?w=386&h=520)
O, Adamdı…
1999’ un Eylül ayıydı, boşanmıştım.
Reklam ajansımdaki ortağımdan kazık yemiş, batmıştım.
Televizyonu bırakmıştım.
İftiralarla boğuşuyordum.
Savruluyordum.
Telefonum çaldı, tanımadığım numaraydı açmadım.
Mesaj geldi; “Beni ara”. İsim yoktu.
Aradım. “Benim ben Zeki abin” dedi. “Aramazsın diye ismimi yazmadım” dedi.
Daha once hiç ama hiç konuşmamıştık. Yani özel olarak.
Karşılaştıkça saygıdan selam o kadar.
Sanki akranıymışım, sanki kırk yıllık dostuymuşum, sanki Metin’mişim, sanki Ahmet’mişim, sanki Kandemir’mişim gibi konuştu benle.
“Sen şimdi sıkılıyorsundur, daralıyorsundur, kafan bozuk, bulanıktır, araba gönderiyorum, benim balıkçıya geliyorsun. Adresi mesaj at” dedi kapattı.
Gelen arabada, yeğeni, çocukluk arkadaşım, babası babamın gençlik arkadaşı Mesih Alasya’nın oğlu vardı.
O gece, beni, masadaki balığın yanına yatırdı, çatal bıçakla, ince ince, tüm kılçıklarımı ayıkladı.
Lop et kalana kadar uğraştı benimle.
Hayatı anlattı, hayatını anlattı. İnişleri, yokuşları anlattı.
İnişlerini, çıkışlarını anlattı. Tepeleri, çukurları anlattı.
Kayıp sanılan kazanımlarını, kazanç sanılan kayıpları anlattı.
Parayı, parasızlığı anlattı.
İnsana verdiği değeri, bu anlamdaki zenginliği, zenginliğini anlattı.
Parayı tutma gitsin, gerekince gelir dedi, gelir sahibi olmayı anlattı.
Çok borcum vardı, çok borcu vardı, vicdani borçsuzluğu anlattı.
Karides yedik, kalamar yedik, balık yedik, lakerda yedik, hak yememeyi anlattı.
Bir kedi geldi, girdi içeri, bir kaknem müşteri pist dedi, çatal fırlattı, kedi kucağına çıktı abimin, hayvanı anlattı, insanı anlattı.
Yalancı dolma yedik, doğru bildiğinden şaşmayı anlattı.
Bir gün öleceğiz dedik, dilediğince yaşamayı anlattı.
Babamın yeri ayrıdır elbette.
Ama bir Altan Erbulak,
Bir Cenk Koray,
Bir de ‘O’ yeniden varetti beni.
İçimdeki ‘Ben’ i görenlerdendi ‘O’.
Tanımadan güvenen, tanımadan sevenlerdendi ‘O’.
Ya da uzaktan bakıp en iyi görenlerdendi ‘O’.
Başlığa ‘adam’ yazdım ama ‘müebbet çocuk’tu o.
O geceden sonra kırk yıllık dost olmuştuk.
Seni kırıp da en dost görünenleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Bekle bizi teker teker geleceğiz yanına, belki yarın, belki yarından da yakın.
Umarım ardımızda senin gibi iyi nefesler verecek insanlar bırakırız.
Kendine iyi bak diyesim var.
Başka bir söz gelmiyor, gelemiyor dilime.
Kusura bakmayın, daha fazla yazamayacağım, gözlerim buğulu, göremiyorum harfleri.
İyisi mi siz; Zeki Alasya yazın ve altına insan olmanın tüm değerlerini sıralayın, sanatı arda kalsın.
Cem Özer
![13466190_1769398736609922_6905316402794079595_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13466190_1769398736609922_6905316402794079595_n1.jpg?w=780)
Atv’de “”Kim Milyoner olmak ister ? “” yarışması yayınlanıyor. Selin adında bir Genç kız yarışıyor. Işık enerji ve mutluluk saçıyor. Ne kadar mutlu bir kız diye düşünürken, sunucu anne ve babasını sordu. Kız durgunlasti. ” Annem öldü ” dedi. Babasını sordu Selçuk Yöntem. ” Babam cezaevinde ” dedi genç kız. Neden diye sordu Selçuk Yöntem. ” Babam annemi öldürdü ” dedi. Herkes donakaldı.. “”Ama ben çabuk toparlandım , Şirketleri dolaşıp burs aradım. Buldum okudum üniversiteyi derece ile bitirdim “” dedi. Şimdi Antalya da ana okulu öğretmenliği yapıyor… 16 yaşında sırtına binen bu kadar ağır bir yüke rağmen, ezilmiyor, dağılmıyor, kötü yollara düşmüyor, ite kopuğa kendini harcatmıyor, yaşama sevincini kaybetmiyor, Kapı kapı dolaşıp burs arıyor. Sonunda buluyor. Universiteyi derece ile kazanıp, derece ile bitiriyor. Şimdi küçücük çocuklara ailenin önemini, anne-babaya saygıyı, hayata tutunmayı, Allah vergisi yaşama sevincini ve saygınlığı, onlara aktarmaya çalışıyor… Inanilmaz bir öykü. Biz de derdimiz tasamiz var sanıyoruz.Sıcacık yuvamızda, karnımız tok, sevdiklerimiz yanımızda ama yine de her şeyi dert ediyoruz. Şükürler olsun halimize…
Sedat Karahan
KAYNAK: NEJAT İŞLER SAYFASI
Gelin sizin için belirlediğimiz spiritüel konulara sahip 15 filme birlikte bakalım…



3. I Origins / Kök (2014)












































![ege-gergi-tavan-palmiye-group-01[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/ege-gergi-tavan-palmiye-group-011.jpg?w=548&h=366)
Turgut uyar demiş ki:
– En iyi ben yenilirim;
dosta, düşmana, aşka…
Tomris Uyar demiş ki:
– Biri geliyor, hayatımıza bir makas atıyor;
o yaşadığımız bölüm, bütünün dışına düşüyor.
Cemal Süreya demiş ki:
– Kim istemez mutlu olmayı ama mutsuzluğa da var mısın?
Edip Cansever demiş ki:
– Özlemim sanadır, varsın kar yağsın, daha yağsın
seni arındırıncaya kadar.
Didem Madak demiş ki:
– İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
Sabahattin Ali demiş ki:
– Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor da, kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlanış da insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde “bu böyle olmayabilirdi” düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
Tezer Özlü demiş ki:
“ Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin yeşillikleri gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak ? ”
Oğuz Atay demiş ki:
– Kelimeler albayım, kelimeler. bazı anlamlara gelmiyor.
Attila İlhan demiş ki:
çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili!
Metin Altıok demiş ki:
Öyle yalnızız ki bu panayırda
Sevgimiz durmadan bir taşı ovar.
Sevgilim aşk da uyar çevreye
Ve kendine parlak bir yalan arar.
Behçet Aysan demiş ki:
Kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
Nazım Hikmet demiş ki:
Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum…
![lotus-leaves-and-water-interaction-1[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/lotus-leaves-and-water-interaction-11.jpg?w=506&h=335)
Ne yazik ki çoğumuz başkalarının ne dediğine bağımlı olarak yaşıyoruz. Başkalarına o kadar bağımlıyız ki ki, eğer biri “Ne kadar mutlu görünüyorsun!” derse, kendimizi mutlu hissetmeye başlıyoruz. Eğer yirmi kişi seni mutsuz etmeye karar verirse, seni mutsuz edebilir. Bütün bir gün aynı şeyi söylemeleri yeter. Ne zaman onlardan biriyle karşılaşsan, sana “Çok mutsuz, çok üzgün görünüyorsun. Sorun nedir? deseler, hemen şüphelenmeye başlarsın: Eğer bu kadar insan mutsuz olduğunu söylüyorsa, öyle olmalısın.
