Cordoba’da Çiçek Festivali…

Endülüs gezimin ikinci durağı Cordoba. Bu geziyi eylül ayında gerçekleştirdiğim için ne yazık ki mayıs ayında yapılan iki önemli festivali kaçırmış durumdayım. Bunlardan birincisi binicilik festivali, ikincisi ise en güzel çiçekli avlu yarışması…

Binicilik festivalinde bütün çevre şehir ve kasabalardan gelenlerle bir yarış yapılıyor. Bu yarış öylesine ciddiye alınıyormuş ki yarışı kaybeden biniciler kolay kolay bir daha köylerine dönemiyorlarmış. Yani yarışı kaybetmek büyük bir utanç kaynağı oluyormuş. O yüzden de son dönemlerde yabancı binicilerle yarışmayı tercih ediyorlarmış…

Fakat benim kaçırdığıma esas yandığım çiçek yarışması tabi ki… Ana amacı baharı karşılamak olan bu yarışmada ortaya çıkan nefis manzaraları sadece internet sayfalarında görebildim. O nefis çiçek kokularını da sadece hayal edebildim. Mart ayından itibaren evlerin avluları bu yarışma için hazırlanmaya başlıyormuş. Özellikle duvarlara (sık ve tek renk) asılan saksılardan sarkan çiçekler bu yörenin bir simgesi halini almış. Jüri de sık sık evleri teftiş edip festivalin ilk günü birinciyi ilan ediyormuş.

Neyse kaçırdıklarıma yanmayı bırakıp elimdekilere odaklanmayı tercih ettiğimden Cordoba’nın girişindeki tarihi Roma köprüsü önünde fotoğraf çektiriyorum. Arkasından da dünyanın üçüncü büyük camisi olan La Mezguita’ya gidiyorum…

Cami öyle böyle değil, muazzam bir yapı. İçinde 856 sütun var. Sütunların arasında kayboluyorsunuz. İçerisi o kadar büyük ki ucu bucağı yokmuş gibi görünüyor. At nalı şeklindeki kemerleri ayrı güzel, mihrabı ayrı güzel. Bütün sütunlara dokunmak istercesine bir ileri bir geri yürüyüp duruyorum caminin içinde. Hiç dışarı çıkasım gelmiyor. Sonunda sakinleşip portakal kokulu avluya çıkıyorum.

Arkasından en popüler cadde olan Callage de las Flors’a yürüyorum. Caddedeki evler, balkonlar, teraslar, duvarlar çiçeklerle bezenmiş durumda. Festivali kaçırmış bile olsam, bu manzara da beni idare eder diye düşünüyorum. Bu iç açıcı caddenin arkasından Yahudi mahallesine doğru yürümeyi sürdürüyorum. Yöreye özgü daracık sevimli sokaklar arasında gezinirken döneminin ünlü filozofu İbni Meymun heykelinin önüne çıkıyorum. Efsaneye göre heykelin ayağını okşarsanız sağlıklı kalacağınıza inanılıyor. Tabi ben de “başım kel mi” deyip heykelin ayağını okşayıveriyorum.

Arkasından da çok acıktığım için daha önce gözüme kestirdiğim bir kafeye doğru yürüyüp yemek siparişlerimi vermeye başlıyorum. Önden yöreye özgü soğuk içilen bir çorba olan  ‘gazpacho’yı arkasından da ’ajo blanco’ söylüyorum. İsimlerinin böyle süslü olduğuna bakmayın birisi domates çorbasını andırıyor, diğeri de patates, biber, soğan ve sarımsaktan yapılan bir yemek. Tatlı olarak da ’mazapan’ acıbadem kurabiyesi yedikten sonra biraz şişmiş olarak otelin yolunu tutuyorum…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Granada’da El Hamra Sarayı

Artık zor da olsa Barselona’dan ayrılmam gerekiyor. Bu geziye çıkmamın esas sebebi olan Endülüs (İspanya’da yaklaşık 800 yıl süren Arap medeniyetine verilen isim) bölgesini gezmeye başlamalıyım diyerek Granada’ya uçuyorum. Granada içinden nehir geçen 300.000 nüfuslu sevimli bir kasaba.

Nereden gezmeye başlayayım derken iki katlı beyaz evlerin yan yana dizildiği görüntü çok hoşuma gidiyor ve oraya doğru yürüyorum. Albacian isimli bu tepe kasabanın ilk yerleşim alanıymış. Anlamı da ‘’atmaca’’ demekmiş. Uzaktan göründüğünden bile daha hoş olan daracık sokaklarda yürürken buranın Araplar’a ait olduğunu öğreniyorum.  Avlulardan gelen çiçeklerin kokuları arasında keyifle yürüyorum. Ve dönerci dükkanlarını görünce çok şaşırıyorum. Hemen bir tabureye ilişip çeyrek ekmeğe döner söylüyorum. Tadı damağımda kalıyor.

Arkasından çingenelerin yoğun yaşadığı Sacromente bölgesine geçiyorum. Burası flamenkonun merkezi olduğu için dans gösterisi yapılan bir yer aramaya başlıyorum. Zaten etraf bu tip gösterilerin yapıldığı “cueva”larla yani mağaralarla dolu olduğu için hiç zorlanmıyorum. Rastgele birine giriveriyorum. Mağaranın dekoruna bayılıyorum. İçerisi çok kalabalık ama şansıma yer buluyorum. Garsonlardan birisi hemen yanıma gelip çalmam için elime bir tef tutuşturuyor. Bir de ne içersiniz diye soruyor. Etrafımdakilere bakıyorum ve genelde “sangria” içildiğini görünce bir tane de ben söylüyorum. İçkim gelene kadar flamenko gösterisi de başlıyor. Gitarın o hüzünlü nağmeleri arasında, kadınlar figürlerini sergilemeye başlıyorlar. Kıyafetleri ve dansları öyle güzel ki. Gösterinin hiçbir anını kaçırmamak için gözlerimi bile kırpmak istemiyorum. Arkasından içli sesleriyle şarkı söyleyen kadınlar sahneye çıkıyor. İçimi bir ağlama isteği dolduruyor. İçimde yarattıkları yoğun duygu fırtınaları gösteri sonuna kadar bitmiyor ve oradan biraz sersemlemiş halde çıkıp otelime dönüyorum.

Sabah erkenden kalkıyorum çünkü bugün dört gözle beklediğim El Hamra sarayını gezicem. Ziyaretçi sayısı çok fazla olan bu sarayı gezmek istiyorsanız mutlaka önceden internetten randevu (http://www.servicaixa.com)almanızı öneririm. Yoksa kapıda kalmanız içten bile değil. Randevu saatime yetişmek için koşa koşa saraya yöneliyorum. Buranın ihtişamını gitmeden önce çok duymuştum ama içimden hep şöyle diyordum “ben çocukluğumdan beri defalarca Topkapı’yı, Dolmabahçe’yi gezmiş biriyim. Tamam, bu saray da güzeldir ama ne kadar etkilenebilirim ki”…

Fakat ne kadar yanıldığımı daha sarayın bahçesine girer girmez anlıyorum. Sanki 1001 gece masallarından çıkmış bir saray var karşımda… Yazlık ve kışlık bölümleri, aslanlı avlusu, havuzlu bahçesi ve diğer bölümleriyle muazzam bir yapı var. Ancak nefesimi en çok kesen kısım sarayın işlemeleri oluyor. Kapılar, duvarlar, tavanlar nasıl öyle ince ince işlenmiş, nasıl bir el emeği göz nuru var etrafta. O dönemim mimarları, işçileri bütün ruhlarını, gönüllerini, becerilerini o ince işlemelere akıtmış. İşlemelerin bazı yerlerine ise ‘’Allah’tan başka sahip yoktur’’ yazısını nakşetmişler. Sesim soluğum kesilerek geziyorum bütün sarayı.

Çıkışta kendime gelmek için biraz avlusunda oturuyorum. Rengarenk çiçeklerin nefis kokusunu içime çekiyorum. Arkasından hediyelik eşya dükkanına giriyorum. Kasaba coğrafi olarak nar şekline benzetildiği için etrafta bir sürü nar objesi var. Onlardan bir tanesini alıyorum. Bir de buralarda şans, bereket, para getirsin diye anahtarlığın ucuna at nalı ve kilit takıyorlarmış. Bir tane de öyle bir anahtarlık alıp, kasabanın merkezine yöneliyorum…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İstanbul’u Yaşıyorum 1

Perdeyi araladım bir de ne göreyim kar çok güzel lapa lapa yağıyor. Hatta yağmur kıvamında yağıyor. Yağmur gibi yağıyor. Dışarı çıkıyorum soğuğu sevmiyorum ama İstanbul’un karlı görüntüsünü kaçırmak istemiyorum . Hava soğuk ama sıkı sıkıya giyinip çıkıyorum dışarıya. Ayağıma da botlarımı giyiyorum. Bir taraftan çıkmasa mıydım kaymam inşallah diyorum bir yandan da çıkmaktan kendimi alamıyorum. Orataköy’e gidip bankta oturup karların denizle buluşup eriyişini seyrediyorum. Ara sokaklarda tertemiz izsiz karlara basmaya kıyamadan usul usul kenarlardan geçiyorum sonra yaramazlığım tutuyor ortadaki yığının üzerine koşup zıplamaya başlıyorum.

Arkasından kafede    sahlep  içip pencereden yağan karı seyrediyorum. Sonra Bebeğe gidiyorum arkasından Rumeli hisarına. İstanbul’da senin yerin neresi diye sorsan Rumeli Hisarı derim.  1000 yıl bu boağaza baksam hani nerde öbür 1000 yıl derim.  İstanbul’dan uzaktayken buranın hasretini çekerim.

Rumeli Hisarı’ndan tablo gibi gözüken karşı kıyıya bakıyorum. Bankta tost yiyip çayımı içerken burnum üşüyor. Niye burun eldiveni  yapmazlar ki diye hayıflanırken karşı tepelerin kar beyazına vuruluyorum. Ön planda arabalar yavaş yavaş geçerlerken, karşı kaldırımda dolanan  köpekler   sığınıcak bir yer arıyorlar…

Ben çayımı yudumlerken o deli kar tipisi  bastırıyor tekrar. Çayımı yudumlarken bir çay daha söylüyorum.  Bu da içimin ısınması için diyerek. Bir yandan neden çıktım diye hayıflanırken burada olmasam neleri kaçıracaktım diyor ikiye bölünmüş ruhum. Sonra zahmetli bir eve dönüşün ardından yarın çıkmayacağım derim ama sabah yine dışarısı beni çağırır. Bembeyaz karların üzerinde, usulce onları incitmekten korkarcasına yürürüm. İsterim ki kanatlarım olsun onların canı acımasın. Paltoma saçıma elime kavuşur kar taneleri zaten yılda şunun şurasında kaç günkü bu kavuşma der inadına dışarda öyle dikilip dururum.

En sonunda  soğuğa dayanamaz   eve koşar sonuna kadar açılmış tüllerin ardından yağan kara hayranlıkla bakarım. Karlar  üstüme gelir gibi yağarlar ama aramızda cam olduğundan üzerime yağabilecekleri son noktaya kadar yağar camın dibinde toplaşırlar. Onlar dışarda ben içerde birbirimizi seyrederiz   mahzun bakışlarla…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 3 Comments »

Fiquers’te Dali Müzesi…

Ertesi gün Barselona’ya çok yakın olan Gerona ve Fiquers’ı gezmek istiyorum. Trenle önce bir saat 45 dakika mesafedeki orta çağdan kalma bir kent olan Gerona’ya gitmeye karar veriyorum. Rahat bir tren yolculuğunun ardından şehrin dar sokaklarında yürümeye başlıyorum. Burada bazı binalar zemin kattan yukarı doğru genişliyor ve bunlara ‘hamile ev’ deniyor. Daracık sokaklarda bir aşağı bir yukarı turlarken büyüleyici kapısıyla katedral karşıma çıkıveriyor. Katedralin içini bir çırpıda gezip kapının yanında değişik pozlar veriyorum Arkasından Fransa’ya Eiffel kulesini yapan Gustave Eiffel’in yaptığı çelik köprüyü görmeye gidiyorum. Bu bölgede zamanında yaşamış Yahudilerin evlerinin önünden geçip Fiquers’e gitmek üzere tren istasyonuna yöneliyorum.

Fiquers’e gitme amacım dünyada en çok ziyaretçi alan müzelerden birisi olan Dali Müzesini ziyaret etmek. Dali’nin büyük bir hayranı olarak eserlerini ve doğup büyüdüğü yerleri göreceğim için çok heyecanlıyım…

45 dakikalık yolculuğum sırasında Dali hakkındaki bilgilerimi gözden geçiriyorum. Çocukken aşçı olmayı kendisine hedef seçen Dali, hayatı boyunca mutfakta uzun saatler geçirmiş. Cenneti yemek yeme olarak tanımlayan büyük sanatçı bu durumu ‘’Ne yediğimi biliyorum, ne yaptığımı bilmiyorum’’ sözüyle ifade etmiş.  Hayranlık duyduğu ekmek ve hayatın kaynağı olduğunu düşündüğü yumurta, pek çok eserinde yer bulmuş. Ünlü ‘’eriyen saatlerini’’ erimekte olan Camamber peynirinden esinlenerek yapmış. Hayatının aşkı olan Gale’yle tanışmasının ardından, Gale kocasından boşanmış ve kendinden yaşça küçük olan Dali’yle bir ömür boyu yaşmış. Hem akıl hocası hem de hayat arkadaşı olan Gale’yi onore etmek için Dali her tablosunun altına ikisinin de adını yazmış.

Bilgilerimi tazelemem bitmeden gara varıyorum. Trenden koşarcasına inip müzenin yolunu tutuyorum. Daha uzaktan müzenin tavanını kaplayan yumurtaları seçmeye başlıyorum. İçerde daha nelerle karşılaşacağımı düşünüp adımlarımı hızlandırıyor ve müzeye varıyorum. Müzeden girişinde arabanın içine yağmur yağan bir kompozisyon beni karşılıyor. Bu arabanın şöyle bir hikayesi varmış: Zamanında Dali Amerika’ya gitmiş ve çok yağmur yağıyormuş fakat parası olmadığı için taksiye binememiş. O günlerin anısına böyle bir çalışma yapmış. Arabanın dışındaki kutuya 1€ attığınızda arabanın içine yağmur yağmaya başlıyor.

Dali’nin çılgın eserleri arasında dolaşırken şaşkınlıktan şaşkınlığa geçiyorum. Size hoşuma giden eserlerinden birini daha anlatayım: Bölmelerden birinde siyah bir zemin üzerinde bir oturma odası var. Bir tarafta dudak şeklinde kırmızı bir sehpa ,bir burun şeklinde sehpa ve içinde göz resmi olan iki ayrı tablo var. Odanın dışında da bir merdiven var. Merdivene çıkıp odaya baktığınızda bir çerçeve, çerçeveyi çevrileyen sarı bir saç, içinde de kırmızı dudaklı bir kadın suratının oluştuğunu görüyorsunuz. Gözünüz de ne kadar canlandı bilemiyorum ama sözün özü bu müzeyi mutlaka gezmenizi tavsiye ederim.

Dali müzesi gezimin ardından Fiquers’in sokaklarında gezinmeye başlıyorum. Sokaklar Dali’ye ait hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu. Resimlerindeki simgelerin basıldığı tişörtler, buzdolabı süsleri, silgiler, kalemler, heykeller, bardaklar, posterler arasında kendimi kaybediyorum. En sonunda üstünde Dali bıyığı olan bardak takımıyla ince bacaklı mavi bir fili almaya karar veriyorum.

Artık açlıktan midem kazandığından yemeğe nereye gideceğime karar vermeye çalışıyorum. Dar sokakların birinde küçük bir lokantaya oturuyorum. Burada yörenin klasiği olan patatesli omlet ısmarlıyorum. Omleti geldiği gibi silip süpürüyorum. Arkasından tren garına doğru elimde poşetlerimle yürüyorum. Rahat bir yolculuğun ardından Barselona’ya varıyorum. Çok yorgun olduğumdan metro yerine taksiye binerek otelimin yolunu tutuyorum. Ve ertesi gün keşfedeceğim yerleri düşünerek uykuya dalıyorum.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Barselona’da Paella Keyfi…

Avrupa’da en sevdiğim şehirlerden biridir Barselona. Benim için yaşayan, nefes alan bir yerdir. Sokaklarında gezinirken, alışveriş yaparken, ya da bir kafede otururken hep bunu hissederim. “Aaa! Bu şehir canlı” derim… Belki bunda Gaudi’nin o renkli mozaikleri ve estetik balkonları ile şehre damgasını vuran mimarisinin de etkisi vardır. Barselona’ya en az bir hafta ayırmanızı tavsiye ederim. Evet artık şehirde benim gözümden gezinmeye başlayabiliriz…

Katalunya meydanından La Rambla’ya doğru yürüyüşe başladığınızda “font de canaleto” adlı küçük bir fıskiye var. Bir inanışa göre eğer bu fıskiyeye para atarsanız Barcelona’ya tekrar gelirsiniz. Ben daha önce buraya para atmıştım ve seneler sonra yine burdayım. Yani sistem işliyor gibi gözüküyor. Hemen cüzdanımdan bozuk para çıkarıp tekrar fıskiyeye attım bakalım ne olacak?

Arkasından şehrin ana damarı olan La Rambla’ya giriş yaptım. La Rambla kumlu dere yatağı demekmiş.14.yüzyıla kadar gerçekten de bu cadde bir dereymiş. Fakat yapılaşma arttıkça tabi ki dere falan kalmamış ve zaman içindeki şimdiki cıvıltılı hale dönüşmüş. La Rambla sağlı soğlu kafelerin, çiçekçilerin, hediyelik eşya dükkanlarının, sokak satıcılarının olduğu ve taa denize kadar uzanan iki kilometrelik bir cadde. Buraya hem gündüz hem gece gelmelisiniz. Özellikle caddenin ortalarından arka sokaklara doğru kıvrıldığınızda “Mercat dela Boquer” pazarı var ki görmeden dönmeyin derim. Tezgahlara dizilmiş çeşit çeşit meyveler, deniz ürünleri tam bir görsel şölen. Çiçekçiler, minik restoranlar, ayak üstü bir şeyler yiyebileceğiniz büfe görünümlü yerler tezgahların arasına serpiştirilmiş durumda. Değişik meyvelerde hazırlanmış paketlerden alıp bir yandan yürüyüp bir yandan da yemelisiniz. Burayı görmeye doyunca tekrar ana cadde olan La Rambla’ya çıkıyorum. Her daim kalabalık olan caddeyi sonuna kadar yani Kristof Kolomb heykeline kadar bir çırpıda yürüyorum.  Kristof Kolomb’un heykeli 60 metre yüksekliğinde, kocaman bir görüntüsü var. Kristof Kolomb heykelini Amerika’yı keşfetme macerasından döndüğü ilk varış noktasına dikmiş olmaları çok anlamlı geliyor.

Heykelden sola doğru kıvrılınca marina, akvaryum ve üç boyutlu sinemaların olduğu başka bir dünyaya adım atıyorum. Buradaki lokantalar daha şık ve pahalı. Dünyanın neresinde olursanız olun işin için deniz manzarası girince fiyatlar da paralel olarak artıyor. Akvaryumu daha önce gezdiğim için bu sefer girmek istemiyorum ama gezmeyenlere tavsiyem mutlaka gitmeleri yönünde. Marinadaki tekneleri seyrederken teknede yaşam nasıl olur diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Mutlaka denemeliyim diye aklımın bir köşesine not ediyorum…

Limanın diğer yanına doğru yürüdüğünüz zaman ise La Barcelona plajını bulursunuz. Ama öyle küçük bir plaj falan sanmayın. Bayağı büyük ve uzun bir plaj. Mevsim uygun olduğu zaman çalışan insanlar öğlen tatillerinde denize girip, duşunu alıp, yemeğini yiyip işlerine öyle dönüyorlar. Tabi buralarda öğlen tatili bizdeki gibi bir saat değil. Dükkanlar 12.00 de kapanıyor ve saat 16.00’ya kadar açılmıyorlar. Siesta zamanı dedikleri bu uzun arada da herkes gönlüne göre takılıyor. Şehrin içinde uzanan bu kumluk plaj beni çok etkiliyor. Ayakkabılarımı çıkarıp uzun uzun yürüyorum. Sol tarafımda deniz, sağ tarafımda kafeler ve şehrin trafiği akıp gidiyor. Yapacak daha çok işim olduğunu hatırlayıp ayakkabılarımı giyip yola koyuluyorum.

Ve artık sırada meşhur “Sagrada Familia” kilisesi var. Bu kiliseyi ilk defa Alan Parson’s Project’in aynı ismi taşıyan parçasını dinlediğim zaman tanımıştım. O nağmeler, iniş çıkışlar taptaze hala aklımdadır. Parçaya adını veren yeri internetten araştırıp ‘bitmeyen kilise’ olarak adlandırıldığını ilk defa o zaman öğrenmiş ve ben mutlaka oraya gitmeliyim diye düşünmüştüm. Kilisenin yapımına 1883 yılında başlanmış ve Gaudi ölene kadar (1926) bu kiliseyi bitirmeye çalışmıştır. O zamanlar onca yılda kiliseyi bitirememesine bir anlam veremezken, şimdi ise o kulelerin muhteşemliğini, detaylarını, göğe doğru 100 metre uzamasını gördükçe “hayret nasıl oldu da bu kadarını bile bitirebilmiş” diye düşünür oldum. Halkın bağışlarıyla kulenin yapımı Gaudi’nin 100. ölüm yıldönümü olan 2026’ya yetiştirilmeye çalışılıyor. Ve günümüzün mimarları büyük ısrarlarla yarım kalmış bu muazzam eseri bitirmeye çalışıyorlar. Gaudi tarzında değil, kendi tarzlarında yapıyorlar bunu. Gaudi’nin özelliği doğada gördüğü oluşumları mimarisine yansıtmasıdır. Kilisenin karşısında durup, uzun süre o kuleleri (toplamda 18 tane olması hedefleniyor) seyrediyorum. Daha sonra asansörle kilisenin üstüne çıkıp Barselona’nın o müthiş manzarasını içime çekiyorum. Aşağı indiğimde kilisenin içine de giriyorum ama bence bu eserin güzelliği içi değil dışı. İçerde bir de Gaudi’nin doğadaki çiçeklerden, böceklerden, ağaçlardan nasıl etkilenip onları nasıl mimarisine taşıdığını gösteren küçük bir müze var. O müzeyi gezmenizi mutlaka tavsiye ederim…

Ve oradan Gaudi’nin bir başka yapıtı olan Casa Milla binasına gidiyorum. Bina dalgalıdır ve düz duvarı yok. Binanın dışındaki ferforje balkon korkulukları ağaç dal ve yaprakları görüntüsünde ve her biri diğerinden farklı. Gaudi’ye neden balkonları birbirinden farklı yaptın diye soranlara siz doğada hiçbir ağacı yaprağı aynı görüyor musunuz, hepsi birbirinden farklıdır cevabı hala zihnime kazalı. Doğru diyor çünkü… Her ağaç ve her dal  birbirinden bu kadar farklıyken niye onun eserlerinde her şeyin aynı olmasını bekleyelim ki?  Binanın diğer özelliği de çatısı. Çatısında toplam 12 adet Gaudi tarzı baca var ve oradan şehrin manzarası çok güzel.

Gaudi’nin Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmış Park Guella’yasına da gitmek lazım. Burası şehrin biraz dışında, yani gitmesi biraz zahmetli ama gittiğiniz zaman buna dediğini anlayacaksınız. Kocaman bir bahçede yürüdükten sonra geniş bir alana geliyorsunuz. Alanın çevresi seramik mozaikten yapılmış banklarla süslenmiş. Her bankın kendine özgü bir rengi ve süslenişi var. “Aaa! Banklar ne güzel” deyip onlara koştuğunuz zaman ise aşağıda Hansel ve Gretel çizgi filminden çıkmış küçük şeker evleri görüyorsunuz. Ayy bu evde mutlaka yaşamalıyım diye düşünüyorsunuz. Evleri her açıdan çekmeye çalışırken banklar çok sonra aklınıza geliyor. Zamanında Gaudi bu evlerden birinde yaşamış ve çalışmaları buradan yönetmiş olduğu söyleniyor. Evlerin yukarıdan görüntüsüne doyup da aşağı onların yanına inip, çıkışa doğru yönelirken bir aaaaa nidası daha dudaklarınızdan dökülüyor. Meşhur Gaudi bukalemunu sizi karşılıyor. Rengarenk mozaiklerden yapılmış şeker mi şeker bir şey. Bukalemun herhalde 1.5 metre falan büyüklüğünde var. Üzerine çıkıp ya da yanında durup resim çektirebiliyorsunuz. Ama bu iş kolay sanmayın. İnanılmaz bir kuyruk var önünde. Sıramı bekleyip fotoğraf çektiriyorum ama etraf o kadar kalabalık ki bir türlü istediğim baş başa fotoğrafı elde edemiyorum. Neyse kısmet değilmiş diyip bu büyüleyici parkın çıkışına doğru yürümeye başlıyorum.

