Martılar Gagalıyor…

imagesSLNMC0FA

Kahve fincanından yükselen kokuya karışmış kar tanelerini seyrediyorum

İçimdeki mutluluk ve neşe kırıntılarını martılar gagalıyor…

Martılara simit verince duygularımı gagalamayı bırakıyorlar…

Halbuki ben beni bırakmalarına daha hazır değilim…

Çaresizce arkalarından bakıyorum…

Beni anlamışçasına geri dönüyorlar…

Onlar gagaladıkça ben gıdıklanıyorum…

Neşeli kahkahalarım önce dalgalara, sonra bulutlara

Sonra yollara karışıyor…

Arkasından size ulaşıyor…

Ve hep beraber gülüyoruz…

Anette İnselberg

 

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 1 Comment »

Bu hayatta ne öğrendin diye soranlara şunları söylemek isterim;

1621874_523814164398237_1388271705_n[1]

Kalbimin hayatımın pusulası olması gerektiğini öğrendim…

Özgür iradeye saygı duymak gerektiğini öğrendim…

Yumuşaklığın dayanıklılığını, yanıma almayı öğrendim…

Dostluğun; bizlere bahsedilmiş en kıymetli armağan olduğunu öğrendim…

”Bu da gelir bu da geçer” demeyi öğrendim…

Yaşam boyu öğrenci olmanın önemini öğrendim…

İnsanın bu hayatta bir duruşu olması gerektiğini öğrendim…

Seçimlerimin sonuçlarına razı gelmeyi öğrendim…

Başkalarını affettiğim gibi kendimi de affetmem gerektiğini öğrendim.

Kimseyle yüzgöz olmamak gerektiğini öğrendim…

Kızgınken susup oturmak gerektiğin öğrendim…

Boşa konuşmayı değil, yapmanın esas olduğunu öğrendim…

Hatır, gönül için hiç bir şey yapmamayı öğrendim…

Sağlıklı olmanın nimetini, Şükür kelimesinin sihrini öğrendim…

Önce ”Allah” sonra ”ben” demesini öğrendim…

Hayatımın merkezini kendim yapmayı öğrendim…

Ömer Hayyam’dan   ” Ben varsam bu dünya var, ben yok o da yok” demesini öğrendim…

İşte bu kadar basit :))..

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Boşalt hepsini…Boşalt, boşalt ceplerini…

426040_165717013541289_1095990243_n[1]

 

Yürürken, lokantaya ya da filme gittiğinde,

Ne bileyim ya da alışveriş yaparken

Geçmişi düşünme, onla buralarda gezmiştik deme,

Benim burada elimi tutmuştu,

Bu bizim köşemizdi deme,

Sadece bulunduğun anı yaşa

O anda başkası var mı? Hayır…

Anılar var mı? Hayır…

Sadece sen varsın…

Cebinde iyi yada kötü anıların, pişmanlıkların, gözyaşların, kıskançlıkların olmasın…

Boşalt hepsini…Boşalt, boşalt ceplerini…

Sadece olduğun ana dön, sadece bulunduğun anı yaşamaya, içini doldurmaya çalış…

Bak göreceksin…

Hayat o zaman daha yaşanır olacak…

Anette İnselberg

 

O Adam Buraya Gelecek…

Pucca’yla bloğu aracılığıyla değil kitapları aracılığıyla tanıştım. Ve tanıştığım andan itibaren de geriye dönük ne kadar yazısı varsa döndüm okudum. Ve bayıldım. Yaşadığı travmalar bir yandan içimi acıtırken bunları anlatabilmesini sevdim. Ama en önemlisi özel hayatını bu kadar açık anlatabilmesi beni çok etkiledi. Yani özel ilişkilerini cinsellik dahil yazıyor hatun, bazen düşünüyorum ben yapabilir miyim diye imkanı yok yapamam. Tamam ben de kendimden, ilişkilerimden, etrafımdan alıntılar yapıyorum ama bir esinti gelip geçiyor o kadar. Bu kız dibine kadar yazıyor.
Valla onla arkadaş olmak hele hele erkek arkadaşı olmak büyük cesaret ister. Yani boru değil 70 milyon okuyacak arkasından. Ama böyle izleyici olarak takip etmeye bayılıyorum:) Hala kitaplarını almadıysanız mutlaka alın. Aldıysanız son kitabı ‘O Adam Buraya Gelecek’ e doğru depar atın. Bu kitapta biraz daha kişisel gelişim, olgunluk emareleri, farkındalıkları da var onun dışında  işte bildiğimiz Pucca …
Daha ne diyeyim…
Anette İnselberg

Ben de Artık ’’ Çöpsüz Üzüm’’ İstiyorum…

11009928_931321790225997_3328029854035270910_o[1]

 

Ben de Artık ’’ Çöpsüz Üzüm’’ İstiyorum…

İstanbul’da lapa lapa kar yağma günlerindeyiz. “Bu günleri değerlendirmek lazım” dedim ve dışarı çıktım. Mahallede demli çay satan bir yer var, caddeye bakan tarafı da komple camekan. Hem çayımı içer hem yağan karı seyrederim diyerek oraya gittim. Tabi tek akıllı ben değilim. Allah’ım cafe’nin içi nasıl tıklım tıklım dolu anlatamam.

İki tane orta yaşlı güzel kadının yanına oturdum. Elimde Orhan Pamuk’un son kitabı, kitap sürükleyici ama onların konuşmaları daha sürükleyici. Mecbur anlatacağım.

Elif başından geçenleri Yeliz’e anlatmaktadır. Bir sene kadar önce İsmail’le tanışmışlar. İsmail daha ilk gece çıkışlarında eski sevgilisi Yeşim’i dilinden düşürmemiş: “Yeşim şöyle Yeşim böyle, araştırıyorum evlendi mi diye, ben ona ters davrandım ama naz yapmak içindi, onun için ölüyorum, bitiyorum”…

Elif tabi şok geçirmiş. O ne hayallerle gelmiş, ne bulmuş. Tamam demiş ben en iyisi İsmail’le arkadaş kalayım elimden gelen desteği vereyim. Böyle zaman zaman buluşup görüşmeye başlamışlar, tam araları olacak gibiyken Yeşim sahneye çıkmış ve İsmail Elif ‘i anında bırakıp gitmiş. Sonra o iş yine yürümemiş tekrar Elif’le dostluklarına devam etmişler. Ama adam artık işi bir adım ileriye taşımak ta ısrarlıymış. Elif tabi hep Yeşim’i dinlediğinden çekimsermiş. Sonra yine bir yakınlaşma dalgasında Elif tam bu iş olacak derken adam aynalarda her yerde Yeşim’i gördüğünü onu nasıl aklından çıkaramadığını anlatmaya başlamış. Bizim Elif ikinci şokuyla gene kalakalmış. Ve arayı açmış.

Birkaç ay sonra İsmail’le bir şekilde karşılaşmışlar. İsmail ne dese beğenirsiniz. Sen bana o dönemde destek olmadın, toparlan gel dedin, ama ben yalnız kalmak istemiyordum ki, benim yanımda kalsaydın sana aşık olurdum belki ve Yeşim’i unuturdum.

İhalenin bir şekilde üstüne kaldığını anlayan Elif, artık konuyu uzatmak istememiş, peki sen şimdi neler yapıyorsun, bakalım bu sefer şansımız var mı diye sohbet etmeye çalışmış.

İsmail bu sefer de yılbaşında eski karısına aldığı kolye’yi anlatmaya başlamış. Elif zaten adamın iki çocuğu olduğu için, karısıyla nafaka için, çocukların okul durumları için, şunun için, bunu için, sürekli haberleştiklerini biliyormuş ama yılbaşında kolye almak ne diye gene içi bulanmış. Bunca sene o kadar tanıdığı boşanmış adam ve kadın varmış, medeni şekilde ayrılanı varmış da hediye alışverişi yapanı duymamış (valla ben de duymadım)…

Bir de adam konuşmaya devam etmiş, karım beni aradı çok iyi bir baba olduğum için beni kutladı.

Anette İnselberg (devamı Martı dergisinde tabi ki okumak için abone olmanız lazım… Hadi olun ama daha ne bekliyorsunuz…)

Bireysel gelişim, kariyer ve motivasyon odaklı aylık e-dergimizin ilk yazıları ÜCRETSİZ olarak okunabilir. Tüm sayıyı okumak için abonelik ücretleri: 1 Aylık 4 TL, 3 Aylık 10 TL, 6 Aylık 20 TL, 12 Aylık 40 TL. Martı’yı akıllı telefonlarınız ve tabletlerinizden de rahatlıkla okuyabilirsiniz.
http://www.dijimecmua.com/flash/index.php?id=10715

 

Ruhumun Karanlığı…

Aslında son derece pozitif ve hayata olumlu bakan bir insanım, ama son birkaç ayda öyle çok şey oldu ki hayatımda şaşkına dönmüş durumdayım.

İşin kötü tarafı içine kapanık biri olduğumdan pek kimseyle de bunları konuşamıyorum, en rahat olduğum yer klavye başı. Ben benleyim o an. Bir süredir ara vermiştim yazmaya ama Martı dergisiyle beraber tekrar başladım yazılara sığınmaya. Umarım sizleri sıkmadan bunu başarabilirim. İlk yazım azcık karanlık, ama söz diğerlerinin böyle olmamasına çalışacağım…

Olaylar zinciri annemin düşmesiyle başlar. Düşüş ki ne düşüş, yer gök kan sanki. Ambulans yoktur gelmez. İş benim ilk yardım eğitiminde öğrendiğim tampona ve enerji verişime kalır. Neyse hastaneye bir şekilde ulaşırız: 12’i dikişi MR’ı derken ne annem o düşüşü unutabiliyor ne ben her tarafa fışkırarak akan, sırtından havluyla sildiğim kanları unutabiliyorum. Ve de annemin ‘’hayatımı senin tamponuna’’ borçluyum sözlerini…

Kafasını çarptığı 140 senelik antika piyanoyu satma çabam inanın başka bir macera. Girmediğim antikacı, haber salmadığım arkadaş kalmadı ama bir türlü kimselerle uzlaşamadık.

İş hayatı desen, bir süredir, bir harala gürele sevdiğim insanların birbirlerini yemesini ve tartışmalarını seyrediyorum. Hani izleyici olursunuz ama hiçbir şey yapamazsınız ya, o sözler söylenecek, o kalpler kırılacaktır ya, akacak olan suyun akışını kesemezsiniz ya, benimki de o hesap. Su tartışmayla aktı bu sefer. Ben de izleyici olarak suyun kenarında kalakaldım…

Üstüne üstlük çok sevdiğim bir arkadaşımla da yollarımızı ayırmanın vakti geldiğine karar verdik…

Sonra çok sevgili halacığımın bir süredir uğraştığı hastalığın çok kötü bir evresine girdiği haberi geldi, her akşam dua ettim, her akşam reiki yolladım, ve bir mucize oldu daha iyi haberi geldi.

Hep olumsuzluklar olmuyor tabi, inişlerin yanında çıkışlar da oluyor. Onları anlatmasam olmaz. 10 senelik arabamı çok sevdiğim başka bir modelle değiştirme şansım oldu. Mardin, Midyat, Hasankeyf gezisine katıldım, oraların eşsiz güzelliğini keşfetme fırsatı buldum.

Ve tam her şey toparlanıyor derken, annemin bana verdiği, benim de zaman içinde ufak tefek para biriktirip aldığım birkaç parça mücevherim –  günahı kimin boynunaysa – çalındı.

Arkasından Martı dergisinin teklifi geldi. Belki başka yerden gelse bu kadar sevinmezdim. Neden mi? Çünkü küçüklüğümde Richard Bach’ın “Martı” kitabını okuyup etkilenmiş ve hep kendini sorgulayan, hayatını sorgulayan, kendi yönünü el yordamıyla bulmaya çalışan biri olarak kitapla aynı isimde olan bir dergiden gelen teklif içimi ısıttı. Üstelik derginin teması da aynı benim ruhumdaki özlemleri yansıtıyor, tam tencere kapak oldu diye sevindirik oldum anlayacağınız. Ve bunu hayatta bazı şeyleri doğru yaptığımı gösteren evrensel bir işaret olarak algıladığım için içim tekrar aydınlandı.

Arkasından kanal t’ye cumartesi günü Müge Oruçkaptan’ın sunduğu Rengarenk Dakikalar’a konuk olarak çağrıldım.

Ne diyeyim Martı’yla tekrar uçmaya başlarım inşallah. Siz de kendi yolunuz da uçmaya devam edin emi…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

2015 Ocak

Kadınlar Günü Başlangıç Olsun…


Kadın hamile kalıyor. Aradan dört beş ay geçiyor ve cinsiyeti belli oluyor. Eşiyle doktordalar. Heyecanla bekliyorlar. Her erkek gibi adam erkek evladı olmasını istiyor. Bu defalarca evde belirtilmiş zaten. Çünkü soyadının sürmesi gerekiyor. Doktor kontrolünü yapıyor ve o ‘an’ geliyor. Doktor tereddütlü cinsiyeti söyleyip, söylememekte… Sonra olacakları biliyor çünkü… Ama mecbur söylüyor… Müjde ‘kızınız oluyor’ diyor. Müstakbel babanın ilk tepkisi şöyle; Tekrar deneriz…

İşte bir kadın hayata böyle başlıyor… Cinsiyeti ‘kız mı?‘ Tekrar deneriz… Bu durumun ne eğitimle, ne yaşanılan şehirle, ne de içinde bulunulan kültürle alakası var… Dünyanın üzerinde anlaştığı bir kural bu…

Annem Samsun doğumludur. Annemin döneminde öyle hastane de falan doğurmak yok. Evde ebeyle doğurma dönemi. Annem de ters geliyor. Büyükannemi koyuyorlar bir çarşafa sallıyorlar da sallıyorlar… Sonunda annem düzünü bulup doğuyor. Doğuyor doğmasına da… Ebe bakıyor kız. Eeee babaya haber vermek lazım. Öyle zor bir doğumdan sonra babanın eve gelmesi için küçük bir yalan söyleyiveriyorlar. Müjde, müjde erkek oldu. Çabuk eve gelsin. İşte hayata böyle başlıyor annem. Sonrasında erkek çocukları gibi yaramaz büyüyor. Eminim bunda müjde ‘erkek doğdu’ yalanını doğru çıkartma çabası vardır.

Kadınların, bebekliğinden başlayan bu tercihsizlik büyütülürken uygulanan çifte standartlarla devam ediyor. Okutulmuyor, dışarı bırakılmıyor, istediğini giyemiyor, istediğini konuşamıyor hatta düşünemiyor bile… Pencere önünde hayatı seyretmesi isteniyor. Sonrada baba evinden koca evine hayırlısıyla bir transfer yapıldığında herkes rahat ediyor.

Üstelik evi geçindirse de kimseden saygı gördüğü yok… Eksik etek diye çağrılmak, küçümsenmek, hakarete uğramak üstüne üstlük dayak yemek kabullenmiş olduğu bu yaşamın ağır bedellerinden.

Geçenlerde şiddete uğramış kadınlarla ilgili bir fotoğraf sergisine gittim. Benim içimi acıtan vücutlarda gördüğüm morluklar ya da kırmızılıklar değil gözlerde gördüğüm çaresizlik ve kabullenmişlik oldu.

Aslında çocuk doğuran, evi çekip çeviren, günde yirmidört saat / yılda üçyüz altmış beşgün çalışan kadınlar öyle güçlüler ki… ‘Kariyer de yaparım, çocuk da‘ şarkısı kadının çalışsa bile evdeki tüm görevlerinin aynen devam ettiğinin bir göstergesi…‘Tek taşımı kendim aldım‘ dese de toplum kurallarının azcık dışına çıksa üstüne yapıştırılmayacak etiket kalmayacak olan da o…

Ahhh kadınlar ne zaman gücünüzü anlayacaksınız, ne zaman cesaretinizi toplayacaksınız, ne zaman ben de buradayım diyeceksiniz… İşte gün bugündür… Dünya Kadınlar Günü…

Sadece bu yoldaki başlangıcınız için bir işaret… Bir küçük damla… Haydiiii… Ayağa kalkın…
Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Ahhh Sevgililer Günü Başımıza Neler Açtın Neler?…

Bizim kuşağın sevgililer günüyle tanışması sanırım yirmi üstü yaşlarda olmuştur. Ondan önce cahilce geçirdiğimiz seneler boyunca rahatımızla yaşayıp giderdik. Ne sevgilimiz yok diye komplekse girerdik, ne de hediye alma telaşına düşerdik…

Sanırım hayatıma giren ilk sevgililer gününde bankada çalışıyordum. O furyaya kapılmış biri olarak, erkek arkadaşıma daha önceden nasıl bir gül sepeti istediğimi bile bildirmiştim. Yok öyle sürpriz olsun, beni düşünsün, bekleyeyim falan. Baştan çatır çatır listeyi vermiştim kendisine. Ama ne hikmetse o gün çiçekçinin yoğunluğundan mı benim şansızlığımdan mı ne şubeye en son benim çiçeğim gelmişti…

Tabi çiçekçiler şube arkadaşlarıma irili, ufaklı çiçekleri bırakırlarken ben sinir içinde nerde benim çiçeğim diye erkek arkadaşımı defalarca taciz etmiştim… Bir de çiçek akşam geldiği yetmezmiş gibi istediğimden bir boy küçük gelmez mi? Eh ben o akşamı sevgilime zehir eder miyim etmez miyim?

Tabi bir sonraki sene ikimiz de daha temkinliyiz. Ben yine günler öncesinden istediğim çiçek sepetini bildiriyorum, o da çiçekçiye evvelden bin bir tembihle siparişi veriyor… Bu sefer şubeye gelen ilk çiçek benimki oluyor. Hem de istediğimden bir boy büyük… Şube içinde nasıl kurum kurum dolaştığımı hala hatırlarım…

Sonraki seneler bu tip günler benim için yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı. İçleri boşaltılmış, sadece insanları tüketime yönelten günler olarak görmeye başladım. Bu bana bir miktar rahatlık verse de “sevgililer günü tamamen anlamsız” diyecek kıvama da gelemedim ve her sene bir şekilde bu günü kutlamaya devam ettim.

Mesela bundan birkaç sene önce sevgililer gününde bir taksiye bindim, adam bana kırmızı bir gül uzatmasın mı? Yüzünde koca bir gülümsemeyle “buyrun, sevgililer gününüz kutlu olsun” diyerek elime tutuşturuverdi… Sonrada başladı anlatmaya: Karısı gül alsın diye çok dırdır yapmış. Karısına alırken sekiz tane de fazladan almış ve arabasına binen ilk sekiz kadına bu güllerden vermeye karar vermiş. Ben de sekizinciymişim… Bundan sonra binene bir şey yokmuş yani…

Bir başka sene de ;arkadaşlar, sevgilisi olan olmayan davetli olacak şekilde bir ev partisi yapmaya karar vermişler. Akşam iş çıkışı yorgun argın “zaten pek de fazla kalmam” diyerek partiye gittim. Oo bir de ne göreyim. Balıkçıdan eve yemekler söylenmiş. Gelenin haddi hesabı yok. Muhabbet falan süper… Olay sevgililer günü bahane parti şahane kıvamında gece geç saatlere kadar devam etti…

Bir başka sevgililer gününde de hediyem yine beni buldu… Kitap almaya D&R’a girmiştim. Baktım kasanın yanında pembe pembe duran bir sürü kitap ayracı… “Ne kadar bunlar?” dememe kalmadan “bunlar sizlere sevgililer günü hediyemiz, buyrun istediğiniz kadar alın” dedi kasadaki görevli adam… Kitap poşetime zevkle birkaç kitap ayracını koyuverdim…

Bu sene Işıl İpekçinin kırmızı kalp üzerinde kuş olan bir tasarımını aldım akşam da Pınar’la Sema törenine gidiyoruz. Gün bahane kutlama yolları şahane 🙂

Sanırım bu konuda en çok hoşuma giden şey bu ortak heyecan duygusu; din, dil, ırk ayırımı yapmadan tüm dünyaya yayılan sevgililer gününü kutlama telaşı; her sene yeni fikirlerle ortaya çıkan insanları takip etmek, onların yaratıcıklarını gözlemlemek… Kutlasak da kutlamasak da  sanırım bu gün bizi uzun süre çevrelemeye devam edecek… Eee, o zaman ne diyelim “havamız nasıl olursa olsun, sevgililer günümüz kutlu olsun”…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Eyvah Buda Mı Başınıza Gelecekti…Baş Harfinize Göre Hangi Hayvansınız…

 

Adı A’yla Başlayanlar: Koyunsunuz… Sizler sakin, uysal, söz dinleyen, yönetilmekten hoşlanan bir tipsiniz…

B: Tavşansınız. Doğada zıp zıp zıplamayı seversiniz. Hareketli ve maceracı birisininiz.

C: Sırtlansınız. Aman sizin üzerinize gelmesinler. Alim Allah karşınızdakinin etini koparıverirsiniz.

D: Filsiniz. Hiçbir şeyi unutmazsınız. Yıkanmayı çok seversiniz. Kincisiniz kabul edin.

E: Atsınız. Sizi ehlileştirmek çok zor. Evlilik düşüncesi bile midenizi bulandırıyor. Baskıya gelemezsiniz.

F:Köpeksiniz. Dostluğa çok önem verirsiniz ve onlar için her şeyi göze alırsınız. Dostlarınız çok şanslı.

G: Aslansınız. Öne çıkmayı, adınızdan söz ettirmeyi çok seviyorsunuz. Yerinize göz dikenlere dikkat.

H: Kedisiniz. Herkese yaklaşmazsınız. Çok seçicisiniz. Burnunuzdan da kıl aldırmıyorsunuz aman hayatta yalnız kalmayın…

I-İ: Sineksiniz. Herkes sizi ezmeye çok alışmış. Yıldızınız çok düşük gidin kurşun döktürün.

J: Salyangozsunuz. Çok çalışırsınız, evin bütün sorumluluğunu üstüne alırsınız. Etrafı iyi gözleyin üstünüze basmasınlar.

K:Papağan. Tekrarcısınız. Artık kendi düşüncülerinizi ortaya koymanın zamanı geldi. kendinize güvenin.

L: Kanaryasınız. Konuşmayı çok seviyorsunuz, ama boş değil dolu konuşuyorsunuz. Aferin size…

M: Faresiniz. Dikkat çekmeden yaşamaya alışmışsınız. Kendi deliğinizde ,kimseye bulaşmadan yaşamak istiyorsunuz.

N:Ayısınız. İnsanlar sizden korkuyor, çekiniyor. Sözünüzü dinletiyorsunuz. Adil olmaya bakın

O-Ö: Tilkisiniz. Zekanız çok yüksek. İsterseniz insanları oyuna getirebilirsiniz ama yapmıyorsunuz. Helal.

P:Martısınız. Kendi kişiliğinizi bulmak için sürüden ayrılmayı göze almış ender karakterlerden birisiniz. Cesursunuz.

R: Maymunsunuz. Şanslısınız. Para yönünden aileden rahatsınız. Bide şu amaçsızlığınız olmasa…

S: Tavuskuşusunuz. Çekiciliğinizi kullanarak karşı cinsi çok çabuk elde edebiliyorsunuz. Kimi isteseniz cebinizde, ama bu size yetiyormu,tabi ki hayır.

T: Yılansınız. Sinsi ve gizli işler çevirme ustasısınız. İnsanlar sizden uzak durmak istiyorsa, şaşırmayın.

U-Ü: Hamstersınız. Sevgiye o kadar açsınız ki, her türlü kısıtlamaya boyun eğebilirsiniz. Biraz dik durun yahu…

V: Leoparsınız. Aileniz için her şeyi yaparsınız, gerekirse karşınızdakini çiğ çiğ yersiniz. Çok sevecensiniz.

Y:Zürafasınız. Olaylara geniş bir açıdan bakmayı seviyorsunuz. Bu da size değişik çözüm yolları bulmayı  getiriyor. Yaratıcısınız

Z: Köpek Balığısınız. Küçükken çok incinmişsiniz, o yüzden insanlarla aranızda hep bir mesafe var. Mesafeyi aşmayı çalışanın vay haline.

Yazan:Anette İnselberg

Şubat 2015

Harflerin ses değerleri ve bir kaç karışım daha kullanılarak tarafımca eğlence amaçlı imal edilmiştir…

Çiftler Arasında Kavgaya Sebep Olan 50 Neden…

Geçen gün 3000 çift üzerinde yapılan bir araştırma dikkatimi çekti. Araştırmanın konusu çiftlerin en çok hangi konular üzerine kavga ettiğiyle ilgiliydi. Araştırma sonuçları; ne bana, ne de birçok okuyanıma hitap etti…  Ama bu arada şöyle bir şey oldu; herkes bana özelden kavga konularımız şunlar diye mesaj atmaya başladı. Bende onları derleyip kendi sonuçlarımı oluşturdum…

İlişkimiz ne zaman ciddiye dönecek?

Ne zaman evlenicez?

Nerde oturucaz?

Evi hangi renklerde döşeyeceğiz?

Kaç çocuk istiyorsun?

Çalışmamı mı istiyorsun?

Televizyonun kumandasını versene!

Gene mi bu diziyi seyredeceğiz?

Maça gitmek zorunda mısın?

Benden habersiz arkadaşlarını mı çağırdın?

Benden habersiz aileni mi çağırdın?

Yeter artık facebook’a girme !

Yeter artık bilgisayarda oyun oynama!

Arkadaşlarınla dışarı çıkamazsın!

Çok para harcıyorsun!

O kadar alışveriş yapmak zorunda mıydın?

Bu bayramda da mı evde oturucaz?

Tatile gene senin istediğin yere mi gidilecek?

O eteğin boyu kısa değil !

Tuvalet kapağını indirmeyi artık öğren !

Yatağın sol tarafına ben yatmak istiyorum !

Dişlerini fırçaladıktan sonra lavaboyu temizlemeyi unutma!

Bu akşam da mı başın ağrıyor!

Artık arkadaş gibi olduk valla!

Kalk kendi suyunu kendin al!

Çocukların ödevini de bu akşam sen yaptır!

Telefonda çok konuşuyorsun!

Çok kıskançsın!

O adam kimdi?

O kadın kimdi?

Tuvalete giderken niye telefonunu yanına alıyorsun

Sana anlattıklarımı başkalarına anlatıp durma!

Bu hafta sonu da çocukları kurslara sen götür!

Artık seni görünce heyecanlanmıyorum!

Saçımı boyattım ve farketmedin bile!

Kalk, çocuğu sen sustur!

Çok konuşuyorsun!

Futbol seyretmenden bıktım!

Hiçbir yere gitmiyoruz. Hep evde oturuyoruz!

Harcamalarına biraz dikkat et!

Gene arabayı mı çarptın!

Gene kime mesaj atıyorsun!

Telefonun şarjı niye hep bitik!

Yıldönümümüzü unuttun!

Doğum günümü unuttun!

Senden bıktım!

Dudaklarını şapırdatmadan yemek ye!

Çok pasaklısın!

Git evi topla biraz!

Dekolte giyme!

Her şet çok rutin, boğuluyor gibiyim. Çok sıkıldım!

Evet liste daha uzayıp gidiyor ama top 47 bunlar… Unutmamamız gereken; kavga etmek ilişkinin sonu değildir, hiç kavga etmemekte çok mutlu bir ilişkinin göstergesi değildir. İlişkide önemli olan; canımızı sıkan şeyleri karşı tarafa samimiyetle ve tatlılıkla aktarmak ve arkasından da herkesin kendini biraz törpülemesidir…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Eyvallah Ayrıldık… Peki Yeni İlişkiye Ne Zaman Başlamalı…

images[8]

Emine diye bir arkadaşım var, her ilişkisinden sonra salya sümük ağlar. Her bulduğu onun için vazgeçilmezdir, hayatının adamıdır, artık bir daha böyle birisini bulması imkansızdır. Her ilişkisinden sonra mütamadiyen bunu dinler, ağlamasını dindirmeye çalışırız.

Geçen gün komik bir şey oldu, biz yine Emine’ye ‘’ bu da geçer’’ tedavisi yaparken, ortak arkadaşımız Arzu oradan geçiyordu. ‘’Aaaa Emine kız ağlama Hasan zaten sana göre değildi iyi oldu’’ diye başlayan bir moral konuşması yapacaktı ki Emine şaşkın şaşkın yüzüne baktı ve ‘’ben Hasan’a değil, Mehmet’e ağlıyorum’’ deyiverdi…

Arzu’nun suratı görülmeye değerdi doğrusu, biz Hasan’dan sonra önce Evgin, sonra Selçuk şimdi de Mehmet için terapi yapıyorduk. Bir de bu kızın nasıl bu kadar rahat aşık olabildiğine hayretle bakıyorduk. Yani birine salya sümük ağlamasıyla, yenisini bulması, aşık olması ve tekrar salya sümük olması döngüsü inanılmaz bizim için. Arkadaş konseyimiz ;Emine’de yalnız kalma korkusu var diye durumu karar bağlamış durumda olduğundan Emine’nin bu hızı artık gözümüze batmıyor…

Başka bir arkadaşım var Metin, evlendi ayrıldı, dört sene sonra başka bir kadına aşık oldu, bir sene onla devam etti. Yürütemediler, aradan bir sene daha geçti, geçen karşılaştık, ‘’ne yapıyorsun hayatında biri var mı’’ diye sordum, yok dedi, eski karıma doğum günün de kolye aldım. Ben çocuklarımla ve eski karımla beraber yine aynı evde yaşamak istiyorum. Sanırım Mine’yle de o yüzden evlenemedim. Aklım da hep eski karım vardı…

Ve gelelim Hakkı’ya. Boşandıktan sonra yedi sene kimseye yanaşamadı. Şimdilerde altı aylık iyi giden bir ilişkisi var. Yalnız kadın fazla kıskanç çıktı. Adamın herkesle iletişimini kesiyormuş. Ne olurlar bilmem. Haklarında hayırlısı olsun…

Vesile diye çok tatlı bir kız tanıdım, Yaşar’la bir sene çıkmışlar, adama sırılsıklam aşık olmuş ve evlenmeye karar vermişler. Evlenmelerine bir ay kala adam hiçbir açıklama yapmadan ondan ayrılmış ve üç hafta sonra da başkasıyla evlenmiş. Vesile o gün bugün kimseyle çıkmıyor, kalbini tamamen aşka kapattı.

Sevgi, üniversitede Eylem’le üç sene çıktı. Beş sene sonra  Ahmet’le çıktı ayrıldı, üç sene sonra Emir’le çıktı ayrıldı. Yedi sene sonra Eylem’le bir vesileyle tekrar bir araya geldiler bir senedir tekrar çıkıyorlar…

Yukardaki gerçek hikayelerden de anlaşılacağı üzere (isimler değiştirilmiştir), her kişinin yeni bir ilişkiye hazır olma süresi çok farklı. Bu ilişkinin derinliğine, ortada bırakılmaya, güvenin kaybolmasına, yalnız kalma korkusuna, şıp sevdi olmaya, beğeneceği birinin tekrar karşısına çıkma şansına, cesaret edip yeniden deneme isteğine bağlı olarak değişkenlik gösteriyor. Tabi ilişkinin kendini ne kadar yorduğu ve biraz kafa dinlemek istemesi de kriterler arasında…

Bazıları da; hayatta bir kez aşık olunur, ben hakkımı savdım deyip ömür boyu gel-geç ilişkilere kendilerini mahkum ediyorlar…

Kimisi ilişkide yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerin pişmanlık ateşinde boğulup, kendilerini kilitliyorlar…

Ben şuna inanıyorum; hayatta insan bir kez aşık olmaz, bu birrr…

Zaman geçtikçe ;tecrübeler edinir, hatalarından ders alır, kendini tanır, kiminle daha iyi uyuşabileceği hakkında bir fikrin olur ki ,bu insanı daha sağlıklı ilişkilere götürür,  buuu iikkiiiii

Geçmişin pişmanlığıyla niye geleceğini yakasın, buuuu üüüçççç

Geçmiş ilişkinden  yorgun kaldıysan kendini nadasa bırak, bunun süresini sadece kendin bilirsin, buuu dörrttttt

Birinin sana yaptığı haksızlığı tüm erkeklere\kadınlara mal etme, ama daha temkinli ol, buuuuu beşşş

Yalnızlık korkun yüzünden olur olmaz ilişkilere girme, bbuuuu allttıııı

Ortak zevklerin olan birini seçmeye çalış, buuuuu yedddiiiiiii

Gözü dışarda adam\kadın, eskiyi unutmamış adam\kadın seni yorar, yaklaşma, buuu sekizzzzz…

Birlikte olduğun kişiye her zaman bu cümleyi söylebilmeyi başar: Başkasını seçebilirdim ama ben seni seçtim, çünkü senden ve bizden çok memnunum, buuu dokuzzz

Ve karşından da aynı cevabı doğallıkla almadıysan bir sorun olduğunu sakın unutma, buuu daaa onnn….

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Ocak 2015

Keşke ’’ KEŞKE’’ Demeyeydik…

images[3]

Durduğumuz noktadan, geçmişe bakıp, şunu böyle, bunu böyle yapsaydık demek ne kadar kolay…’’O adamdan ayrılmayaydım, o işi kabul edeydim, o evi alaydım, öbür kıza evet diyeydim, arabayı kaçırmayaydım, diğer işten ayrılmayaydım… ‘’

Her zaman unuttuğumuz şey ise, o anki ruh haliyle, duygularımızla, bunalımlarımızla, kararsızlıklarımızla, sıkılmışlıklarımızla, verebileceğimiz bir başka karar yoktu… Olamazdı…

O işten ayrıldık; evet, çünkü işten bunalmıştık, çünkü sinirlerimiz çok gergindi, çünkü bir gün daha gidecek takatimiz yoktu, çünkü yollarda ağlıyorduk…

Evet o adamdan/kadından ayrıldık, çünkü karakterlerimiz uyuşmuyordu, birbirimizi yıpratıyorduk, sürekli kavga ediyorduk, huzurumuz kalmamıştı, mutsuzduk…

Evet o evi almadık sonradan çok da değerlendi ama, o zaman o kadar borca girmeyi istemedik, başka fırsatları beklemek istedik, evin semtinden emin olamadık…

Öbür kadına\adama evet demedik, bak şimdi ne güzel evliliği var. Onun yerinde ben olabilirdim… Hayır olamazdın. Her ilişkinin ahengi farklıdır. Senle bir cehennem azabı olabilirdi. İçine sinmemiş ki zamanında evet dememişsin. İçin istememiş ki evet dememişsin. Kafan sorularla doluymuş ki evet dememişsin şimdi bu neyin pişmanlığı… Silkin ve kendine gel…

Onca gittiğim eğitimlerden öğrendiğim bir şey varsa o da ‘’mevcut durumun her zaman en hayırlısı’’ olduğudur.  Geçmişe dönüp bakmak yerine bulunduğun andan ve mevcut koşullarından yola çıkarak hayatını tekrar kurgulamandır.  Zaten bunu yapmasan ne olacak ki, mevcut günlerini pişmanlık ve keşke kuyularınında geçireceksin.

O zaman bugün şöyle yapalım.’’ Geçmişte her ne olduysa oldu bu bizim hayrımızaydı diyelim’. Derslerimizi alalım, ve yola bulunduğumuz noktadan devam edelim. Yeni bir iş, yeni bir aşk, yeni bir ortam, yeni bir hayat yaratalım.

Anın ve hayatın tadını çıkaralım.

Yazıyı kapatmadan önce bu konularla ilgili seyrettiğim ve beni çok etkileyen bir  filmden de bahsetmek istiyorum. Adı ‘’Kelebek Etkisi’’. Seyretmediyseniz, mutlaka bulun ve seyredin.Filmde: Adam hayatını değiştirmek istiyor. Ve geçmişe gidebilme yeteneği var. Defalarca geçmişe gidiyor fakat işler hep mevcut durumundan daha kötü sonuçlanıyor. Tam oldu derken, bir felaket, tamam bu geçmişe gidişte işleri toparladım derken bir başka felaket… Filmi seyrederken şu cümleler hep aklınızda olsun: ‘’Geçmişte ne olduysa hayrıma oldu, derslerimi aldımve şimdi hayatıma devam ediyorum. Yeniliklere açığım ve hayatımı yeniden güzelliklerle inşa ediyorum…’’

Hepimize bol şans diliyorum…

Sağlıcakla

Anette İnselberg

Ocak 2015

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İlişkiler de Hep İstiyoruz, Hep İstiyoruz… Ne Verebileceğimizi Hiç Düşünmüyoruz…

Datça’daki çiftlikte yaşadığım günler de, doğayla iç içe geçtiğim o günler de  Berrin diye İstanbul’dan bir kız gelmişti. Eğitimimiz, kafa yapımız, alışkanlıklarımız birbirine çok benziyordu. Kısa zamanda da çok iyi arkadaş olduk. Sonra ona bir iş teklifi geldi. O da anlatmaya başladı: maaşı şu kadar, yol parası bu kadar, izin süresi şöyle, yurt dışına gönderme olanakları böyle, bu iş hayatımın işi diye anlattı da anlattı. Hiç unutmam Çiftliğin sahibi Ali ona şöyle bir soru sordu. Tamam alacakların çok güzel, ama sen onlara bunların karşılığında ne vereceksin. Buna hazır mısın?

O zamanlar bu sözler aklımın bir köşesinde kalmıştı ama ne demek istediğini çok da anlamamıştım…

Yıllar sonra bu sözlerin ne anlama geldiğini anca anlayabiliyorum. Facebook’ta, twitter’da kadın olsun erkek olsun milletin cümleleri hep şöyle. Zengin adam/kadın istiyorum, beni gezdirsin istiyorum, yakışıklı/güzel olsun istiyorum, bana iyi baksın istiyorum, neşeli olsun istiyorum, sadık olsun istiyorum, işi olsun, arabası olsun, evi olsun, yazlığı olsun, şusu olsun busu olsun istiyorum. E dur bi dakka kardeşim… Sen bulunmaz hint kumaşı mısın? Yani bu kadar çok şey istediğine göre kesin öylesin de ben tekrar bir sorayım dedim…

Kafan da sadece almak, almak ve almak var. Kafanda sadece bu ilişkiden neler elde edebilirim hesabı var. Yani ticari ilişkiler de bile sözleşmeler bir tarafın alacağına göre yapılmaz. İki tarafın da bu işten yarar sağlaması gerekir ki o sözleşme yapılsın.

Üstelik bizim bahsettiğimiz ticari ilişki değil, duygusal ilişki… Duyguları zaten bir tarafa bırakmışız, bir de üstüne üstelik yüzde yüz bizim çıkarımıza bir ilişki arıyoruz. Karşı tarafta enayiydi… Ya da biz o kadar vazgeçilmeziz ki, karşı taraf bize o kadar mecbur ki, gözü kapalı her şeye evet demiş. İnanın bu durumda bile sıkıldım der gideriz biz. İnsanoğlu valla kafayı yedi. Yediklerimizden mi içtiklerimizden mi bilemiyorum ama ben artık toptan kafayı yediğimizi düşünüyorum…

Yani karşı taraftan bir şey isterken en azından, ona yakın bir şeyin sende de olması gerekmez mi?

Sen kendine bir çeki düzen versen, kendine baksan, bir erkeği/kadını ne mutlu eder diye araştırsan, sonra kendindeki eksiklikleri fark edip, bunların üzerinde çalışsan iyi olmaz mı?

Ya güzel kardeşim sen de biraz kendini geliştirsen, kurslara gitsen, vermenin ne güzel bir şey olduğunu keşfetsen iyi olmaz mı?

İlişkiye biraz emek versen iyi olmaz mı? Bence süper olur… O zaman o ilişki gözünüz de belki bir anlam kazanır da en ufak sıkıntıda gitmek yerine kalmayı düşünürsünüz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Ocak 2015

İlk yardım eğitimine gidin…

Ara sokakta yere düşmüş bir kadın, başında toplanmış 20 kişi. Kimi ayağını tutuyor, kimi kolunu. Kimi bakıp geçiyor. Kimi ne oldu diye soruyor. Kadın sokağın ortasın yakın düştüğü için yolu kapatmış. Duyarlı taksi şöförü arkadaş ?, kadını biraz sağa çekin de devam edelim diyor. Biri acile götürelim diyor. Öbürü parası var mı ödeyebilir mi diyor.

Ben bu anda olaya dahil oluyorum. Geçen sene ilkyardım kursu aldım, işime yaramasın ama bilmek de lazım dedim. İyi ki de demişim. Bugün bir insan hayatına,  küçücük bir dokunuş yapmış oldum. Millet kavga dövüş halindeyken, hastanın başına gittim, iyi misin diye sorup bellek kontrolü yaptım. Arkasından milleti başından çektim ve 50 metre yandaki hastanenin acilini çağırıp hastanın sedyeyle kaldırılmasını sağladım…

Bunu niye mi yazıyorum. Arkadaşlar ilk yardım kursuna gidin. Gerçekten bir gün bir insana faydanız olabilir.
Bu arada kadına ne mi olmuş. Tansiyonu düştüğünde dengesini kaybedip düşmüş. Kolunu kırmış. Gerisi panik. Allahtan…
Anette İnselberg

Merak Ediyorum Rapunzel’in Kendi Aklı, İradesi, Gücü, Cesareti Yok Muydu da Kurtarılmayı Bekledi???

images[7]

Rapunzel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Külkedisi hikayelerini bilmeyen yoktur… Ve maalesef bu hikayelerin ana fikrini bir hatun olarak çok iyi kafama yazdılar…Ben acizim beni ancak erkek korur-kollar-kurtarır…

Peki ya erkekler acaba bundan kendilerine nasıl bir sonuç çıkardılar… Hadi hangi kadın korunmaya muhtaçsa  onu kurtarmaya gideyim moduna mı girdiler acaba?
Bunu keşfeden ”akıllı kadınlar” kendilerini aciz gösterip, bir erkeğin kanatlarına ihtiyaçları olduğunu düşündürtüp sonra bıyık altından gülerken, erkeği de çok iyi poyuna mı getirdiler acaba???
Hadi gel prensim beni anca sen korur kollarsın, gireyim kanatlarının altına derken, aptal durumuna düşürdükleri erkeği parmaklarında oynatmanın zevkini mi tattılar acaba…
Erkek de zevkle, egosu iyice parlatılmış olarak, zırhını giyip hatunu kurtarmaya mı gitti ??
Ne diyeyim, umarım bu oyunlar  biter de; erkek de kadın da herkesin kendi ayaklarının üstünde durabilecek, kendini koruyup kollayacak durumda olduğunu ama bunun için çalışma, çok çalışma, eşek gibi çalışma, emek, güç ve ve cesaret gerektirdiğini anlar…
Ben Rapunzel olsaydım, yataktaki çarşafları yırtar yırtar birbirine düğümler sonra aşağı sarkıtır ve kaçmaya çalışırdım… Olmadı yemek getireni ayartıp kaçmaya çalışırdım…Olmadı bıçağımla kapının kilidini sökmeye çalışırdım…Olmadı başka bir yöntem arardım…
Ve umarım bu yüzyılda kadınlara yüklenen ve bazılarının da kullanmaktan çok zevk aldığı ”acizim” yaftası, ve  beni bir erkek kurtarır klişesi artık tarihe karışır…Hem erkekler hem kadınlar için…
Güçlü, ayağının üstünde duran, emeğini ortaya koyan, cesur, mert, oyuna ihtiyaç duymayan kadınların şerefine üç kere: OLE…OLE…OLE…
Anette İnselberg