Esas mesele şehirde derviş olabilmekte…

Eski zamanlarda bir dağın  zirvesinde, buzların arasında bir derviş yaşarmış. Bu derviş günlerini ibadetle  ve tefekkürle geçirirmiş. Dağda yaşayan dervişin şehirde yaşayan bir de derviş  arkadaşı daha varmış. O da kadınlar hamamında, yazın kavurucu sıcağında hamamın  ocağına odun atarak geçimini sağlar, arta kalan zamanlarını da ibadet ve tefekkürle geçirirmiş.

Bir gün şehirdeki derviş,  dağdaki derviş arkadaşını ziyaret etmek istemiş. Ocaktan bir kor parçasını  avuçlarının arasına almış ve kor parçasıyla beraber yola çıkmış. Avucundaki koru  söndürmeden şehrin içinden geçmiş, dağa tırmanmış ve en sonunda dağın en  tepesinde buzların arasında yaşayan derviş arkadaşına ulaşmış. Ateşten  hediyesini takdim etmiş. Oturup biraz hoş beş ettikten sonra da derviş şehre,  kadınlar hamamına geri dönmüş.

Bir süre sonra da dağdaki derviş  iade-i ziyaret yapmak istemiş. Eline aldığı bir buz parçasıyla beraber yola  çıkmış. Buzu eritmeden şehrin içinden geçip hamama kadar ulaşmış. Eski dostunu  ocağın başında ateşe odun atarken görmüş. Tam elindeki buzu derviş arkadaşına  vereceği sırada hamamdan çıkan bir kadının bacağını görmüş. Ve elindeki buz bir  anda eriyip buhar olmuş. Bunun üzerine şehirli derviş,  arkadaşına şöyle demiş:

“Yaa derviş efendi, dağda herkes  derviş olur. Marifet şehirde, kadınlar hamamında derviş  kalabilmekte…”

Zor olan dağdaki çiçeğe ağaçlara  sevgiyle bakmak değil. Zor olan trafikte durmadan kornaya basan adama sevgiyle  bakabilmek… İş yerinde arkamızdan kuyumuzu kazan mesai arkadaşımıza, egosunun  peşinde koşan acımasız müdür-patronumuza ya da her fırsatta işten kaytaran  çalışanımıza, kirasını vaktinde ödemeyen kiracımıza ya da kira iki gün gecikti  diye kapıya dayanan evsahibimize hatta yolda yürürken pazar arabasıyla ayağımızı  ezen cahil Anadolulu Fatma teyzeye sevgiyle bakabilmektir. 

Aslında hepimiz potansiyel birer derviş değil miyiz? Mühim olan o aşk ateşiyle  yanabilmek! Dergâhımız dünya, güzergâhımız köprü trafiği! Haydin ermeye  gidiyoruz. Kimseye kızmak yok bu yolda. Aşkla, şevkle sevmek var herkesi…
Kuşları, fareleri, böcekleri…

Cem Özüak

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Değişmeyi seçmek…

Ya aci cekmeye devam edip kurbani oynarsiniz, ya da kendinize ve ilskilerinize ayna tutmaya cesaret edip olani anlar ve degismeyi secersiniz.

.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz…

Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar. KIZILDERİLİ SÖZLERİ…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Her olmayan işte bir hayır vardır…

Gizli nimetler…

Yillar once Iskocya’da yasayan Clark ailesinin bir ruyasi vardi. Bay Clark ve karisi calisti ve para biriktirdi. Dokuz cocuklari ve kendileri icin Amerika’ya seyahat planlari yaptilar. Parayi toplamak yillar aldi ama sonunda Clark ailesi gerekli parayi toparladi, pasaportlarini aldilar ve tum aile icin Amerika’ya gitmek uzere buyuk gemide rezervasyonlar yapildi.

Tum aile fertleri yeni hayatlari ile ilgili heyecan dolu bir bekleyis icindeydiler. Gelgelelim Iskocya’dan ayrilmalarindan 7 gun once, ailenin en kucuk oglunu bir kopek isirdi. Doktor dikis atmanin yanisira kuduzdan suphelenerek evi 14 gunlugune karantinaya aldi ve evin kapisina sari bir carsaf asildi.

Ailenin hayalleri yikilmisti. Planladiklari gibi Amerika’ya yolculuklarini gerceklestiremeyeceklerdi. Baba hayalkirikligi ve kizginlik dolu olarak binmeyi planladiklari ama Clark ailesi olmaksizin gidecek geminin ayrlisini izlemek uzere limana gitti. Bir anda gozyaslarina bogulan baba, bu talihizlikten dolayi ogluna ve Tanri’ya lanetler okudu.

5 gun sonra trajik haber Iskocya’da yayildi. Muhtesem Titanik batmisti. Batmasi mumkun olmadigi soylenen gemi batmisti ve beraberinde yuzlerce can almisti. Clarks ailesi de o gemide olacakti ama kucuk oglan bir kopek tarafindan isirildigi icin Iskocya’da kalmislardi. Bay Clark haberleri duyunca ogluna sarildi ve aileyi kurtardigi icin ona tesekkur etti. Ailesinin hayatini kurtardigi ve trajedi gibi gordugu bir durumu bir nimete donusturdugu icin Tanri’ya da sukretti.

Anafikir:

Her zaman anlamasak da hersey bir nedenle olur. Bizim icin iyi olmadigini dusundugumuz seyler aslinda gizli nimetlerdir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney …

 

BU GERÇEK BİR HİKAYEDİR.!

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir me…tro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider…

Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler şunlardı: Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

OSHO-Hastalık Hastalığı…

Soru: “Devamlı sağlığım hakkında endişeleniyorum, hastalanacağımdan korkuyorum. Bana biraz öğüt verebilir misiniz?”

Eğer sağlığını çok fazla düşünürsen bedenin hastalanır ve beden hastalanınca doğal olarak bu konuda daha fazla düşünmeye başlarsın. İçinden çıkılmaz hale gelir.

Sapasağlam bir insan bile eğer midesinin üzerinde çok fazla durursa – şu veya bu yemeği nasıl hazmedecek ve ne olacak – yirmi dört saat içinde midesi rahatsızlanacaktır.

Ve bir kere rahatsızlandı mı, daha da fazla kafasına takacaktır. Yani aslında bedeninde hiçbir şey yokken sadece bir düşünce ile sağlığını bozmuş olur. Tıp buna yardımcı olamaz çünkü tıp düşünceyi iyileştiremez. O yüzden doktor doktor gezersin, ama hiçbirinin sana bir faydası dokunmaz. Hatta onların tedavileri seni daha da hasta edebilir, çünkü verilen ilaçların bir etkisi olacak, ama düşünceyi tedavi etmeyeceklerdir. Oysa ortada düşünce dışında bir hastalık yoktur.

Doktorlarla başarısızlığa uğradıkça bedeninle daha fazla uğraşırsın. Bu durumda aşırı bir bilinç gelişir. Sağlık konusunda çok hassaslaşırsın. En ufak değişim, zorlanma ve rahatsızlıkta paniğe kapılırsın. Panik de giderek sağlığının daha çok bozulmasına neden olur.

Bu nedenle ilk önerim sağlığın bozuk olduğu fikrinden vazgeçmen. Yaşamaya başla.

Bu bir kez oldu…

Adamın birine bir doktor altı aydan fazla ömrü kalmadığını söyledi. Adam yirmi yıldır bin bir çeşit hastalıkla boğuşuyordu. Bir insanın başına gelebilecek her şey onun başına geliyordu. Doktorları bezdirmişti; ama adam çok zengindi. O bir hastalık hastasıydı ve doktor sırf bıkmış olduğu için dedi ki, “Nasılsa uzun yaşayamayacaksın, o yüzden bu işleri bırak. Altı ayın var, sonra öleceksin; bu kesin. Artık seni kimse kurtaramaz. O yüzden yaşamak istiyorsan altı ayın kaldı.”

Adam şöyle düşündü: Eğer sadece altı ay yaşayacaksam o zaman ne diye sağlığımla uğraşayım? Nasılsa öleceğim. Böylece ömründe ilk kez bunu kafaya takmaktan vazgeçti. En güzel kıyafetleri ısmarladı, en iyi arabaları aldı ve bir dünya turuna çıktı. Hep gitmek isteyip de sağlığı yüzünden gidemediği yerlere gitti. Dünyayı dolaştı, hep yemek istediklerini yedi, kadınlarla sevişti, her istediğini satın aldı. Gerçekten yaşadı! Ölüm nasılsa yoldaydı, o yüzden kendini tutmanın alemi yoktu. Altı ay sonra geri döndüğünde hiç olmadığı kadar sağlıklıydı. Otuz yıl daha yaşadı ve bu sorunla bir daha hiç karşılaşmadı!

Bunu kafaya takmaktan vazgeçmelisin. Hastalıkları doğal yollarla tedavi etmek iyidir, çünkü gerçek bir “tedavi” değil, bir tür dinlenme sayılır. Ama bunun fanatik takipçisi olma, çünkü o zaman bu da bir hastalığa dönüşür. Kendi içinde doğal yöntemlerle tedavi aslında “tedavi” değildir; bedeni dinlendirmek, onun doğa ile bütünleşeceği bir ortam oluşturmaktır. Bu içgüdüsel doğa ile birleşmek olur; tıbba girmez. Ama buradaki tehlike, bunun gelip geçici bir moda haline gelmesidir ki, bu da hastalıktan daha tehlikeli sayılır. Doğal yöntemlerle tedavi pek çok kişiye yardımcı oluyor, ama bu tür tedaviye başvuran kimseler nadiren tedavinin kendisinden zarar görmeden kurtulabiliyorlar. Kişi takıntılı hale geliyor: devamlı ne yemesi ve ne yememesi gerektiğini, nereye gidip gitmemesi gerektiğini ve ekolojiyi ve bu tür şeyleri düşünüyor. Bu durumda hayat yine zorlaşıyor. Doğallığa kafayı takarsan nefes alamazsın, çünkü havada çok fazla kirlenme var. Lokantada yemek yiyemezsin, çünkü yemekler doğal yöntemlerle hazırlanmıyor. Şunu veya bunu yiyemezsin, çünkü sadece doğal yiyecekleri istiyorsun. Şehirde yaşayamazsın. Sonuçta yaşam gerçekten zorlaşır.

Asla unutma ki doğallık sadece bir tür dinlenmedir. Arada sırada, hatta ortada bir neden yokken bile, doğal tedavilerin sunulduğu bir kliniğe gidilip iki, üç hafta, bir ay, iki ay, senede ne kadar para ayırabiliyorsan, o kadar kalıp dinlenmek iyi olur. Herhangi bir neden olmasa da git, doğanın, doğal yiyeceklerin, banyo ve saunaların, masajın keyfini çıkar. Sırf zevk için, tecrübe etmek için git. Ama hasta olduğun fikrinden vazgeç. İçindeki mucizeyi düşün; beden sadece onun kılıfı.OSHO

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

En basit sorular en derin olanlardır…

En basit sorular

en derin olanlardır.

Nereye gidiyorsun?

Ne yapıyorsun?

Nerede oturuyorsun?

Nerede çalışıyorsun?

Hayatında kim var?

Arada sırada bunları düşün ve

verdiğin yanıtların nasıl değiştiğini gör.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Temizlik yaptım bugün…

Temizlik yaptım bugün…
Hem de tüm benliğimde
Bütün kaslarımı, sinirlerimi, kemiklerimi hatta kanımı bile temizledim.Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce.
Görmenizi isterdim.
Nasıl da çok yer kaplıyorlarmış,inanmazsınız.
Bağışlamayı yerleştirdim yerine özenle.
Titizlikle her birinin üstüne ektim tohumlarını.
Temizlik yaptım bugün. .
Bahar temizliği.
Neşe ektim, hoşgörü, güven, sevgi ektim. .
Almadan vermeyi, sevilmeden de sevmeyi, paylaşmayı ektim. .
Korkusuzlukları ektim alabildiğine…
Saatlerce ektim korkusuzluğu…
Mutluluk ektim, doğallık.
Sonsuzluk…
Bağışlama ektim.
Sevgi ektim her hücreme.
Coşku, heyecan, sessizlik ektim.
Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana…
Kabullenme ektim.
Baş eğme değil.
Olduğu gibi kabullenme
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Tüm karmaşalara yukardan bak…

Gürültü ve patırtının üstünde, sessizliğin sesinde derin bir anlayış vardır…

kRİSHNA

Bir sorunla karşılaştığımızda doğal olarak çözmeye çalışırız… baktık ki çözemiyoruz…

ortamdan biraz uzaklaşıp zihni sakinleştermek gerekir…

böylece yeni bir bakış açısı kazanabiliriz…

ve döndüğümüzde sorunu çözme şansımızın daha yüksek olduğunu söyleyebilirm…

tecrübeyle sabittir:)))

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Kelebek Rüyası…

Butterfly Dream (Kelebek Rüyası)

Once in my dream I became a butterfly (Rüyamda bir keresinde bir kelebektim)

Over the flowers happily I flied (Çiçeklerin üzerinde mutlu mutlu uçtum)

Resting on a flower drank I its juice (Bir çiçeğin üzerine konarak özünü içtim) …

Shifting from one to another till belly was full (… Midem şişene kadar çiçekten çiçeğe atladım)

I only felt the happiness of the butterfly (Yalnızca kelebeğin mutluluğunu hissettim)

Forgetting at that moment who am I (O an kim olduğumu unutarak)

Suddenly I awakened from my dream (Ansızın rüyamdan uyandım)

I found my soul again in human skin (Ruhumu tekrar insan bedeninde buldum)

At that moment could not say for sure I (O anda tam olarak anlayamadım/algılayamadım)

If butterfly-me dreamed of being in human style (Kelebek ben kendimi insan olarak mı gördüm)

Or had human-I dreamed of being a butterfly (Yoksa insan ben kendimi kelebek olarak mı düşledim)

Which was happily enjoying the open sky (…engin gökyüzünü mutlulukla dolaşan)

(In honor of Chuang Tzu, Chinese Taoist) (Çinli Taocu Chuang Tzu anısına)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Özgür kuşlar gibi hayata kanat çırpmak…

 Göçmen kuşlar kafesteki kuşun yanına gidip alasmaladık biz gidiyoruz özgür kuşların yanına bir diyeceğin varmı diye sormuşlar

kafesteki kuş varın gidin özgür kuşlara çok üzgün olduğumu ve selamımı söyleyin der.

göçmen kuşlar uzun zun uçtuktan sonra özgür kuşların yanına varınca size kafseteki kuşun selamını ve çok üzgün olduğunu söylememizi istediği bir mesajı var derler.

bunları duyan özgür kuşlar pat pat düşüp ölürler bunu gören göçmen kuşlar keşke söylemeseydik diye üzülürler.

mevsim yine bahar olupta göçmen kuşlar geri gelince tutsak kuşun yanına gelip durumu anlatırlar.Keşke senin üzgün olduğunu anlatmasaydık bütün özgür kuşlar öldü.

Bunu duyan kafesteki tutsak kuşta pat diye düşer ölür.Kuşun sahibi kuş öldü diye pencerenin kenarına bırakır.

kuş bir anda pırrrrrrr diye uçuverir.Özgür kuşlardan gelen mesaj budur ÖLÜ TAKLİDİ YAPARAK ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMAK yani herşeyi kafaya takmadan.

Bu böyle şu şöyle ne oldu ne olmadı sessiz sakin ölü taklidi yaparak kendinin özgürlüğünü sağlamak.Aksi halde hayat dar bir kafes gibi gelecektir.Kendi özgürlüğümüz kendi elimizde.

Toprak gibi sakin ve dingin olabilmek.

Özgür kuşlar gibi hayata kanat çırpmak…
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Eğer, söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve ise yarar değilse niye söyleyesin ki?…

Eğer,söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve ise yarar değilse niye söyleyesin ki?”

Mirnes vidinlic

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev…

Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce…
Kimseye beğendirmek için de kendinden vazgeçme.
…Acıyı göze al, çünkü Dostoyevski’nin dediği gibi,
“İnsanin ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır.”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kalbinde çözülmeden kalan herşey için sabırlı ol…

Kalbinde çözülmeden kalan herşey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, herşeyi yaşama meselesidir. Şu anda senin soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Siz çok önemlisiniz…

New York’ta yasayan bir öğretmen, lise son sınıfındaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onları bir biçimde onurlandırmaya karar verir. Ve öğretmen bir gün, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır.

Kaldırdığı her öğrenciye öncelikle kendisinin (sınıf ve öğretmeni için) ne kadar özel olduğunu belirtir. Sonra her birinin yakasına, üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele takar. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verir.

Bu projeye göre; her öğrencisine üçer tane daha mavi kurdele verir ve onlardan bu töreni yaşadıkları çevrede devam ettirmelerini ister. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Öğrencilerden biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan ve ailece tanıdıkları, bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından yöneticiye iki tane daha kurdele vermiş ve; “Bu mavi kurdele bizim sınıf projemiz. Sizden de onurlandırmanız için birini bulmanızı rica ediyorum. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etmiş…

Mavi kurdeleleri alan yönetici aynı gün, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verir… Patronun odasına girer ve ona: “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü kendisini takdir edip örnek aldığını” söyler… Ve bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sorar. Şaşkına dönen patronu; “Tabii ki…” şeklinde cevap verir. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirir… Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız, siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu onurlandırma töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” diye ekler.

Patron o akşam evine geldiğinde on dört yaşındaki oğlunu yanına çağırır ve oğluna: “Bugün inanılmaz bir şey oldu… Ofisteydim, üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için…” göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bana ayrıca bir kurdele daha verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi… Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben de “seni” onurlandırmak istiyorum. Çünkü günlerim aşırı yorucu geçiyor ve eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu akşam buraya oturup, sana benim için “ne kadar farklı ve özel” olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun… “Seni çok seviyorum…” der ve o mavi kurdeleyi oğlunun yakasına takar…

Şaşkına dönen çocuk birden ağlamaya başlamıştır. Bütün vücudu titrerken başını kaldırır, gözleri yaş içinde olarak babasına bakar ve güçlükle: “Biliyor musun, ben yarın intihar edecektim baba…” der… “Çünkü ben senin beni hiç sevmediğini, beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama şimdi ise her şey çok farklı… Ben de seni çok seviyorum. Ve baba, şu an sen oğlunun hayatını kurtardın…”

” Sevgiyi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu hiç unutmamalı… Ve o “Mavi Kurdeleleri” ceplerimizden, kalbimizden ve beynimizden hiç eksik etmemeliyiz”…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »