Eşyalarınızı ve kitaplarınızı bıraktığınızda , ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar

14368628_10209287088727796_7960863871892324442_n1

 

Burası Balat’da üç katın toplamı 28 metrekare olan küçük bir ev, Eşyalarınızı ve kitaplarınızı bıraktığınızda , ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar, Mahallenin hayvanlarına bakıp, yoldan geçenlere ücretsiz su veriyorlar .

Seviyorum böyle duyarlı insanları ..

Adres : Balat mah.Yıldırım cad. no: 119 Balat / Fener

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

HAYATI ERTELEME…

ertelemek-nedir1

Kırmızı elbisesi gardırobunda asılıydı, Annem ölürken,o tüm yaşamı boyunca giydiği, dizi dizi koyu renkli, eski elbiselerin yanında adeta sırıtıyordu.
Beni çağırmışlardı
Ve annemi gördüğüm anda
Çok fazla ömrünün kalmadığını anlamıştım.
Kırmızı elbiseyi görünce ,ona
“Anneciğim, ne kadar güzel bir elbise bu böyle!” dedim.
“Hiç üzerinde görmemiştim”
“Hiç giymedim ki ” dedi usulca.
“Otur yanıma Millie,
Eğer ölmeden önce başarabilirsem
Sana bir ders vermek istiyorum.”
Yatağın kenarına ilişiverdim.
Annem derin bir soluk aldı,
Hiç tahmin edemeyeceğim kadar derin bir soluk.
“Çok fazla vaktim kalmadı ama,
Artık bazı şeyleri görebiliyorum,
Size hep iyi şeyler öğrettiğime inanırken,çok yanlış şeyler
öğrettiğimi fark ettim.”
“O nasıl söz öyle anneciğim ?”
“Öyle,her zaman , iyi bir kadının
Asla önce kendisini düşünmemesi gerektiğine inandım,
Hep başkalarını düşünmeliydim kendimden önce.
Onun, bunun, her zaman
Herkesin isteklerini yerine getirmeliydim,
Benim isteklerim ise, başkalarının isteklerinin altında ezilip kaldı hep.
Belki günün birinde benim isteklerim de gerçekleşirdi. Ama o gün hiç gelmedi.
Tüm yaşamım böyle geçti, fedakarlıklarla.
Baban için, erkek kardeşlerin ve kız kardeşlerin için, senin için yaptığım fedakarlıklarla.”
“Evet , anneciğim, bir annenin yapabileceği her şeyi yaptın.
“Ah, Millie ah, ne senin için,
Ne de onlar için yaptıklarımın bir yararı olmadı.
Anlamıyor musun?
Sizlere hataların en kötüsünü yaptım.
Kendim için hiçbir zaman hiçbir şey istemedim.!”
“Baban şimdi yan odada,öfkeyle duvarlara bakıyor.
Doktor ona öleceğimi söyleyince,
Yanıma geldi ve ölmeden önce öldürdü beni.
“Ölemezsin, beni işitiyor musun?
Bana ne olacak sen ölünce?.”….
Evet, çok zor olacak , biliyorum.
Mutfakta tavanın bile nerede olduğunu bilmez , biliyorsun.”
“Ve sizler, çocuklarım,
Her zaman, hepinize koştum.
Haftanın yedi günü
Evde ilk uyanan, son yatan hep ben oldum.
Yanık ekmekleri ve en küçük çöreği hep ben yedim.”
Bir kadının verici olmaktan öte bir görevinin olmadığını,
Hatta bir kadının verici olmazsa, var olmadığını öğrendiler.
Biriktirdiğim her kuruşu,
Giysilerinize, kitaplarınıza harcadım,
Çoğu zaman gereksiz bile olsa.
Yaşamımda bir kez bile , alışverişe çıkıp,
Kendime güzel bir şey satın almadım.
“Sadece geçen yıl, gördüğün o kırmızı elbiseyi aldım.
Sakladığım bir yirmi dolarım vardı.
Tam çamaşır makinesini tamir ettiririm o parayla derken,
Eve o koskoca paketle döndüm o gün.
Baban çok üzdü, yıktı o gün beni.
“Böyle bir elbiseyi nereye giyeceksin ki?
Operaya mı gideceksin yoksa?
Sanırım haklıydı. O elbiseyi hiç giymedim,
Mağazada denemek için giymekten başka.
“Ah Millie, eğer bu dünyada kendini düşünmezsen,
Öbür dünyada mutlu olunur sanırdım.
Ama artık inanmıyorum buna.
Bence Tanrı, isteklerimizi bu dünyada
Ve şimdi gerçekleştirmemizi istiyor bizden.
“Millie, şimdi bir mucize olsa
Ve bu yataktan kalkabilsem,annen çok farklı bir insan olurdu.
Ama ben sıramı böyle savdım.
Belki zor olurdu öğrenmem,
Ama öğrenirdim Millie, ÖĞRENİRDİM!
Annemin bana son sözleri şunlar oldu;
“Millie, benim yolumdan gitme,söz ver bana.”
Anneme söz verdim.
Annem ise sırasını savdı..
Ve son nefesini verdi.
Buna benzer pek çok şey okumuşuzdur. Hemen hepsi de yaşamı ertelemememiz gerektiğini ve her günü yaşamın son günü gibi yaşarsak, yaşama anlam katacağımızdan söz eder. Ben bunu okurken çok sevdiğim bir dostumu hatırladım. Yirmi yıllık evliliğini ihanet nedeni ile bitirme noktasındayken yanındaydım ve ağlıyordu. “Biliyor musun?” dedi, “Ben niye ağlıyorum?”
“Yirmi yıldır hemen her gün pilav yaptım, evdekiler seviyor diye.Kimi gün şehriyeli, kimi gün domatesli, kimi gün bulgur.
Bir tek gün bile sade pilav pişirmedim.
Oysa benim en sevdiğim Sade pilavdı….!
Alıntı