Başka insanların düşüncelerine bağımlıyız. Başka insanların fikirlerine o kadar bağımlıyız ki, kendimizle bağlantımızı kaybettik.
İnsanların fikirlerinden etkilenmeyi bırak. Bunun yerine içine dön ve kendine güvenmeye başla…
Kendini biraz daha bağımsız kılmaya çalış. Daha fazla hisset, daha az düşün.
Git ve bir güle bak, ama hemen papağan gibi “Ne kadar güzel” deme. Bu sadece insanların sana söylemiş olduğu bir fikir olabilir; çocukluğundan beri sürekli “Gül çok güzel bir çiçektir. Harika bir çiçektir.” sözlerini duyuyorsun. O yüzden bir gül gördüğün zaman, hemen tuşuna basılmış bir bilgisayar gibi “Bu çok güzel” diyorsun. Bunu gerçekten hissediyor musun? Bu senin içinden gelen duygular mı? Eğer değilse, söyleme.
Aya baktığın zaman, eğer kendi fikrin değilse, güzel olduğunu söyleme. Zihninde taşıdığın şeylerin yüzde doksan dokuzunun ödünç alınmış düşünceler olmasına şaşıracaksın. Ve bu yüzde birlik sen neredesin… Nesin ? Önce onu bul… Kendini dinle… Bilgili olmaktan vazgeç…
Maalesef hepimizi kontrol eden şey acaba başkaları hakkımızda ne düşünecek endişesidir… Eğer bundan kurtulabilirsek ilk kez özgürlüğün ne demek olduğunu anlayabiliriz…
Sağlıcakla,
![13439139_1036834123051008_6150663895164484117_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13439139_1036834123051008_6150663895164484117_n1.jpg?w=284&h=397)
-Kurban rolü oynamayı
-Sürekli özür dilemeyi
– Toplumun size ne yapacağınızı söylemesine izin vermeyi
– Mutlu olmak için başkalarına güvenmeyi
– Kendinizden şüphe duymayı DURDURUN…
BUNLARIN YERİNE
– Yalnız kalmaktan keyif almaya
– Açık havada zaman geçirmeye
– Pozitif düşünmeye
– Kendinize inanmaya
– Kendinizi mutlu etmeye
– Yaratıcılığınızı ortaya çıkarmaya
– Hayallerinize, rüyalarınıza değer vermeye
– İstediklerinizi yapmaya
– Başkalarına mutluluklarını kendilerinin yaratacaklarını anlamaları için yardım etmeye BAŞLAYIN…
![13442264_509944975868463_5191692560752629495_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13442264_509944975868463_5191692560752629495_n1.jpg?w=549&h=549)
Bu noktalara masaj yaparak kendimizi iyileştirelim…
![13432428_512904968905797_5536838765037092521_n[2]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/13432428_512904968905797_5536838765037092521_n2.jpg?w=300&h=300)
Araştırmalara göre normal duruşumuzda boynunuzla omurganız arasındaki baskı 4.5 kg ile 5.5 kg arasında değişiyor. Fakat akıllı telefon kullanırken oluşan 60 derecelik açı bu baskıyı 27 kilograma kadar çıkarıyor. Bu da omurganın zarar görmesine neden oluyor.
Bu veriler ışığında bir kaç saatlik akıllı telefon ve ya tablet kullanımının normal duruşta 700 – 1400 saatte oluşacak omurga deformasyonuna eşdeğer tahribata yol açacağı belirtiliyor
Yaşlı adamın eşi evde tereyağı yapıyordu kocası ise her gün yakınlarındaki bakkala götürüp satıyor onunla geçiniyorlardı. Bakkal adamın getirdiği tereyağını hiç tartmıyordu.
Ancak bir gün acaba dedi, adam gittikten sonra tereyağını tartıya koydu, 900 gram olduğunu görünce çok öfkelendi ve yarın geldiğinde bunun hesabını sorar bir daha da ondan alışveriş yapmam dedi.
Ertesi sabah yaşlı adam elinde tereyağı içeriye girdi, bakkal sert bakışlarıyla bir daha senden tereyağı almayacağım dedi. Yaşlı adam üzülerek efendim bir yanlışım mı oldu dedi.
Bakkal, efendi senin bana verdiğin tereyağını tarttim 900 gram geldi ayıp değilmi bu yaptığın dedi.
Yaşlı adam utanarak başını yere eğdi ve
– efendim bizim terazimiz yok, sizden bir kilo şeker almıştık onu tartı olarak kullanıyoruz dedi.
Bakkal utancından ne yapacağını şaşırdı.
Böyledir işte dünya…
Kime ne ağırlıkta kıymet verirsen o ağırlıkta kıymet bulursun.

Her gün yaptığınız beş şey, daha iyi bir yaşamın anahtarı olan sezgilerinizi devre dışı bırakıyor. Altıncı his, biz farkında olsak da olmasak da, günlük yaşantımızda çok güçlü bir rol oynuyor. Siz de sürekli, “Neden bütün aksilikler beni buluyor ya da hayatımda yolunda gitmeyen şeyler var?” diye kendinize soruyorsanız , bu beş şeyden hangilerini sürekli yaptığınıza dikkat edin. “Mutlu, sağlıklı, harika bir hayatım var.”diyorsanız, bunu sürdürmek ve çevrenize faydalı olmak için yine bu yazıyı okumanızı öneririz.
Midenizde ansızın beliren bir ağrıyla kötü bir hisse kapıldığınızda, altıncı hissiniz sizi yakın bir tehlikeyle ilgili uyarmak için midenize tekme atıyor olabilir. Diğer taraftan aynı his size, eğer yeni bir iş fırsatı karşınıza çıktıysa onu mutlaka değerlendirmeniz gerektiğini de söylüyor olabilir.
Psikoloji alanındaki pek çok araştırma bir muamma olan altıncı hissin varlığını ispatlar niteliktedir. Örneğin iki psikolog ile bir mühendisin sonuçlarını dünyaya açıkladığı bağımsız bir deneyde, gönderici/iletici olan kişi binlerce kilometre uzaklıktaki alıcı konumundaki kişiye duygusal düşünceler göndermiş. Uzmanlar tam bu sırada alıcının parmaklarındaki kan hacminde gözle görülür bir artış gözlemlemişler. Bu da gösteriyor ki; alıcı gönderenin mesajını bilinç dışı seviyede, kendi bilinç alanında hissetmiş ve bedeni uyarıcıya tepki vermiştir.
İnsan olarak bizim okulda, ailemizde ya da medyada bize öğretilenden, anlatılandan çok daha büyük, inanılmaz bir potansiyelimiz var. Ama bedenimizdeki ve zihnimizdeki blokajlar nedeniyle çoğunlukla Altıncı His fenomenini deneyimlemeyi reddediyoruz.
İşte sezgilerinizi bastırmanıza neden olan, Altıncı hissinizi devre dışı bırakan 5 faktör:
1. Mantığınızın düşüncelerinizi ve hareketlerinizi kontrol etmesine izin veriyorsunuz:
Sezginin en büyük düşmanı mantık, sizin iç güdüsel şeyleri hissetme yeteneğinize ve yüksek benliğinizle erişiminize ket vurabilir. Çoğumuz lineer düzlemde koşullanmış hayatlar yaşıyoruz. Okulda bize “neyi düşünmemiz” gerektiği öğretilir, “nasıl düşünmemiz” değil. Daha da önemlisi, ortalama müfredatta ezoterik konulara ve hislerinizin şifresini nasıl çözeceğinize asla yer verilmez. Analitik düşünce bize problemlerimizin çözümünde yardımcı olabilir ve asla göz ardı edilmemelidir ama aynı zamanda alternatif yollar keşfetmemizi sağlayan sezgisel bilgiyi kullanmamızı da engeller. Sezgi çoğu zaman mantıklı olmaz ama bu onun doğru olmadığı anlamına da gelmez. Sezginizin yolundan gidin, zihninizin sizi inanmanız için ikna ettiği şeyin değil.
