Nuray Sayarı’dan yılbaşı gecesine özel ritüeller!

Yeni yıla girerken mutlaka kök çakrasının rengi olan kırmızıyı giymenizi öneren ünlü astrolog, bizim “batıl” diye bildiğimiz kırmızı iç çamaşırı giymenin, aslında kök çarka renginden geldiğini açıklıyor ve ekliyor “Kırmızı bir elbise, çorap, iç çamaşırı ne olursa olsun ama üzerinizde kırmızı bir şey olsun ve yeni yıla kırmız…ıyla girin.”

 Nuray Sayarı’nın yeni yıla girmeden uygulamanızı önerdiği bir diğer ritüel de evinizi ya da iş yerinizi bir tutam adaçayı ile tütsülemeniz. Ünlü astrolog adaçayı ile evinizin ve mekanınızın enerjisini temizlemenizi öneriyor.

Yeni yıla girmeden evvel mutlaka kırmızı bir dilek kesesi hazırlamanızı öneren Nuray Sayarı, hazırladığınız kesenin içine hayatınızda olmasını istediğiniz şeyleri yazmanızı söylüyor. Dileklerinizi keseye koyduktan sonra ağacınız varsa ağacınıza, yoksa evinizde bir köşeye saklamanızı öneriyor.

Eski ve kötü enerjileri geçmiş yılda bırakmanız için Nuray Sayarı’nın önerdiği bir diğer ritüel de bu yıl neler yaşadıysanız, sizi neler hırpaladıysa, neler yıprattıysa bir kağıda da bunları, öfkelerinizi, üzüntülerinizi yazmanız. Yazdıktan sonra tam 2012’ye girerken o kağıdı yakın ve “affettim, teşekkür ettim” deyin.

Yeni yılda evinize bereket gelmesi için Nuray Sayarı’nın önerisi bir nar almanız ve o narı bir poşete koyup, evinizin ya da iş yerinizin kapısında ister besmele çekip, ister haç çıkartarak patlatmanız daha sonra da afiyetle yemeniz. Ünlü astrolog bu ritüelin yeni yıla kısmetinizle girmenizi sağlayacağını söylüyor.

Nuray Sayarı’nın yılbaşı sofranız için önerileri ise şöyle; sofranızda mutlaka kırmızı bir mum yakın, melek figürleri, nar, badem, ceviz koyun ve defneyapraklarıyla sofranızı süsleyin.

. Son olarak da 2012’ye girerken muhakkak, iyi dileklerinizle bir bitki dikmenizi öneriyor Nuray Sayarı. Hem de bu ritüeli şimdiden yapabilirsiniz. Ünlü astrolog bir şey dikmenizi, bir ürün işlemenizi hatta bir zeytin ağacı dikmenizi söylüyor. Balkonunuzda ya da mutfağınızda bir zeytin ağacınız olmasını öneren Sayarı, o ağacın belki de yarın öbür gün sizi bahçeli bir eve taşıyabileceğini söylüyor
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Gülümsemek…

Tamamı ile doğaldır .

Hiçbir katkı maddesi yoktur .

Radyasyon içermez yedek parça gereksinimi yoktur .

Şişmanlatmaz, aylık ödemesi yoktur, vergiden muaftir.

En önemlisi de beleştir

Haydi durma sende yüzüne yerleştir ve etrafındakilere bulaştır…. :)))))

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Michelangelo’nun 87 yaşında söylediği çok değerli iki kelime var; “Ancora Impa ­ro” yani “Hala Öğreniyorum”

Michelangelo’nun 87 yaşında söylediği çok değerli iki kelime var; “Ancora Impa ­ro” yani “Hala Öğreniyorum”

Dünyadaki her insanın eşsiz bir potansiyeli olduğuna inanıyor ve bu potansiyelin yüce Tanrı’nın bize verdiği en kıymetli hediye olduğunu düşünüyorum. O potansiyeli hayata geçirebilmeyi de bizim Tanrı’ya sunabileceğimiz çok kıymetli bir hediye olarak görüyorum. Bazen es geçsek de bazen unutsak da bazen farkına varmasak da o potansiyel aslında çok kıymetli ve neredeyse ucu bucağı yok. Önemli olan biraz daha onu farkına varıp, gerçekten ne istediğinin peşinde koşmak ve onun için adımlar atmak. Benim gözümde her şey insanın kendine liderlik etmesiyle başlıyor.

Kişi yapabileceği işin peşinden koştukça kendisine liderlik etme şansı çoğalıyor. Böylelikle birilerinin gelip bizi koşturmasını veya birilerinin bize önderlik etmesinin ve bunu bir şekilde beklemenin önüne geçiyoruz. Kendimize liderlik ettikçe de hayatımıza daha çok yön vermiş oluyoruz ve hayallerimizin peşinden koşuyoruz

 

Şöyle bir bakın çocuklara; çok soru soruyorlar, her konuyu merak ediyorlar. Soruların ardı arkası kesilmiyor. Liderlere bakın, onlar da çok meraklı insanlar, sürekli öğrenmek istiyorlar. Öğreti yoktur liderlikte öğreni vardır. Çocukların ikinci avantajı hayallerinin olması. Üçüncü avantajları ise çok değerli olan sevinçleri. Bu heyecanla kendilerine liderlik etme, bir şeyler yapma, yeni ve farklı şeyleri ortaya koyma şansını çoğaltıyorlar. Bir gaye, sevinç, heyecan, motivasyon var onları güdüleyen. Bunun için de araştırıyorlar, soruyorlar, oynuyorlar.

 

Bugünlerde bana sıkça soruyorlar; “Meh­met Bey şu falanca kişi lider midir, değil midir?” Ben de soruya soruyla karşılık veri­yorum; “Bana, bahsettiğiniz kişinin birlikte çalıştığı kişilerden biraz bahseder misiniz?” Bunun anlamı şu: Ben ne kadar güçlü, ne kadar gelişime aç, merak eden, araştı­ran, hayalinin peşinden koşan, onun için mutluluk duyan kişilerle çalışıyorsam benim liderlik yapma şansım, o liderlikle kendimi ve etrafımdakileri geliştirme şansım o kadar çok artar. Ama bugün çoğunlukla yöneti­ciler kendilerine ileride tehdit olabileceğini düşündükleri yetenekli kişilerle çalışmaktan kaçınıyorlar. Bu kişinin kendisine bir şekilde sorun çıkartacağını, talep oluşturacağını ya da hayallerini zorlayacağını düşünüyorlar. Aslında bu zorlama olayı bambaşka yere götürüyor. Zorlama olsun ki öğrenme, de­neyim olsun, böylelikle kişiler de markalar da gelişsin

Mehmet Özel Yıldırım’ın Aralık Ayı A Plus Dergisinde çıkan röpörtajından bir bölümdür…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin’ in karşısına dikilip şu soruyu sordu: “Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?”

Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin’ in karşısına dikilip şu soruyu sordu: “Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?”

 Üstad: “Kimsiniz?” “Bir samurayım.” …“Sen mi?” diye dudak büktü Hakuin , “Kendine baksana bir… Hangi efendi senden doğru dürüst hizmet umabilir?

 Daha ziyade dilenciyi andırıyorsun!” Sinirden kıpkırmızı kesilen samuray kılıcını çekti.

  Hakuin susmak bilmiyordu: “Vay! Kılıcı da varmış! Ama o kadar beceriksize benziyorsun ki nasıl olsa kafamı kesemezsin!” Kanı beynine sıçrayan samuray kılıcını kaldırdı. Ustaya vurmaya hazırdı. O anda Hakuin sakince, “işte cehennemin kapıları böyle açılır” dedi.

  Üstadın serinkanlı tavrına şaşıran samuray kılıcını kınına soktu ve saygıyla eğildi.   Üstad sözünü şöyle bitirdi: “Cennetin kapıları da böyle açılır.”
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Güven" çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, "iki taraflı" olmasıdır

 

Güven” çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, “iki taraflı” olmasıdır

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Öğrene – bildiklerim…Herkesin kendi gerçeği varmış ve herkes kendi gerçeğinin gösterdiği yoldan tek ve hakikat olana yürüyormuş…

 Herkesin kendi gerçeği varmış ve herkes kendi gerçeğinin gösterdiği yoldan tek ve hakikat olana yürüyormuş. Yaşam, gerçeğin okulu ve bizler de kendi gerçeğimizin öğrencisiymişiz yıllardır. Yaşadığımız her olay, yaşamın en küçük anını paylaştığımız, hatta göz göze geldiğimiz kişiler bile öğretmenlerimizmiş. Sevgiyle bakan gözler, sevgiyi beslediğimizde gözlerimizden yayılan ışığı, nefretle bakan gözler, nefreti beslediğimizde gözlerimizden okunan koyu karanlığı göstermeye çalışırmış…
Hatalar yokmuş. Yalnızca dersler varmış. İçimizde ki ışığın, gerçeğin ortaya çıkabilmesi için yaratılan karanlıklarmış hepsi. Hata, başarısızlık ve yenilgi zannettiğimiz her şey, ışığın ve gerçeğin hizmetçileriymiş. Büyüme ve gelişme sürecimizin ilahi ve kusursuz planlarıymış.
Yaşam okulunda anlamadığımız, öğrenemediğimiz dersler için utana sıkıla parmak kaldırıp sormaya da gerek yokmuş. Davranışlarımızın olumlu yönde değişip değişmediğinden anlaşılıyormuş o dersi alıp alamadığımız. Davranışlarımız olumlu yönde değişene kadar, en basit anlatımdan başlayıp, öğrenemedikçe daha da zorlaştırarak, bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlarmış dersimizi bize yaşamın öğretmenleri. Bu dersi almadan başka bir derse de geçmek imkansızmış. Takılıp kalıyormuşuz bozuk bir plak gibi, dönüp duruyormuşuz kısır döngülerin içinde. Ne istediğimizi bilmezsek, kendimizi yeterince tanımazsak üstbenliğimizin seçimlerini yaşıyormuşuz. Biz yanlış seçim yaptığımızı düşünsek de, üstbenliğimiz yanlış seçim yapmıyormuş. İhtiyacımız olan insanları ve deneyimleri, kusursuz doğrulukla bize çekiyormuş. İçimizde ki yanlışı dışarı çıkarıp bize gösteriyormuş. Kendimize dönüp, kendi içimizde ki yanlışları bulup, kendimizi doğrularımızla yanlışlarımızla tanıdığımızda, içimizde ki yanlış kodlamaların yerine doğrularını koymaya başladığımızda, doğru çekimleri ve bilinçli seçimleri yaşamımıza katıyormuşuz.
Bütün cevaplar içimizdeymiş. Yaşam boyu üstbenliğimiz, içsel rehberimiz olarak hep bizimleymiş. Radyodaki seslerden, gazetedeki yazılardan, ilgimizin ve odağımızın en yoğun olduğu yerden hep bize ulaşmak için ve mesajlarını gözümüze, kulağımıza, yaşamımıza sokmak için elinden geleni yapıyormuş. Bıkmadan usanmadan ilahi bir sevgiyle bizi seviyor ve görünmez elleriyle bizi daima koruyormuş.
Kesin doğru ya da kesin yanlış diye bir şey yokmuş. Herkesin kendi gerçeği varmış ve herkes kendi gerçeğinin gösterdiği yoldan tek ve hakikat olana yürüyormuş. Başkasının gerçeğini yargılamak, kendi içimizde ki kalıpları, kendi gerçeğimizi korumaya almakmış.
Bildiklerimiz, dışımızda duyduklarımızdan, okuduklarımızdan ve bize öğretilenlerden çok daha fazlaymış. Tek yapmamız gereken şey, bilgiyi dışarıda değil içimizde aramak ve içimizde bulduğumuza güvenmekmiş. İçimizde bulduğumuzda, dışımızda deneyimletip onaylatıyormuş yaşam bu bilginin doğruluğunu.
Sevdiklerimiz de sevmediklerimiz de, bizim içimizde ki benleri bize yansıtan, ayna olmayı üstlenen öğretmenlerimizmiş. Tam anlamıyla kendimizi sevmek, bizden yansıyan bütün benleri, özellikle sevmediğimiz benlerimizi, sevgiyle kucaklayabilmekmiş.
Dışsal sorunlar, içsel durumumuzun kesin ve birebir yansımasıymış. İçsel engelleri ortadan kaldırabilirsek ancak dışsal sorunlar bitiyormuş.
Acılar, yaşamın ve Tanrı ‘ nın diliymiş. Dost acı söylermiş, Tanrı acı ile söylermiş ve acı ile dikkatimizi çekip, gerçeğe ulaşmamızı sağlarmış.
An ‘ dan ve Olan ‘ dan daha mükemmel bir ders ortamı ve zamanı yokmuş. Sadece an ‘ da olmanın farkındalığı yetiyormuş verilen dersi almak için.
Mükemmellik diye bir şey yokmuş. Mükemmel olan yaşamın akışıymış ve mükemmellik bu akışa teslim olmakmış. Yaşamda hakkımız olan bolluğa ve berekete ulaşmak için, sadece vermeyi bilmek yetmiyormuş. Almayı bilmek te vermeyi bilmek kadar önemliymiş. Nefes alıp vermek gibi, hem alarak hem de vererek bu dengeyi sağlamak gerekiyormuş.
Yaşama ve kendimize yapacağımız en büyük hizmet OLmakmış. Dengeli, pozitif, bütünsel ve yaşamın akışına teslimiyet halinde olmak. Tanrı ‘ nın unuttuğu, görmezden geldiği birer kurban değil mişiz, yaşamın ve kendisinin sorumluluğunu üstlenmesi, başkalarının gerçeğinden özgürleşmesi ve kendi gerçeğine ulaşması gereken, ilahi birer öğrenciymişiz.
Yaşam okulunun belli bir aşamasından sonra, bütün yaratıcılığımızı ortaya koyacağımız malzemeler sunuluyormuş bize. Boş bir tuval, boyalar ve fırçalar. Yaşam denen tablomuzu, istediğimiz renkler ve şekillerle kendimiz yaratabilmemiz için. Yaşama ve malzemelere sıkı sıkı sarılmadığımızda, fırçayı elimize alıp renkleri ve şekilleri tuvale taşımadığımızda, birileri bunu bizim yerimize yapmak için harekete geçiyormuş hemen. Yaşadıkça ders almak ve öğrenmek çok heyecen verici geliyor bana. Sonsuza kadar sürecek olan bir öğrencilik halini düşündüğümde aldığım hazzı hiç bir şeyden alamam sanırım. Okumayı ve öğrenciliği benim kadar seven biri için, yaşamın bir okul ve benim bu okulda kendi gerçeğimin daimi ve sonsuz bir öğrencisi olduğumun farkındalığı bunu anlatmaya yeter mi bilmiyorum. Daha öğrenilecek çok şey var.   Sokrates ‘ in de söylediği gibi ;   ” Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir. ”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Dokun, Sev ,Gözet…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İnsan, sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara…

İnsan, sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara.Kırıp dökmemeli,damla da…mla söylemeli, ince ince sevmeli. [ Hz.Mevlâna Celaleddin-i Rumi
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Körü körüne sahiplenilen bilgi tutsaklık yaratır…

Körü körüne sahiplenilen bilgi tutsaklık yaratır…
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Başarı mı, Mutluluk mu?

Başarı mı, Mutluluk mu?

 

“İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK, ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”

Önceleri siyasetçi olmam gerektiğini düşünmüştüm. İnsanlara somut faydalar sağlayabileceğimi düşünüyor, dünyadaki sorumluluğumun, bütün zorluklarına rağmen siyasi bir görev almak olduğunu sanıyordum. Elbette bir gün bu da olabilir. Ama insanın hayat amacını keşfedebilmesi için bazı şeyleri denemesi gerektiğine inandığımdan, çok genç yaşta devlette görevler aldım, oradan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışmanlığa geçtim.

        O dönem tanıştığım ve beraber çalıştığım insanları tenzih ederim, ama siyasetin nasıl yapılmaması gerektiğini çok çabuk öğrendim.

        Ve aslında bana ve yeteneklerime uygun bir yol olsa bile, bu haliyle hiç de sevmediğim ve istemediğim bir hayat yolu olduğunu gördüm.

        Babamla birlikte çalışmaya başladık. Güzel şeyler oldu, zor dönemler yaşandı. Ama genelde gayet iyiydi, büyük sorunlar yoktu. Orta ölçekli işlerimiz bize çoğunluğun gıpta ettiği bir hayatı yaşatabiliyordu.

        Toplumun benim için uygun gördüğü, “doğru” bir hayatım vardı. İyi okullar bitirmiş, hem de başarıyla bitirmiş, yine iyi okullardan mezun harika bir kadınla evli, toplum hayatında, derneklerde aktif olarak yer alan, ekonomik açıdan şanslı bir azınlığa mensup, şanslı bir adamdım.

        Ve bu şanslarımın faturasını, benim kadar şanslı olmayanlara hizmet ederek ödemek istiyordum. “Gereken” her şeyi yaparak…

        Sonra bir gün mutsuz olduğumu fark ettim. Öyle birden değil. Ama hayata ve ritmine, toplumsal zorunluluklara tahammülüm azaldığında, neden böyle olduğunu merak ettim. Öyle ya, “doğru” bir hayatım vardı.

        Modern dünyanın en büyük tuzağına düştüm. “Neyin eksik?” sorusuna cevap veremedim. Çünkü bu sorunun cevabının, maddi şeyler olduğunu düşünüyordum. Benim ve çocuklarımın hayatı garantideydi. Genç yaşta başarılı olmuştum. Karımla ve çocuklarımla hiçbir sorunum yoktu.

        “Tamam” dedim kendi kendime. “Hayatına biraz renk kat.” Beni neyin mutlu edeceğini düşündüm önce. Arabaları, teknolojiyi, interneti seviyordum. Biraz bunlarla oyalandım.

        Ondan sonra en çok sevdiğim sözlerden birini duydum.

        “İstediğin şeyi elde etmek mutluluk değildir. İSTEDİĞİN ŞEYİ ELDE ETMEK, BAŞARIDIR. MUTLULUK ELİNDE TUTTUĞUN ŞEYİ İSTEMEYE DEVAM ETMEKTİR.”

        Elimdekini istemeye devam ediyor muydum?

        İşimi, eşimi, evimi, arabamı, her şeyimi istemeye devam ediyor muydum?

        Bir şeyleri, yeni bir giysiyi, saati, tatili, yemeği, devam ettiğim dernek toplantılarını, oralarda aldığım görevleri, ya da bir hazzı, elde ettikten sonra istemeye devam ediyor muydum? Yoksa elde ettikten sonra büyüleri bitiyor muydu? O saatle denize girmeye başlıyor muydum, giysinin üzerine bir şeyler dökülünce üzülmüyor, arabam çizilince umursamamaya mı başlıyordum? Gittiğim tatilin eğlencesi, ya da yediğim yemeğin lezzeti, tatil ya da yemek bitince özlemediğim, aç gözümü yeni keyiflere diktiğim, anlamsız ve geçici, uçuşan sabun köpükleri miydi?

        Ne yazık ki, böyleydi.

        Bana öğretilmiş hayat tarzının bir kurbanı olarak, başarılıydım, hiçbir şeyim eksik değildi, ama mutsuzdum.

        Eşime aşıktım bir tek, ve hala öyle. Bir de çocuklarım tabii…

        Bunun dışında hayatımda olmazsa olmaz sandığım birçok şey, aslında beni mutlu etmiyordu. Ama insanlar çok eminlerdi. Bunların beni mutlu etmesi gerektiğini söylemişler ve söylüyorlardı. Medya, kitaplar, filmler bana hep sahip olmam gereken, sahip olduğumda mutlu olacağım yeni objeler, yeni hayat tarzları ittirirken, ben köşeye sıkışmıştım. Elimdekiler beni mutlu etmediğine, elimdekileri istemeye devam etmediğime göre, bende bir gariplik mi vardı? Aptal mıydım yoksa, ya da doyumsuz muydum?

        Bir gün kendime “dur” dedim.

        “Seni mutlu eden şeyleri hatırla bakalım. Sana ne kahkaha attırıyor, ne yaparken çocuksu bir neşe duyuyorsun içinde?” Cevabı çok zor buldum. Ya da yarın yine değişir belki, hala doğru olduğunu sandığım cevabı diyelim…

        Anlatmak. İnsanlara göremedikleri alternatif çözüm önerilerini göstermek. Seçeneklerini arttırmak. Umut vermek. Kendilerine ve hayatlarına düşünecek, düşündükten sonra değişim cesareti verecek şekilde kafalarını karıştırmak. Ezberlerini bozmak. Bireysel bakış açılarını zenginleştirmek. Vesaire, vesaire…

Bu tamamen kişisel, ve benim için geçerli bir tespit. Birimiz dans etmekten, diğerimiz seyahatten, bir diğeri yeni yemekler keşfetmekten, öbürü resim yapmaktan, öteki çiçek yetiştirmekten mutlu olabilir. Mesele, yaparken çocuksu bir neşe duyduğunuz şeyi bulmak, elinizde tuttuğunuzda istemeye devam edeceğiniz şeyi… Buna ulaşmak için yine çaba lazım, ama bu kez ulaştığınızda, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, kalıcı, ve ruhunuzu da besleyen bir noktada olacaksınız.

        Lütfen başarıyı mutluluk sanmayın. Başarının verdiği haz anlıktır, oysa mutluluk bir süreçtir. Bugün bize başta medya olmak üzere, trendler ve tüketim alışkanlıkları, arzu nesneleri, ya da imajlar empoze ediliyor. Falanca yerde tatil, filanca marka çanta, otomobil, giysi, ya da saat, bizi mutlu edebilirmiş gibi. Öyle zannediyoruz, öyle zannetmemiz isteniyor. O yüzden biz de mutluymuş gibi yapıyoruz, eğleniyormuş gibi, neşeliymişiz gibi… Yılbaşı gecesi yapacağımız gibi…

        Bunlara ulaşabilenler, keyif alıyorlarsa bile, bu keyif kısa sürede bittiği için, bir sarmala düşüyorlar. Daha çok ve daha fazla tüketmek istiyorlar. Ama mutlu değiller, sadece istediklerine ulaşmış ve başarmış durumdalar.

        Bir de kuantum, nlp, hatta psikiyatri var. Bunlar mutsuzlukları aşmak için başarılı birer yardımcı. Ama bizi mutlu edemiyorlar. Eksiden alıp sıfır noktasına getiriyorlar, bu doğru. Ama tek amaçları “yine” başarılı olmamız, istediklerimize ulaşacak bir güç asgarisine yükselmemiz. Çünkü “normal” kabulü böyle. “Yine yarışa dönebilmemiz için bakım yapılan arızalı bir yarış aracı gibi” benzetmesi vardı, çok beğendim. Ama yarış şart mı? “Yarışa devam etmeyi istiyor muyuz?” diye sormuyorlar bize… Ya da bu kısıtlı pistte, ya da bu takımla, ya da bu coğrafyada?

        Mutluluğun tek kıstası elinizdekinin, bulunduğunuzun yerin, işinizin, eşinizin, size neşe vermeye devam etmesi. Neşeyle istemeye devam etmeniz… Neşe yoksa, mutlu değilsiniz.

        Bu karar verme döneminde, eğer seçenekler arasında kararsızsanız, neşenize sorun, neşeniz, neyi istemeye devam edeceğinizi, neyin sizi mutlu edeceğini bilir…

Neşeniz, bilir…

Sevgi ve bilgi, paylaşılarak çoğalır…

Maksat Bir, rivayet muhtelif…

Sevgi ve ışık…

Korkut

Bu metni mümkünse linkiyle, referans ya da kaynak göstererek her yerde ve herkesle paylaşabilirsiniz…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Alkol mü??? Yoga mı???

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dünya nüfusu : 7. 000.000.000

Dünya nüfusu : 7. 000.000.000

Sen olmasan : 6. 999.999.999

Bütün rakamlar yerinden oynadı be,

Değerinizi bilin heeee :))

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Melek Abundia Bolluk ve Bereket Meleği…

Bu paylasimimi bir sans-sevinc isareti olarak gör “Hosuna gidersem beni baskalariylada paylas…Karsina tesadüfen cikmadim, cagirdin beni geldim…Beni hissettmeye basladiginda sana kosulsuz sevgimi k…attigim enerjimi gönderiyorum, resmime bak, sonra gözlerini kapat…

Sirtinda tasidigin yüklerini, kalbinin kirginliklarini, tüm sorunlarini anlat bana… Anlatmaya basladigin andan itibaren sana parlak ALTIN ISIGIMi basindan asagiya akitiyorum, seni bu isigimla sarmalıyorum…

 Simdi, simdinin mucizesiyle tüm gecici yüklerinden kurtariyorum… Onlari isiga gönderiyorum…Çagirdin beni geldim… Sana sans getirdim… Ac cüzdanini istedigin miktardaki parayi cüzdanina koyuyorum… Kabul et… Seni seviyorum…♥♥♥

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ESKİDEN ARKADAŞLAR BİRBİRLERİNİN YANINDA HUZUR BULURDU…

 

ESKİDEN ARKADAŞLAR BİRBİRLERİNİN YANINDA HUZUR BULURDU, ŞİMDİ BİRBİRLERİNDE KUSUR BULUYORLAR…!!!

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hastalıklar kadar Şifa da bulaşıcıdır… (Bir Yeni Yıl Dileği )

 Bir kafede oturmuşum. Bir şeyler okuyorum. İki sıra arkamdaki kadıncağız, kendi aralarında oyun oynayan, kıkır kıkır gülen çocuklarını susturmaya çalışıyor. İki haylaz oğlan. 9-10 yaşlarındalar. Çaya tuz döküyor, peçeteleri yırtıyorlar. Gürültücü, neşeli, yaramazlar. Susarlar mı hiç? Her şeye gülüyor, herkesle dalga geçiyorlar. Kadıncağız belli ki halinden bezmiş. Derken aniden, “Yeter güldüğünüz” diyor sesini yükselterek. “Çok gülerseniz çok ağlarsınız ha!” Oğlanlar sus pus. Bir tuhaf sessizlik çöküyor masalarına. Oturduğum yerden düşünüyorum. Kendi çocukluğum geliyor aklıma. Ne çok duyardık bu lafı. Gülünce azar işitir, ayıp bir şey yapmış gibi hissederdik. Mahcup, tedirgin. Demek çok fazla şey değişmemiş bu anlamda. Ne o gün ne bugün ağız dolusu kahkahalar atan fazla kimse yok etrafımızda.

Erkekler zaten pek böyle gülmezdi; kadınlar kahkaha atsalar “hafif” addedilirdi; çocuklar fazla gülünce işte böyle ikaz edilirdi. Halbuki neden? Kendimize ve çocuklarımıza ve gençlerimize gülmeyi yasak ya da uzak ettiğimiz gün kurumaya başlarız. Gökkuşağının renklerinden yoksun bir toplum oluveririz. Griler, kahverengiler, siyahlar arasında… Yeni bir yıl kapımızda.  Berrak bir su gibi. Her yılbaşında olduğu üzre bu kez de giden seneyi beli bükülmüş, ağzında dişi kalmamış bir dede, gelen seneyi ise henüz emekleyen bir bebek olarak gösteren karikatürler yayınlanacak. Peki ne değişecek iç dünyamızda? 2012 yeni olabilir ama “yeni” olan ne var bizde, benliğimizde?
Zira kâinat sevmez tekrarları, monotonlukları, tıpatıp aynılıkları. Bu kavanoz dipli dünya çeşitlilikten ve farklılıktan beslenir; değişimden yanadır, değişebilmekten. İnsan ki bir garip varlıktır; en yücelere çıkmaya da en alçaklara inmeye de meyyal. İnsan ki vicdanla donanmıştır. Akıl ve ilimle. Kalp ve muhabbetle. Öğrenmekle yükümlüdür öyleyse; kendini geliştirmek, merak duygusunu yitirmemekle. Bir muhabbet zincirinde ufacık ama mühim bir halka olduğunu bilmekle yükümlüdür. Kâinatın çemberi gece ve gündüz, derya ve damla, bütün ve katre, med-cezir üstüne kurulu. Bitirmek ve başlamak. Hiçbir zaman kendinden fazla emin olmamak lâzım öyleyse. Son noktayı koymamak. Kibirden uzak durmak. Kibir ki kalın kadifeden perdeler çeker gözümüze. Bakar ama göremez oluruz.

 

2012’ye girerken gelin hep beraber bir yılbaşı temizliği yapalım. Dilimizde, zihnimizde ve gönlümüzde. Siyasette, medyada, gündelik yaşamda. Öyle kelimeler ve ifadeler var ki, tozlanmış, paslanmış. Elden geçirmekte fayda var. Bir bakalım yakından. Şayet miadını doldurmuşlarsa, kullanmayalım bundan böyle. Naftalinleyip kaldıralım Sönmüş Sözler Sandığı´na. Nice hastalıklar bulaşıcıdır, doğru. Ama nice devalar da öyle. Umut bulaşıcıdır mesela, yaratıcılık da. Güzele odaklanmak, başkaları hakkında olumlu düşünmek, yapıcı sözler sarf etmek bulaşıcıdır. Etrafımızdaki insanlar hırçın ise biz de hırçınlaşırız.

Çevremizdekiler yaratıcı, iyi işler yapıyorsa, bulunduğumuz ortam bireysel farklılıkları teşvik ediyorsa, bizler de daha yaratıcı düşünmeye başlarız. Ve bizim muhabbetimiz de bir başkasına bulaşır. Hoyratlık nasıl hoyratlık doğurursa ahenk de ahenk getirir. Enerjinin tabiatı böyle. Tasavvuf yüzyıllardır bunu öğretir. Anlatır, anlamak isteyene… Bize yeni kelimeler gerek dostlar, yepyeni haller. Gözlerinin içi gülen insan başkalarını da güldürür, gülümsetir. Gülmek bulaşıcıdır. Yaratıcılık da. Umut da. Muhabbet de. Aşk da. Kahkaha atabilen erkekler, kahkaha atabilen kadınlar, kahkaha atabilen gençlerin sayısı katlanarak artsın 2012´de.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »