Sallanmak İstiyorum…

<img alt="Fotoğraf: ''Ey büyük mavi..ey gök müsün nesin
ey açıklık seninle kim yarışır..”
…..
.
Turgut Uyar” src=”https://fbcdn-sphotos-b-a.akamaihd.net/hphotos-ak-snc6/c0.15.391.391/p403x403/6104_10151251975738963_1528551692_n.jpg&#8221; width=”392″ height=”389″ />

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , . Leave a Comment »

G:)naydııınnnnn..♥Her sabah dünya yeniden kurulur !Her sabah şartlar yeniden oluşur…

G:)naydııınnnnn..♥

Her sabah dünya yeniden kurulur !

Her sabah şartlar yeniden oluşur.

Her yeni gün umutları yeniden getirir

Bulutları tut ki hayallerin ve sevinçlerin gökyüzüne ulaşsın

Gülümse ki Gülücüklerin en açılmaz kapıları bile sonun…a kadar açsın…

Öyle bir sevgiyle sarıl ki hayata Yüreğin sevgiyle, aşkla, huzurla, sevinçle dolsun.

Sıcacık gönüllerinize pırıl pırıl yeni bir gün diliyorum. Mutlu,sağlıkla Sevgiyle Günaydıııın 🙂

sağlık ♥ mutluluk ♥ bolluk ♥ bereket ♥ barış ♥ huzur ♥ neşe ♥ sevgi ♥ dolu bir gün  dilerim 🙂

Bana Yalan Söyleyen Herkese Teşekkür Ediyorum…

Hastalıkları Biz Mi Yaratıyoruz?

Okumuş olduğum bir kitapta yaşamımızdaki her şeyi, çevremizdeki herkesi hayatımıza kendimizin çektiğinden bahsediyordu. Hayatımıza giren her şeyi kendimiz çekiyorsak hastalıkları da mı biz çekiyoruz? Yok artık dedim, daha neler. Kim hasta olmak isterdi ki? Kim ağrılar çekmek, ilaçlarla yaşamak, hastanelerde yatmak ister ki? Ama gel gelelim şimdi çekim yasasının da…ha çok içine girdikçe, daha çok okudukça ve daha çok gördükçe büyük resmi daha kolay görebiliyorum. Evet ister inanın, ister inanmayın ama hastalıkları hayatımıza biz çekiyoruz. Belki bunu bilinçli zihinlerimizle yapmıyoruz ama hastalıkları çağırıyoruz. Hayatınızda neye anlam yüklerseniz onun enerjisini ve dolayısıyla frekansını artırırsınız. Biz bunu fark etmesek de o kadar çok yapıyoruz ki… Bugün başım ağrıyor örneğin, sabah uyanıyorum. ‘Ahh çok başım ağrıyor’ diye güne başlıyorum, önce sabah eşime anlatıyorum ne kadar da çok ağrıdığını, sonra ağrı kesicilere söylüyorum, sonra iş arkadaşlarıma, en çok da kendime tekrar tekrar anlatıyorum, bu arada da ağrı kesicinin hiçbir işe yaramadığını da anlatıyorum devamlı. Israrla ağrının ne kadar fazla olduğunu anlatıyorum, bana neler yaptığını anlatıyorum. Siz kendinizi baş ağrısının yerine koyun, sizi bu kadar seven, herkese sizden bahseden, sizi bu kadar yücelten birini bırakıp gider miydiniz?
Bedeniniz o kadar itaatkar bir sistemle yaratılmıştır ki, siz ne derseniz ona evet der hem de hiç sorgulamadan. Çoğu zaman düşüncelerimizle, konuşmalarımızla hastalıklara davetiye çıkartırız: ‘Çok soğuk, ben bu havada kesin hasta olurum’ hay hay der vücudumuz, emriniz olur. ‘Her sene bu zamanlar kesin ben bir yatağa düşerim’  hay hay hemen. ‘Çok meyve yedim kesin karnım ağrıyacak’  hay hay. ‘Hava böyle kapalı olunca migrenim tutuyor’ Hay hay. ‘Ayakta çok durdum varislerim ağrır bugün’ hay hay hemen ağrırım sen yeter ki iste. ‘Ay o tatlı bende ishal yapıyor’. Ne demek efendim lafı mı olur? ‘Bizim ailede bütün erkekler kalp hastalığından öldü bende de kesin kalp hastalığı çıkacak.’ -’Ne dedi ne dedi? Kalp dedi, hey kalp sana diyor, hasta olman lazımmış’. Hay hay hemen emriniz olur. Siz de bence bir düşünün, ne kadar çok bunlara benzer cümleler kurduğunuzu, bazen ısrarla nasıl hastalıkları çağırdığınızı, hatta gelmezsen küserim dediğinizi. Hastalıklarla ilgili düşüncelerim değişmeye başladığından beri daha bir dikkati bakıyorum etrafıma, sabahları hastaneye girerken bir dinliyorum çevremi. Nasıl da bayılıyoruz hastalıklarımızı anlatmaya. Yanımızda sıra bekleyen hastaya bile anlatıyoruz. Kaç gündür nasıl yattığımızı, hangi ilaçları aldığımızı, hangi doktora kaç defa gittiğimizi. Sonra merak ediyoruz acaba onun hastalığı neymiş, belki de benimkinden daha değişiktir, ona neler yapmış acaba. Hatta bazen hastalarıma şikayetlerini sorduğumda başından başlayıp ayağa kadar her organındaki hastalığı tek tek sayan bile var. Hatta kendini bitirip akrabalarına, yakın çevresindekilere geçen. Anlattıkça, onun hayatımıza daha çok aldıkça, daha çok içselleştirdikçe, daha çok inandıkça, daha çok onunla yaşamayı öğrendikçe daha çok o oluyoruz.
O hasta insan oluyoruz. Hatta o kadar o oluyoruz ki birbirimizden faydalanmaya bile başlıyoruz.  Hasta olunca çevremizden daha bir ilgi görüyoruz, başımız sıkışınca ona dayanıyoruz, o bizim bazen iş yerinden izin alabilme bahanemiz oluyor, bazen gitmek istemediğimiz toplantı nedenimiz. Hasta olunca daha bir ziyaret edilir, daha bir hali hatırı sorulur oluyoruz. Sonra da seviyoruz bu hali, biz onu seviyoruz o da bizi. Bazen de belli düşünce kalıplarını o kadar çok tekrar ediyoruz ki bilinçaltımıza atılmış çapalara dönüşüyor ve o anda bilinçli zihnimizle düşünsek de düşünmesek de bizi hastalıklara doğru götürüyor. Çocukluğumuzdan bugüne, (özellikle 0-7 yaş aralığında maximum olmak koşuluyla) yaşadığımız, duyduğumuz, gördüğümüz her şeyi, doğru yanlış, güzel çirkin ayırt etmeden kaydediyoruz. Sonra da kayıtlarımıza, yaşadıklarımıza göre belli anlamlar yüklüyoruz. Hastalıklarla ilgili de bilinçaltı kayıtlarımız, bilinçaltı çapalarımız var. Tıpkı biraz önceki örnekler gibi. Bilinçli olarak o anda düşünmesek bile bilinçaltı hemen devreye girer. ‘Aralık ayı geldi, hani sen her sene bu zamanlar hasta oluyordun ya’ hadi bakalım. ’4 Yaşındayken de bu meyveden çok yemiştin, hani karnın ağrımıştı ya’ yine aynı şeyi yaptın hadi bakalım. ‘Hani geçen de hava böyleydi ve senin migrenin başlamıştı, bak hava yine kapalı’ hadi bakalım. ‘Babaannenin de varisi vardı, ayakta kalınca ağrıyor diye sızlanırdı ya’, “eee sende de var, sen de bugün çok yoruldun’ hadi bakalım! Bu tip hastalıklarla ilgili, iyileşme için bilinçaltına inmek gerekiyor bazen, bazı hastalıklarla ilgili o kadar acayip, o kadar çarpıcı veriler çıkıyor ki gerçekten inanılmaz.
Küçükken baharın ilk geldiği anı yaşayan, ağaçların çiçek açtığını gördüğü gün dedesini kaybeden minik çocuk, büyümesine rağmen her bahar ağaçlar çiçek açtığında depresyona girer çünkü bahar onda birini kaybetmek, onun acısını yaşamak demektir. Kaybetse de kaybetmese de fark etmez bilinçaltı kaybetmiş gibi onu depresyona sokar. Yola çıkıp geri dönemeyen yakınını kaybeden o küçük çocuk bilinçaltı, her yola giden birini eşini, çocuğunu hep kaybedeceğini sanır. Bundandır panik atak geçirmesi, bundandır onu yolun tutması, mide bulantıları. Bazen yaşadığımız şeyleri hafife alırız, geçti gitti zannederiz ama unutmayan bir yerimiz var. Ona sadece hatırlatan bir şey olması yeterli olur. Hastalıkları bazen isteyerek, bazen istemeyerek ama her iki durumda da biz hayatımıza çekiyoruz. Gelin bugün bir değişiklik yapalım sağlığımızın frekansını yükseltelim. Tüm hastalıklarımızı, acılarımızı bırakalım bir kenara. Sadece ve sadece şükredelim. Yürüyebiliyor musunuz? Bacaklarınız için şükredin. Sarılabiliyor musunuz sevdiğinize, kollarınız için şükredin. Görebiliyor mu gözleriniz ağaçları gözlerinize şükredin. Duyabiliyor musunuz kuşların seslerini kulaklarınız için şükredin. Hatırlayabiliyor musunuz çocuğunuzu ilk gördüğünüz anı, hafızanıza şükredin. Her organınız için ayrı ayrı şükredin sizi siz yaptıkları için. Size bu ana kadar koşulsuz hizmet ettikleri için. Göreceksiniz, siz teşekkür ettikçe, şükrettikçe, sağlığınızın frekansını yükselttikçe sağlığınızı hayatınıza daha çok çekeceksiniz.
Kaynak:Indigo Dergisi

Bir Yere Kadar Üzülmek…Bir Yerden Sonra Vazgeçmeyi Bilmek Gerekir…

İnsanların Kalbine Giden Yol…

Eğer karşınızdaki insanların gönlünü kazanmak istiyor veya eleştirinizin dikkate alınmasını istiyorsanız, daha akılcı davranmalısınız. İşte yaşandığı rivayet edilen, iletişim ve ilişkiler üzerine ders verici 5 hikaye:
1.
… Charles Schwab, çelik fabrikalarının birisinde dolaşıyorken, işçilerden bazılarını sigara içerken görmüştü. Hâlbuki işçilerin başları üzerindeki duvarda “Sigara içmek yasaktır.” levhası asılı idi. Charles Schwab, onlara bakarak: — Okuma bilmiyor musunuz? diye sormadı. Aksine, işçilerine yaklaşıp kendi purolarından bir tane hediye etti. — İşinizi bitirdikten sonra, bunu dışarıda içerseniz sevinirim, diyerek, içeride sigara içilmemesi gerektiğini nazikçe ifade etti. Bu yüzden o, işçileri tarafından çok sevilen bir patrondu. 2.
Calvin Coolidge, Cumhurbaşkanlığı sırasında, bir gün sekreterine şu sözleri söylemişti: — Bugün ne güzel giyinmişsiniz. Siz gerçekten güzel bir bayansınız. Bayan sekreter bu iltifat karşısında şaşırmış ve memnun da olmuştu. Ama Coolidge, sözlerini şu şekilde tamamlamıştı: — Ama sizden bir ricam var. Bundan sonra yazılarınızda noktalama işaretlerine biraz daha dikkat etmenizi istiyorum. Coolidge’nin izlediği yol, son derece iyi bir metottu. Çünkü insanlar iltifat edildikten sonra, kusurunun söylenmesine dayanabilir. Berber de insanı tıraş etmeden evvel sakalı sabunlamıyor mu? 3.
Emerson ile oğlu, buzağılarını ahıra koymak istemişlerdi. Emerson buzağıyı çekiyor, oğlu da itiyordu. Buzağı ise, çayırı bırakıp gitmek istemediği için, direniyordu. Evin hizmetçisi durumun farkına varmıştı. Gerçi o, Emerson gibi kitaplar ve makaleler yazmıyordu, ama hayvancılığı ondan iyi biliyordu. Önce buzağıya şefkatle yaklaştı. Başını okşadı. Sonra parmağını bir meme gibi hayvanın ağzına verip emzirerek yavaş yavaş ahıra götürdü. Muhatabınızı istediğiniz bir noktaya getirmek için, kendi isteklerinizi ona dikte etmeye kalkışmayın. Onun ne istediğini anlayıp, bu isteğe uygun bir davranış sergileyin. 4.
Yale Üniversitesi Profesörü William Lyon Pheps diyor ki: “Sekiz yaşında iken, bir gün teyzemi ziyarete gitmiştim. Onun evinde orta yaşlı biriyle karşılaştım. O sıralarda benim en çok ilgilendiğim konu gemi ve gemicilikti. Teyzemin misafiri ile bu konu üzerine uzun uzun sohbetler ettik. Onu sevmiştim. Misafir gittikten sonra, teyzeme ondan bahsettim ve gemiciliğe ilgisini takdir ettim. Teyzem, onun New York’ta avukatlık yaptığını, gemicilikle hiç ilgisi olmadığını söyleyince, hayretle sordum: — O halde niçin bana hep gemilerden bahsetti? — Çünkü o bir centilmendi. Senin gemilere karşı ilgini anladığı için, seni ilgilendiren ve sevindiren olaylar üzerine konuştu. Ve bu şekilde kendini sana sevdirdi.” 5.
Başkan Theodore Roosevelt, kimle görüşürse görüşsün ona ne söyleyeceğini bilirdi. Muhatabının yaptığı işten bahseder, başarılarını takdir ederdi. Roosevelt bunu nasıl mı başarırdı? Gayet kolay. Görüşeceği kişiyle konuşmadan önce, onun hangi konuyla ilgilendiğini öğrenir, kendini o konu hakkında okuyup araştırarak bilgilendirirdi. Çünkü Roosevelt de, her lider gibi bilirdi ki, insanlar, en çok ilgilendikleri konu hakkında konuşmayı severler. İnsanların kalbine girmenin en kestirme yolu, onların ilgilendikleri konular üzerinde konuşmaktır. ? En kaliteli paylaşımlar burada: ww.facebook.com/1HayatGuzeldir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 1 Comment »

Kadının Ayağı Taşa Takılırsa…

karşımızdaki kişinin fiziğiyle ve imkanlarıyla ilgilenip ilgilenmediğinizi anlamak için kendinize sorun ? Sevdiğim kişi çirkin ve fakir olsaydı Yinede onu aynı şekilde severmiydiniz ?

 

Tecrübesiz insanlar , iliskilerde karşıdaki kişinin dışına bakar karar verir , tecrübe kazanan kişiler ise ilişkilerde karşısındaki kişinin içine bakar ve karar verir, karşımızdaki kişinin fiziğiyle ve imkanlarıyla ilgilenip ilgilenmediğinizi anlamak için kendinize sorun ? Sevdiğim kişi çirkin ve fakir olsaydı Yinede onu aynı şekilde severmiydiniz ?

Bülent Gardiyanoğlu

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Kızgınlık Çok Gürültülüdür, Oysa Kırgınlık Ne Kadar Da Sessiz…

Evrenin temel kurallarından biri, yumuşaklığın sertliği uzun vadede hep yendiğidir. Sertliğin bir kırılma noktası vardır, ve yumuşaklık sabreder ve direnirse, sertlik muhakkak kırılır

532007_484889644883449_1176657648_n[1]Evrenin temel kurallarından biri, yumuşaklığın sertliği uzun vadede hep yendiğidir. Sertliğin bir kırılma noktası vardır, ve yumuşaklık sabreder ve direnirse, sertlik muhakkak kırılır.

Eğer bir sertlikle karşılaşırsanız, sağlam durun, ve bulunduğunuz sabit noktadan ağaçların kökleri gibi güç alın. Ama üslubunuz hep yumuşak olsun. Herşeyi söyleyin, ama kazanmak için ve sertçe değil, kaybetmemek için ve şefkatle söyleyin. Ve hiç bir zaman unutmayın, sertleşenlerde hep bir sevgi eksikliği vardır…

Ali Korkut Keskiner

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar: "Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?"

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:

– “Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?”

Doktor: … – “Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan ve bir kova.

Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız?”

Adam: – “Ooo! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder.

Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.” – “Hayır”, der doktor. “Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.”

———— “Gerçek akıl; sadece bize sunulan çözümleri seçmek değil, en uygun çözümü düşünebilmektir.”

Görsel: “One Flew Over the Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu)” filminden.

Fabrika Hatası…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , . Leave a Comment »

Sizi yıpratan insanlardan sessizce uzaklaşın…

Güç noktası daima şimdiki andadır.

Güç noktası daima şimdiki andadır.
Asla çaresiz değiliz.
Değişim kendi düşüncelerimizde  şimdi ve burada başlıyor.
Ne kadar uzun süredir olumsuz bir süreç içinde yaşadığımız,hastalıklarımız ,sağlıksız ilişkilerimiz ,ekonomik sorunlarımız ya da kendimizden nefret ettiğimiz önemli değil. Bu gün değişebilirsiniz……
SERAP ÖZGER

İki Gezgin Melek

İki gezgin melek, geceyi geçirmek için oldukça varlıklı bir ailenin evinin kapısını çalmışlar.
Aile, pek kaba bir üslupla, meleklere yatacak yer olarak koca malikhanenin konuk odalarından birini vermek yerine, soğuk bodrumundaki küçük bir köşeyi göstermiş.

Melekler buz gibi odanın soğuk ve sert zemininde kendilerine yatacak bir yer hazırlamaya çalışırken, yaşlı melek duvarda bir delik görmüş ve kalkıp deliği onarmaya girişmiş. Genç melek, yaşlı meleğe bu hareketinin nedenini sorunca, yaşlı melek hafifçe gülümsemiş:
– Her şey, her zaman, göründüğü gibi değildir…
Sabah malikhaneden ayrılan melekler, gece bastırınca bir kez daha kalacak yer bulmak umuduyla, bu defa çok fakir bir çiftçi ailesinin kapısını çalmışlar. Son derece misafirperver olan fakir  karı koca, sofralarında ne var ne yoksa meleklerle paylaştıktan sonra, onlara rahatça uyumaları için kendi yataklarını vererek yanlarından ayrılmışlar.
Sabah güneş doğduğunda, melekler zavallı karı kocayı gözyaşları içinde bulmuşlar: yegane geçim kaynakları olan tek inek de tarlalarının ortasında cansız yatmaktaymış.
Genç melek bu sefer iyice öfkelenerek yaşlı meleğe isyan etmiş:
– Bunun olmasına nasıl izin verebildin? O varlıklı kaba adamın her şeyi vardı ama sen kalktın ona yine de yardım ettin. Bu iyi yürekli fakir ailenin ise o tek inekten başka hiçbir şeyleri yoktu; buna rağmen onu bile paylaşmaya gönüllü oldular. Ama sen o ineği de yitirmelerine izin verdin!
Bunun üzerine yaşlı melek, genç meleğe dönerek şu cevabı vermiş:
– Her şey, her zaman, göründüğü gibi değildir. O zengin malikânenin bodrumunda kaldığımız gece, duvardaki deliğin dibinde külçe külçe altın saklı olduğunu fark ettim. Malikânenin sahibi bu kadar açgözlü olduğu için ve kendisine verilmiş şans sayesinde edindiği zenginliğin bir parçasını bile paylaşmaya yanaşmadığı için, ben de o deliği öyle bir kapatıp mühürledim ki artık arayıp bulsa da açamaz.
Ve devam etmiş:
– Sonra, dün gece biz çiftçi ailesinin yatağında uyurken, ölüm meleğinin o çiftçinin karısını almaya geldiğini gördüm. Ben de onun yerine ölüm meleğine ineği verdim.
Yaşlı melek, gülümseyerek bir kez daha eklemiş:
– Her şey, her zaman, göründüğü gibi değildir. Bazen, işler istediğimiz gibi sonuçlanmadığında, aslında bizim de başımıza gelen tam da budur işte. Eğer inanıyorsanız, yapmanız gereken şey sadece, her sonucun her zaman sizin lehinize olduğuna güvenmektir. Bunun böyle olduğunu, ancak belirli bir zaman sonra öğrenebilecek olsanız bile…

http://fwmail.net/hikaye/iki-gezgin-melek/

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . Leave a Comment »