2. Hayatınızda sürekli negatif olaylar gerçekleşiyor:
Eğer evrenin size gönderdiği işaretlere dikkatinizi vermezseniz, en yüksek hayrınıza olmayan kararlar
verebilirsiniz. Pek çok insan hayatlarını otomatik pilotta yaşar ve eğer kendileri ve çevreleri hakkında daha fazla farkındalık içinde olsalar hayatlarının çok daha iyi olacağı hakkında bir kirleri yoktur. Her gün meditasyon, gözden geçirme/derinlemesine düşünme, temiz hava alma, nefes egzersizleri, yoga gibi sizi şimdiki ana getirecek, yaratıcı enerjinizi yükseltecek bir şeyler yapmak için zaman ayırın. Hayatınızın her gününü koşuşturmaca içinde geçirdiğinizde önemli mesajları kaçırırsınız. Yavaşlayın ve sezgilerinizle bağlantıda kalmak için daha bilinçli yaşayın.
3. Egonuzun içinde çok fazla yaşıyorsunuz:
Kendinizi sürekli başkalarıyla karşılaştırmak, kendini küçümsemek ya da büyük görmek, çok fazla üzülmek ve öz değerinizi yükseltmek için mukayese yapma ihtiyacı hissetmek altıncı hissinizle bağlantınızın kopmasına neden olur. Siz kalbinizde daha fazla yaşamayı öğrenmedikçe ego hayatınızı kontrol altına almak ve sizi sürekli aşağı çekmek ister. Meditasyon egonun çözülmesine yardım eder çünkü siz benliğin gerçekte var olmadığını, sadece farkındalığınızın var olduğunu fark edersiniz. Ego zihni temsil eder, gerçek benlik ise kalbi işaret eder. Altıncı his mantıksal düşünceden çok hisleri temel aldığından siz zihnin gevezeliklerini susturma ihtiyacı hissedersiniz. Böylece kapıları egonun dominantlığıyla zorlayacağınıza, yaşamla efor sarf etmeden akabilirsiniz.
4. Başkalarının ne düşündüğüne çok fazla önem veriyorsunuz:
Eğer sürekli çevrenizden onay beklerseniz sezgisel yaşayamazsınız. Hayatınız diğer insanların görüşleri etrafında dönüyorsa özgün bir hayat yaşayamazsınız. Altıncı hissiniz en iyisini bilir, o yüzden boşuna enerjinizi sizinle aynı vizyonu paylaşmayan insanların gözüne girmek için harcamayın. Çünkü onlar asla sizin yaşam tarzınızı onaylamayacaklardır, bu nedenle onaylarını almak için zahmete girmeyin. Seçimlerinize değer vermesi için başkalarına ihtiyaç duymadan kendi kararlarınızı alırken güvende hissedin. Bu biraz pratik yapmayı gerektirecektir ama sizin içsel rehber sisteminiz sizi günden güne yönetiyor olacaktır. Sadece iç sesinizin, dışınızdaki seslerden daha fazla yükselmesi için ona fırsat verin.
5. Kendinizi çevrenizden ve kendinizden kopuk hissediyorsunuz:
Altıncı hissiniz çok daha güçlendiğinde kendinizle ve başkalarıyla ilişkilerinizde daha derin bir bağlılık hissedersiniz ve yeryüzündeki bütün yaşamla çok daha fazla empati kurmaya başlarsınız. Bu dünyayı eşsiz bir şekilde etkileme gücüne sahip olduğunuzu fark edersiniz ve bu gezegende kendinizi geliştirmek için dışarıdan herhangi bir şeye dayanmaya ihtiyaç duymazsınız. Eğer henüz böyle hissetmiyorsanız cesaretsizliğe kapılmayın Sadece zihninizi rahatlatın ve zaten içinizde olan bilgeliğin yüzeye çıkmasına izin verin. İçinde yaşadığımız yüksek tempolu dünya bizi gerçek doğamızdan kolaylıkla uzaklaştırabilir, o halde her seferinde matriksten şinizi çektiğinizden emin olun ve yüksek boyutlardaki engin bilgiye bağlanın. Hepimiz yaşamlarımızın mimarı olması için sezgilerimizi kullanmaya doğuştan yetenekliyiz. Sadece yaşadığımız yapay dünyada altıncı his ile bağlantıya geçmek için biraz efor sarf etmeye ihtiyacımız var.
Eğer daha bilinçli, mutlu bir hayat yaşamaya başlamak istiyorsanız sık sık meditasyon yapın, kalbinizde yaşayın ve her şeyin üstündeki sezgilerinize güvenin.
kaynak: spritüeller
![Beyaz_Lale[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/07/beyaz_lale1.jpg?w=453&h=339)
Tiyatroda bir deyim vardır; “Rol Çalmak” Oyun ve konuşma sırası başka bir oyuncudayken, seyircinin dikkatini kendi üzerine çekmeye rol çalma denir.
Bir de hayatımızda rol çalıcılar vardır. Siz ‘sahnedeyken’ oyun sırası sizdeyken, bir ortamda gereksiz yere sürekli öne çıkıp dururlar. Sizin yaşam alanızı, oyun sahanızı sürekli daraltmaya çalışarak, size manevra yapacak bir alan bırakmazlar ve sık sık yaşam sahnenizi işgal ederler. Bu durumun farklı bir versiyonu daha vardır:
Bu kişiler, kendi düşüncelerini ve hayallerini coşkuyla, duygusal sömürüyle veya çeşitli şekillerde allayıp pullayarak; sizin hayallerinizin üstüne kendi hayallerini inşa ederler. Eğer yeterince uyanık davranmazsanız bir bakmışsınız ki onların hayalleri, sizin hayalleriniz olmuş! Bu noktada sizin düşünceleriniz artık, onların beklentilerine ve hayallerine hizmet eder hale gelir. Kayıptır artık hayalleriniz… Böylelikle, enerjinizi de alırlar. Kendi hayalleri ve istekleri için ustalıkla kullanırlar, düşüncelerinizin enerjisini…
Siz artık, başkası için “hoş” ama sizin için “boş” bir hayalin peşinden gitmektesinizdir. Elbette, ara sıra harlarlar bu hayal ateşini. Ya iyi arkadaş cümleleriyle veya “şöyle yaparız birlikte, şunu yaparız” cümleleriyle… Veya çeşitli hediyelerle yaparlar bunu. Başkasının hayalinin rotasında, sizin olmayan bir yolda yürür hale gelirsiniz. Bu durumdan uzaklaşmak için öncelikle, herkesle iyi geçinmek zorunda olmadığınızı anlamalısınız. Sırf insanlarla iyi geçinmek ve onaylanmak için herkesin her dediğine inanmamalıyız. Zaten bu gerçekçi bir düşünce de değildir ve eninde sonunda bizi hayal kırıklığına götürür.
“Başkalarının, senin hakkında ne düşündükleri konusunda endişe duyduğun sürece onlar senin sahibindir.” Walsch
İnanmak veya İnandırılmak
İnancın birçok yönü kanmaktan geçer. İnançlarımız çoğunlukla sağlam temeller üzerine kurulmamıştır. İnançlar; iyi düşünülmüş, iyi hesaplanmış cümlelerle, süslü sözlerle donatılmıştır çoğunlukla. Biz bunları onaylayıp kabul ettiğimiz anda söylenenlere inanmışız demektir. İnandırılmak istenen şeyin çoğunlukla manipüle edici bir tarafı da vardır.
Bazı insanlar size gelip: Yeterince “iyi ve başarılı” olmadığınızı ve “yapamayacağınızı” söylediğinde ve siz buna içten içe “Acaba öyle mi?” dediğinizde yüreğimize “kendine inançsızlık” tohumu ekilmiş olur. Ve bu tohumlar aracılığıyla, biz bundan sonra yaptığımız şeylerde artık yeterince “iyi” ve “başarılı” olamayabiliriz. Birilerinin sözleriyle veya zamanla kendi kendimize eklediğimiz iç içe geçmiş halkalarla oluşturduğumuz zincirleri kırdığımızda ve inançlarımızdan özgürleştiğimizde, gerçekten bize çizilmiş olan o daireden dışarı çıkıp, genişleriz. Düşünce ve hareket özgürlüğü kazanıp, ona göre seçimler yaptığımızda, kendi aklımızla düşünüp, ona göre yaşadığımızda olası dramlardan kurtuluruz.
“İnsanlar genellikle olduklarına inandıkları kişi haline gelirler. Eğer bir şeyi yapamayacağıma inanırsam; bu inanç, onu yapma gücünü elimden alır. Yapabileceğime inanırsam, başlangıçta sahip olmasam bile onu yapacak gücü kendimde bulurum.” Mahatma Gandi
Unutmayın, hayatınızın öznesi sizsiniz. Eğer bu gerçeği hayatınızda yeterince kavramamışsanız; kendi yaşam oyununuzda kendinize “figüran” rolünü biçiyorsunuz demektir. Kendi hayatınızın başrolünü oynayabilmek ve rolünüzün hakkını layıkıyla verebilmek için her daim uyanık bir zihin halinde olunmalıdır. Ayrıca farkındalığınızı sürekli yüksek tutmalı ve kendinizi iyi tanımalısınız. Her zaman güçlü ve kendinden emin olmak da önemlidir. Hayatta kim olduğunuzu, ne istiyor olduğunuzu iyi biliyor olmalısınız. Kendinin önemli ve değerli olduğuna dair tam bir inanç, her zaman kişiye güç verir. İsa, bunu çok güzel bir şekilde ifade etmiştir: “Kendini tanı! Bu gerçek, senin özgür olmanı sağlayacaktır.”
“Herkes kendi hayatına sahip çıkmalı. Herkes kendi ruhuna çare olmalı. Kimse, kimsenin ruhuna deva olamaz. Yeri geldikçe, bunu kendimize hatırlatmalıyız.”
![lotus.7[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/06/lotus-71.jpg?w=780)
Eğer bir bardak suya, bir avuç dolusu tuz atarsanız, o su içilmez olur. Ama bir avuç tuzu bir nehre atarsanız, insanlar hala o sudan içip, yemek pişirebilirler. Nehir kocamandır, kabullenme ve dönüştürme yetisi vardır. Kalbimiz küçükse, anlayışımız ve merhametimiz limitlidir, ve acı çekeriz. Diğer insanları ve hatalarını kabullenemeyiz ve değişmelerini bekleriz. Ancak kalbimiz büyüdüğünde, böyle şeyler bize acı çektirmez. Çok fazla anlayış gösterebiliriz ve diğer insanları kabulleniriz. Onları oldukları gibi kabullendiğimizde, değişim şansları da olur.
Bu durumda, asıl soru kendi kalbimizi nasıl büyütebileceğimiz. Bunun yolu da kendimizi anlamak, kendi acılarımızı fark edip kendimize şefkat göstermeye başlamaktan geçiyor. Kendimizi mutlu etmeyi öğrendiğimizde, sevme yeteneğimizi de geliştirmiş oluruz.
Sevgi öğrenilen dinamik bir etkileşim olduğu için, çoğumuz anlayış (ve yanlış anlayış) sistemimizi küçük yaşta başkalarından kopyalayarak öğreniriz. Nhat Hanh diyor ki: Eğer ebeveynlerimiz birbirini sevmediyse, sevginin neye benzediğini nerden bilebiliriz ki? Ebeveynlerin çocuklarını bırakabilecekleri en değerli miras para, ev, arsa değil kendi mutluluklarıdır. Eğer mutlu ebeveynlere sahipsek, en büyük zenginliğe sahibizdir