Burdan sonra sıra Mont Juic tepesine gitmekte. Tepe yaklaşık 200 metre yüksekliğinde ve müthiş bir manzarası var. Ayrıca tepede Mont Juic kalesi ve Pablo Espanyol köyü var. Ama tepede esas beni heyecanlandıran aşağıya teleferikle inecek olmam. Tepeye varıp manzarayı uzun uzun seyrediyorum. Diğer yerleri daha önceden gördüğüm için gitmiyorum zira benim aklım fikrim teleferik macerasında. Teleferikle sahile inmek yaklaşık 10 dakika sürüyor ve yerden 70 metre yükseklikte oluyorsunuz. Teleferik kabininde benden başka 10-15 kişi daha var. Yavaş yavaş yol almaya başlıyoruz. Oldum olası yükseği seven biriyim ama tedirgin olmadım desem yalan olur. 10 dakika hem heyecan, hem korku, hem manzaranı güzelliğine bakarak geçiverdi. Ve kendimi sahilde kurtlar gibi acıkmış olarak buldum.

La Rambla’ya geri dönüyorum. Artık gecenin karanlığı da çöktüğü için cadde iyice kalabalıklaştı. Burada zaten akşam yemekleri 22.00 gibi başlıyor. Beni çeken bir kafeye oturuyorum. Biliyorum, çok turistik bir yere oturduğumdan yemeklerin fazla lezzetli olmasını beklememeliyim ama çevrenin heyecanından mahrum kalmak istemiyorum. O yüzden ara sokaklara girme fikri aklıma geldiği gibi çabucak geri gidiyor. Adını safran katılmış pirincin pişirildiği demir tavadan alan klasik İspanyol pilavı olan deniz ürünlü “paellayı” söylüyorum. Yanına da yöreye özgü meyveli şarap kokteyli olan Sangria söyleyip keyfime bakıyorum. Çok mutlu hissediyorum kendimi. Ve yavaş yavaş yorgunluk çöktüğünden hesabı ödeyip, otelimin yolunu tutuyorum.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Milano’da Alışveriş…

Milano’da Alışveriş…

(14-17 Kasım 2011)

Lugona tren garında ilk işim tüm İsviçre franklarımı avroya dönüştürmek oluyor. İsviçre de gerçi avroyla da alışveriş yapabiliyorsunuz ama ben ülkenin yerel parasını kullanmayı tercih etmiştim. Kötü bir kurdan avroya döndükten sonra trene binip iki saatlik yolculuk boyunca Milano’da neler yapacağımı gözden geçirmeye başladım.

Milano’ya vardığımda ilk olarak dünyanın en büyük dördüncü katedrali olan Duamo’ya gitmeye karar verdim. Burası için şehrin ana noktası diyorlar. Katedral koca bir meydanın tam ortasında bütün heybetiyle beni karşılıyor. Sivri kuleleri, sayısız heykelleri, ince işlemeleriyle soluğum kesiliyor. Etraf o kadar kalabalık ki katedrali kalabalığı almadan fotoğraflamaya çalışmam sonuçsuz kalıyor. Uzun uzun incelemeye ve etrafında yürümeye başlıyorum. On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar yapımı süren bu katedrali 3000’den fazla heykel ve 135’ten fazla sivri kuleyle süslemişler. Asansörle çatısına çıkıp (10 avro) mümkün olduğunca bu süslemelere yaklaşmak istiyorum. Şurda bir heykel, burda bir süsleme, işte girintiler, çıkıntılar, eğimler, kuleler derken neşeyle çatıda dolanıyorum. Dışarıya doyduğumda içeri giriş vakti geliyor. İçi de dışı kadar gösterişli katedralin. Mumları görünce dayanamayıp üç tane yakıp dilek diliyorum. İçi de dışı gibi kalabalık. Vitrayları, iç süslemeleri ve heykelleri hayranlıkla seyredip dışarı çıkıyorum.

Hemen yandaki Galeria Vittoria Emanuelle çarşısına yürüyorum. Buranın özelliği dünyanın ilk alışveriş merkezi olarak kabul edilmesiymiş. Çarşının üstü çelik ve camdan yapılmış bir tavanla kaplı. Gökyüzünü görebiliyorsunuz. İçerisi lüks dükkanlar ve kafelerle bezenmiş. Kafelerin birine oturup tiramisu yiyorum. Tadı fena değil ama benim için fazla kremalı. Arada etrafı da seyrediyorum. Kadınlar bakımlı ve çok şık giyiniyorlar. Ve genelde zayıflar. Milano’ya boşuna modanın merkezi demiyorlar diye içimden geçiriyorum. Masadan kalkınca çarşının ortasında bir kalabalık gözüme çarpıyor ve oraya yöneliyorum. Yerde bir boğa heykeli var. Boğanın üstüne ayak topuğunu koyup birkaç tur dönersen şans, bereket ve doğurganlığının artacağına inanılıyormuş. Tabi ben geri durur muyum, hemen hafif çukurlaşmış yere topuğumu koyup bereketimin artmasını diliyorum. Aslında belediye oluşan bu çukuru defalarca kapamış ve boğa heykelinin böyle bir etkisi olmadığını duyurmuş. Ama bakmış ki başa çıkamıyor sonunda işin peşini bırakmış. Böylece biz de keyifle heykelin etrafında döner olmuşuz.

Ve arkasından meşhur opera binası La Scala’ya yöneliyorum. İtiraf ediyorum ki binayı gördüğümde bu muymuş dedim. Dış görünüşü gayet normal bir bina. Öyle ihtişam falan bulamadım. İçeri girmek istedim ama kapalıydı. Dediklerine göre esas ihtişam içerdeymiş. Maalesef göremedim. Bazen içerde Verdi, Bellini, Donizetti gibi ünlü bestecilerin eşyaları sergilenirmiş. Bir de sezon 7 Aralık’ta başlarmış. Ben sadece 2011/2012 sezonunun gösterilerinin ne olacağına dair basılmış afişle fotoğraf çektirmekle yetinip biraz hayal kırıklığıyla Sforzesco kalesine doğru gitmeye başlıyorum. Sforzesco kalesi kare şeklinde, içinde büyükçe bir avlusu var ve dev tuğlalardan yapılmış. Ben en çok yanındaki parkı seviyorum. Koyu yeşil yaprakların içinden açan bembeyaz çiçeklerle manolya ağaçları çok güzel. Milano’da bu ağaçlardan bolca görmek mümkün.

Eee buralara kadar gelip şık bir alışveriş caddesine gitmemek olmaz. Via Mante Nepoleane caddesine yöneliyorum. Sağlı sollu şık butikler göz alıyor. Yanımdan 1.80’lik, incecik kızlar salına salına geçiyorlar. Dükkanlardan çok kızları seyrettiğimi fark ediyorum ve yoluma Barış Takı’na doğru devam ediyorum. Barış Takı taaa uzaktan dikkat çekiyor. Üstündeki heykeller çok güzel. Önünde bir sürü fotoğraf çektirip, yanındaki parkta keyifle yürüyorum. Hava çok güzel olduğundan biraz da çimlerde oturup dinleniyorum. Yanımda getirdiğim kitaplardan birini çıkarıp Barış Takı’nın tarihini okuyorum. Napolyon, Kuzey İtalya’yı fethettikten sonra Paris’teki Arc de Trompei benzeri bir takın buraya da yapılmasını istiyor. Amacı Milano’ya zafer girişini bu noktadan yapmak. Ancak yapımı başlayan bu eser bitmeden, Napolyon Waterloo meydan savaşını kaybederek tahtan iniyor ve hiçbir zaman amacına ulaşamıyor. Bir yandan ağaca yaslanıyorum bir yandan da Tak’ı seyrederken dünyaya barış gelmesini diliyorum.

Sırada bir ay evvelden girmek için internetten rezervasyon yaptırdığım Santa Maria dele Grazia Kilisesi var. Esasında kilisenin tek özelliği Leanardo da Vinci’nin “Son Yemek” adlı tablosuna ev sahipliği yapıyor olması. Yolunuz Milano’ya düşerse mutlaka rezervasyon yaptırın derim yoksa içeri girmeniz mümkün değil. Dışarıdaki kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi içeri atıyorum. Tablo kilisenin yemekhanesinde bulunuyor. Defalarca bakım geçirdiği için artık orijinaline ne kadar yakın bilemem ama yine de soluk kesici. Özellikle İsa’nın “sizlerden biri bana ihanet edecek” dediği anda havarilerin yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesi inanılmaz resmedilmiş.

Arkasından Duamo meydanı ile Sforzesco kalesini birbirine bağlayan ve sadece yayalara açık (İstiklal caddesinin bir nevi İtalya versiyonu) en büyük caddelerinden biri olan Dante’ye gidiyorum. Caddenin köşesinde iskemlelerini dışarı atmış bir yer hoşuma gidiyor. Burada yöreye özgü cotoletta alla milanese (yumurta ve ekmeğe bulanarak tavada kızartılan dana eti ) yiyorum. Ayrıca şehrin rengarenk tramvaylarını seyrediyorum. Yemeğim bitince Dante’de dolanmaya başlıyorum. Benim bütçeme daha uygun butiklerin olduğu caddede birazdan kendimi kaybedeceğimi anlıyorum. Eee artık görülecek yerler listemi bitirdiğime göre, Milano’da keyif yapmamın zamanı geldi diye düşünüyorum… Biraz alışveriş, biraz yemek, biraz amaçsız dolanma ve arkasından ver elini İstanbul…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Lugano’da Trekking…

(9-13 Kasım 2011 )

Sabah erkenden Lugano gölüne giden trene biniyorum. Tren fazla kalabalık değil. Koltuğuma yerleşip manzarayı seyretmeye başlıyorum. Gördüğüm manzarayı nasıl tarif ederim bilemiyorum. Her karesini dondurmak istediğim bir yolculuk oluyor. Sırasıra dağlar ve bu dağların üzerinde kah kalkan kah yoğunlaşan bir sis bulutu var. Yağmur çiseliyor ve boydan boya bir gökkuşağı çimenlerden başlayıp dağların tepesine kadar uzanıyor. Aralarda küçük köyler, sivri çatılı evleriyle çok şirin gözüküyor. İnekler, atlar yol boyu size arkadaşlık ediyor. Ve dağlardan dökülen şelaleler, yolu süsleyen irili ufaklı göller, size unutulmaz bir güzellik yaşatıyor. Bu manzara şöleni yaklaşık üç saat sürüyor… Bir noktadan sonra fotoğraf ve video çekmeyi bırakıp gözlerimle manzarayı içmeye dalıyorum…

Lugano’ya varmadan önce yolumuzun üstündeki duraklardan biri Luzern. Luzern İsviçre ulusal kahramanı Wilhelm Tell’in öyküsünün geçtiği yer. Efsaneye göre Wilhelm Tell köye gelen kralın temsilcisini selamlamayı kabul etmez, bunun üzerine oğlunun başında duran bir elmayı okla vurmakla cezalandırılır. Elmayı vurmaya yanında iki okla gelir. Çok iyi bir atıcı olan Wilhelm elmayı oğluna zarar vermeden vurmayı başarır. Fakat temsilci neden yanında bir değil de iki ok olduğunu sorduğunda “eğer elmayı vuramasaydım ikinci okla da sizi vuracaktım” cevabını veren Wilhelm’e sinirlenir ve hapse atılmasını emreder. Olaylar zinciri sonucunda Wilhelm kaçar ve nihayetinde kralı öldürür. Ve ismi günümüze kadar gelir.

Kendi durağım olan Lugano’ya gelince trenden iniyorum. Artık İtalya sınırına yaklaştığımız için etraftaki yazılar İtalyanca’ya dönmüş durumda. Şehir İsviçre’nin kuzeyine göre daha kirli ve daha kuralsız. Burada arabaların artık yaya geçidinde durmayabileceği konusunda beni uyarıyorlar.

Önce Lugano gölüne gidiyorum. Gölün bir kısmı İsviçre’ye bir kısmı ise İtalya’ya ait ve dağlardan inen sayısız akarsuyla besleniyor. Kıyı boyu yürüyüp Parco Civicco’yu yani en önemli parklarını buluyorum. Burası rengarenk çiçeklerle süslü, ayrıca nadir bulunan ağaçlar ve bitkiler var. Banka oturup karşı kıyıyı seyrediyorum. Sırada kiliseye gitmek var. Üzerime yavaş yavaş gezinin yorgunluğu çökmeye başladığından yürümek yerine otobüse binmeyi tercih ediyorum. En yakın durağa yönelip günlük bilet alıyorum(5 frank). İsviçre’de otobüslerde ara ara kontrol oluyor ama biletsiz binip yakalandığınız zaman cezaları çok yüksek. Bir de otobüse bindiğinizde makineye biletinizi okutmanız gerekiyor. Yoksa süreyi başlatmamış olduğunuz için ceza yiyorsunuz. ‘’Meleklerin Meryemi’’ adlı kilisenin önündeki durakta iniyorum. Buranın önemi içerdeki “İsa’nın Çilesi” adı verilen muhteşem freskin Leonarda Da Vinci’nin öğrencisi tarafından yapılmış olması. Freski inceleyip dışarı çıkıyorum ve şehrin ana meydanı Piazza Della Riforma’ya gidiyorum. Burası kafeler, lokantalar ve dükkanlarla sarılmış. Fakat yemek için burayı değil de ara sokaklardaki lokantaları tavsiye ederim. Hem daha hesaplı, hem de daha lezzetli. Birbirine paralel küçük taşlı sokaklarda yürümeye başlıyorum. Manavların, şarküterilerin, çikolatacıların arasında keyifle yürüyorum. Bir sürü şık butiğin yanından geçiyorum. Ve artık esas hedefim olan Monte Bre dağına doğru yola çıkıyorum.

Monte Bre dağı 933 metre ve teleferikle çıkılıyor. Teleferiğin fiyatı biraz pahalı (23 frank) ama değeceğini düşündüğüm için ödüyorum. Yavaş yavaş tepeye çıkıyoruz. Burada manzarayı seyredebileceğiniz bir seyir yeri olduğu gibi, lokanta ve kafe de mevcut. Oturup karşıda gözüken sıra sıra dağları, gölleri, köyleri, ağaçların sonbahara özgü rengarenk dokusunu seyre koyuluyorum. Etrafta trekkinge gelmiş sırt çantalı, botlu bir sürü insan var. Buradan civar köylere yürüyüş parkurları mevcut. Hatta trekkinge meraklı bir sürü insan buraya sadece bu parkurlarda yürümeye geliyor.

Ben en yakındaki Bre köyüne yapılan bir yürüyüşe katılmaya karar veriyorum. Yaklaşık bir saatlik kısa bir yürüyüş ama keşke ayağımda lastik ayakkabı değil de bot olsaydı diye biraz hayıflanıyorum. Tempolu yürüyüşümüze başlıyoruz. Çevredeki manzara o kadar güzel ki seyretmek istiyorum ama grubu kaçıracağımdan duramıyorum. Maalesef yürüyüşlerin böyle bir dezavantajı oluyor. Tempoya uymak ve kaymamak için önüme bakmaktan çevreyi kaçırıyorum.

Sonunda Bre köyüne varıyoruz. Buraya gelmek hep yokuş aşağı olduğu için kolay oluyor. Ama geri dönerken onca tepe nasıl çıkılır bilemiyorum. Gözümde biraz büyüyor. Aman neyse ne deyip köyde gezinmeye başlıyorum. Burada çeşitli sanatçıların eserleri sokaklara konmuş ve sergileniyor. Bir şeyler yiyip, burada yerleşik sanatçılarla sohbet edip dönüş yoluna geçiyoruz. Yorucu bir tırmanıştan sonra teleferiğin oraya varıp soluklanıyoruz.

Sırada Lugano gölünde tekne gezisi (16 frank) var. Artık ölü sezon başlamış olduğundan büyük tekne yerine küçük tekne hizmet veriyor. Dışarıda yer kalmadığından içeri yerleşiyorum ve tekne gölün durgun sularında hareket ediyor. İrili ufaklı bir sürü köyün yanından geçiyoruz. Bunlardan Gandria Paese meşhur bir balıkçı köyü. Göl kenarından tepeye doğru devam eden köy daracık sokaklar ve yan yana dizilmiş evlerle örülü. Göle sıfır olan yerlerde balıkçı lokantaları ve oteller var. Ayrıca ara ara serpiştirilmiş villalar çok dingin gözüküyor. Önlerinde kendilerine ait tekneleriyle tamamen kendilerini izole etmişler. Bu köye kafasını dinlemek isteyen yazarlar ve sanatçılar gelirmiş. Ben buraya bayılıyorum. Kafa dinlemek için kalınacak süper bir köy.

Tekne gezisinin ardından karnımın acıkmış olduğunu fark ediyorum. Ara sokaklardan birinde gözüme kestirdiğim şirin bir İtalyan lokantasına giriyorum. Fırın ateşinde pişirilmiş pizzamı yedikten sonra az ilerde bu yöreye özgü Merkür çikolatacısına girip tatlı alışverişimi yapıp otele yorgun ama mutlu bir şekilde dönüyorum.

Birkaç gününüzü bu bölgede geçirmenizi tavsiye ederim.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Kuğu Cenneti Zürich’teyim…

9 Kasım 2011

Uzun seneler İsviçre’nin başkentinin Zürich olduğunu zannederdim. Adını çok duyurmuş olması sanırım bunda başlıca etken. Başkent olmasa da İsviçre’nin en büyük kentine kısa bir tren yolculuğundan sonra varıyorum.  Zürich garı gördüğüm en büyük garlardan biri. Alışveriş merkezi havasında ve dükkanlarla dolu. 60 adet perona sahip. Garı dolaştıktan sonra şehirle buluşuyorum…

İlk olarak kendimi nehir (Limnat Nehri) kenarına atıyorum. Nehir kuğularla bezenmiş. Yanımda yiyecek bir şey olmadığı için üzülüyorum. Onları beslemek hoşuma gidecekti oysa. Karşıdaki evler bir masaldan çıkmışçasına yan yana yan yana dizilmişler.Üç dört katlı evler, dik çatılarıyla çok hoş gözüküyor… Hele ki görüntülerinin suya yansımaları çok hoş. Kısa aralıklarla yapılmış küçük köprülerin hepsinin üzerinde yürümek istiyorum. Hava soğuk ama çok temiz. Gökyüzü uzun bir süreden sonra gri bulutlarla kaplanmış durumda.Sırt çantamın içinde minik bir şemsiye olduğu için seviniyorum. Yağmur yağsa da sorun olmayacak. Bu şehri baştan sona gezicem.

Nehir kenarında hevesimi aldıktan sonra Lindenhof parkına doğru yukarı çıkmaya başlıyorum. Linden ıhlamur demekmiş. Yolun iki tarafına sıralanmış ağaçlar herhalde ıhlamur ağacı diye düşünüyorum. Parka çıkan yol küçük taşlarla bezenmiş, sağlı sollu dükkânların olduğu bir patika. Aralardan şehrin saat kulesinin sivri tepesi gözüküyor. Biraz fotoğraf molasından sonra parka varıyorum. Park ağaçlarla kaplı. Şehir ise ayaklarınızın altında. Elimde harita şehrin ana noktalarını bulmaya çalışıyorum.

Parktan sonra Zürich’in en büyük katedrali olan Grossmünstere gidiyorum. Burası halk için reform hareketinin ana kilisesi olmuş. Basamaklarla katedralin tepesine tırmanıyorum ve bir kere daha Zürich’e tepeden bakıyorum. Arkasından diğer bir kiliseye Framünstere’e gidiyorum. Kilisenin içine girdiğiniz zaman Marc Chagall tarafından tasarlanan vitrayları görmeden sakın dışarı çıkmayın. Chagall bu muazzam görünümlü vitrayları 80’li yaşlarında tasarlamış.

Artık İsviçre’nin Almanya ile komşu olan tarafına geldiğim için burada her şey Almanca. Menüler, sokak isimleri, konuşmalar hep Almanca. Bu bölgede yaşayanların daha disiplinli, daha temiz ve kurallara uyma konusunda daha hassas olduğunu söylüyorlar.

Karnım acıktığı için yemek yeri bakınmaya başlıyorum. Bu yörede kremalı dana eti dilimleri yanında rösti (rendelenmiş ızgara patates) yenmesi tavsiye ediliyor. Birkaç lokanta araştırmasından sonra karar verdiğim birine girip yemeğimi sipariş ediyorum. İkisi de nefis geliyor. Etler ağzımda dağılıp eriyiveriyor. Tatlı olarak da yine bu yöreye özgü meyveli turta yiyorum. Pek turta meraklısı değilimdir ama tadı hiç fena değildi. Ayrıca tatlı olarak dağlarda yetişen meyveleri da çok tavsiye ediyorlar… Özellikle yaban mersini ve ahududuyu çok öneriyorlar. Aklınızda bulunsun.

Arkasından şehrin kalbi olan geniş ve uzun ( 1.5 km) Bahnhofstrasse caddesine giriyorum. Sağlı sollu şık dükkanlar göz alıyor. Yolun ortasından geçen tramvayları oturup seyrediyorum. Sonra cadde boyu yürümeye başlıyorum. Çikolata dükkanları çok güzel. Buraya has çikolatalarıyla Sprüngle’ye gitmemi özellikle tavsiye etmişlerdi. Ben dükkanı aranırken karşıma çıkıveriyor. İçeri giriyorum. Renk renk çikolatalar tezgahlara, raflara dizilmiş. Kremalısı, çileklisi, vişnelisi, fındıklısı, deniz kabuğu şeklinde olanı derken benim alışveriş sepeti dolup taşıyor. Sonunda elim kolum dolu dükkandan çıkmayı beceriyorum.

Artık hava kararmaya başladığından hava iyiden iyiye soğuyor. Tekrar nehir kenarına inip oradaki arka sokaklarda dükkanları geziyorum. Bu sefer binaların ışıklarının da suya yansımasını seyrediyorum. Ve nehrin gece manzarasının daha güzel olduğuna karar veriyorum.

Ertesi gün yolculuk Lugano gölüne.  Otele gidip biraz dinlenmeli…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bear’dan ‘Bern’e

8 Kasım 2011

İsviçre’nin başkenti Bern 140 bin nüfusuyla Avrupa’nın en küçük başkentlerinden biri. Aare Nehri kıyısına kurulmuş kent derli toplu yapısıyla, üç dört katlı binaların pencerelerinden sarkan çiçekleriyle beni hemen kendisine çekmeyi başarıyor… 

İlk olarak şehrin simgesi olan Saat Kulesi’ne gitmek istiyorum. Saat başlarına beş dakika kala gösteri başladığı için adımlarımı sıklaştırıyorum. Ve gösteri başlamadan yetiştim. Saat Kulesi’nin  görüntüsü çok güzel. Ben üstünde neler var diye diye çözmeye çalışırken önce soytarı çanı çalmaya başlıyor, ardından ayılar dönmeye başlıyor, sonra horoz ötüyor, en arkasından da ‘Zaman Baba’ kum saatini döndürüyor. Zaman hızla akmaya devam ediyor. Ayy bu gösteriyi tekrar görmem lazım bir kere yetmiyor. Saatin üzerinde şu an hangi burçta olduğumuzu gösteren işaretleri inceliyorum. Akrep’te olduğumuzu gösteriyor. Sekiz Kasım günü hangi burç diye elimdeki gazeteye bakıyorum doğru Akrep burcu. 16. yüzyılda yapılan bu saat hem tıkır tıkır işliyor hem de burçlar dahil her şeyi gösteriyor. İsviçre’nin saat konusunda tüm dünyada tanınmasına şaşmamak gerektiğini düşünüyorum.

Dümdüz yürümeye devam ettim. Bir yandan kırmızı tramvaylar geçiyor, diğer yandan pencereden kırmızı çiçekler sarkıyor. Öyle hoş bir kare ortaya çıkıyor ki hemen fotoğrafını çektim. Sık yapılmış çeşmeler çok hoş gözüküyor. Bazı binaların üzerinde eskiden ait oldukları loncaları (meslek odaları) gösteren heykeller var. Sevimli bir maymunun elinde metre var. Buranın terzi loncasına ait olduğunu anladım. Bir diğerinde aslan elinde baltayla duruyor. Bu ne olabilir ki diye düşünürken Albert Einstein’ın evinin önüne vardım. Meşhur ‘İzafiyet Teorisini’ burada yaşadığı zaman bulduğu söyleniyor. Müzeye dönüştürülmüş evi inceledim. Önüne de birkaç masa koymuşlar oturup bir kahve içtim. Bir şey bulmak için verilen mücadeleyi, vazgeçişleri, yeniden başlamaları ve sonunda gelen başarıyı düşünüyorum. Bilim adamı olmak, insanlığa faydalı olmak çok güzel bir his olmalı diye düşünüp yola devam ediyorum.

Sırada benim en çok görmek istediğim yerlerden biri olan ‘Ayı Hendeği’ var. 12. yüzyılda burada bir yerleşim yeri kurmaya karar veren dük, şehrin adının ne olacağını düşünür. Aynı zamanda avcılığa da meraklı olduğundan ava çıkar. Önüne çıkıp öldürdüğü ilk hayvanın adını bu şehre vermeye karar verir. Ve karşısına çıkan ayıyı öldürmesiyle şehrin adı ayı anlamına gelen ‘Bear’dan esinlenerek ‘Bern’ olarak konur.

O günden sonra da şehre ismini veren ayılara özel bir önem verilir. Her yerde ayı heykeli görebileceğiniz gibi ‘Ayı Hendeği’nde de canlı olarak üç – dört tanesini görebiliyorsunuz. Küçük bir köprünün üzerinden geçip tellerle koruma altına alınmış ayılara bakabiliyorsunuz. Ayılar için oradan oraya keyifle yürüyorlar demek isterdim ama tembelce yayılmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Yanımdaki turistler ellerindeki fıstıkları onlara attıklarında eğer ağızlarına gelirse yiyorlar gelmiyorsa dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. En sonunda bir tanesi lütfen birkaç adım atıp yer değiştirip yine yayıldı. Uzaktan çok şeker gözükseler de yanlarına yaklaşmaya hayatta cesaret edemeyeceğim ayıların yanından uzaklaşıp önce köprüye arkadan caddeye varıyorum. Bu arada köprüden gözüken şehrin manzarası nefis. Ağaçlar baştan çıkarıcı bir şekilde rengarenk, bir yanda nehir akıyor, diğer yandan da üç dört katlı binaların şirin çatıları gözüküyor.

Uzun Kragness Caddesi’nin ortasından sola dönüp katedralin oraya çıktım. Katedral İsviçre’nin en büyük katedrallerinden biri. Çok heybetli bir görüntüsü var. Özellikle giriş kapısı üzerindeki ‘son yargı’ betimlemesi muazzam. Ölüm anında sevapları ve günahları tartılan insanlar bekleyiş içindeler. Cehenneme gidecek olan 234 ruh dehşet içinde. Kırmızı alevlerle gösterilen cehennem rahatsız edici bir karanlıkla sarmalanmış. Diğer tarafta cennete gidecek olan 234 ruh beyaz kıyafetleri içinde huzurlu bir şekilde gözüküyor. Ölüm anında ne olacağı bilinmez ama bu görüntü gerçekten etkileyiciydi.

Buradan nehrin kenarına asansörle inebileceğiniz gibi kafelerin olduğu ana meydana da yürümeyi tercih edebilirsiniz. Ben karnım acıktığı için meydana doğru yürümeyi tercih ettim. Kafeler yan yana sıralanmış. Çok şirin gözüküyorlar. Ama içimden onlara girmek gelmiyor.

Burada Migros’un self – servis bir lokantası olduğunu duymuştum ona gitmeyi tercih ettim. Ülkemize Migros, İsviçrelilerin Koç şirketiyle yaptığı ortaklıkla girmişti. Sonra İsviçreliler ortaklıktan çekilip isim haklarını Koç’a satmışlardı (Gerçi sonra Koç’ta perakendecilik sektöründen çıkıp Migros’u başkasına sattı). Yani buradaki Migros’un bizim ülkedeki Migros’la hiçbir alakası yok. Ama sırf isim tanışıklığından dolayı bile olsa oraya gitmeyi tercih ettim. Self – servis lokanta tıklım tıklım. Yemekler güzel gözüküyor. Ama sıraya girmek istemiyorum. Tekrar sokağa çıkıp ne yiyeceğimi düşünürken Migros’un seyyar sosis arabasına gözüm ilişiyor. Burada üç çeşit dana sosisi yaptıklarını gördüm. Bir tanesi soğanlı, öbürü domatesli, bir diğeri de domatesli baharatlı. Sonuncusunu almayı tercih ettim. Taptaze bir baget ekmeğin içine koyup ketçaplayıp veriyorlar. Ayaküstü 5 Frank’a yediğim en güzel sosislerden birini yedim.

Yavaş yavaş otele doğru yürüdüm. Ertesi gün Zürich’e doğru gitmenin planlarını yapmaya başladım…

Sağlıcakla,

Yazı ve fotoğraflar: Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Gölgelerin Yürüdüğü Chateau de Chillon’da İçiniz Ürperecek… (7 Kasım 2011)

Cenevre’yi iyice tanıdıktan sonra sıra gölün kenarındaki diğer şehir olan Montreux’a gitmeye geliyor… Oraya gölden kalkan gemilerle gidebileceğiniz gibi trenle yaklaşık 40-45 dakikada da gidebiliyorsunuz… Burada şehirlerarası yolculukları trenle yapmak çok yaygın bir yöntem… Ben de treni tercih edenlerden oluyorum… Trenin koca penceresinden çevredeki manzarayı özellikle de üzüm bağlarını seyrediyorum… Her yer üzüm bağlarıyla dolu…

Montreux özellikle Temmuz ayında yapılan caz festivaliyle adını duyurmuş bir yer… Kasım ayında olduğumuzdan maalesef şehirdeki o coşkuyu, açık hava konserlerini izleme imkanım yok… İçimde azcık yanıyor bunun için… Göl kenarında yürümeye başlıyorum… Banka oturup karşı kıyıya bakıyorum… Karşısı Fransa… Dip dibe yaşayıp gidiyorlar… Manzara ise inanılmaz güzel…

Yürümeye devam ediyorum. Sağlı sollu kafeler ve restoranların olduğu uzun bir cadde burası… Kafelerin arası parklarla bölünmüş… İrili ufaklı taşların estetik bir şekilde biraraya getirildiği bir de açık hava sergisini geziyorum… Ve serginin az ilerisinde Freddie Mercury heykelini buluyorum… Heykelin önünde ufak bir fotoğraf çektirme sırası var… Sıramı beklerken “The Show Must Go On” yani “Şov devam etmeli” şarkısı kulaklarımda yankılanıyor… Caz festivalini kaçırsam bile Freddie Mercury’nin yaşadığı topraklarda olmaktan memnunluk duyuyorum… Bir kafeye girip soğan çorbası söylüyorum… Tadı muazzam mutlaka tavsiye ederim… Çorba kasesini peynirle çevirmişler ve çorbanın içine attıkları kıtır ekmek dilimlerini de peynirle kaplamışlar… İnce ince ağza gelen soğan halkaları enfes…

Buradan otobüse binip İsviçre’nin en önemli şatolarından olan Chateau de Chillon’a varıyorum… Yolun bir yerinde şatonun muhteşem görüntüsü sizi kucaklıyor… Gölün içinde gibi gözüken şatonun bir yanı gölün maviliğiyle süslenmiş diğer yanı ise yan yamaçlardaki ağaçların yeşilliği ve kırmızılığına bürünmüş… Ne yazık öyle şaşalıyorum ki bu görüntüyü fotoğraflayamıyorum… Şatonun önünde inip gezime başlıyorum…

Şato kayalığın üzerine yapılmış… Kuleleri, duvarları ve iç içe geçmiş yuvarlak oda görüntüleriyle büyüleyici…  Bileti ve içerinin haritasını aldıktan sonra gezmeye başlıyorum… İlk zindanlardan başlıyorum… Duvarlardan birine projektörle yürüyen asker gölgesi düşürmüşler… Asker bir ileri bir geri yürüyüp duruyor… Orada ciddi ciddi ürküyorum. Burayı hızlıca geçtikten sonra kiler bölümüne geliyorum… Arkasından açık havaya çıkıp küçük taşlı yoldan yavaşça tırmanıp odaların olduğu bölümü gezmeye başlıyorum… Yemek odası, salon, oturma odası derken bir odadan diğerine geçmeye başlıyorum… Ama içimi kaplayan ürkek ruh haline çözüm bulamıyorum… En sonunda salonlardan birinden çocuk seslerinin geldiğini duyunca oraya yöneliyorum… Ve bir doğumgünü partisinin içine düşüyorum… Şömine çıtır çıtır yanıyor… Şeker ve çay ikramı yapılıyor… Orada keyfim yerine geliyor… Sonra da şatonun üstüne kule bölümüne çıkıyorum ve manzaraya bir de tepeden bakıyorum…

Şatodan yavaş yavaş ayrılmamın vakti geliyor, sırada Gruyers köyüne gitmek var… Gruyers’e giderken yavaş yavaş tepeye çıkmaya başlıyoruz… Her yerde otlayan inekler var… İnek burada kutsal bir hayvan değil ama halk ineğe saygı duyuyor…  Çünkü ineğin ürünü olan sütten yapılan peynir ve çikolata İsviçre’nin çok büyük bir gelir kalemi… Yola çıktıklarında kimse korna çalmıyor ve ineğin geçmesini bekliyor… İneğin sütünün lezzeti ineklerin stressiz otlanmasından geçiyormuş… Hatta bazı yörelerde inekler çoban eşliğinde yukarı yaylalara çıkarılıp bir iki ay sahipleri bile görmeden sessiz sakin bir ortamda otlatılırmış…

Bu stressiz sütten yapılan meşhur peynirlerinden birinin cinsi de Gruyer… Hani şu delikli olan peynir… İşte o peynirin doğuş yeri bu köy… Peynir köye adını vermiş durumda… Ve bu köyde başta Gruyer peyniri olmak üzere her türlü peyniri daha ucuza alma şansınız var… Yakınlarda oturan İsviçreli’ler arabalarıyla gelip peynir alışverişlerinin bir bölümünü buradan yapıyorlarmış… Köy tabi artık hayli gelişmiş… Her yer hediyelik eşya dükkanları, peynir ve çikolata dükkanları, restoran ve kafelerle dolmuş durumda… Yine de şirin görünümünü korumaya bilmiş… Evler iki üç katlı ve kimisi kızıl yapraklarla sarıp sarmalanmış durumda…

Bir de 13. Yüzyıldan kalma küçük bir şatosu var… Şato biraz daha tepede… Manzarası güzel olur diye ilk oraya gitmeyi tercih ediyorum… Hava tertemiz… Kasım ayında olmamıza rağmen denk geldiğim güneşli hava devam ediyor… Yüzüm de ha bire yanmaya devam ediyor… Yüzüm yana yana yukarı tırmanıyorum… Daha yeni şato gezmesinden geldiğim için sadece avlusundan manzaraya bakmakla yetiniyorum… İnekler otların içinde mutlulukla möölüyor, otluyorlar… Ve ne kadar iriler… Kocamanlar… Bir yanda dağ siluetleri, bir yandan ağaçların rengarenk görüntüsü beni avluya çiviliyor…

Sonunda aşağı inip lokantaların birine oturup fondü söylüyorum… Kırmızı tencerenin içinde gelen peynirlerimi, uzun çatalıma batırdığım ekmeklerle böle böle keyifle yiyorum… Bu yemeğin fiyatı yaklaşık 30 frank civarında… Hediyelik eşya dükkanlarında fondü tencere, çatal takımlarına uzun uzun bakıyorum ama almadan çıkıyorum… Gruyer peynirine bayılırım ama daha gezeceğim çok yer olduğu için onları bavuluma koyup ağırlık yapmak istemediğimden kös kös mağazalardan çıkıyorum… Sepetlerini dolduran diğer turistleri seyrediyorum… Ve dönüş yoluna çıkıyorum… Ta Cenevre’ye kadar yolum var… Acele etmeliyim…

Bir sonraki yazım İsviçre’nin başkenti Bern de geçiyor…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Cenevre’de Sonbahar… (03-07 Kasım 2011)

Cenevre’de Sonbahar… Ağaçlar Kızıl, Sarı, Yeşil…  (03-07 Kasım 2011)

Aslında hiç aklımda yokken bu sefer de yolum İsviçre’yle daha doğrusu resmi adıyla İsviçre Konfederasyonu ile kesişti… Zaten dağları çok sevdiğim için Alpler’le kuşatılmış bu ülkeye yolumun düşmesine çok sevindim…

Ülkenin Fransa, Almanya ve İtalya’yla sınırı var… Bana en ilginç gelen şeylerden biri de şehirleri hangi ülkenin sınırına yakınsa, o ülkenin dilinin konuşulmasıydı… Aynı şekilde yemekler, temizlik, disiplin de komşu ülkenin özelliklerini taşımakta…

Gezime öncelikle Fransa sınırında olan, dolayısıyla Fransızca konuşulan Cenevre’yle başlıyorum… Cenevre’nin nüfusu 185.000 kişi dolaylarında ve İsviçre’nin ikinci büyük kenti…  Kişi başına düşen ağaç sayısı ikiymiş… Gerçekten ağaçları saymışlar… Ağaçlar öyle büyük ve heybetli ki hepsini hayranlıkla seyrediyorum… Zaten sonbaharın ağaçlar üzerindeki etkisini bilirsiniz… Sarı-kızıldan kahverengiye birçok rengi içinde barındıran muazzam bir resimdir… İşte çevrem böyle rengarenk… Nefesim kesilmiş durumda… Ağaçları seyretmekten yolda yürüyemez durumdayım… Her birinin fotoğrafını çekiyorum…

Bu derli toplu kentte ilk olarak Cenevre gölüne gitmeyi tercih ediyorum… Göl dediğime bakmayan kıyı uzunluğu tam 73 km… Gölün %40’ı İsviçre’nin… Geri kalanı ise Fransa’nın… Göl kenarındaki banklara oturup gözümün bir ucuyla Alp dağlarının siluetini seyrediyorum… Diğer ucuyla da işçilerin ağaç dallarını budamalarını seyrediyorum… Hava inanılmaz temiz… Kasım ayı olmasına rağmen güneşli bir havaya denk geldik… Bir yandan da yüzüm renk almaya başlıyor…

Banktan kalkıp bu güzel gölün kenarında yürümeye başlıyorum… Ve karşımda meşhur Jet d’Eau sularını püskürte püskürte kendine çağırıyor… Bir fıskiye bu kadar yükseğe nasıl su püskürtebilir anlamış değilim… Tam 140 metre… Ve çok olağanüstü bir şey olmadığı takdirde bu fıskiye hiç kapatılmazmış… Şöyle bir kafamdan hesaplamaya çalışıyorum… Yaklaşık 30-35 katlı bir bina yüksekliğinde su fışkırtıyor… Zaten şehrin birçok bölümünden fıskiyenin en ucundaki damlaları görebiliyorsunuz… Buradakilerin şöyle bir deyişi varmış: “Fransızlar için Eyfel Kulesi neyse bizim için de fıskiye odur”…

Oradan hemen yakındaki Çiçek Saati meydanına yürüyorum… 1955’lerden beri şehrin en önemli simgelerinden biri de buymuş… 650 çiçekle dekore edilmiş bu saatin çiçekleri her mevsim değişiyormuş… Bana pembe-mor-beyaz çiçeklerle dekore edilmiş durumu denk geldi ve çok hoşuma gitti… Zaten mor favori renklerimden biridir…

Buradan Reform Duvarına doğru yürümeye devam ediyorum… Zaten her yer birbirine çok yakın olduğu için hiç yorucu değil… Reform duvarına gitmek için kocaman bir parkın içinden yürümeye başlıyorum… Açık havada insanların ayakta oynayabileceği, piyonların dizime kadar geldiği satranç alanından geçiyoruz önce… Biraz durup oynayanları seyrediyorum… Sonra parkın içinde ağaçların baş döndürücü güzelliği eşliğinde yürüyüp reform duvarının önünde duruyorum…  Duvarın uzunluğu yaklaşık 100 metre… Burada Latince “karanlıktan sonra aydınlık başlar” yazısını çekmeye çalışıyorum… Fakat duvar çok uzun olduğu için tek kareye sığdıramıyorum… Sonra dört reformistin heykellerini inceleyip yoluma devam ediyorum…

Az ilerde merdivenleri çıkıp başka bir parka varıyorum… Buradan şehrin manzarasını da görebiliyorum… Belediye buraya upuzun ve yemyeşil bir bank yapmış… Upuzun derken abartmıyorum… Herhalde yaklaşık 60-70 metre uzunluğunda tek parça bir bank yapmış… Üzerine şöyle bir uzanıveriyorum…

Buradan yavaş yavaş eski şehre varıyorum… 16. Yüzyıldan kalma evler çok şirin… Dört beş katlılar… O zamanlar evin sahip olduğu pencere başına vergi alırlarmış… Saydım yaklaşık her evde beş pencere var… Sonunda apartman sakinlerinden biri bana beş değil dört pencere yeter diyerek bir pencereyi çimentolamış… Ve dört pencere üzerinden vergi vermeye başlamış… Yürümeye devam ediyorum… Her evin penceresinden rengarenk çiçekler sarkıyor… Ağaçların renk cümbüşü bir yandan, pencerelerden sarkan çiçekler diğer yaydan kartpostalın içinde yürüyormuş izlenimi veriyor bana…

Yollarda bisikletler, motosikletler çok var…  Bir de arabalar çok alem… Daha yaya geçidine gelmeden duruveriyorlar… Birkaç kere ayıp olmasın diye karşı tarafa geçtiğim oldu… Halbuki ben karşıdan ağaçları seyredecektim… Beni arabalar değil de sürekli sağımdan solumdan geçen bisikletler tedirgin etti… Bisiklet trafiğine alışık olmadığımdan kaldırımlarda bisikletlere ayrılmış alanı bolca işgal ettiğim oldu… Toplu taşımada da elektrik tellerine bağlı tramvaylar ve troleybüsler kullanılıyor… Böylece zaten temiz olan havanın korunması kolaylaşıyor…

Gelelim yemek kısmına… Fransa etkisi dolayısıyla Cafe De Paris soslu biftekler çok revaçta… Önden salata, arkasından biftek ve kızarmış patatesten oluşmuş bir menüye yaklaşık 45 frank (bir İsviçre frangı yaklaşık 2 tl civarında) ödüyorsunuz… Anlayacağınız yemekler burada çok pahalı… Ayrıca mutlaka denemenizi tavsiye edeceğim Raclette ve Fondü var… Onlar nispeten daha hesaplı… Raclette peynirden yapılıyor… Bizim bildiğimiz kaşer sağanda gibi… Peyniri eritip getiriyorlar… Yanında yemek içinde ekmek yerine haşlanmış küçük patatesler veriyorlar… Patatesleri kabuklarıyla yiyorsunuz… Tabağımı ekmek yerine patatesle sıyırıyorum ve tadı çok hoşuma gidiyor. Gayet hafif bir yemek… Fiyatı yaklaşık 18 frank civarında…

Fondü ise etli, tavuklu ve peynirli olmak üzere üç şekilde servis edilebiliyor… Ben peynirlisini denedim… Ateşin üzerine yerleştirilmiş dökme demir kaplarda getiriyorlar… Demir kap genelde turuncu ya da kırmızı gibi canlı renklerde oluyor… Demir kabın içinde beyaz şarapla birlikte eritilen peynir altındaki ateşin etkisiyle fokurdayarak masaya geliyor… Uzun fondü çatallarınıza ekmeğinizi yerleştirip kabın içine bandırıyorsunuz… Tabi şarabın etkisiyle peynirin tadı biraz keskinleşmiş oluyor… Bu zevk meselesi ama bana hitap ediyor… Tatlı olarak da özellikle trufflu pasta yemenizi öneririm… Tabi çikolata seviyorsanız… Çikolata içinde daha yoğun başka bir katman çikolata şeklinde bir yapısı var ki benim gibi çikolata canavarları için birebir…

Bundan sonra sırada Montreux, Gruyere köyü ve Bern var… Anlatacak ne kadar çok şey var… Yaşasın… Bir sonraki yazıda buluşmak üzere…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 5 Comments »

İstanbul’un Tepesinden Evimi Arıyorum…

İstanbul’un Tepesinden Evimi Arıyorum…

İçim Sapphire seyir terasına gitme isteğiyle dolu fakat hava yağmurlu günler serisine girmiş gibi… Yağmur bitmek bilmiyor… Neyse sonunda havanın açmasını fırsat bilerek metroyla Sapphire alış veriş merkezine varıyorum… Hemen terasa çıkan asansöre yöneliyorum… Giriş ücreti olan 15 lirayı ödedikten sonra görevlinin ısrarı üzerine fotoğraf çektiriyorum… Önde ben arkada ise İstanbul manzaraları ile süsleyecekleri fotoğrafım çıkışta hazır oluyormuş…

Artık sabırsızlıkla asansör sırasına giriyorum… Kısa bir bekleyişten sonra 10 kişiyle birlikte asansöre biniyoruz… Görevli 54. katın düğmesine basarken gözlerimi hız gösteren panelden alamıyorum… Asansörün hızı 20 km’ye kadar çıkabiliyormuş… Biz 17/18 km hızla toplam 261 metre çıkıyoruz… Ben yükseğe çıkmasını sevdiğim için çok hoşuma gidiyor… Ama asansöre beraber bindiğim kızlar korkuyorlar… Acaba insek mi diye şaka yollu etrafla konuşuyorlar… Daha konuşmaları bitmeden 50 saniye içinde tepeye varıyoruz…

Terasın her tarafını camla çevirmişler… Ama rüzgarlı günlerde cam pek de işe yaramıyormuş… Şansıma rüzgarı olmayan bir güne denk geldiğim için rahat rahat geziyorum… Rahat geziyorum derken montuma sıkı sıkıya sarılmış durumdayım tabi… 360 derece İstanbul’u görebileceğiniz bu terasta önce evimi bulmak için uğraşıyorum… Tabi evi değil de anca bölgeyi buluyorum ama o da bana yetiyor… Yanımdaki yaşlıca çift ise biz eskiden buralarda top oynardık diyerek şimdi binalardan geçilmeyen bir bölgeyi gösteriyor hüzünle…

Camlara yapışıp aşağı bakıyorum… Arabalar ufacık gözüküyor… Sanki yeni havalanmış bir uçağın penceresinden bakar gibi hissediyorum kendimi…

İş bankası ve Akbank’ın kuleleri benden aşağıda kalmış… Çok değil on sene önce şehrin en yüksek binaları onlardı… 360 derece dönüp duruyorum… Yerlerde baktığınız tarafın neresi olduğunu gösteren şemalar var… Önce yere bakıyorum sonra şehre bakıyorum… İki resmi eşleştirin oyunu gibi geliyor… Maslak bulundu… Stad bulundu diyerek yan bölmeye geçip oyuna devam ediyorum… İşte Ortaköy… Kızkulesi… Eminönü… oyuna uzun süre devam ediyorum…

En favori yerim iki boğaz köprüsünü aynı anda görebildiğim yer . Orada oturup kahve içiyorum… Sonraki en favori manzaram ise boğazın Karadeniz’e açılan görüntüsü…

Dönüp durmalarım sonucunda İstanbul’da dağ taş her yerin binalarla kaplanmış olduğunu görmek içimi acıtıyor… Eski Türk filmlerini seyrederken hep arka plandaki o yeşillikleri hayranlıkla bakıp dururum…  O yeşillikler ne kadar azalmış… Ahh İstanbul biz sana ne yapıyoruz böyle???

Terastan hevesimi alınca bu sefer İstanbul’un üstünde helikopterle dolaşılan dört boyutlu sinemaya giriyorum… Fiyatı 10 tl… Kemerlerimizi bağlayıp, gözlüklerimizi takıp İstanbul’un üstünde uçmaya başlıyoruz… Bir taraftan rüzgar esiyor, bir yandan da altımdan Topkapı sarayı geçiyor… Haliç’e doğru inerken azıcık sular sıçrıyor üzerime… Yerebatan sarnıcının çekimlerine bayılıyorum… Ve Taksim yukarıdan ne güzel gözüküyor… Sağa sola koşturan insanlar… Bildiğimiz Taksim işte… 10 dakika süren bu film
bana yetmiyor… Birkaç kere daha seyredebilirim… Zaten gerçek bir helikoptere binme hayalim varken bu gösteri isteğimi iyice alevlendiriyor… Bahara uygun fiyatlı, promosyonlu bir etkinlik bulup mutlaka uçmalıyım İstanbul’un üzerinden…

Tabi ki çıkışta İstanbul manzarasına yerleştirilmiş fotoğrafımı da alıyorum… İsteyenler için üç boyutlu fotoğraf da yapılıyor… Ama o hoşuma gitmiyor… Arkasından hediyelik eşya dükkanına giriyorum… Gözüme çarpan bir şey olmuyor…

Asansöre binip aşağı iniyorum… Biraz etrafta ne var diye dolanırken çinilerin, tabloların, halıların, ebruların olduğu küçük bir avluda buluyorum kendimi… Zaten böyle el işi, yaratıcılığı olan eserlere hep zaafım vardır… Dükkanlara girip çıkıyorum… Burada kırmızı-sarı-yeşil tüyle süslenmiş bir tükenmez kalem görüyorum… Dayanamayıp onu alıyorum… Sonra da metroya binip evimin yolunu tutuyorum…

Havanın açık olduğu bir günde İstanbul’a bakma ve sinemada da olsa helikopterle gezme fırsatını kaçırmayın derim…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İznik’in tekerlemesi:Kör demirci, kel bakırcı, deli çinici…

Geçen mayıs baharın ilk kıpırtılarıyla kendimi İznik’e attım… Bir yere gitmenin nasıl bir zamanı varsa sanırım bir yeri yazmanın da zamanı oluyor… Gezinin ardından niyetim hemen yazmaktı ama ancak şimdiye nasip oldu…İznik’e varmadan önce birkaç köyü gezmek istiyorum… Rastgele önüme çıkan bir köye giriyorum… İki katlı köy evlerinin yanında yürüyorum… Evin bahçesinde oturmuş nineler ve amcalarla sohbet ediyorum… Dere kenarına iniyorum… Eşeğiyle odun taşıyan çocuğa gülümsüyorum… Oradan diğer köye geçiyorum… Ağaçlar yeni yeni çiçek açmaya başlamış…  Yemyeşil otların üstü ise rengarenk çiçeklerle dolu… Ben kendimden geçmişim İzniği falan unutmuşum doğanın içinde… Neredeyse öğlen olacak… İstemeden çimlerin üzerinden kalkıp yola devam ediyorum…

İstanbul kapısından giriyorum bu güzel yere… İstanbul kapısının üzerinde ağzı açık, gözleri oyuk, ürkütücü bir maske-taş oyması var… O zamanki inanışa göre bu maskenin şehri kötü ruhlardan koruyacağına inanılırmış… Surlardan başlıyorum yürümeye… Surların yapımında üç sıra taş üç sıra tuğla tekniği kullanılmış… Güçlensin diye de eski roma tiyatrosundan taşlar da araya yerleştirilmiş… Ben sur boyu yürüyorum ama biraz bakımsız kalmış burası… Yuvarlak bir kapının altından geçmemle arı vızıltıları duymam
bir oluyor… Etrafa dikkatli bakınca yuvası dağılmış arıların etrafta uçuştuklarını fark ediyorum… Tam hız geri geri koşuyorum… Çok ciddi değil ama arı sokmasına alerjim var… Alerji iğnesi yemeden şiş inmiyor… Neyse kazasız atlatıyorum bu durumu…

Hem acıktığımı fark ediyorum hem de biraz soluklanmak için göl kenarına gidiyorum… İznik gölü Türkiye’nin beşinci büyük gölüymüş… Etrafında biraz turluyorum… Mitolojiye göre bolluk, bereket ve toprak tanrısı olan “dionizosun” yıkandığı yer burası… Gerçekten de göl çok bereketliymiş… Bir sürü ağaç ve kuş çeşidi beraber yaşayıp gidiyorlarmış burada… Ben özellikle sazlıkları ve salkım salkım duran söğüt ağaçlarını çok seviyorum… Sazlıkların arasında küçük küçük renkli sandallar var… Hem sazlıkların arasındaki duruşları hem de suya yansımaları harika gözüküyor… Göl kenarındaki lokantalardan birine gidip oturuyorum… Bu yörenin favorilerinden olan yayın balığını söylüyorum… Yayın balığını tava yapıyorlar ve tadı enfes… Üstüne de yöre tatlısı köpük helvası yiyip gücümü topluyorum…

Bundan sonraki hedefim Çiniciler Çarşısı… Zaten el emeği göz nuru olan sanatlara zaafım vardır… Çini eserlere bayılırım… Heyecanla çarşıya gidiyorum… Çarşıda yan yana bir sürü dükkan var… Kolyeler, tabaklar, fincanlar, bardaklar, sürahiler, vazoların içinde kayboluyorum… Dükkanların birinin üzerinde “Kör demirci, kel bakırcı, deli çinici…” yazıyor… Direk içeri girip ne demek olduğunu soruyorum… Bu eski bir sözmüş… Demirci, kor hâlindeki metale balyoz darbeleriyle şekil vermeye uğraşırken, örsten sıçrayan kızgın bir çapakla kör olurmuş. Kapları asitle temizlediği için, bakırcının saçları dökülür kel kalırmış. Çiniciye gelince… Uzun emekler sonucu hazırladığı çiniyi, 1000 derecelik fırına koyar, çatlamadan, bozulmadan çıkmasını beklermiş. Hatasız bir çini için aynı işi yüzlerce kez yaptığından etrafındakiler “deli çinici” deyip geçerlermiş. Çinicinin adı böylece “deli”ye çıkmış.“Kör demirci, kel bakırcı, deli çinici ‘’ diye diye dükkandan çıkıyorum…

Arkasından İznik Vakfına gidiyorum… Çiniciliğe yeniden can veren bu vakıfmış… Çinilerin, mavisi, laciverti, kırmızısı bir yandan, laleyle, karanfille, elma ağaçlarıyla, kuşlarla, üzüm salkımlarıyla süslenmiş deseni bir yandan aklımı başımdan alıyor… Her tabağın, her parçanın ayrı ayrı fotoğrafını çekmeye başlıyorum… Küçük kırmızı vazo çok hoşuma gidiyor… Bu parça evin girişine konurmuş… Eve giren ona bakar bakışında da nazar varsa vazoya gidermiş… Böylece eve nazar gelmezmiş… Ben bir kahve fincanı takımı alıp
çıkıyorum dükkandan… Bitkisel süslemeler İznik çiniciliğin buluşuymuş… Ne yazık ki 17. yüzyılın başlarında kullanılan ‘’parlak mercan kırmızısı’’ daha sonra ortadan kaybolmuş…

Sıra Ayasofya Müzesi’nde… Ayasofya müzesi bölgede yapılan kazılardan çıkarılan parçalarla donatılmış… Surlarla çevrili kentin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yer de yani kentin tam ortasındaymış… Burayı gezdikten sonra Roma Tiyatrosunu gidiyorum. Önce arenaya iniyorum… Zamanında yapılan dövüşleri, ölümleri düşününce yukarılara basamaklara kaçıyorum… En tepeye kadar çıkıyorum… Boydan boya geziyorum burayı… Biraz bakımsız olduğu için çimlerin, çöplerin arasında yürüyorum…

Arkasından dönüş yoluna çıkıyorum… Yolda karşılıklı sıralanmış zeytin ve zeytinyağı satıcılarını görüyorum… Bir kavanozda zeytin alıp eski kervan yolları üzerinden İstanbul’a
dönüyorum…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

İstanbul Boğazına İnek Geçidi Denirmiş…

Uzun süredir İstanbul dışındaydım… Bu yüzden çoktandır gitmek istediğim İstanbul Akvaryum’a ve Sapphire Seyir Terası’na gidememiştim… İstanbul’la buluşunca hava biraz yağmurlu olduğu için önce akvaryuma gitmeyi tercih ediyorum… Akvaryum Florya’da… Yollara düşüp kendimi giriş kapısında buluyorum…

29 TL’ye giriş biletimi alıp giriyorum… Fiyat biraz pahalı geliyor ama daha girişten beni etkileyen bir havası var… Değecek gibi geliyor… Bakalım… Elime broşürü alıyorum… İçeri girmeden önce fotoğrafımı çekiyorlar… Köpekbalığından korkar gibi poz veriyorum… Fotoğrafa köpekbalığını ekliyorlarmış. Diğer bir pozda ise normal duruyorum, ona da akvaryumdan görüntüler ekleme yapılıyormuş… Çıkışta istersek almaya hazır hale geliyormuş…

Arkasından on altı bölümden oluşan bir dünya deniz turuna başlıyorum…  İlk bölüm Karadeniz… Karadeniz bölümü Nuh’un gemi maketiyle başlıyor… Nuh tufanı ile Akdeniz’den gelen su, Karadeniz’in girişinde boğazları açmış… Böylelikle Karadeniz göl olmaktan çıkıp, deniz haline gelmiş… Bu bilgileri öğrenmek hoşuma gidiyor… Ayrıca gemi maketinin içinde suyun tuzluluğunun ve azot değerlerinin batıkların korunmasına etkisini gösteren bir oyun yer alıyor.

Sıra Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na geçmeye geliyor… Bir tarafım Anadolu, diğer tarafım Avrupa Boğaz’dan geçiyorum salına salına… Su tanklarının içi bölgeye ait balıklarla dolu… Her bölümün önünde o bölgeyi, tarihini, özelliklerini, balıklarını anlatan dokunmatik ekranlar var… Duvarlarda ise bölgeyi anlatan yazılar, fotoğraflar var… Sanki bir ansiklopedinin içine düşmüş gibi hissediyorum kendimi… Giderek daha çok havaya giriyorum…

Bunca yıllık İstanbulluyum… İstanbul Boğazı’na ‘İnek Geçidi’ dendiğini buradan öğreniyorum… Günün birinde Zeus, dünyalar güzeli, masmavi gözlü İo’ya âşık olur… Fakat Zeus evlidir… Karısı Hera bu durumu öğrenince çok kızar ve kıskanır… Zeus sevgilisini korumak için onu beyaz bir ineğe dönüştürür. Birkaç olaydan sonra Hera beyaz ineğe bir at sineği musallat eder. Acıdan kıvranan inek bir kıtadan, diğerine koşturur… Bu arada İstanbul Boğazı’ndan geçer… O yüzden boğaza ‘inek geçidi’ denilen ‘Bosphoyearsrus’ adı verilir…

Buradan Marmara bölümüne geçiyorum. Dekor olarak kapalı çarşı seçilmiş… Baharatçıların olduğu yer de unutulmamış… Etrafa, dekorlara, bilgilere bakmaktan balıklarla bakmadığımı fark ediyorum… Hemen balıkları seyretmeye başlıyorum… Burada köpekbalıkları ve vatozlar hemen dikkatimi çekiyor. İki metre uzunluğundaki ‘arapaima’ ise gözden kaçacak gibi değil.

Sırada Çanakkale Boğazı var… Burada balıklar tepenizden geçiyor… Süper bir his… Kanatlı bir balığın fotoğraflarını poz poz çekiyorum… Dekor olarak Truva Atı seçilmiş… Derken Ege’ye geliyoruz… Burada kocaman bir havuz arkasında da Denizlerin Tanrısı Poseidon var… Hemen onunla da bir fotoğraf çektiriyorum… Her yerde fotoğrafların flaşsız çekilmesiyle ilgili uyarılar var… Flaş balıkları sersemletiyor hatta öldürüyormuş… Etrafımdaki hatunlardan biri inatla flaşla fotoğraf çekiyordu… Sonunda dayanamayıp tatlılıkla uyardım… “Görevliler bir şey demiyor sana ne oluyor” diye bir güzel ağzımın payını veriyor… Balıklardan onları flaştan kurtaramadığım için özür dileyip yoluma devam ediyorum…

Burada Sütiş açmışlar… Bu dünya deniz turum uzayacak gibi gözüktüğü için oturup poğaça yiyip çay içiyorum… Bir de eve götürmek üzere çavdarlı ekmek alıyorum… Aslında menü çeşidi zengin daha doyurucu şeyler de yenilebilir…

Elimde ekmek poşetim Süveyş Kanalı’na açılıyorum… Süveyş Kanalı’ndan bir geminin geçiş ücreti 250 bin dolarmış… Çok iyi bir para gibi geliyor kulağıma… Bundan sonraki bölüm olan Antartika’nın yeri elbette dünyada Süveyş Kanalı’ndan sonra değil ama nedense buraya koymuşlar… Burada kocaman bir buzdağı var… Yaklaşık iki buçuk metre büyüklüğünde olmalı… Maket mi gerçek mi diye dokunuyorum… Parmaklarım buz kesiyor… Böylece gerçek olduğunu anlıyorum… Etrafı penguen fotoğraflarıyla süslemişler… Keşki gerçek penguen de olsaydı diye düşünüyorum…

Arkasından dünya denizlerinin gerçek sırasında dolaşmaya devam ediyorum… Ve Akdeniz’e ulaşıyorum… Akdeniz’de dekorasyon sarkıtlar, dikitler ve mağaralar şeklinde yapılmış… Bir sürü bilmediğim irili, ufaklı balığı seyre koyuluyorum… Balıklardan biri son sürat bana doğru gelirken ona doğru bakıp öpüyorum… Birbirimizi öpüyor gibi oluyoruz…

Ve akvaryumun beni en çok etkileyen yerine geliyoruz… Doğu Atlantik’ten başlayıp Pasifik Okyanusu’na kadar etrafında döneceğimiz kocaman havuz… İçinde bin bir çeşit balık… Köpekbalıkları bir ileri bir geri gidip geliyorlar… Bir de koca kanatlı bir balık var… Onların peşine düşüyorum ben de, bir ileri bir geri koşturuyorum… Koşturmaktan yorulunca buradaki oturma alanına oturup dinleniyorum. Balıkların görüntüsü beni büyülüyor… Arada dalgıçlar ellerinde uzun çubuklar, çubukların ucunda etlerle köpekbalıklarını beslemeye başlıyorlar… Başka bir dalgıç da yine bu sistemle diğer balıkları besliyor… Muhteşem bir manzara… Başka bir dalgıçta gelip camları silmeye başlıyor… Nedense bana çok komik geliyor… Hiç dalgıçların cam sileceğini düşünmemiştim ama tabi bu kadar camı temiz tutmak lazım… Dalgıçlardan başka kim silebilir ki? Pasifik okyanusunun dünyanın en büyük okyanusu olduğunu öğreniyorum… Hatta dünyadaki tüm kıtalardan bile daha büyükmüş…

Bir sonraki bölme küresel ısınmayla ilgili… Küresel ısınmayla beraber su yükseldiğinde hangi şehir ne zaman suya gömüleceğini gösteren interaktif sunum var… İstanbul için suyun hayli yükselmesi gerektiğini görünce içim rahatlıyor…

Sevimli çizgi film karakteri Nemo’ya benzeyen balıkların, denizkestanesi, denizatı, ıstakoz kabuğunun tanıtıldığı bir bölüme giriyorum… Artık balıklarla beraber suda nefes alıyormuşum gibi hissediyorum…

Burada isterseniz yengeçleri de görevlilerin gözetimi altında besleyebiliyorsunuz… Görevli arkadaş elimdeki ekmeği görünce “aman abla sakın ekmekle besleme onların besinleri ayrı” diye beni uyarıyor… Bazı teyzeler evde kek yapıp balıklar aç kalmasın diye kaşla göz arası veriyorlarmış… Çocuklar da fındık fıstık veriyor başa çıkamıyoruz diye anlatıyor dertli dertli… Yok diyorum bu ekmek benim için… Yengeci okşasam mı diye tereddüt ediyorum sonra aman neme lazım şimdi ısırır falan deyip dokunmuyorum… Ama dokunmadığıma hala pişmanım… Aha buraya yazıyorum bir dahaki sefere okşayacağım…

Arkasından da Amazon ormanlarına yani son bölüme giriyorum… Burası nemli, ıslak ve kocaman ağaçların olduğu bir yer… Fakat beni en çok etkileyen Kapibora adı verilen şirin sıçan… Şirin diyorum ama 50 kilo ağırlığında, boyu da 1.20 metrelerde olan koca bir sıçan… Dünyanın en büyük kemirgeni… Neredeyse benim kadar… Hem suda hem karada yaşayabiliyormuş Kapibora… Bölümünde tek başına dolaşıp duruyordu… Böyle yalnız görünce çok hüzünleniyorum… Meğer benim gibi başkaları da bu hayvanın eşi yok mu onu da getirin diye sürekli mail atıyormuş… Ne olur bilmem…

Çıkışta 5D sinema olarak hazırlanmış salonda 7 seçenek var ve gösteri de 5 dakikayı geçmiyor. Burada bir film 7,5 lira… Ben buranın konseptine uygun olarak balıkları anlatan bir filmi seyretmeyi tercih ediyorum… Filmde suyun içinde gidiyor gibi hissediyorsunuz… Bazen ıslanıyorum, bazen yosunlar bana değiyor, en son da bir balina tarafından yutulmamla biten sinemada çok eğleniyorum…

Hediyelik eşya dükkânından bir şey almayacağım dememe rağmen suda yüzen penguenlerin olduğu küp şeklinde kâğıt tutucu çok hoşuma gidiyor… Hem onu, hem de girişte çektirdiğim fotoğraflardan kemirgen Kapibora’yla amazon ormanının içine beni yerleştirdikleri fotoğrafımı alıp geziyi tamamlıyorum…

Bir öğleden sonranızı rahatlıkla geçirebileceğinizi akvaryuma mutlaka gitmenizi öneririm…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Not: Aldığım resimleri merak edenlere…

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dünyanın Ortası Burasıdır… Konya Yazım Bölüm 3

Dünyanın ortası burasıdır…

Sabah erkenden kalkıp merkez otogara gidiyorum… Akşehir otobüsünü bulup biniyorum… Otobüste fazla insan yok… İki saat tıngır mıngır gidiyoruz… Yolculuk sırasında şoförden Konya’ya dönüş saatlerini de öğreniyorum…

Akşehir’e varınca boş boş sokaklarda dolanıyorum bir süre… Hava iyiden iyiye soğuk… Üstüm kalın ama hafiften üşüyorum… Mahalle aralarında dolaşırken sokakta oynayan çocuklara takılıyor gözlerim… Onları seyrettiğimi gören çocuklar da bana bakmaya başlıyorlar… Çekingenliğini atan güzelce bir kız yanıma gelip ‘Hoş geldin abla’ diyor. ‘Hoş bulduk’ diyorum… Burada nerelere gidilir diye soruyorum kıza… Aaaa diyor kız gezdirelim abla diyor… İçim rahatlamış bir şekilde olur diyorum… Onlar önde ben arkada kalabalık bir güruh şeklinde Hıdırlık tepesine çıkarıyorlar beni… Burası tüm Akşehir’i ve çevreyi görebileceğiniz bir tepe… Üstelik her yer yemyeşil… Çok güzel bir düzenleme
yapılmış… Zaten Hıdır’ın anlamlarından biri yeşil demekmiş…

Arkasından çocuklar önde ben arkada Gülmece Park’ına götürüyorlar beni… Bu arada çocuklarla olmak çok eğlenceli… Gülüyorlar, eğleniyorlar, oradan oraya koşturuyorlar… Onlardan bana enerjinin geçtiğini hissediyorum… Birbirimize ısındıkça yan yana yürüyüp sohbet etmeye de başlıyoruz… Kaçıncı sınıfta okuyorlar, kaç kardeşler, ben nereden geldim derken parka geliyoruz…

Gülmece parkını daha görür görmez bayılıyorum… Burada Nasrettin Hoca’nın bildiğimiz küçük hikayelerinin heykellerini yapmışlar… Bindiği dalı kesen, kazanı doğurtan, mum alevinde yemek pişiren, göle maya çalan, eşeğe ters binen bir sürü Nasrettin Hoca heykeli var burada… Çocuklardan biri abla seni dünyanın ortasına götüreyim mi diye  soruyor… Haydi götür diyorum… Koştura koştura gidiyoruz… Yerde yuvarlak bir taş… Çevresinde dünyanın ortası burasıdır yazıyor… Hemen içine girip fotoğraf çektiriyorum… Nasrettin Hoca’nın kabrini de ziyaret edip tekrar heykellerin yanına dönüyorum…

Her sene 5 – 10 Temmuz tarihleri arası Nasreddin Hoca şenlikleri yapılırmış… Aslında şenlik zamanı gelmek lazım diye düşünüyorum… Temsili bir Nasrettin Hoca’nın Akşehir gölüne maya çalmasıyla başlarmış etkinlik… Bunu duyunca Akşehir gölüne gitmek istiyorum ama çocuklar bana engel oluyorlar, abla orası buraya uzak, yolu da iyi diğil… Zaten göl falan da kalmadı kurudu gitti diyorlar… Çocukların rehberliği olmadan Akşehir gölüne gitmek istemiyorum… Belki şenlik zamanı denk gelir de yolum buralara düşerse o
zaman giderim diye düşünüyorum…

Nasrettin Hoca küçüklüğümden beri hayran olduğum kişilerden biridir… Anlatacağı şeyi güldürerek anlatması hep örnek almaya çalıştığım bir özelliktir… Çünkü birisine bir şey söylerken esprili ve güldürerek söyleyince akılda daha kalıcı olacağına inanırım… Ben ne kadar bunu yapabiliyorum soru işareti ama hedefim güldürerek düşündürmektir… Güldürerek diyeceğimi diyebilmektir… Parka bayılıyorum ama çocuklar sabırsız haydi abla diyorlar görmen gereken bir yer daha var…

Bu sefer beni Akşehir Evi’ne götürüyorlar… İçerde yemek de olduğunu duyunca çok seviniyorum… Karnım bayağı acıkmış durumda… Çocuklar içeri gelmek istemiyorlar, bakkaldan hepsine çikolata gofret alıyorum… Tekrar bekleriz diyerek güle oynaya mahallelerine dönüyorlar…

Ben de Akşehir Evi’ne giriyorum… Evin ilk yapılışı tarihi 1894’müş. En son 1991 yılında 16 Akşehirli genç evi almış… Tüm ilçenin desteğiyle de ev restore edilmiş… Evin kocaman bir avlusu var… Avluda zaman zaman küçük konserler verilirmiş… Hava soğuk olmasına rağmen birkaç masa koymuşlar… Avlunun etrafı da boydan boya iki katlı evlerle çevrelenmiş… İçerde gelin odası, çocuk odası, ebeveyn odası gibi yöreye has şekilde döşenmiş odalar mevcut… Ben evin içinde sıcak bir köşeye geçip mantı istiyorum… Arkasından da yörenin tatlısı olan peynir baklavasını söylüyorum… Her ikisi de nefis… Bu eve bayılıyorum… Bir de üstüne çayımı içip güzelce dinleniyorum…

Nasrettin Hoca dışında ilçenin turizm açısından gelişmesi için Sultandağları’nda yamaç paraşütü yapıldığını da öğreniyorum… Ama beni zaten Nasrettin Hoca’yla tavlamış oldukları için paraşütle ilgilenmiyorum… Burası güzel ama dönüş yolu uzun… Konya’ya dönüş için otobüse doğru yürüyorum… Çok güzel iki gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla otobüse biniyorum…

Bu yazıyı Nasrettin Hoca’dan bir hikayeyle bitirmek istiyorum…

Çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca´yı çevirip ´Hocam size bir sorumuz var´ demişler: ´´Hocam, dünyanın ortası neresi?´´… Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış. ´´Dünyanın ortası burasıdır´´ demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ´´Nasıl olur Hocam´´ demişler. Hoca da ´´İnanmazsanız ölçün…´´ diye yanıt vermiş…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg