Bugünler de kafayı bu konuya taktım. Başarı Nedir? Bir erkeği\kadını tavlayabilmek mi, bir ilişkiyi sürdürebilmek mi, bir işte yüksek getiri elde etmek mi, sevilen ve iyi bir insan olmak mı, bir yarışmayı kazanmak mı?
Yavaş yavaş kafalarınızı salladığınız görebiliyorum evet evet bu mealde diye…
Size bir haberim var, o kadar yanılıyorsunuz o kadar yanılıyorsunuz ki anlatamam… Bunlar sadece egonuzun hoşuna giden şeyler o kadar…
Başarı dediğin hayatı olduğu gibi yaşayabilmekten, kaybetmeyi kabullenmekten, düştüğünde kalkmasını bilmekten, ‘’A ‘’planı tutmazsa ‘’ B’’ planıyla hayata devam etmekten geçer…
Başarı dediğin hayatla birlikte akmaktan geçer…
Başarı dediğin hiçbir olayı\kişiyi kafana takmamaktan geçer…
Başarı dediğin insanları affetmekten ve geride bırakmaktan geçer…
Başarı dediğin iflas etmiş olsan bile yeniden ve yineden ayağa kalkmaktan geçer…
Başarı dediğin; hayatta her başına gelen şeye eyvallah demeyi bilmekten geçer…
Başarı dediğin şey aslında kelime olarak bile yanlış ya… Neyi başarmak zorundasın ki… Hiçbir şeyi başarmak zorunda değilsin, bu senin değerini belirten bir kelime bile değil. Kafalarımıza işlenmiş saçma sapan bir sıfat…
Hiç bir genel kurala uymak zorunda değilsin, başka insanların hiçbir beklentisini karşılamak zorunda değilsin. Toplumun sana dayattığı kalıplara girmek zorunda değilsin…
Son kertede gerçekten ama gerçekten hadi bize başarı nedir iki kelimeyle anlat dersen;KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTEN GEÇER derim…
Anette İnselberg
Bugünler de kafayı bu konuya taktım. Başarı Nedir? Bir erkeği\kadını tavlayabilmek mi, bir ilişkiyi sürdürebilmek mi, bir işte yüksek getiri elde etmek mi, sevilen ve iyi bir insan olmak mı, bir yarışmayı kazanmak mı?
Yavaş yavaş kafalarınızı salladığınız görebiliyorum evet evet bu mealde diye…
Size bir haberim var, o kadar yanılıyorsunuz o kadar yanılıyorsunuz ki anlatamam… Bunlar sadece egonuzun hoşuna giden şeyler o kadar…
Başarı dediğin hayatı olduğu gibi yaşayabilmekten, kaybetmeyi kabullenmekten, düştüğünde kalkmasını bilmekten, ‘’A ‘’planı tutmazsa ‘’ B’’ planıyla hayata devam etmekten geçer…
Başarı dediğin hayatla birlikte akmaktan geçer…
Başarı dediğin hiçbir şeyi kafana takmamaktan geçer…
Başarı dediğin insanları affetmekten ve geride bırakmaktan geçer…
Başarı dediğin bir insanı kafaya takmamaktan geçer…
Başarı dediğin iflas etmiş olsan bile yeniden ve yineden ayağa kalkmaktan geçer…
Başarı dediğin şey aslında kelime olarak bile yanlış ya… Neyi başarmak zorundasın ki… Hiçbir şeyi başarmak zorunda değilsin, bu senin değerini belirten bir kelime bile değil. Kafalarımıza işlenmiş saçma sapan bir sıfat…
Hiç bir genel kurala uymak zorunda değilsin, başka insanların hiçbir beklentisini karşılamak zorunda değilsin. Toplumun sana dayattığı kalıplara girmek zorunda değilsin…
Son kertede gerçekten ama gerçekten hadi bize başarı nedir iki kelimeyle anlat dersen;KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTEN GEÇER derim…
Anette İnselberg

Bu hayatta ne öğrendin diye soranlara şunları söylemek isterim;
Duygudan önce, aklı kullanmak gerektiğini öğrendim…
Özgür iradeye saygı duymak gerektiğini öğrendim…
Yumuşaklığın dayanıklılığını, yanıma almayı öğrendim…
Dostluğun; bizlere bahsedilmiş en kıymetli armağan olduğunu öğrendim…
”Bu da gelir bu da geçer” demeyi öğrendim…
Yaşam boyu öğrenci olmanın önemini öğrendim…
İnsanın bu hayatta bir duruşu olması gerektiğini öğrendim…
Seçimlerimin sonuçlarına razı gelmeyi öğrendim…
Kimseyle yüzgöz olmamak gerektiğini öğrendim…
Kızgınken susup oturmak gerektiğin öğrendim…
Boşa konuşmayı değil, yapmanın esas olduğunu öğrendim…
Hatır, gönül için hiç bir şey yapmamayı öğrendim…
Sağlıklı olmanın nimetini, Şükür kelimesinin sihrini öğrendim…
Önce ”Allah” sonra ”ben” demesini öğrendim…
Hayatımın merkezini kendim yapmayı öğrendim…
Ömer Hayyam’dan ” Ben varsam bu dünya var, ben yok o da yok” demesini öğrendim…
İşte bu kadar basit :))
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
Cumartesi akşam’ı kızlarla felekten bir gece çalalım dedik ve ( Yaprak, Ebru, Selma, Zeynep…, Buse, Deniz, İnci ve ben) kendimizi fasıl gecesinde bulduk…
İlk başta sinemalardan, kitaplardan, konserler yani ne bileyim tüm kültür içerikli etkinliklerden konuştuk, sonunda Buse dayanamadı döküldü; kızlar size müthiş bir haberim var, ee söyle –bekletme bizi- dedik…
-Eski sevgilim Amerika’dan dönüyor ve benimle tekrar birleşmek istiyor…
Hayır, yani hepimiziz donduk kaldık, Buse gülüp oynuyor… Biz hep bir ağızdan, kızıp yapma, buluşma, görüşme dediysek de IIIHHH GÖRÜŞÜCEM DİYEN Buse’yi ikna edemedik.
Hayır yani görüşsün görüşmesine de bu İsmet denen adamdan yüzü hiç gülmemişti ki Buse’nin… Adam bir gün var, bir gün yok misali, her hafta sonu geldiğinde kavga edip Buse’yi bırakıp, her hafta içi tekrar birleşen bir tipti… Biz her hafta sonu Buse’ye terapi yapar iyileştirirdik adam pazartesi tekrar Buse’nin fabrika ayarlarını bozardı. Amerika’ya da’’ ben gidiyorum BAAAYYYYY’’ deyip gitmiş bir adam bu yani…
Bak dedik Buse’ye ‘’ne halin varsa gör, ama ayar düzeltmeye bize gelme Allah aşkına, biz yorulduk sen yorulmadın’’ dedik. Buse’nin cevabı şu oldu,’’ ama kimyamız çok iyi be arkadaşlar…’’
Sana da kimyana da diye söylenirken…
Deniz devam etti; bir çocukla tanıştım adı Ahmet, beni beğensin diye biraz yalan söyledim ama olsun dimi dedi…’’ Hele söyle bakalım yalanlarını da dozuna bakalım’’ dedik ‘’ adam kayak çok seviyormuş, malum önümüz de kış, adam bol bol kayak merkezlerine gideriz’’ demiş, bir de eklemiş ‘’ ben zaten evde kalorifer bile açmam bayılırım soğuğa’’ …
Deniz de ne demiş beğenirsiniz’’ ben zaten soğuğa bayılırım. Kayak’da öğrenirim ne var …’’
Yani Deniz’in gerçek durumu ise şu, dışarda yağmuru görünce hava çok soğudu arkadaşlar artık beş ay görüşmeyiz, ben yorganın altında uyumaya çekiliyorum kıvamıdır… Değil kaloriferi yanmayan evde durmak, ısı ayarını 25 dereceye koysak ‘’ya burası soğuk açsana şu kombiyi ne cimrilik yapıyorsun ’’ der… Allah seni bildiğin gibi yapsın diye geçiştirirken Yaprak döküldü…
Arkadaşlar; ben altı aydır terapiye gidiyorum ve ilişkilerimin sonunda niye yürümediğini bulduk, biz tüm dikkatimizi Yaprağa verdik, belki bizim de işimize yarayacak altın bir cümle sunar diye bekliyoruz… Ve diye diye ne dedi biliyor musunuz: İlişkideyken beraber olduğu adamı ilişkinin merkezine koyuyormuş, adam gel dese geliyor, git dese gidiyormuş, adamı memnun etmek için her şeyi yapıyormuş, adamın çevresinde fır dönüyormuş, adam da ya Yaprağa ne oldu acep deyip sıkılıp gidiyormuş, biz hep bir ağızdan Yaprağa şunu dedik, kızım sen paraları boşuna vermişsin, keşke bize vereydin, biz sana senelerdir bunu diyoruz, bizi hangi kulağınla dinledin terbiyesiz…
Sonra Ebru atladı ortaya; ben de ne hata yaptığımı buldum dedi, ‘’nedir’’ dedik,
– Adamı beğenince ilişkimizin potansiyelini ölçmüyorum, geleceği olabilirim mi, olamaz mı bakmıyorum, cumburlop atlıyorum dedi… Valla anı yaşa öğütleriye, gelecek olabilir mi endişe arasında bir yerlerde hepimiz kısılıp kaldığımız için bir şey diyemedik…
Selma zaten yeni ayrıldığı için aşk alerjisine kapılmış durumda, aman gelene gidene bakmam, kendime bakarım havalarında…
Zeynep; eski erkek arkadaşını ‘’o eşsiz adamı nasıl özlediğini, onun ne kadar farklı olduğunu, onunla hayatının ne kadar anlamlı olduğunu, yıldızların başka güzel, ayın nasıl daha parlak olduğunu’’ anlatmaya başlamıştı ki susturduk. Hayır yani bir senedir aynı muhabbet, içimiz şişti valla. Adam başkası var demiş gitmiş… Tamam sözümüz yok, kimse kimseye sonsuza kadar aşık kalacak diye bir anlaşma da yok da…
Bizim tatlı Zeyneb’imiz niye hala Necati, Necati der ona üzülüyoruz… Hayır takıntı mı yaptı, gururuna mı yediremedi, küçük düştüğünü mü zannediyor, adam ondan gencine gitti diye mi habire botoks yaptırıp, göğüs, kalça dikleştiriyor, spor salonlarından çıkmıyor bilemiyoruz ?
Tabi ben dökülmeyince bana soruyorlar, hadi Anette bu kadar ketum olma sen de anlat diye başlıyorlar ısrara…
Diyorum ki Hindistan’a gidicem, – eee diyorlar, işte ashrama gitmek için trene binicem ya , gene heyecanla -eeeee diyorlar işte diyorum -o tren yolculuğunda ruhumu geliştirecek, beni ileri götürecek adamla tanışıcam…
Nerden biliyorsun diyorlar; -ee bilmiyorum ki -deliler ya diyorum… -Nasipten öte olmaz ki boş verin bu işleri diyorum ve hep beraber söylemeye başlıyoruz: Haydi Güzelim… Şeker Ezelim… Bu Senede Bekar GEZELİM…HOOPPPAAAAA!!!
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
http://www.youtube.com/watch?v=JyZYpNNdLVI
Cumartesi akşam’ı kızlarla felekten bir gece çalalım dedik ve ( Yaprak, Ebru, Selma, Zeynep…, Buse, Deniz, İnci ve ben) kendimizi fasıl gecesinde bulduk…
İlk başta sinemalardan, kitaplardan, konserler yani ne bileyim tüm kültür içerikli etkinliklerden konuştuk, sonunda Buse dayanamadı döküldü; kızlar size müthiş bir haberim var, ee söyle –bekletme bizi- dedik…
-Eski sevgilim Amerika’dan dönüyor ve benimle tekrar birleşmek istiyor…
Hayır, yani hepimiziz donduk kaldık, Buse gülüp oynuyor… Biz hep bir ağızdan, kızıp yapma, buluşma, görüşme dediysek de IIIHHH GÖRÜŞÜCEM DİYEN Buse’yi ikna edemedik.
Hayır yani görüşsün görüşmesine de bu İsmet denen adamdan yüzü hiç gülmemişti ki Buse’nin… Adam bir gün var, bir gün yok misali, her hafta sonu geldiğinde kavga edip Buse’yi bırakıp, her hafta içi tekrar birleşen bir tipti… Biz her hafta sonu Buse’ye terapi yapar iyileştirirdik adam pazartesi tekrar Buse’nin fabrika ayarlarını bozardı. Amerika’ya da’’ ben gidiyorum BAAAYYYYY’’ deyip gitmiş bir adam bu yani…
Bak dedik Buse’ye ‘’ne halin varsa gör, ama ayar düzeltmeye bize gelme Allah aşkına, biz yorulduk sen yorulmadın’’ dedik. Buse’nin cevabı şu oldu,’’ ama kimyamız çok iyi be arkadaşlar…’’
Sana da kimyana da diye söylenirken…
Deniz devam etti; bir çocukla tanıştım adı Ahmet, beni beğensin diye biraz yalan söyledim ama olsun dimi dedi…’’ Hele söyle bakalım yalanlarını da dozuna bakalım’’ dedik ‘’ adam kayak çok seviyormuş, malum önümüz de kış, adam bol bol kayak merkezlerine gideriz’’ demiş, bir de eklemiş ‘’ ben zaten evde kalorifer bile açmam bayılırım soğuğa’’ …
Deniz de ne demiş beğenirsiniz’’ ben zaten soğuğa bayılırım. Kayak’da öğrenirim ne var …’’
Yani Deniz’in gerçek durumu ise şu, dışarda yağmuru görünce hava çok soğudu arkadaşlar artık beş ay görüşmeyiz, ben yorganın altında uyumaya çekiliyorum kıvamıdır… Değil kaloriferi yanmayan evde durmak, ısı ayarını 25 dereceye koysak ‘’ya burası soğuk açsana şu kombiyi ne cimrilik yapıyorsun ’’ der… Allah seni bildiğin gibi yapsın diye geçiştirirken Yaprak döküldü…
Arkadaşlar; ben altı aydır terapiye gidiyorum ve ilişkilerimin sonunda niye yürümediğini bulduk, biz tüm dikkatimizi Yaprağa verdik, belki bizim de işimize yarayacak altın bir cümle sunar diye bekliyoruz… Ve diye diye ne dedi biliyor musunuz: İlişkideyken beraber olduğu adamı ilişkinin merkezine koyuyormuş, adam gel dese geliyor, git dese gidiyormuş, adamı memnun etmek için her şeyi yapıyormuş, adamın çevresinde fır dönüyormuş, adam da ya Yaprağa ne oldu acep deyip sıkılıp gidiyormuş, biz hep bir ağızdan Yaprağa şunu dedik, kızım sen paraları boşuna vermişsin, keşke bize vereydin, biz sana senelerdir bunu diyoruz, bizi hangi kulağınla dinledin terbiyesiz…
Sonra Ebru atladı ortaya; ben de ne hata yaptığımı buldum dedi, ‘’nedir’’ dedik,
– Adamı beğenince ilişkimizin potansiyelini ölçmüyorum, geleceği olabilirim mi, olamaz mı bakmıyorum, cumburlop atlıyorum dedi… Valla anı yaşa öğütleriye, gelecek olabilir mi endişe arasında bir yerlerde hepimiz kısılıp kaldığımız için bir şey diyemedik…
Selma zaten yeni ayrıldığı için aşk alerjisine kapılmış durumda, aman gelene gidene bakmam, kendime bakarım havalarında…
Zeynep; eski erkek arkadaşını ‘’o eşsiz adamı nasıl özlediğini, onun ne kadar farklı olduğunu, onunla hayatının ne kadar anlamlı olduğunu, yıldızların başka güzel, ayın nasıl daha parlak olduğunu’’ anlatmaya başlamıştı ki susturduk. Hayır yani bir senedir aynı muhabbet, içimiz şişti valla. Adam başkası var demiş gitmiş… Tamam sözümüz yok, kimse kimseye sonsuza kadar aşık kalacak diye bir anlaşma da yok da…
Bizim tatlı Zeyneb’imiz niye hala Necati, Necati der ona üzülüyoruz… Hayır takıntı mı yaptı, gururuna mı yediremedi, küçük düştüğünü mü zannediyor, adam ondan gencine gitti diye mi habire botoks yaptırıp, göğüs, kalça dikleştiriyor, spor salonlarından çıkmıyor bilemiyoruz ?
Tabi ben dökülmeyince bana soruyorlar, hadi Anette bu kadar ketum olma sen de anlat diye başlıyorlar ısrara…
Diyorum ki Hindistan’a gidicem, – eee diyorlar, işte ashrama gitmek için trene binicem ya , gene heyecanla -eeeee diyorlar işte diyorum -o tren yolculuğunda ruhumu geliştirecek, beni ileri götürecek adamla tanışıcam…
Nerden biliyorsun diyorlar; -ee bilmiyorum ki -deliler ya diyorum… -Nasipten öte olmaz ki boş verin bu işleri diyorum ve hep beraber söylemeye başlıyoruz: Haydi Güzelim… Şeker Ezelim… Bu Senede Bekar GEZELİM…HOOPPPAAAAA!!!
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
http://www.youtube.com/watch?v=JyZYpNNdLVI
Şu birbirini yeni tanıyan insanların kullandığı beylik cümlelerin hastasıyım:
Kaç yaşındasın ?
Nerede çalışıyorsun ?
Kaç kardeşsin ?
Evlendin mi?
Kaç çocuğun var?
Nerede yaşıyorsun?
Nerede okudun ? böyle böyle devam eder işte…
Bense esas şu soruları sormak isterim…
Unutamadığın kim var?
Pişmanlıkların neler?
Şu anda istediğin işi mi yapıyorsun?
Mutlu musun?
Yüreğinle mi, mantığınla mı hareket edersin?
Seni en mutlu eden üç anı nedir?
Nelere öfkelenirsin?
Nerede yaşamak isterdin?
İçinde kalan şey nedir?
Değiştirebilecek olsan hayatında neyi değiştirirdin?
Birini hayatına almaya hazır mısın?
Yalnız kalmaktan hoşlanır mısın?
Karşındakine özen gösterir misin?
Takıntılı mısın?
Ama yyooo biz etiketleri o kadar severiz ki, iş, para, mevki, nerede oturduğu, ne kadar kazandığı o kadar önemlidir ki, esas olanı gözden kaçırırız. Ruhunu yani… Daha doğrusu ruhundaki fırtınaları… Halbuki bizi esas etkileyecek yer orası değil midir?Artık şu yüzeyselliği bırakıp, ruhlara giriş yapmaya ne dersiniz? Sağlıcakla, –
Sanırım ölüm kelimesiyle ilk tanışmam 8-9 yaşlarında Büyükada’da mahallede arkadaşlarla oynarken olmuştu. Marifetmiş gibi oğlanlardan biri yanıma gelmiş ve aynı Cem Yılmaz’ın yaptığı gibi “ölüceksin çocuk” deyip koşarak yanımdan uzaklaşmıştı. Kelimenin manasını bilmememe rağmen, iyi bir şey olmadığını sezdiğimden mi ne koşarak ve ağlayarak annemin yanına gidip “ölmek ne demek?” diye sormuştum…
Annem ne diyeceğini bilmez şaşkın bir tavırla “aman böyle şeyler de nerden aklına geliyor” diye beni geçiştirmeye çalışsa da “ama anne herkes mi ölür” diye üstelemem karşısında, “evet ama 100 yaşına kadar yaşadıktan sonra” diye cevap vermişti. O yarım yamalak sayı bilir halimle 100 yaşın hayli ilerde olduğuna karar verip, içim rahatlamış bir halde oyun sahamıza geri dönmüştüm…
Maalesef 15’imde anneannemi, 18’imde de önce kardeşim dediğim erkek kuzenimi, arkasından da iki çok yakın kız arkadaşımı trafik kazasında kaybedince, insanların her an ölebileceği gerçeğini de kavramış oldum. Yıllar içinde sıralı sırasız bir çok sevdiğim insanı kaybederek de bu gerçeği defalarca tekrar yaşadım…
Arkasından acı, isyan, öfke, bunalım, özlem, keşkelerle dolu (keşke bunları söylemeseydim, keşke daha fazla vakit geçirseydim) uzun bir süreç geçirdikten sonra insanın yüreğinde hiç bitmeyecek bir özlem ve sevgiyle yaşamaya devam ettiğini öğrendim…
Arkada kalanlar olarak günlük hayatın rutinine dönmenin ve birlikte vakit geçirmenin yarattığı alışkanlıklardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim…
Her ortak arkadaşı gördüğümde içimin nasıl sızladığını öğrendim…
Onlara danışmak istediğimde burada olmadıkları için kime danışacağımı bilememenin yarattığı şaşkınlıkla yaşamayı öğrendim…
Onlarsız yaşamanın insanın ağzında kekremsi bir tat bıraktığını öğrendim…
Kaç sene geçerse geçsin onlardan bahsederken gözümden bir damla yaş geldiğini öğrendim…
Kimseye fazla bağlanmamak gerektiğini öğrendim…
Kimseyi hayatımın merkezi haline getirmemeyi öğrendim…
Kimseye muhtaç olmamak gerektiğini, insanın kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini öğrendim…
Herkese bir gün ya giderse diye aramda mesafe bırakarak yaşamayı öğrendim…
Her konuşmamızı son konuşmamız gibi yapmamız gerektiğini öğrendim…
Küslükleri bitirmek gerektiğini sonra buna vaktimizin olmayabileceğini öğrendim…
Hayatta keşkelerin hiçbir işe yaramadığını öğrendim.
Ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, ne istiyorsak karşı taraftan ”dur uyarısı” gelene kadar onun peşinden gitmemiz gerektiğini öğrendim…
Ve hayatın çok kısa olduğunu öğrendim…
Gidenlere ise ne olduğunu bilmiyoruz…
Avuntumuz cennete gitmiş oldukları yönünde…
Ben onların iletişim kuramadığımız bir başka boyuta geçtiklerini ve her neredelerse bizi kollayıp, gözettikleri inancını taşıyorum.
Buradan da cümlemizin tüm kayıplarının ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum…
“Hani insanlar 100 yaşına kadar yaşıyordu anne?” Beni kandırdın galiba…
Sağlıcakla,
Tabi ki anahtar falan bilmiyorum ama çevremdeki pek çok çifti gözlemleyip şu sonuca vardım, eğer iki tarafta ilişkiyi yürütmek istiyorsa ilişki yürüyor, yoksa gözünün üstünde kaş var mevzusu bile ayrılığa sebep oluyor.
Eski evliliklere bakıyorum, daha çok davulun bile dengi dengine dediğimiz,- ailelerin onayıyla gerçekleştirilen, maddi olarak, kültür olarak, köken olarak çok yakın kişilerin- birleşmeler yapılıyormuş. Eh o zamanalar boşanmada çok ayıp sayıldığından, kadın kendi ayakları üzerinde durmadığından ve erkeğin aldatması-erkeğin elinin kiri- olağan sayıldığından, evlilikler kırk sene, elli sene sürebiliyormuş.
Günümüz dünyasında ise, işler o kadar karışık ki. Kadın daha özgür, (çalışıyor, aldatılmaya karşı kocasını kapının önüne koyabiliyor), erkek tamamen özgür. Eskisi gibi; kağıt üzerinde süper olan; çiftlerin evlilikleri içler acısı. Tam tersi; bu ikisi mi hayatta olmaz dediğin kişilerin evlilikleri, düşe kalka da olsa gidi gidiveriyor. Eskilerin konuşulması ayıp konusu; çiftler arası tutku, şimdilerde gündem başı…
Sürekli zıt karakterli kişilerin bir araya geldiğini görüp, evren niye böyle yapıyor diye düşünüyorum. Sanırım iki aşırı ucu da dengelemek için diye bir teorim var bu günlerde… Birisi temizse; öbürü pasaklı… Birisi bonkör, öbürü cimri, birisi evde oturmaktan hoşlanıyor, diğeri gezmekten. Tanrım ev sürekli savaş alanı… Eğer aralarında o tutku olmasa, o kalp çarpıntısı olmasa; iki tarafı da bağlasan beraber durmazlar… Ama mecbur duruyorlar ve törpülene, törpülene dengeyi buluyorlar.
Belki de bugünlerde öğrenmemiz gereken şudur; karşı tarafı olduğu gibi kabul etmek, uyumlanmak, onu dinlemek, saygı göstermek, hoş görülü olmak ve istediğim kişi budur diyebilmek. İyisiyle, kötüsüyle budur be kardeşim diyebilmek. Sonra da gözünü kapayıp yola beraber devam etmek…
Hepimize o kalp çarpıntısını bulmak ve devamını getirecek cesarete sahip olmak nasip olsun…
Sağlıcakla,
Geçenlerde yazılarını, fikirlerini, düşüncelerini çok beğendiğim biriyle ‘’helalleşme’’ üzerine sohbete giriştik. Tam fikirlerimiz uyuşmadı, ama bazı noktalarda tutuştuk tabi… O konuşmanın içeriğini burada aktarmayacak olsam da, gene de helalleşme üzerine bir yazı yazmam gerektiğine karar verdim.
Kişisel gelişim konularıyla iç içe geçmeye başladıktan sonra; insan hayatını, yaptıklarını, kendine yapılanları ve olduğu durumu sorgulamaya başlıyor. Başka bir gözle bakmaya başlıyor. En sonunda da sebep- sonuç ilişkilerine yani karmaya gelip takılıveriyor.
Hele de o anda, hayatın yolunda gitmiyorsa ( burada tamamen ilişkilerden bahsediyorum) hım diyorsun geçmişte, üzdüğüm, kırdığım, acı verdiğim insanlardan af dilemeliyim ki, önüm açılsın…
Ben de böyle bir sorgulamadan sonra; iyi davranmadığımı düşündüğüm, kırdığım, incittiğim iki kişiyi tespit ettim. Ve onlarla kapalı olan kapıları açıp, vicdanımı rahatlatmalıyım dedim. Önce birisini aradım, tabi sesimi duyunca ufak bir şok geçirdi. ‘’Bir kahve içmeye gelir misin, senle konuşmak istediğim şeyler var’’ dedim. Biraz da ısrar ettim, en sonunda kahve içmeye getirebildim.
Başladım konuşmaya, ’’geçmişte toydum, şunları şunları yaparak seni incittiğimi şimdi anlıyorum diyerek bir giriş, arkasından da çok özür dilerimle biten bir kapanış’’ yaptım. Aman Allah’ım benim özür cümlelerimden sonra, karşımdaki insan bir kaplana dönüşüverdi, başladı bana giydirmeye, bakıyor benden cevap yok, giydirmeye devam. Bazen bakıyorum haksızlık yapıyor, ama gene susuyorum, amacım karmayı kapatmak ya, baktım o konuşma böyle kızgınlıkla bitecek kalktım masadan, ardından ikinci, sonrada üçüncü buluşma geldi. Benim amacım iyice içini döksün rahatlasın, normale gelelim…
Neyse bu buluşmaların neticesinde, karşı taraf baktım ki gene bana meylediyor, hem de içi; öfkeyi, sevgiyi, acıyı barındırırken.’’ Eyvah’’ diyorum’’ işler sarpa saracak, bu işi kapatmam lazım ve karşı tarafa artık yeteri kadar konuştuk bir süre konuştuklarımızı düşünelim, belki de barışma vaktimiz daha gelmemiştir’’ diyorum. Ve karşı tarafı gene öfkelendiriyorum. Yani kapıyı açacağım yerde, açıp daha gürültüyle kapanmasına sebep oluyorum …
Bu birinci hezimetten sonra, özür dilemek istediğim ikinci kişiye mail atıyorum. Yüz yüze işleri yürütemediğimi anladım ya; bari yazıyla bu işi temizleyeyim diyorum. Onla da, kavga, dövüş, susma, alttan alma, özür dileme, bir mesaj, bir mesaj daha, tekrar bozulma, kırılma, suskunluk, tekrar kavga döneminden sonra ikinci başarısızlığıma uğruyorum.
Yani hata yaklaşım tarzımda mı, konuştuğum kelimelerde mi, karşımda bıraktığım kötü izin derinliğinde mi, zamanı gelmemiş olmasından mı bilemiyorum ama , feci iki bozguna uğruyorum.
Bu iki tecrübeden sonra da helalleşmelerimi de hep kendi nezdimde, fakat zatı-muhtereme hitaben yapmaya başladım…Çok da rahatladım ve bu tecrübemden dolunayda geçmişin yükleriyle bağ kesme çalışmam ortaya çıktı…
Her şeyde olduğu gibi bununda doğrusu yanlışı ya da belirli bir yöntemi yok, ancak benim merak ettiğim sizin böyle helalleşme denemeleriniz oldu mu ve başarıya ulaştınız mı? Başarıya ulaştıysanız bana anlatın şu işin sırrını da, ilerde belki ben de daha temiz bir yere ulaşabilirim…
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
Yıldızları seviyorum, samanyolunu seviyorum, bilim kurgu seviyorum, doğayı seviyorum, papatya tarlasında yuvarlanmayı seviyorum, çağlayanları seviyorum, dağları seviyorum, dinginliği, sessizliği seviyorum, yemeyi ,içmeyi, gülmeyi seviyorum, yazmayı seviyorum, kendimi sevmeyi ve affetmeyi seviyorum, kavga etmeyi ve barışmayı seviyorum, süklüm püklüm olup özür dilemeyi seviyorum, kendimi geçmeyi seviyorum, affetmeyi seviyorum,affedilmeyi seviyorum, her şeyi tadında bırakmayı seviyorum, temizliği seviyorum, kendime vakit ayırmasını seviyorum yazmayı seviyorum, okumayı seviyorum, ateşi ve şömineyi seviyorum, mumu ve tütsüyü seviyorum, elbise giymeyi seviyorum, topuklu ayakkabıları seviyorum, Şemsimi aramayı seviyorum, insanı kamile ulaşma yolunda yürümeyi seviyorum, kazanmayı seviyorum, kaybedip tekrar ayağa kalkma gücü bulabilmemi seviyorum, arkadaşları seviyorum, kaliteli sohbetleri seviyorum, tai chi yapmayı seviyorum, uçurtmaları seviyorum, mandrakeyi seviyorum, film seyretmeyi seviyorum,akıllı insanları seviyorum, haddini bilen insanları seviyorum, kendime güvenmeyi seviyorum, Allahı seviyorum, kendi değerimin farkında olmayı seviyorum, insanları seviyorum, gerçek yaşam hikayeleri dinlemeyi seviyorum, zeytin ağacı seviyorum,sadeliği seviyorum, hayvanları seviyorum, çekirgeleri seviyorum, kanguru seviyorum, macu pichuyu seviyorum,dostluğu seviyorum, özgürlüğü seviyorum, kendi hayatımın sorumluluğunu almayı seviyorum, zen hikaylerini seviyorum, pencereden süzülen yağmur damlasını seyretmesini seviyorum, bir çocuğun masum bakışını seviyorum, rock müziği seviyorum, saflığı seviyorum, evrensel enerjiyi seviyorum, sevgiyi seviyorum, sağlığı seviyorum, çukulatayı seviyorum, sufleyi seviyorum, vişne dondurmayı seviyorum ,alışveriş yapmayı seviyorum, önemsenildiğimi görmeyi seviyorum, karşılıklı sevilmeyi seviyorum, oje sürmeyi seviyorum, kendimi aşmayı seviyorum, nefsimi geçmeyi seviyorum, kötü rüya kovucuyu kapıya asmayı seviyorum, the bing bang teoriyi seviyorum, araba kullanmayı seviyorum, geri geri giderek park etmeyi seviyorum, hülyalı bakışlarla denizi seyretmeyi seviyorum, Rumeli hisarını seviyorum, ailemi seviyorum, yeğenlerimi seviyorum ,monopoly oynamayı seviyorum, dire straitsi seviyorum, hoşgörülü olmayı seviyorum, insanlara yardım etmesini seviyorum, kendi seçtiğim yolda yürümeyi seviyorum, basket atmayı seviyorum, şükretmeyi seviyorum,ebru sanatını seviyorum, sekiz sayısını seviyorum,şeftali yemeği seviyorum, ruj sürmeyi seviyorum, sorunlarımı çözmeyi seviyorum, cesareti seviyorum, becerikli olmayı seviyorum, salıncakta sallanmayı seviyorum, pembe panteri seviyorum, hata yapmayı sonrada hatalarımdan ders almayı seviyorum, çimlerde, kumlarda yürümeyi seviyorum, yalan dünyayı seviyorum, ganej heykelini seviyorum, büyük yapraklı ağaçları seviyorum, amazonları seviyorum, arkadaş toplantılarını seviyorum, evrenle bir olmayı seviyorum, akıllı telefonumu seviyorum, özgür iradeye ve özgür iradeye saygıyı seviyorumama en çok FACEBOOK u seviyorum:)))
Sağlıcakla,
Sanki kendimi çok iyi tanıyormuşum gibi, sanki her halimi, her huyumu kabul ediyormuşum gibi, sanki zayıflıklarımı bulup çıkarmak, sonra da onların üstüne çalışmak beni tatmin etmezmiş gibi, sanki her an kendime karşı dürüstmüşüm gibi bir de boyumdan büyük işlere kalkışıyorum…
Kendim olmak bu kadar zorken, kendim olmak için bu kadar savaş verirken, varsın insanlar beni sevmesinler bile diyebilirken bu deney de nerden çıkmıştı…
Ne yaptım diye merak ediyorsunuz değil mi?( Valla bende bazen ne yapıyorum diye merak ediyorum zaten.) Ne yapıcam, sosyal bir deney gerçekleştirmeye karar verdim. O afallayan suratınızı görür gibi oldum. Beni bu deneyi yaşarken görseniz, asıl afallamayı o zaman anlardınız ama bunları yazabilme cesaretini gösterebilmem bile bir senemi aldı…
Şimdi bu parlak? fikir aklıma nerden düştü ordan başlayayım. Şimdi ben kitap okumayı çok seviyorum ya, okuduğum kitaplardan birinin kadın kahramanı her akşam değişik barlara gidip, başka isim, meslek ve karakterde kadınları canlandırmayı seviyormuş. Kitabın her bölümü de, bu değişik karaktere büründüğü zaman karşısına kim çıkıyor, olaylar nasıl gelişiyor, kadın neler yaşıyor onları didiklemekle geçiyor.
Yani ben bu kadından aşağı kalabilir miyim diye düşündüm ve kalamayacağıma karar verip, böyle bir deneyim yaşamaya karar verdim. Ama bara gitmek benim için çok iddialı olduğundan, onu berbere gitmek olarak değiştirdim.
Kafama göre bir semt ve berber seçtim, her şeyi de doğaçlama yapmaya karar verdiğimden önceden bir replik, isim ve meslek seçmedim. Giyindim süslendim, berberden içeri girdim. İçimden tuhaf bir adrenalin yükseldiğini hissediyordum ama üstünde durmadım. Manikür, pedikür ve fön istediğimi söyleyip koltuklardan birine oturdum.
Biraz sonra yanıma Gül adlı çok cici bir kadın geldi,’’ manikürünüzü ben yapıcam uygun mu ?’’ dedi. ‘’Tamam’’ dedim oturdum. Her berber elemanı gibi o da çok lafazandı. Hemen adımı, yaşımı, mesleğimi, nerde oturduğumu, medeni durumumu sormaya başladı. Adım ‘’Emine’’ dedim. ‘’Beş kardeşin en küçüğüyüm. Eskişehirden geldik. Beni çok küçük yaşta kocaya verdiler. Beş çocuğum var’’ dedim. Çocukların isimlerini sorunca afalladım. Afalladığım yetmezmiş gibi iki köpeğimiz var diye sallamaya devam ettim.
Arkasından fönü çekmek için Tekin geldi. Ona da hiç çalışmadığımı, okumadığımı çok pişman olduğumu anlattım. Eskiden evlere temizliğe gittiğimi, kocamın yeni bir ortakla işe başlayıp, çok zengin olduğunu yeni rahata erdiğimizi de bir çırpıda anlattım. Hayır anlattıkça kelimeler boğazıma tıkanıyor, üstüme bir fenalık geliyor ama kafama koydum ya oyunuma devam ediyorum.
Anlamadığım; başka bir hayat yaratıp onun içine girmenin bana ne faydası var ki? Bu iş bana niye çekici gelmişti ki? Koltuktan kalkıp, ojelerimin bile kurumasını beklemeden ordan kaçasım vardı ama görünmez bir el beni o koltukta oturtmaya devam ediyordu…
Eğer yaşadığım hayattan memnun değilsem; heyecanım, arayışım, merağım bitmişse onu değiştirmeliydim, başka kadınların kimliklerine girmek de neyin nesiydi? Bu yaptığımın ne kadarı oyundu? Söylediğim cümlelerin hangisi içimde kalan özlemleri yansıtıyordu acaba?
Ben kendimi sorgulamaya dalmışken, Tekin yanıma geldi ‘’Emine Hanım, Emine Hanım’’ dedi, hiç üstüme alınmayarak ve boş bakan gözlerle Tekin’e baktım. Bana ısrarla bakmayı sürdürünce jetonum düştü ve efendim dedim. Emine hanım dedi, ‘’5 dakkadır size sesleniyorum nereye daldınız böyle, beni hiç duymadınız bile’’ dedi.
Benim kulak ağır işitiyor evlat dedim, doğumlarımdan birinde hasar kaldı. Allah’ım hikayem birbirini büyüterek devam ediyordu. Birden kendimden korkmaya başladım. Bu berberden Emine olarak çıkıp, arkasından iki köpek ve beş çocuğumu doyurmak için alış veriş mi yapacaktım. Sırada bu mu vardı?
Sizi ‘’bu semtin kadın kolu başkanıyla tanıştırmak istiyorum’’ dedi. ‘’Madem siz okumamışsınız, o sizin elinizden tutar. Dışardan ilkokul diplomanızı da aldırır. Örgülerinizin Salı pazarında satılmasını da sağlar ‘’dedi. İşte o an ağlama isteği geldi. Bu bir deneydi, ben size anlattığım kadın değilim diye haykırmak istedim. Hep güler yüzlü ve sempatiğim bir kere de sivri dilli olmayı denemek istemiştim. Bir kere de başka bir karaktere bürünmek istemiştim. Beni affedin demek istedim. Yapamadım…
Saçım yarım, ojelerim yarım, çocuk düşmüş acil gitmem lazım diye bir şey geveleyip oradan kaçtım…
İçimde ne tetiklenmişti de ben bunu yapmıştım… Hala bilemiyorum… Ama bu deney sonrası anladığım hem de çok net olarak anladığım tek bir şey var, olmadığım bir karakterle, olmadığım biri gibi davranarak yaşamak, olmadığım şeyler söylemek, duymadığım hislere bürünmek İMKANSIZ…TEK YOL KENDİM OLMAK, BUNU BAŞARABİLMEK…
Siz siz olun, asla kendinizden vazgeçmeyin ( ne koca için, ne çocuk için, ne aile için, ne elalem ne der için), vazgeçen birini de görecek olursanız “başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin’’ deyin…
Sağlıcakla,
İlk aşk; yaşarken haberimiz yoktur ama, daha sonra yaşayacağımız aşkların rotasını da belirler aslında. Ben ilk aşk konusunda çok şanslı bir insanım. Lise yıllarımda yaşadım, o coşkuyu, heyecanı, masumluğu, korkmadan sevmeyi. Ne birbirimizi test etmeyi bilirdik, ne dalavereler çevirmeyi. Ne geçmişten gelen darplar vardı, ne de sınırlar. Öyle apaçık, uçsuz, bucaksız sevdik birbirimizi…
Hatta bir de kural geliştirmiştik kendi aramızda; herkes ne düşündüğünü açıkça söyleyecekti. Bu da yetmezmiş gibi her zaman doğruyu söyleyecektik birbirimize. Ve beraber olduğumuz 2.5 sene boyunca bu kurala hem ben, hem o kayıtsızca uydu.
Birbirimize yazdığımız o saf aşk mektupları, telefonu kapatamayışlarımız, randevu verdiğimiz yerde saatlerce ve sabırla birbirimizi beklemelerimiz bizim için çok olağan şeylerdi. Tüm okul, hatta öğretmenler, hatta ailelerimiz bile biliyordu birbirimize olan aşkımızı… Hiçbir Allah’ın kulu da ne onun ne benim aklımı karıştırmak için aramıza girdi, ne o ne de ben gözümüzü dışarıya diktik. Öyle sadık, öyle güçlü, öyle mutlu bir aşk yaşadık.
Onu görmediğim gün, nefes alamayacağımı düşünürdüm aynen onun gibi. Fakat zaman geçti, devran döndü, o üniversiteye başladı (ben lise sondayken), yavaş yavaş karakterlerimiz değişti. Uyuşmadığımız yönler ortaya çıktı, şiddetli geçimsizlik denilen illetin pençesine düşmeye ramak kala da ilişkimizi bitirdik.
Kader bu ya, seneler sonra tekrar yollarımızı kesişti ama onun kız arkadaşı vardı. Selam sabahın dışında bir iletişimimiz olmadı ve yollarımız gene ayrıldı.
Sonra kader bizi bir başka yerde yine bir araya getirdi, bu sefer benim erkek arkadaşım vardı, gene selam, sabah mealinde bir kesişim ve tekrar kopuş oldu. Sonrada işin ruhu ve büyüsü bozuldu. İkimizde de geçmişteki tatlı bir anı olarak yerini aldı aşkımız.
Fakat o yaşımda yaşadığım derin aşk, benim sonraki ilişkilerimde hep bir örnek oldu. Tüm ilişkilerimde o masumiyeti, o dürüstlüğü, o açıklığı aradım. O aşkın benzeri bir derinlik, bir lezzet aradım. Belki kendimi aşka atışımdaki fütursuzluk, hep bu ilk aşkımın bana bir armağanı ya da cezası oldu. Damağımda aradığım leziz tat hep o ilk aşktan kaynaklanıyor olmalı.
Fakat yaş ilerledikçe, yaralar aldıkça, incindikçe ve incittikçe, kendimi daha çok korur oldum. Ve aşka kendimi koşulsuz şartsız teslim edemez oldum. Hatta duygunun yanı sıra akılla, mantıkla girdiğim ilişkilerde daha başarılı oldum.
Ne yazık ki, şimdinin sonsuz seçenekli internet ortamı göz önüne alındığında, insanın bir aşkı yakalaması neredeyse imkansız hale geldi. Hem kadınlar, hem erkekler için; ilişki dediğin şey, parmak şıklatma hızıyla başlayan ve biten bir hal oldu.
Peki ne yapalım aşka inancımızı mı kaybedelim o zaman? Tabi ki hayır, yüz kere hayır, bin kere hayır. Ama dikkatli olalım. Kendi ayaklarımız üzerinde duralım, azcık da mantığımızı işin içine katalım…
Hepimize lezzetli aşklar dilerim…
Sağlıcakla,