Tamamı ile doğaldır .
Hiçbir katkı maddesi yoktur .
Radyasyon içermez yedek parça gereksinimi yoktur .
Şişmanlatmaz, aylık ödemesi yoktur, vergiden muaftir.
En önemlisi de beleştir
Haydi durma sende yüzüne yerleştir ve etrafındakilere bulaştır…. :)))))
Michelangelo’nun 87 yaşında söylediği çok değerli iki kelime var; “Ancora Impa ro” yani “Hala Öğreniyorum”
Dünyadaki her insanın eşsiz bir potansiyeli olduğuna inanıyor ve bu potansiyelin yüce Tanrı’nın bize verdiği en kıymetli hediye olduğunu düşünüyorum. O potansiyeli hayata geçirebilmeyi de bizim Tanrı’ya sunabileceğimiz çok kıymetli bir hediye olarak görüyorum. Bazen es geçsek de bazen unutsak da bazen farkına varmasak da o potansiyel aslında çok kıymetli ve neredeyse ucu bucağı yok. Önemli olan biraz daha onu farkına varıp, gerçekten ne istediğinin peşinde koşmak ve onun için adımlar atmak. Benim gözümde her şey insanın kendine liderlik etmesiyle başlıyor.
Kişi yapabileceği işin peşinden koştukça kendisine liderlik etme şansı çoğalıyor. Böylelikle birilerinin gelip bizi koşturmasını veya birilerinin bize önderlik etmesinin ve bunu bir şekilde beklemenin önüne geçiyoruz. Kendimize liderlik ettikçe de hayatımıza daha çok yön vermiş oluyoruz ve hayallerimizin peşinden koşuyoruz
Şöyle bir bakın çocuklara; çok soru soruyorlar, her konuyu merak ediyorlar. Soruların ardı arkası kesilmiyor. Liderlere bakın, onlar da çok meraklı insanlar, sürekli öğrenmek istiyorlar. Öğreti yoktur liderlikte öğreni vardır. Çocukların ikinci avantajı hayallerinin olması. Üçüncü avantajları ise çok değerli olan sevinçleri. Bu heyecanla kendilerine liderlik etme, bir şeyler yapma, yeni ve farklı şeyleri ortaya koyma şansını çoğaltıyorlar. Bir gaye, sevinç, heyecan, motivasyon var onları güdüleyen. Bunun için de araştırıyorlar, soruyorlar, oynuyorlar.
Bugünlerde bana sıkça soruyorlar; “Mehmet Bey şu falanca kişi lider midir, değil midir?” Ben de soruya soruyla karşılık veriyorum; “Bana, bahsettiğiniz kişinin birlikte çalıştığı kişilerden biraz bahseder misiniz?” Bunun anlamı şu: Ben ne kadar güçlü, ne kadar gelişime aç, merak eden, araştıran, hayalinin peşinden koşan, onun için mutluluk duyan kişilerle çalışıyorsam benim liderlik yapma şansım, o liderlikle kendimi ve etrafımdakileri geliştirme şansım o kadar çok artar. Ama bugün çoğunlukla yöneticiler kendilerine ileride tehdit olabileceğini düşündükleri yetenekli kişilerle çalışmaktan kaçınıyorlar. Bu kişinin kendisine bir şekilde sorun çıkartacağını, talep oluşturacağını ya da hayallerini zorlayacağını düşünüyorlar. Aslında bu zorlama olayı bambaşka yere götürüyor. Zorlama olsun ki öğrenme, deneyim olsun, böylelikle kişiler de markalar da gelişsin
Mehmet Özel Yıldırım’ın Aralık Ayı A Plus Dergisinde çıkan röpörtajından bir bölümdür…
Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin’ in karşısına dikilip şu soruyu sordu: “Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?”
Güven” çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, “iki taraflı” olmasıdır
Herkesin kendi gerçeği varmış ve herkes kendi gerçeğinin gösterdiği yoldan tek ve hakikat olana yürüyormuş. Yaşam, gerçeğin okulu ve bizler de kendi gerçeğimizin öğrencisiymişiz yıllardır. Yaşadığımız her olay, yaşamın en küçük anını paylaştığımız, hatta göz göze geldiğimiz kişiler bile öğretmenlerimizmiş. Sevgiyle bakan gözler, sevgiyi beslediğimizde gözlerimizden yayılan ışığı, nefretle bakan gözler, nefreti beslediğimizde gözlerimizden okunan koyu karanlığı göstermeye çalışırmış…
Hatalar yokmuş. Yalnızca dersler varmış. İçimizde ki ışığın, gerçeğin ortaya çıkabilmesi için yaratılan karanlıklarmış hepsi. Hata, başarısızlık ve yenilgi zannettiğimiz her şey, ışığın ve gerçeğin hizmetçileriymiş. Büyüme ve gelişme sürecimizin ilahi ve kusursuz planlarıymış.
Yaşam okulunda anlamadığımız, öğrenemediğimiz dersler için utana sıkıla parmak kaldırıp sormaya da gerek yokmuş. Davranışlarımızın olumlu yönde değişip değişmediğinden anlaşılıyormuş o dersi alıp alamadığımız. Davranışlarımız olumlu yönde değişene kadar, en basit anlatımdan başlayıp, öğrenemedikçe daha da zorlaştırarak, bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlarmış dersimizi bize yaşamın öğretmenleri. Bu dersi almadan başka bir derse de geçmek imkansızmış. Takılıp kalıyormuşuz bozuk bir plak gibi, dönüp duruyormuşuz kısır döngülerin içinde. Ne istediğimizi bilmezsek, kendimizi yeterince tanımazsak üstbenliğimizin seçimlerini yaşıyormuşuz. Biz yanlış seçim yaptığımızı düşünsek de, üstbenliğimiz yanlış seçim yapmıyormuş. İhtiyacımız olan insanları ve deneyimleri, kusursuz doğrulukla bize çekiyormuş. İçimizde ki yanlışı dışarı çıkarıp bize gösteriyormuş. Kendimize dönüp, kendi içimizde ki yanlışları bulup, kendimizi doğrularımızla yanlışlarımızla tanıdığımızda, içimizde ki yanlış kodlamaların yerine doğrularını koymaya başladığımızda, doğru çekimleri ve bilinçli seçimleri yaşamımıza katıyormuşuz.
Bütün cevaplar içimizdeymiş. Yaşam boyu üstbenliğimiz, içsel rehberimiz olarak hep bizimleymiş. Radyodaki seslerden, gazetedeki yazılardan, ilgimizin ve odağımızın en yoğun olduğu yerden hep bize ulaşmak için ve mesajlarını gözümüze, kulağımıza, yaşamımıza sokmak için elinden geleni yapıyormuş. Bıkmadan usanmadan ilahi bir sevgiyle bizi seviyor ve görünmez elleriyle bizi daima koruyormuş.
Kesin doğru ya da kesin yanlış diye bir şey yokmuş. Herkesin kendi gerçeği varmış ve herkes kendi gerçeğinin gösterdiği yoldan tek ve hakikat olana yürüyormuş. Başkasının gerçeğini yargılamak, kendi içimizde ki kalıpları, kendi gerçeğimizi korumaya almakmış.
Bildiklerimiz, dışımızda duyduklarımızdan, okuduklarımızdan ve bize öğretilenlerden çok daha fazlaymış. Tek yapmamız gereken şey, bilgiyi dışarıda değil içimizde aramak ve içimizde bulduğumuza güvenmekmiş. İçimizde bulduğumuzda, dışımızda deneyimletip onaylatıyormuş yaşam bu bilginin doğruluğunu.
Sevdiklerimiz de sevmediklerimiz de, bizim içimizde ki benleri bize yansıtan, ayna olmayı üstlenen öğretmenlerimizmiş. Tam anlamıyla kendimizi sevmek, bizden yansıyan bütün benleri, özellikle sevmediğimiz benlerimizi, sevgiyle kucaklayabilmekmiş.
Dışsal sorunlar, içsel durumumuzun kesin ve birebir yansımasıymış. İçsel engelleri ortadan kaldırabilirsek ancak dışsal sorunlar bitiyormuş.
Acılar, yaşamın ve Tanrı ‘ nın diliymiş. Dost acı söylermiş, Tanrı acı ile söylermiş ve acı ile dikkatimizi çekip, gerçeğe ulaşmamızı sağlarmış.
An ‘ dan ve Olan ‘ dan daha mükemmel bir ders ortamı ve zamanı yokmuş. Sadece an ‘ da olmanın farkındalığı yetiyormuş verilen dersi almak için.
Mükemmellik diye bir şey yokmuş. Mükemmel olan yaşamın akışıymış ve mükemmellik bu akışa teslim olmakmış. Yaşamda hakkımız olan bolluğa ve berekete ulaşmak için, sadece vermeyi bilmek yetmiyormuş. Almayı bilmek te vermeyi bilmek kadar önemliymiş. Nefes alıp vermek gibi, hem alarak hem de vererek bu dengeyi sağlamak gerekiyormuş.
Yaşama ve kendimize yapacağımız en büyük hizmet OLmakmış. Dengeli, pozitif, bütünsel ve yaşamın akışına teslimiyet halinde olmak. Tanrı ‘ nın unuttuğu, görmezden geldiği birer kurban değil mişiz, yaşamın ve kendisinin sorumluluğunu üstlenmesi, başkalarının gerçeğinden özgürleşmesi ve kendi gerçeğine ulaşması gereken, ilahi birer öğrenciymişiz.
Yaşam okulunun belli bir aşamasından sonra, bütün yaratıcılığımızı ortaya koyacağımız malzemeler sunuluyormuş bize. Boş bir tuval, boyalar ve fırçalar. Yaşam denen tablomuzu, istediğimiz renkler ve şekillerle kendimiz yaratabilmemiz için. Yaşama ve malzemelere sıkı sıkı sarılmadığımızda, fırçayı elimize alıp renkleri ve şekilleri tuvale taşımadığımızda, birileri bunu bizim yerimize yapmak için harekete geçiyormuş hemen. Yaşadıkça ders almak ve öğrenmek çok heyecen verici geliyor bana. Sonsuza kadar sürecek olan bir öğrencilik halini düşündüğümde aldığım hazzı hiç bir şeyden alamam sanırım. Okumayı ve öğrenciliği benim kadar seven biri için, yaşamın bir okul ve benim bu okulda kendi gerçeğimin daimi ve sonsuz bir öğrencisi olduğumun farkındalığı bunu anlatmaya yeter mi bilmiyorum. Daha öğrenilecek çok şey var. Sokrates ‘ in de söylediği gibi ; ” Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir. ”

Dünya nüfusu : 7. 000.000.000
Sen olmasan : 6. 999.999.999
Bütün rakamlar yerinden oynadı be,
Değerinizi bilin heeee :))
Bu paylasimimi bir sans-sevinc isareti olarak gör “Hosuna gidersem beni baskalariylada paylas…Karsina tesadüfen cikmadim, cagirdin beni geldim…Beni hissettmeye basladiginda sana kosulsuz sevgimi k…attigim enerjimi gönderiyorum, resmime bak, sonra gözlerini kapat…
ESKİDEN ARKADAŞLAR BİRBİRLERİNİN YANINDA HUZUR BULURDU, ŞİMDİ BİRBİRLERİNDE KUSUR BULUYORLAR…!!!
Bir kafede oturmuşum. Bir şeyler okuyorum. İki sıra arkamdaki kadıncağız, kendi aralarında oyun oynayan, kıkır kıkır gülen çocuklarını susturmaya çalışıyor. İki haylaz oğlan. 9-10 yaşlarındalar. Çaya tuz döküyor, peçeteleri yırtıyorlar. Gürültücü, neşeli, yaramazlar. Susarlar mı hiç? Her şeye gülüyor, herkesle dalga geçiyorlar. Kadıncağız belli ki halinden bezmiş. Derken aniden, “Yeter güldüğünüz” diyor sesini yükselterek. “Çok gülerseniz çok ağlarsınız ha!” Oğlanlar sus pus. Bir tuhaf sessizlik çöküyor masalarına. Oturduğum yerden düşünüyorum. Kendi çocukluğum geliyor aklıma. Ne çok duyardık bu lafı. Gülünce azar işitir, ayıp bir şey yapmış gibi hissederdik. Mahcup, tedirgin. Demek çok fazla şey değişmemiş bu anlamda. Ne o gün ne bugün ağız dolusu kahkahalar atan fazla kimse yok etrafımızda.
Erkekler zaten pek böyle gülmezdi; kadınlar kahkaha atsalar “hafif” addedilirdi; çocuklar fazla gülünce işte böyle ikaz edilirdi. Halbuki neden? Kendimize ve çocuklarımıza ve gençlerimize gülmeyi yasak ya da uzak ettiğimiz gün kurumaya başlarız. Gökkuşağının renklerinden yoksun bir toplum oluveririz. Griler, kahverengiler, siyahlar arasında… Yeni bir yıl kapımızda. Berrak bir su gibi. Her yılbaşında olduğu üzre bu kez de giden seneyi beli bükülmüş, ağzında dişi kalmamış bir dede, gelen seneyi ise henüz emekleyen bir bebek olarak gösteren karikatürler yayınlanacak. Peki ne değişecek iç dünyamızda? 2012 yeni olabilir ama “yeni” olan ne var bizde, benliğimizde?
Zira kâinat sevmez tekrarları, monotonlukları, tıpatıp aynılıkları. Bu kavanoz dipli dünya çeşitlilikten ve farklılıktan beslenir; değişimden yanadır, değişebilmekten. İnsan ki bir garip varlıktır; en yücelere çıkmaya da en alçaklara inmeye de meyyal. İnsan ki vicdanla donanmıştır. Akıl ve ilimle. Kalp ve muhabbetle. Öğrenmekle yükümlüdür öyleyse; kendini geliştirmek, merak duygusunu yitirmemekle. Bir muhabbet zincirinde ufacık ama mühim bir halka olduğunu bilmekle yükümlüdür. Kâinatın çemberi gece ve gündüz, derya ve damla, bütün ve katre, med-cezir üstüne kurulu. Bitirmek ve başlamak. Hiçbir zaman kendinden fazla emin olmamak lâzım öyleyse. Son noktayı koymamak. Kibirden uzak durmak. Kibir ki kalın kadifeden perdeler çeker gözümüze. Bakar ama göremez oluruz.
2012’ye girerken gelin hep beraber bir yılbaşı temizliği yapalım. Dilimizde, zihnimizde ve gönlümüzde. Siyasette, medyada, gündelik yaşamda. Öyle kelimeler ve ifadeler var ki, tozlanmış, paslanmış. Elden geçirmekte fayda var. Bir bakalım yakından. Şayet miadını doldurmuşlarsa, kullanmayalım bundan böyle. Naftalinleyip kaldıralım Sönmüş Sözler Sandığı´na. Nice hastalıklar bulaşıcıdır, doğru. Ama nice devalar da öyle. Umut bulaşıcıdır mesela, yaratıcılık da. Güzele odaklanmak, başkaları hakkında olumlu düşünmek, yapıcı sözler sarf etmek bulaşıcıdır. Etrafımızdaki insanlar hırçın ise biz de hırçınlaşırız.
Çevremizdekiler yaratıcı, iyi işler yapıyorsa, bulunduğumuz ortam bireysel farklılıkları teşvik ediyorsa, bizler de daha yaratıcı düşünmeye başlarız. Ve bizim muhabbetimiz de bir başkasına bulaşır. Hoyratlık nasıl hoyratlık doğurursa ahenk de ahenk getirir. Enerjinin tabiatı böyle. Tasavvuf yüzyıllardır bunu öğretir. Anlatır, anlamak isteyene… Bize yeni kelimeler gerek dostlar, yepyeni haller. Gözlerinin içi gülen insan başkalarını da güldürür, gülümsetir. Gülmek bulaşıcıdır. Yaratıcılık da. Umut da. Muhabbet de. Aşk da. Kahkaha atabilen erkekler, kahkaha atabilen kadınlar, kahkaha atabilen gençlerin sayısı katlanarak artsın 2012´de.