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Vazgeçmenin Gücü…

8b54e6937d53af48a407b2e032abdb641

“Dört psikolog arkadaş bir gün bir deney yapmaya karar verirler.
Amaçları düşünce gücüyle mum ışığını söndürmektir.
Bir mum yakarak masanın üzerine koyarlar ve masanın etrafına otururlar. Olanca güçleriyle muma yoğunlaşırlar. Mumun ışığında herhangi bir hareket yoktur. Yoğunlaşmaya devam ederler ama mum ışığında en ufak bir titreme bile olmaz.
Bir saati henüz devirmişlerdir ki tam o sırada sokaktan gürültüyle bir kamyon geçer. Dışarıdan gelen gürültüyle birlikte bu dört arkadaş irkilir ve muma yoğunlaşmayı bırakırlar. O anda mumun ışığı sönüverir.
Evrenin kuralı bellidir: İste ve serbest bırak.
Serbest bıraktığında her ne istedi isen o sana geliyor. Ama önce istemek zorundasın.
Newton kafasına elma düşünce yer çekimini buldu. Halbuki o güne kadar pek çok insanın kafasına ağaç altında uyurken elma düşmüştü. Peki neden Newton yer çekimini buldu da diğerleri bulamadı? Çünkü Newton kafasına elma düşmeden önce binlerce saatlik bir uğraş vermişti. Yine bir gün çalışmaktan yorgun düştüğü bir sırada uyuyakaldı yani serbest bıraktı ve bilgi kafasına düştü.
Doktor iğne yaparken bile fazla kasmayın kendinizi diyor. Neden? Çünkü kendini kasarsan iğne vücutta rahatça kılcal damarlara ulaşamaz. Kendini serbest bırakmadığın zaman akamazsın. Akış ancak rahat ortamda gerçekleşir.
İşte bütün bunlar aslında vazgeçmenin gücüdür.

Cem Özüak

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Işıklar içinde uyu. Orada bizi biz yapan, kalbimizi anlatan kim varsa selam söyle. Seni seviyoruz

fft267_mf25017801

 

O çapkın bir sevgili, o Hababamın yakışıklısı. Bazen hasta kardeşi için kitaplarını satan bir ağbi. Aşk için damlara çıkan bir deli divane. Fabrikatör babası Hulusi Kentmen’nin haylaz oğlu. Tam genç kızların hayalinde ki gibi, ince zayıf, boylu poslu.
İzmirliyim ben ama bilen bilir, Bakırköy’de büyüdüm. Kenan Par’sın piyango bayinden bilet alan, Erol Taş’ın kahvesinin önünden geçen, bir çocukluğum oldu. Hiç tanışmadık Tarık Akan’la ama yanımdan çok geçip gitti. Bazen el sallardım, o da el sallardı gülümseyerek. Yılların alışkanlığı tabi, tanınmış biri olmak böyle bir şey
Şimdi bana kim öldü derseniz. O Hababamın yakışıklısı öldü derim. Çapkın sevgili derim. Daha neler derim de. Tarık Akan öldü demem.
Zaten bir sinema sanatçısının arzusu bu degil midir. O da öyleydi işte. Oynadığı her rolde bizden biri yaptığımız her karakterle defalarca bizi kendini sevdiren.
Işıklar içinde uyu. Orada bizi biz yapan, kalbimizi anlatan kim varsa selam söyle. Seni seviyoruz

Murat Ginlik

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Enerji Bitiriciler/ Enerji Yükleyiciler

14355180_10207238899711925_4040224720270558772_n1

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İnsanlığa en büyük hediye Küba’dan mı geliyor?

page_kubali-doktorlar-basardi-kanseri-durduran-asiyi-buldular_8633231391

 

Küba en yoksul dönemlerde bile bilim ve araştırmadan vazgeçmedi. En büyük mucize de sağlık alanında oldu. Tahmini ömür süresi 80 yıl, ABD’den fazla. Bebek ölümleri bazı yerlerde sıfır! Hastaneler herkese bedava. Ama esas bomba, kanser aşısı Cimavax. Japonya ve Avrupa’dan sonra Amerika da klinik testlere başladı. Kübalı idealist doktorlar 5-10 yıl içinde insanlığa yüzyılın hediyesini, Castro kardeşlere de “altın vuruş” fırsatını verebilir.

Havana’nın hemen dışında, Küba’nın gözbebeği La Pradera Sağlık Merkezi’ndeyiz.

Fidel Castro’ya da bakan meşhur klinik…

Venezuela’nın eski lideri Hugo Chavez kanser tedavisini ülkesinde değil, burada gördü.

Futbol ilahı Diego Armando Maradona sık sık gelip, sağlık depoluyor.

Gazeteci olduğumuzu söylersek giremeyeceğimiz için başka bir bahane buluyoruz.

Bu güzel insanları aldatmak istediğimizden değil, bürokrasiyi asla aşamayacağımız için…

Sağlık turizmi hakkında bilgi alırken bir bakıyorum, bir Türk daha var burada.

İstanbul’daki bir üniversite hastanesinde doktormuş…

21 yaşındaki kız kardeşi kanserle savaşıyor. Tedavisi için evini, arabasını, nesi varsa satmış.

Ama deniz bitmiş… Anladığım kadarıyla son parasını bilete harcamış ve Küba’da almış soluğu…

Kız kardeşi nur yüzlü, gencecik bir kız…

Abisinin kederi yüzüne vurmuş, bize “Amacım biraz daha yaşatabilmek, gittiği yere kadar” diyor.

Giriş için hastaneye verecek parası yok. “Bankadan gelecek, o zaman vereceğim” diyor.

Hastane görevlileri de durumu anlıyor ama Küba’da hastaları geri çevirmiyorlar.

İçimiz parçalanıyor, işi gücü bırakıp destek olmaya çalışıyoruz.

Dünyanın zenginleri son çare olarak nasıl “Bir de Ameriya’yı deneyelim” derse, üçüncü dünyanın orta sınıfları kapağı Küba’ya atmaya çalışıyor.

Rehberimiz Fidel “En azından hastanelere güvenebilirsiniz. Paranızı almak için gereksiz testler filan yaptırmazlar” diyor.

BİZLER ŞANSLI İNSANLARMIŞIZ!

La Pradera’da geziyoruz. Dünyanın en neşeli hemşireleri, yüzme havuzu, palmiye ağaçları… Ve yabancılar için oldukça düşük fiyatlar.

Doktor arkadaşımızla ve kardeşiyle vedalaşıp çıkarken Fidel iç geçiriyor: “Biz gerçekten şanslı insanlarız. Her hastane bu kadar lüks değil ama aynı tedavilerin hepsi bedava… Adamcağız doktor ama kalkıp Türkiye’den buralara gelmiş…”

Bu iki kardeşe Türkiye’de yeniden ulaşmaya çalıştım ama numara kapalıydı. Bu durumda fotoğraflarını kullanmadım. Allah yardımcıları olsun…

SAĞLIK MUCİZESİNİN KAHRAMANLARI

Peki Küba onca fakirliğe, zorluğa rağmen sağlık mucizesini nasıl başardı?
Cevabı basit: Azimle…
1959’da devrimcilerin en büyük hedefleri şunlardı: Aşırı yoksulluğun yok edilmesi, halkın tamamının okuryazar olması ve herkese bedava eğitim ve sağlık hizmeti…
Küba devrimden önce de tıpta ileri bir ülkeydi. Ama devrim sonrası doktorların yüzde 40’ı ABD’ye kaçtı. Sadece 3 bin doktor ve Havana Üniversitesi’nden 16 profesör kaldı.
Havana’da buluştuğumuz doktor Angela Ramirez (55) “Büyük profesörlerimiz… Arkadaşları gitti ama onlar gitmedi. Bazıları hala çalışıyor. 80, 90 yaşındalar. Hocalarımız… Onlara çok şey borçluyuz” diyor duygulu bir ifadeyle.
Kendisi de doktor olan Che Guevara bedava sağlık hizmetini ve önleyici tıbbı öncelik olarak belirledi. 1976’da bu, Küba anayasasına eklendi. 50. madde şöyle diyordu: Herkesin sağlık hizmetine hakkı vardır. Devlet bu hakkı ücretsiz tıp ve hastane hizmetiyle garanti eder.
Küba’da diş bakımından cinsiyet değiştirmeye kadar her şey ücretsiz!
170 kişiye bir doktor düşüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bu oranda dünyada İtalya’dan sonra ikinci sırada.

FİDEL’İN ELÇİLERİ

Fidel Castro: “Enternasyonalist olmak, insanlığa borcumuzu ödemekle mümkündür” dedi. 185 bin Kübalı doktoru, 100’ün üzerinde ülkeye gönderdi.
Küba az gelişmiş ülkelere G-8 ülkelerinin toplamından çok tıp görevlisi gönderiyor.
Venezuela’da başlattıkları ‘Mucize Operasyonu’nda Latin Amerika’da 6 milyon kataraktlı ve görme engellinin yeniden görmesini sağladılar. Yoksul insanlara bedava gözlük ve kontakt lens verdiler.
Küba doğal felaketlerle mücadelede de dünyada en iyilerden biri.
Katrina Kasırgasında Amerika’ya 1500 kişilik bir insani yardım tugayı göndermeyi önerdiler.
Ama Bush yönetimi teklifi reddetti.
Küba’nın sosyalist doktorlarına “Fidel’in elçileri” diye bakanlar da oluyor doğal olarak.
Bu yüzden ABD, Küba’nın tıp atılımlarına mesafeli yaklaştı.
Ambargoyla tıp makinalarının adaya gitmesini engelledi.
Fidel ve Raul inat etti, araştırma bütçelerini kesmedi. Hatta buna “Fidel’in kumarı” denildi.
Ve sonunda Küba öyle bir adım attı ki buna ABD de kayıtsız kalamadı.
Sürekli dünyanın en iyi purolarını içtikleri için adada akciğer kanseri çok yaygın.
Kurdukları Moleküler İmünoloji Merkezi 25 yıl boyunca kansere karşı bir aşı üzerinde çalıştı ve başardı.

KANSER AŞISI KÜBA’DA KULLANIMDA

2008’deki klinik denemelerin ikinci fazında, aşı olan kanser hastalarının diğerlerine oranla 4 ila 6 ay uzun yaşadığı tespit edildi.
Ve Sağlık Bakanlığı Cimavax adlı aşıyı halka ücretsiz vermeye başladı.
Küba’daki bin kişiden sonra Avrupa’da da bin kişi teste tabi tutuldu.
Aşının, ömrü bir yıla kadar uzatabildiği, 60 yaş altındaki hastalarda iyi sonuç verdiği ortaya kondu.
Bu aşı doğrudan tümöre saldırmıyor. Tümörün ürettiği ve kanda dolaşan “epidermal büyüme faktörü” adlı proteini hedef alıyor.
Bu protein hücrelere büyümesini ve bölünmesini söylüyor, kanseri yayıyor. Aşı işte bu proteinin kanser hücrelerine yapışmasını engelliyor.
Cimavax önleyici bir aşı değil. Var olan tümörlerin büyümesini ve metastaz atmasını engelliyor.
Geç aşama kanseri, kronik ama beraber yaşanabilen bir hastalığa dönüştürüyor.
Obama’nın Küba açılımından sonra ABD’deki Roswell Park Kanser Enstitüsü aşıya ilgi gösterdi ve klinik deneyleri başlatmaya karar verdi. Şu anda Gıda ve İlaç Dairesi FDA’dan izin alma sürecindeler.
Bu aşının klinik testlerden geçmesi, ABD’de kullanıma girmesi 5-10 yıllık bir süreç. Küba’nın üretim kapasitesi sınırlı. Testleri akciğer dışındaki kanserlere uygulama şansları da olmadı. O yüzden ABD ve diğer ülkelerin katılımı çok önemli.
Uzmanlar, testler olumlu sonuç verirse, bir gün Cimavax’ın insanların çocukken yaptıracağı önleyici bir aşı haline gelebileceğini belirtiyor.
İşte o zaman Küba esas devrimi, insanlığın en büyük düşmanı olan kansere karşı yapmış olacak.

kaynak: biliyomuydun

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İnsan İlişkileri Üzerine Samimi Tavsiyeler…

falda-muhabbet-kusu-gormek1

1- İnsan yaratılmışların en kutsalı ve varlığın özetidir. ”İnsanı sevmek” gerekir.

2- İnsanlarla “selamlaşmak” gerekir. Selam dostluğu arttırır, yeni dostlar getirir.

3- İnsanlara karşı “güler yüzlü” olunmalıdır. ”Gülümsemesini bilmeyen dükkan açmasın” dermiş Çinliler…

4- Her “insanın adı” sevimlidir, öğrenmek ve onlara adlarıyla hitap etmek yararlıdır. Elbette hoşlanacakları biçimde…

5- Kimseyle “tartışmamaya girmemelidir”. Tartışmayı kazanırsan karşındakini yitirirsiniz; kaybedersen kendine özgüvenin yara alır…

6- “Kimseyi eleştirme”…Hiçbir yararı olmaz… Mutlaka eleştirmen gerekiyorsa kendi kusurunu söylemekle başla; onu bir meziyetini öv; karşındakinin kişiliğini koruyarak davranışının yakışmadığını söyle…

7- İnsanların meziyetlerini , “iyi işlerini takdir et ve onları öv”…Elbette gerçekçi olmak kaydı ile…

8- İnsanlara “içten ilgi” göster… İçtenlikle

9- İnsanlara “ilgilenecekleri konulardan söz et” , kendinden söz etmeyi en aza indir, onlarla sohbet eyle…

10- Konuşanların sözlerini kesmeden “dinlemeyi öğren”…Gerçekten dinle, dinler gibi yapma

* Alıntıdır.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

94 yaşında…

14355617_1754297244818920_5309866941623576778_n1

 

1922.
94 sene önce…
İngiltere’de doğdu.
Babası petrol mühendisiydi, iş için Afrika’ya taşındılar, Uganda’da yaşadılar, svahili dilini öğrendi, uçsuz bucaksız savanlarda çıplak ayakla koşturdu, macera filmlerini andıran hayatı işte böyle başladı.

*
Çılgın.
Güzel.
Etrafına ışık saçan bir kızdı.
*
Londra’ya döndüklerinde, bale, tiyatro, şan dersleri aldı, sahnelerde olmayı düşlüyordu ama, henüz 20’sinde aşık oldu, evlendi, eşi çok zengindi, aralarında ciddi yaş farkı vardı, bambaşka bir hayata savruldu, düşündükleri gibi gitmedi, boşandılar, bir başkasına aşık oldu, gene evlendi, bu seferki eşi daha da zengindi, önce New York’a taşındılar, sonra Cenevre’ye yerleştiler, muhteşem bir malikanede yaşıyorlardı, jet sosyetedeydi, ışıltılı partilerdeydi ama, Afrika savanlarında koşturan ruhunun aradığı bu değildi, gene boşandı.
*
Küçücük bi yelkenli aldı, tek başına, Akdeniz’e açıldı. Yunan adalarına demirledi. 20 sene… Şu adadan bu adaya dolaşırken, Ege denizini avucunun içi gibi bilen, tecrübeli bir kaptan haline geldi.
*
1975.
Ömründe ilk defa…
Marmaris’e uğradı.
Dalyan’a.
İztuzu plajına vuruldu adeta.
*
Seneye gene geldi.
Öbür sene, gene.
*
Olacak gibi değildi.
Ayrı duramıyordu.
*
1986.
64 yaşındayken…
Tası tarağı sattı.
Dalyan’a taşındı.
İztuzu plajında derme çatma, ilkel bi barakaya yerleşti.
*
Bi sabah uyandı ki…
Etrafı carettalarla dolu.
*
Meğer…
Yuvasını, carettaların yuvasına yapmıştı!
*
Çocuğu yoktu.
Kaplumbağaları evlat edindi.
*
Gel zaman git zaman… İztuzu Plajı’na beş yıldızlı otel yapılacağı anlaşıldı. İngiliz-Arap ortaklığı, 1800 yataklı bir otel dikilecekti. Doğal Hayatı Koruma Derneği’yle elele verdi, dünyayı ayağa kaldırdı, ABD’de İngiltere’de İsviçre’de kampanya başlattı, Turgut Özal hükümetine geri adım attırdı, otel projesini iptal ettirdi, İztuzu plajı SİT alanı ilan edildi, carettalar ilelebet kurtuldu.
*
Bir daha böyle bir tehlike yaşanmasın diye… Deniz Kaplumbağaları Koruma Vakfı’nı kurdu. Vakfın kurulması için gerekli olan parayı kendi cebinden verdi.
*
2009’da…
87 yaşındayken…
Türk vatandaşı oldu.
*
Joan Christine Fairey Haimoff.
Kısaca “kaptan June” olarak tanınıyor.
*
Sekiz köpeği ve dokuz kedisiyle birlikte hâlâ o barakada yaşıyor, 1966 model vosvosuyla Dalyan sokaklarında dolaşıyor, bilgisayar kullanıyor, gündemi takip ediyor, İztuzu’na çivi çakılmasın, carettaların üreme alanlarına zarar gelmesin diye mücadelesini sürdürüyor, bölgedeki tüm çevreci eylemlere en önde katılıyor.
*
94 yaşında…
*
Memleketinden binlerce kilometre uzakta, bizim memleketimizi, bizim topraklarımızı, bizim doğamızı, bizim faunamızı korumaya çalışıyor.

Yılmaz ÖZDİL

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 11 Comments »

Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…….”

misafire-ne-ikram-edilir1

 

“….Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa,paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.

Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof.Covey in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek de çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu, “Anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve de yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Herhalde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı. Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; KENDİ KURABİYE PAKETİ, HİÇ AÇILMAMIŞ OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU ! MEĞER, ADAMIN KURABİYESİNİ YİYORMUŞ.

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çogu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz. Covey bu örnekleri ; aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler, diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor.

Einstein’in bir sözünü anımsatıyor : Karşılastığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.

Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?

Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…….”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

OKUNASI BİR BAYRAM HİKAYESİ

14355155_10209194382550840_6326819234415103232_n1

Oğluma hep anlatırdım çata patı. Ağzı açık dinler alsana baba derdi ama yoktu hiç bir yerde. Geçen sene inat ettim. Ne kadar arka sokak varsa, hatta bunca yıldır yaşadığım şehrin hiç girmediğim arka sokakları da dahil, saatlerce aradım. Artık umudu kesmiş geri dönmeye karar vermiştim. Çok sıcaktı ve ağzım dili kurumuştu. Çok kenar bir mahalledeydim ve karşıda izbe bir bakkal dükkanı vardı. Oraya doğru yürüyüp soğuk bir soda almak için içeri girdim. Yaşlı bir adam buyrun diyordu ama ben sodayı falan unutmuş gözlerimi büyülenmiş gibi ıvır zıvır şekerlerin dizildiği tezgaha dikmiştim. İşte tam karşımda düzinelerce duruyordu. Elimle işaret ederek, onlardan kaç tane var diye sordum. Yaşlı adam tereddütlü bir ses tonuyla, kaç tane alacaksınız dedi. Ne kadar elinizde var diye sabırsızlıkla sordum. Alta baktı, eğilip açılmamış bir kutu daha çıkarttı. O an kendimi görmesem de gözlerimin ışıl ışıl parladığından eminim. Gülümseyerek hepsini alıyorum dedim.

Dünyanın en büyük hazinesiyle o dükkandan çıkıp çocuklar gibi sevinçle nasıl oğlumun yanına gittim hatırlamıyorum. Bir tanesini alıp uzattım, bak dedim bu çata pat. Eline aldı şaşkınlıkla inceledi. Hadi dedim duvara sürt. Bir anda küçük çatırtılar yükseldi, korkup elinden attı ama o patlamaya devam ediyordu. Yerde pıtırdadıkça ikimizin de yüzüne muzip bir gülümseme yerleşti. Sonra saatler ayağımızın altında ezerek duvarlara sürterek deliler gibi eğlendik. Arkadaşlarıda geldi. Hayatında hiç çata pat görmemiş o çocuklar, tabletler son model telefonlardan, pc’lerden alamadıkları bir hazla o basit kağıda dizilmiş siyah kabarıklıkları hayranlıkla izliyor, pıtırdarken kahkahalar atıyorlardı
Hepsi bitti son bir tane kaldı. Oğlumla ikimiz birbirimize baktık. Dedim ki hayır bunu saklayacağım. Bir daha bulamazsak senin çocuğunda görsün…
Bu sene yine gittim o bakkalın olduğu yere. Çoktan yıkmışlar yerinde bir inşaat vardı. Nedense bunu tahmin ediyordum ama yine de üzüldüm. Fakat bir kerede olsa bu şansı yakalamış olmak, oğluma babasının çocukluğuna dair bir şey yaşatmış olmanın maneviyatı en büyük tesellim
Oğlum hala anlatır durur, arkadaşları da baban yine alacak mı diye sorup duruyorlarmış. Eminim hiç biri hayatları boyunca bu kadar eğlenmediler
Şimdi bana delimisin diyebilirsiniz ( evet deliyim) ama olay sadece bir çata pat değil. Ben hayattan şunu öğrendim ki, insanoğlu ne kadar gelişirse gelişsin, geçmişin küçük bağlarıyla ayakta kalıyor. Oğlum içinde zor zamanlar olacak. Bazen çok sıkılacak bazı şeyler onu bıktıracak. Fakat en kötü anında bile birden o kahkahalarla güldüğümüz gün aklına gelecek ve babam benim için aramıştı, bulmuştu diyecek. O an ben bu hayattan çoktan göç edip gitmiş olsam bile onun yüzünde ki gülümsemeyi göreceğim…Sevgiler

Murat Ginlik

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Haaydi İş Başına… Beyaz Noktalar Kaç Tane Söyleyin Bakalım…

14333591_1271593856271902_418227283526716314_n1

Ortaya Karışık, Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 6 Comments »

EGONUN GÖLGESİNDEN AYDINLIĞA YÜRÜRKEN..

foto10711

1.Kırılmayı,Gücenmeyi Bırakın

Başkalarının davranışları hareketlerinizin kısıtlanması için bir neden değildir.Sizi kıran şey sizi zayıflatır.Eğer kırılmak için bir fırsat arıyorsanız onu her dönemeçte bulursunuz.İşte sizi ,dünyanın olması gerektiği gibi olmadığına ikna etmeye çalışan bu şey egonuzdur.Ama yaşamın değerini bilen bir insan haline gelip yaratımın evrensel ruhuyla uyumlanabilirsiniz .Niyetin gücüne kırılarak ulaşamazsınız.Her şekilde,muazzam ego kimliğinden yayılan dünyanın dehşetini ortadan kaldırmaya yönelik eylemlerde bulunun,ama bunu yaparken huzur içinde kalın.Tanrının bir parçası olan sizler onun huzuru dışında yuvada değilsiniz.
Kırılmak , ilk fırsatta sizi kırıp saldırma , karşı saldırma ve savaşa yönelten aynı yıkıcı enerjiyi meydana getirir.

2.Kazanma İhtiyacını Bırakın

Ego bizi kazananlar ve kaybedenler olarak ayırmaya bayılır.Kazanma peşinde olmak,niyetle bilinçli bir bağlantı kurmayı önleyen kesin bir yoldur.Neden ? Çünkü nihayetinde,her seferinde kazanmak imkansızdır.Dışarıda birisi mutlaka sizden daha hızlı,daha şanslı,daha genç,daha kuvvetli ve daha zeki olacaktır ve bunun ardından siz kendinizi değersiz ve önemsiz hissetmeye başlarsınız.

Sizler kazançlarınız veya zaferleriniz değilsiniz.Her şeyin kazanmak olduğu bir dünyada rekabeti ve eğlenmeyi sevebilirsiniz fakat düşüncelerinizle orada olmak zorunda değilsiniz.Aynı enerji kaynağını paylaştığımız bir dünyada kaybedenler yoktur.Kazanmanın zıddının kaybetmek olduğunu redderek kazanma ihtiyacınızı salıverin.Bu egonun korkusudur.Gözlemci olun,herhangi bir kupa kazanma ihtiyacında olmadan farkında olun ve zevk alın.Huzur içinde olun ve niyetinizin enerjisiyle bütünleşin.Ve ironik olarak,her ne kadar fark edilmesi zor bile olsa,siz bu zaferleri daha az kovaladıkça onlar hayatınıza daha fazla gelmeye başlayacak.

3.Haklı Olma İhtiyacını Bırakın

Ego bir çok çatışma ve sürtüşmenin kaynağıdır,çünkü o sizi diğer insanları yanlış görme yönüne doğru iter.Düşman olduğunuzda, niyetin gücüyle olan bağlantınızı kaybedersiniz.Yaratıcı Ruh nazik,sevgi dolu,anlayışlı;öfkeden,kinden ve sertlikten uzaktır.Tartışmalarda ve ilişkilerinizde haklı olma ihtiyacını bırakmak egonuza onun kölesi olmadığınızı,iyiliği kucaklamak istediğinizi ve onun haklı olma isteğini reddettiğinizi söylemek gibidir.Aslında karşımızdaki insanın haklı olduğunu söyleyerek ona kendini daha iyi hissetme fırsatını veriyoruz ve bizi doğruya yönlendirdiği için ona teşekkür ediyoruz.

Haklı olma ihtiyacınızı salıverdiğiniz zaman,niyetinizle olan bağınızı güçlendirebiliyorsunuz. Ama şunu unutmayın ego azimli bir savaşçıdır.İnsanların haklı olma ihtiyacına bağlılıklarından dolayı muhteşem giden ilişkileri sona erdirdiklerini gördüm.Sizleri herhangi bir tartışmanın ortasında durup kendinize şu soruyu sorarak ego odaklı haklı olma ihtiyacını salıvermeye davet ediyorum : Ben haklı olmak mı istiyorum yoksa mutlu olmak mı ? Mutlu , sevgi dolu , ruhsal ruh halini seçtiğinizde niyetinizle bağlantınız güçlenir.Evrensel kaynak ,niyet ettiğiniz yaşamın yaratılmasında sizinle iş birliği içinde olacaktır.

4.Üstün Olma İhtiyacını Bırakın

Gerçek asalet başkasından iyi olmakla ilgili değildir.O,geçmişte olduğunuzdan daha iyi olmakla alakalıdır.Gezegende hiç kimsenin diğerinden daha iyi olmadığına dair daimi bir farkındalıkla sadece kendi gelişiminiz üzerine odaklanın.Hepimiz aynı yaratıcı yaşam gücünden gelmekteyiz.Amaçlanan özümüzü gerçekleştirmek gibi bir misyonumuz var;
Başkalarını görünüşleri,başarıları,sahip oldukları ve egonun diğer endeksleriyle değerlendirmeyin.Üstünlük duyguları yansıtırsanız alacağınız şey dargınlıklar ve düşmanca duygulardır.Bu duygular sizi niyetinizden uzaklaştıran araçlardır.Üstünlük her zaman karşılaştırma yapar.Başkasında görülen bir eksiklikle ortaya çıkar ve algılayabileceği her türlü eksikliği arama ve bunları göz önünde tutma eylemi ile devam eder.

5.Daha Fazlası Olma İhtiyacını Bırakın

Ne kadar çok şey başarsanız ya da elde etseniz de egonuz bunun yeterli olmadığını ısrar edecektir.Kendinizi daimi bir çabalama durumu içinde bulacaksınız ve amacına ulaşmış olma ihtimalini ortadan kaldıracaksınız.Aslında oraya vardınız bile ve şu anı nasıl kullanacağını seçmek sizin tercihiniz.İronik olarak daha fazlasına ihtiyaç olmayı bıraktığınızda istediklerinizden fazlasının hayatınıza geldiğini göreceksiniz.Ona olan ihtiyacınızdan kurtulduğunuza göre ,onu başkalarına iletmek daha kolaylaşacak , çünkü tatmin olmak ve huzurlu olmak için aslında ona çok ihtiyacınız olmadığını farkettiniz.

Evrensel kaynak kendisiyle barışıktır,sürekli genişler ve yaşam oluşturur,asla kendi bencil yollarıyla yaratımı engellemez.O yaratır ve bırakır.Egonun daha fazlası olma ihtiyacını salıverdikçe bu kaynakla daha çok bütünleşirsiniz.Yaratırsınız,kendinize çekersiniz ve bırakırsınız asla daha fazlasını talep etmezsiniz.Size sunulanların değerini bilen bir kimse olarak şu felsefeyi öğrenirsiniz :”Aldıklarımız vermedendir” .Bolluğun size ve sizin aracılığınızla akmasına izin vererek Kaynakla uyumlanıyor ve bu enerji akışının sürmesini garantilemiş oluyorsunuz.

6.Kendinizi Başarılarınız Temelinde Tanımlamayı Bırakın

Başarılarınızın ”sizi” yarattığını düşünüyorsanız bu oldukça zor bir kavram olarak karşınıza çıkabilir.
Başarılarınızdan övgü almaya ne kadar az ihtiyaç duyarsanız, o kadar çok niyetinizin yedi yüzüne bağlı kalırsınız, başarmak için daha özgür olursunuz ve daha çok kendiniz olarak ortaya çıkacaksınız. ne zaman ki kendinizi bu başarılara bağlarsınız ve sadece bu şeylerin tümünü yapmakta olduğunuza inanırsınız, o zaman kaynağınızın huzur ve değer bilirliğinden ayrılırsınız.

7.İtibarınızı Bırakın

İtibarınız sizde yerleşik değildir. O,diğerlerinin zihinlerinde bulunur. Bu nedenle, onun üzerinde hiç kontrolünüz yok. Eğer 30 insanla konuşursanız, 30 itibara sahip olursunuz. Kalbinizi dinleme ve kendinizi içsel sesinizin söylediklerine göre yönlendirme anlamına gelen niyete bağlanma, sizin buradaki amacınızdır. Eğer herkes tarafından nasıl algılanacağınızla çok fazla ilgiliyseniz, o zaman kendinizi niyetinizden koparmış ve başkalarının fikirlerinin size yol göstermesine izin vermiş olursunuz. Bu sizin egonuzun işidir. Kaynağınızla bağlantısız olduğunuzu ve amacınızın başkalarına ne kadar yetenekli ve üstün olduğunuzu kanıtlamak olduğunu göstermek ve enerjinizi diğer egolar arasında bir saygınlık kazanma olduğunu görmediğiniz sürece başaramayacağınız hiç bir şey yoktur.
Amaçta kalmaya devam edin, sonuca bağlı olmayın, ve içinizdekinin sorumluluğunu alın: karakterinizin.
Diğerlerinin gözünde itibarınızın ne olduğunu düşünmekten vazgeçin; bunun sizinle alakası yok.
Ya da Bir kitap başlığının dediği gibi:
Benim Hakkımda Düşündüğünüz Şeyden Bana ne

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yavrularını emziren geyiği gören Kanadalı sürücüler ne yapmış?

13244639_1107499065954183_6157822065563533720_n1

 

Yavrularını emziren geyiği gören Kanadalı sürücüler ne yapmış? Korna? Basıp geçmek?
Hayır yarım saat beklemişler…
Bunu da buraya bırakalım belki bi şeyler değişir…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ağaç Dansı (Chi Gong Çalışması)

cwhl00ujxbk1

Bu aslında özünde bir Çi Gong meditasyın çalışmasıdır. Dans etmek istemeyenler ayakta meditatif bir halde durarak da nefese hazırlanabilirler.

Bunun için, ayaklarınızı omuz açıklığında açarak yere sağlamca basın.
Dizlerinizi hafifçe kırın, bu sırada kalçanızı ve kuyruk sokumunuzu içeriye doğru çekerek, sırtınızın bel çukurunu dışarıya verip, sırtınızı düzleştirin.
Bunu yaparken sırtınızın düzlüğünü hissedebilmek için bir duvar köşesi ya da kapı kenarına sırtınızı verin.

Şimdi bu şekilde ayakta dururken ellerinizi karnınız hizasına getirin.
Kollarınızla sanki görünmez bir ağacın gövdesine sarıldığınızı hayal edin.
Gözleriniz kapalı olabilir ya da sabit bir noktaya bakabilirsiniz.
Bu sırada bacaklarınızdan ve ayaklarınızdan dünyanın merkezine doğru kök saldığınızı hayal edin.

Şimdi de, her nefes aldığınızda yaşam enerjisi olan Çi’yi ellerinizden, ayaklarınızdan içinize çektiğinizi düşünün.
Ellerinizi tıpkı bir ağacın yaprakları gibi, kollarınızı da dalları gibi düşünün ve bırakın güneş, hava elleriniz ve kollarınızdan içeriye köklerinize kadar aksın.
Bu sırada sadece nefes alışınıza konsantre olun.

Elleriniz ağacın fotosentez yapan yaprakları gibi olsun.
Nefes alırken ayaklarınızın ağacın özsuyunu yopraktan alan kökleri olduğunu hayal edin ve yaşam enerjisini gövdeniz boyunca çıkartıp dallarınıza ve yapraklarınıza kadar ulaştırın.

5 ya da 10 dakika boyunca bu şekilde durmaya devam edin.

***

Bu egzersizi bir ağaç altında, doğada yapmak daha da güzel bir açılım sağlayabilir.
Her nefes aldığınızda ayaklarınızın altından köklerinizin dünyanın merkezine doğru uzadığını, yapraklarınızın güneşe ve gökyüzüne doğru uzayıp serpildiğini hayal edebilirsiniz.
Sabit durmaktan hoşlanmıyorsanız, bırakın kollarınız, bacaklarınız içinizden geldiği gibi özgürce hareket etsin.

***

Danstan hemen sonra, düz bir yere uzanıp, dizlerinizi hafifçe kırarak karın kaslarınızı mümkün olduğunca gevşetin.
Ayaklarınızı omuz açıklığınızda açarak yere sağlamca basın.
Kalçanızı ve kuyruk sokumunuzu içeriye doğru çekerek, sırtınızın bel çukurunu dışarı verip, yattığınız yeri tüm onurganızda hissedecek şekilde sırtınız düzleştirin ve bu sırada kendinizi tamamıyla gevşetin.
Ve diyaframınızı kullanarak, doğal nefesler alıp vermeye başlayın.

***

Karnımız aynı zamanda kendimiz demektir.
Göğsümüz de başkalarını temsil eder.
Şimdi, başkalarına kendimizden çok değer vermekle ilgili ne varsa, kendinize önem ve öncelik vermemekle ilgili ne varsa hepsini yıkıp, yeniden yaratımını iptal edelim.

Bu sırada kendi kendinize olumlamaları düşünmeye başlayın;
*Gözlerimi güzellikleri görmeye açıyorum. Kulaklarımı güzel şeyler duymaya odaklıyorum.
* Zihnimi yargılamadan, çarpıtmadan algılamaya, geçmişimin ve düşüncelerimin süzgecinden geçirmeden olayları be kişileri anlamaya ve pozitif düşünceler üretmeye açıyorum.
* Seçimlerim hayatımı belirliyor ve ben seçimlerimde özgürüm.
* Enerjimi ve gücümü suçlayarak, kızarak, cezalandırarak karşımdaki kişi ve olaylara vermek yerine kendime döndürmeyi seçiyorum.
* Kendime dönerek içimdeki dengeyi bulmaya odaklanıyorum.

Kaynak: Hürriyet Gazetesi / Nefesi Keşfet

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dostlar Önemlidir…

terzi-300x3001

 

 

“ Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış… Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük… bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini… Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, “Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer” diye söylenmiş.

Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, “Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı, terzinin yanına yaklaşıp, “Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince, “Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi.

Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. “Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam, “Ben terziyim” yanıtını alınca “Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş.

Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış.

Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya: “Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona “Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş.

Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış. Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu.

Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın…” Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş… Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »