Dalak Büyümesinin Nedenleri :

Dalak Büyümesine Şifalı Bitkisel

Dalak, vücudun sol tarafında göğüs kafesinin hemen altında yer alan bir organdır. Enfeksiyonlar, bazı karaciğer hastalıkları ve kanser türleri gibi bir dizi koşul “splenomegali” olarak da adlandırılan dalak büyümesine neden olabilir.Çoğu insanda belirtiler gözlenmez. Dalaktaki sorun genellikle rutin fiziki muayeneler veya yapılan testler sırasında ortaya çıkmaktadır. Doktorunuz yetişkinlerde normal boyutlu bir dalağı hissedemez ancak büyüme olması durumunda elle hissedilebilir. Dalakta büyüme teşhisi konması halinde nedenini öğrenmek için bazı testler istenecektir.

Uygulanacak tedavi altta yatan nedene yönelik olmaktadır. Ameliyat ile büyüyen dalağın alınması genellikle ilk tedavi seçeneği olmamaktadır ancak bazen zorunlu olarak yapılmaktadır.

Dalak büyümesinin yaygın belirtileri şunlardır:

• Bazı durumlarda hiç belirti oluşmaz.
• Karnın sol üst bölgesinden sol omuza doğru yayılan bir dolgunluk hissi
• Az miktarda yemek yenmesi veya hiç yenmemesi halinde bile dolgunluk hissi (bu, büyüyen dalağın karın bölgesine basınç yapmasından ileri gelir)
• Anemi (kansızlık)
• Yorgunluk
• Tekrarlayan enfeksiyonlar
• Kolay kanama yaşanması gibi

Dalak Büyümesine Şifalı Bitkisel

Birçok enfeksiyon ve hastalık türü dalak büyümesine sebebiyet verebilir. Tedavinin seyrine göre dalak üzerindeki etkiler geçici olabilir.

Büyümeye katkıda bulunan faktörler şunlardır:

• Mononükleoz gibi viral enfeksiyonlar
• Frengi gibi bakteriyel enfeksiyonlar veya kalp iç katmanı enfeksiyonu (endokardit)
• Sıtma gibi paraziter enfeksiyonlar
• Siroz ve karaciğeri olumsuz etkileyen diğer hastalıklar
• Kırmızı kan hücrelerinin erken yıkımı ile ilişkili hemolitik anemi çeşitleri
• Lösemi gibi kan kanserleri ve Hodgkin hastalığı gibi lenfomalar
• Gaucher hastalığı ve Niemann-Pick hastalığı gibi metabolik bozukluklar
• Dalak veya karaciğerdeki damarlar üzerinde basınç veya bu damarlarda kan pıhtısı oluşumu gibi.

Prof.Dr. İbrahim SARAÇOĞLU Dalak büyümesi için şifalı bitkisel kürü bizler için paylaştı

Migren İçin Şifa Eli Mudrası & Parmak Baskı Noktası


Migreninizi şifalandırmak için uygulayabileceğiniz bir mudra öğreteceğiz. İlk adımda işaret ve orta parmaklarınızın ucu ile baş parmağınıza dokunun. İkinci adım yüzük parmağınızı avuç içinize baskı yapacak şekilde dokundurun.Son olarak küçük parmağınız ise bükülmeden dışarıda kalsın.
Bu ‪#‎mudrayı‬ her iki elinizle aynı anda çalışmalısınız. Bunu altı dakika boyunca günde üç defa yaparken migreninizin ne kadar hızla kaybolacağını göreceksiniz. Bu mudrayı konuşurken, yürürken, televizyon seyrederken, yemek molalarınızda ya da her yerde uygulayabilirsiniz.
Yemekten önce veya sonra, diğer bir deyişle dolu yada boş mide yapmanızın hiç bir sakıncası yoktur. İstediğiniz yerde ve zamanda uygulayabilirsiniz.
Mudranın beraberinde ‪#‎zihninizde‬ bir hafiflik hissederek dört ya da beş defa şu olumlamayı tekrar edin; “Ben ‪#‎dingin‬, sakinleşmiş hafif bir başa sahibim.”
Ancak migreninizin geçmesi için alabileceğiniz desteğin gecikmesi halinde ve ağrının yaklaşıyor olduğunu hissettiğiniz durumlarda başka bir yöntem önereceğiz. Aşağıdaki resimde gördüğünüz şekilde parmaklarınızın ucu ile iki noktaya baskı uygulamalısınız.
Bunu heryerde ve dolu ya da boş mide ile yapabilirsiniz. Parmaklarınızın ucu ile yüzük parmağınızın resimde görülen bölümlerine nazikçe bastırın.
Bu baskıyı 3-4 dakika kadar uygularken normal ve sakin ‪#‎nefes‬ almaya çalışın.
ALINTI

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikâyet eden;

 

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikâyet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu.
Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu.

Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu.

Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu:

— Ne görüyorsun?

— Patates, yumurta ve kahve? diye alaylı bir cevap verdi kızı.

— Daha yakından bak bir de dedi baba , patatese dokun.

Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.

— Aynı şekilde, yumurtayı da incele.
Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.

En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.

Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

— Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.

Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş katılaşmıştı.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

— Sen hangisisin? diye sordu kızına.

Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?
Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın? Yoksa kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?

Adamın biri, Pejo marka bi minibüs alır.


Sonraki gün yolcu taşımaya çıkar. Minibüs tıklım tıklım, tutar kasabanın yolunu ve gittikçe hızlanır.

Yolculardan biri:

-“Kaptan yavaş..bir yere çarpacaz!” der.

Şoför:

-“Sen Pejo’yu biliyon mu?” der.

Yolcu:

-“Hayır!” der.

Şoför:

-“O zaman susacan” der ve devam eder.
Minibüs hızlanmaya devam eder..

Bir yolcu daha seslenir:

-“Oğlum ben hastayım, biraz yavaş!”

Şoför yine sorar:

-“Sen Pejo’yu biliyon mu?”

Amca ne bilsin,

-“Hayır!” der.

-“O zaman susacan der” şoför..

Bu kez bir kadın seslenir:

-“Hamileyim! Lütfen biraz yavaş, çocuğumu düşürcem !!”

Şoför yine sorar:

-“Sen Pejo’yu biliyon mu?”

Kadın:

-“Yok!” der.

Şoför yine aynı cevabı verir..

Arkadan kızgın bir ses tonuyla bir genç seslenir:

-“Yavaş git kardeşim, öldürcen bizi !!!”

Şoför yine sorar:

-“Sen Pejo’yu biliyon mu?”

Genç:

-“Biliyorum lan, ne olacak??” der.

Şoför:

-“O zaman çabuk söyle, bunun freni nerde?”…

Kendi Sınırınızı Kendiniz Çizin…

Bir akşam sevdiğim bir çifti akşam yemeğine evime davet etmiştim. Geldiklerinde hemen o gün öğleden sonra Washington’da Dalai Lama’nın konuşmasını dinlemiş olduklarından söz ettiler.

Dalai Lama’nın görüşlerini kısaca bize de anlattılar; ayrıca hem o görüşlere uygun yaşamak istediklerini hem de maddi dünyanın zevklerinden vazgeçmek istemediklerini, bu durumunda canlarını sıktığını söylediler. Dalai Lama’ nın vermek istediği mesaj, yaşamın önünde saygıyla eğilmek ve onun bize bağışladıklarını geri vermek gerektiğiydi. İnsanlığı maddiyat düşkünlüğüne karşı uyarıyor ve bizim kadar şanslı olmayan insanlar için elimizden gelen yardımı yapmamız gerektiğini belirtiyordu.

Dostlarımızın bir yandan sahip oldukları her şeyi kendileri kadar şanslı olmayanlara vermek ve yaşamlarını “yardım” işine adamak istediklerini; diğer yandan da iyi bir yaşam sürmekten vazgeçmek istemediklerini hissettim. Her ikisi de zamanlarının bir kısmını gönüllü çalışmalara ayıran insanlardı. .

Dalai Lama’ nın bizlerden ne yapmamızı istediğini düşünerek iki hafta geçirdim. Yaşamın günlük konfor ve keyiflerinin tümünden vazgeçmemiz mi gerekiyordu? Maddiyat düşkünlüğü nerede başlardı? Yaşamdan biraz keyif alarak, zevklerinden bir parça tadarak rahat yaşamak maddiyat düşkünlüğü sayılır mıydı? Yaşamımda nelerden vazgeçip nelerden vazgeçemeyeceğimin bir listesini yaptığımda çevrem için daha fazla zaman ayırabileceğimi gördüm. Ancak bu arada günlük yaşamın hazlarını yaşamanın çok mu kötü bir şey olduğu düşüncesi aklımı kurcalamaya devam ediyordu. Ne de olsa bunları elde etmek için çok çalışmıştık; maddiyata aşırı bir düşkünlüğümüz olduğu söylenemezdi ve sahip olduklarımızın değerini de biliyorduk.

Sonra bir akşam sözünü ettiğim arkadaşım beni evlerine davet etti. Yemekten sonra ona, “Ne kadarının çok fazla sayılacağı” sorusunun beni çok düşündürdüğünü ve “Sahip olduklarım izin tümünden mi vazgeçmemiz gerektiği”ni merak ettiğimi söyledim. Bu arada onun da aynı konuda kafa yorduğunu anladım. Uzunca bir süre düşüncelerimizi paylaştıktan sonra bizim için sınırın nerede olduğuna karar verdik. Bence Dalai Lama da bizim için bir sınır çizebilirdi ancak herhalde bizim kendi sınırımızı kendimiz keşfetmemizi istedi. Arkadaşım da, ben de yaşamın küçük zevklerinin tadını çıkarmayı doğrusu severiz. Kendimiz için zaman ayırırız, sinemaya gideriz, manikür yaptırır, haftada bir kaç gün yürüyüş yaparız. Her ikimiz de doğada vakit geçirmeyi sever ve bunu  “kendimize ait bir zaman” olarak görmeyi severiz. Bu bizi zindeleştirir.

Uzun uzun düşünüp konuştuk tan sonra her gün kendimize bir parça zaman ayırmanın ve yaşamın tadını çıkarmanın hiçbir şekilde kötü bir şey olmadığına karar verdik. Aslında herkesin kendine zaman ayırması ve kendini daha iyi, daha zinde hissetmesi sonuçta çevresinin de yararına idi. o gece kendi sınırımızı çizdik. Yalnızca kendimiz için bir parça zaman ayırdığımızda başkalarına çok daha yararlı olacağımızı çünkü başkaları için bir şeyler yapacak enerji ve hevesimiz olacağını keşfettik. Aşırıya kaçmadığımız sürece bir parça mal-mülk sahibi olmanın da bir sakıncası yoktu.

Şimdi yaşamımı birkaç basit kurala göre düzenliyorum:

• Bir eşyayı bir yıl boyunca kullanmamışsam ona gereksinimim yok demektir. İşine yarayacak birine veririm.

• Bir süre okumadığım ya da giymediğim bir şeyin başkalarıyla paylaşılmasının zamanı gelmiş demektir.

• İyi yemekten hoşlanırım, yemek hazırlamaktan keyif alırım ve doyduğum anda yemeyi bırakırım.

• Yalnızca evimi “ısıtacak” eşyayı alırım ve yalnızca içinde rahat edeceğim giysiler giyerim.

• Eğer bir becerim varsa bunu, ondan yararlanacak biriyle paylaşırım.

• Gerek duyduğum şeyi alır, gerek duymadığımı bırakırım.

• Biriktirdiklerimle dünya üzerinde bir fark yaratacağını umduğum küçük şeyler yaparım…

Sizin sınırlarınız nedir???

En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.

Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler :

‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.

Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.

Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !

Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer, is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.

Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.

Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

Onu sadece onun kendi BAĞIMLILIĞININ gücü tutsak etmiştir..

ASYA kıtasında;
maymun YAKALAMAK için kullanılan,
bir çeşit TUZAK vardır..

Bir HİNDİSTANCEVİZİ oyulur ve iple bir AĞACA bağlanır..

HİNDİSTANCEVİZİ’ nin altına,
ince bir yarık açılır ve oradan içine TATLI bir yiyecek konur..

Bu yarık sadece MAYMUN’ un elini;
açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir,
YUMRUK yaptığında elini dışarı çıkaramaz..

MAYMUN, tatlının kokusunu alır,
yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar,
ve yiyeceği KAVRAR,
ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır..

Sıkıca YUMRUK yapılmış el,
bu YARIKTAN dışarı çıkmaz..

AVCI’ lar geldiğinde,
maymun çılgına döner ama kaçamaz..

Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur..

Onu sadece onun kendi BAĞIMLILIĞININ gücü tutsak etmiştir..

Yapması gereken tek şey;
elini AÇIP, yiyeceği bırakmaktır..

Ama zihninde AÇGÖZLÜLÜĞÜ o kadar güçlüdür ki,
bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür..

Bizi TUZAĞA düşüren,
ve orada kalmamıza neden olan şey,
arzularımız ve zihnimizde onlara BAĞIMLI oluşumuzdur..

Tüm yapmamız gereken;
elimizi AÇIP,
benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri,
SERBEST BIRAKMAK ve dolayısıyla ÖZGÜR olmaktır..

** Ben artık ÖZGÜR’ üm ve gayet MUTLU’ yum..
Belki sizde olmak istersiniz..! **

HUZUR

Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Ya­rışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirin­den güzel resimler yaparlar…

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar ver­mesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağ­lar… Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hâle sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatır­latacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca şelale­nin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere…

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da uzun değildir:

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

____Çiğ Besin Tüketme Akımı (Raw Foodism) Ne Kadar Sağlıklı olabilir?

“Dünyada ve ülkemizde pek çok takipçisi bulunan çiğ besin tüketme akımı
(Raw Foodism) besinlerin pişirilmeden, işlem görmeden tüketilmesi prensibine dayanıyor.

Besinlerin pişilmesi veya işlem görmesi sonucu besinlerin besin değerlerini yitirdiklerine inanan Raw Foodism takipçilerinde sıkça sağlıklı sorunları ortaya çıkabiliyor. Bunların başında yeteri kadar vitamin, protein almamak, aşırı zayıflık ve gıda zehirlenmeleri görülebiliyor.

“Raw Foodism” veya “rawism” son zamanlarda benimsenmeye başlanan sadece çiğ, işlem görmemiş ve sıklıkla organik yiyeceklerden oluşan bir beslenme şekli ve yaşam tarzıdır. Bu akımda inanılan ve savunulan, yiyeceklerin çiğ tüketilmesinin sağlık için daha faydalı olacağı yönündedir. Çiğ beslenme akımı çoğunlukla vejeteryanlıkla eşit veya içinden gelen bir tarz olarak benimsenir. Bunun sadece çiğ bitki esaslı tüketim olacak şekilde detaylandırmak gerekir. Hayat tarzına bağlı olarakta Raw food akımınını benimsemiş kişiler bazı çeşitlendirmeler ile çiğ sebze, çiğ meyve, çerezler, yumurta, balık (sashimi şeklinde) hatta et, pastorize veya homojenize olmamış süt ürünleri (çiğ süt, çiğ sütten yapılmış peynir gibi) gibi besin maddelerinide tüketmeyi tercih edebilirler.

Raw Food akımı, ısıtılmamış veya herhangi bir şekilde ısıya maruz kalmamış besin maddelerinin tüketimi esasına dayanır. Dolayısı ile gıdanın maruz kalacağı ısının 40-45 derece arası olması şartı vardır. En populer olan Raw food diyeti ise vejeteryan raw food beslenme şeklidir.

Vejeteryan çiğ beslenme sisteminde sadece işlem görmemiş ve 45 derece üstünde ısıya maruz kalmamış çiğ bitki kökenli besinler tüketilebilir. Bu derecenin üstünde işlem görmüş yiyeceklerin beslenme değerlerlerini kaybettiklerine, hatta sağlığa zararlı olduğuna inanılır. Bu tür beslenmede öncelik meyvelere, sebzelere, çerezlere, tohumlara ve kurubaklagillere verilir.

Bu Akım Aşağıdaki İnanışlardan Doğmuştur;

• Çiğ yiyeceklerin içerisinde aktif bulunan enzimler sindirime yardımcı olur. Pişen yiyeceklerde bu enzimler yok olur.
• Çiğ yiyeceklerde bulunan bazı sağlığa yararlı bakteri ve mikroorganizmlar insan vücudunun bağşıklık sistemini ve sindirim sistemini destekler. Bu bakteri ve mikroorganizmalar pişen yiyeceklerde aktifliklerini kaybedelerler.
• Çiğ yiyeceklerin besin değerleri pişen yiyeceklere göre daha yüksektir.
• İşlem görmüş yiyeceklerin içerisindeki kimyasallar (lezzet artırıcılar, renk maddeleri, koruyucular) yüzünden daha fazla sağlık riski taşırlar.
• Bu akım çiğ yiyeceklerin insan vücudu için en uygun besin maddesi olduğunu savunur. Kahve, alkol ve sigaraya tamamen karşıdırlar. Ayrıca ısıtılmış veya kızartılmış yağın, kavrulmuş çerezlerin karsinojen olduğu savunulur.
• Doğada yetişen bitkilerin veya organik gıdaların, organik olmayan ürünlere göre besin değerinin çok düşük olduğu savunulur.
• Pişmiş yiyeceklerin çeşitli kronik hastalıklara sebep olabilecek zararlı toksinler içerdiği savunulur. Pişirilen ve ısıtılan yağların bir miktar margarin benzeri yağa dönüştüğü ve bu sebebten yağların işlenmeden tüketilmesi savunulur.
• Çiğ sebze ve meyvelerin antioksidant yönünden zengin olması ve yaşlanmayı geçiktirici etkileride bu akım tarafından en kabul gören sebeplerdendir.”

kaynak: pembeye ve hayata

Dünyada ve ülkemizde geniş hayran kitlesi oluşturan LOST dizisiyle popülerlik kazanan

 

Dünyada ve ülkemizde geniş hayran kitlesi oluşturan LOST dizisiyle  popülerlik kazanan Elektromanyetik alanın insan sağlığına etkileri ,
gözle görülemeyişi, etkisinin çoğu zaman doğrudan hissedilemeyişi  ve uzun zaman sonra etkisinin birikerek görülmesi nedeniyle
yeterince önemsenmeyen bir konu

Oysa hayatımızı bütünü ile etkileyen biyomanyetik alanın  ay, güneş, diğer yıldız veya gezegenler gibi dünya dışı etkenler
ve içinde bulunduğumuz yakın çevre ile kullandığımız cihazların  hatta besinlerin etkisinin bilinmesi tedbir alma
ve tedavi açısından son derece önemli

Bugün klasik elektromanyetizmanın yerini Kuantum mekaniği almış durumda.

Kuantum elektrodinamiği veya kısaca KED denilen  elektromanyetik alanın kuantum kuramı , ta 1940’larda Richard Feynman ve diğerleri tarafından geliştirildi  ve hatta bütün kuantum alan kuramlarına da model oluşturdu.

Biyoelektromanyetizma ,  bizzat vücuttaki biyoelektromanyetik alanın dengesini sağlayarak  veya çoktan değişmiş olan biyoelektromanyetik alanın dengesini yerine getirerek hastalığa son vermeyi amaçlayan şifacılığın da temelini oluşturuyor.

Enerji şifalarında kullanılan enerji,  beden elektiriği ve manyetizmasından oluşmaktadır.

Bedendeki manyetik ve elektirik enerjisini artıran şey  kan serumundaki yüksek alkali seviyedir. Yüksek alkali seviyede beden yoğun enerji üretmektedir.

Özellikle Chi Gong uygulamalarında tan tien olarak adlandıralan,  göbek deliğinin hemen altında bulunan  ve bilimin ikinci beyin keşfi olarak adlandırdığı, sinir uçlarının sayısının beyin nöronları kadar fazla olan karın bölgesinde manyetize edilmiş enerjinin ellerden aktarılması prensibine dayanmaktadır.

Düzenli olarak yapılan Chi Gong egzersizlerinin,  kişinin yüksek seviyede elektrik, manyetik ve sub sonik dalga  yayma yeteneğini arttırdığı bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.

(Ellerin de çevrelerinde biyomanyetik enerji vardır. Şifacıların elleri, şifa seansı sırasında ölçülmüş ve şifacı olmayanlara oranla, alanlarının çok daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. 80.000 devrelik iki bobinden oluşan basit bir mayetometre kullanılmış, şifacının ellerinin 0, 002 gauss gücünde olduğu görülmüştür, bu bedenden yayılan diğer alanlardan bin kat daha güçlüdür. (Seto A., Kusaka C., Nakazato S. Et al: “İnsan elinden olağanüstü miktarda elektromanyetik güç tespiti”. Uluslararası akupunktur ve elektroterapi araştırma dergisi, 1992 sayfa 75-94)

İnsan bedenindeki titreşim alanlarının,  canlı ya da cansız nesneler hakkında bilgi sağlamak , sağlık durumları ve hastalıkları teşhis etmek için faydalanıldığı Radyestezi (Işımduyu) nin de esası olan Biyoelektromanyetizma,  enerji karşılaştırma, ölçüm yöntemi ile sarkaç yardımıyla
radyestezik teşhisler yapılarak bulunan rahatsızlıklara  hangi şifalı bitkilerin iyi geldiği de tespit edilebilmesini sağlamaktadır.

Hastalanan organ veya dokularımıza ait akupunktur yuvalarında  veya ona uyumlu kısımlardaki akupunktur yuvalarının hepsinde elektromanyetik anormallik meydana gelir.

Akupunktur hat ağları da manyetik haber taşır.  Dolayısı ile Akupunktur gibi ’suni manyetik alan uygulama terapileri’’ (magnetoterapi) nin de temelini oluşturmaktadır.

Özel frekanslı manyetik alan ve biofoton uygulamaları hücreler arasındaki dengenin oluşmasına yardım eder.

Vücut, kendi biyomanyetik yada holografik alanını göze yansıttığından  Iridoloji bize kisinin genel sağlık durumu hakkında bilgi verir
ve genellikle herboloji ile birlikte kullanılır.

Gıdalarımızın da manyetik özellikleri vardır.

Kirlenmiş olan bu doğal çevrede bozulan manyetik alan örtüsü ile  içerdiği manyetik alan ve enerjisi bozulmuş gıdaların
bünyelerimizde etkisi yüzünden, dolaylı olarak çeşitli rahatsızlıkların baş gösterdiğini görüyoruz. Alınan her enerjisi bozuk gıda, mide ve bağırsak yoluyla bütün vücudumuza, özellikle beynimize zarar veriyor

Zira hayat enerjimizin kaynağı olan biyomanyetik alanımızı bir mıknatıs gibi emen bu etkenler,  başta kronik yorgunluk sendromu olmak üzere
birçok hastalığın da temelini oluşturuyor.

Örneğin Sara hastaları üzerinde yapılan bir deneyde de dışarıdan, deneklerin manyetik alanının değiştirilmesi durumunda,
beyindeki biyoelektrik faaliyetin, dolayısıyla sinapsların kirlenmesi sağlanarak hastalık durumundaki etkileri aynen oluşturulmuştur.

İnsan vücudundaki manyetik alan da  biyoelektrik yüklerinin hareketinden meydana gelir.İnsanı oluşturan maddelerin birbiriyle haberleşmek için kullandıkları manyetik alanın sinyalleri birbiriyle uyum içindedir.  Bu sinyaller dünya manyetik alanı ile de uyum içindedir

Bilindiği gibi Astroloji de  yıldızlardan bize gelen elektromanyetik kuvvetlerin  bizi etkilediği savına dayanır.

Sinirbilimin bir alanı olan biyoelektromanyetizma,  insan beyninin nasıl çalıştığını çözmekte önemli bir rol oynayabilir.

MRI,EFT,Tomografi gibi -artı ve eksileri ile- biyoelektromanyetik temelli birçok cihaz da üretilmiştir.

Yine biyoelektromanyetizma,  bazı EMR silâhlarının ilmî temelini teşkil eder. Soğuk Savaş boyunca zihin kontrol silâhları olarak adlandırılan bu “nörosilâhların” temelini oluşturuyor.

Üstelik Rauscher`in gerçekleştirdiği zihin kontrol deneyleri, biyoelektromanyetizmaya dayanıyor.Dolayısı ile biyoelektromanyetizma milli güvenlik için de oldukça önemlidir.

Bardo Thödol, insan ruhunun ölüm olayından tekrar doğmasına dek içinde…

Ön Kapak

 

Bardo Thödol, insan ruhunun ölüm olayından tekrar doğmasına dek içinde bulunacağı koşulları ve geçireceği bilinç hallerini ayrıntılı bir biçimde açıklayan ve ruha ölüm sonrasında geçirebileceği haller konusunda rehberlik yapan bir Tibet kitabıdır. Batı’da bu kitaba Tibet Ölüler Kitabı denmiştir.

“Tibet Ölüler Kitabı ,Tibet’teki Budist cenaze törenlerinin bir parçasıdır
ve gelenek uyarınca yüksek sesle okunur :
Bedenden ayrılmış bir ruh olarak, ölüm sonrası bir geçiş bölgesinde-bardo- işitme uzaklığında varlığını sürdürdüğüne inanılan ölüye söylenir.

Bedenden ayrılmış bir ruhun reenkarnasyonlar arasında içinden geçtiği bir geçiş bölgesidir bu.

Ama bu anlamı tamamlayıcı bir şey olarak,daha pratik bir etki söz konusudur
-kitabın özellikle klinik açıdan ölü olanlara değil,fakat hala yaşamakta olan ‘ölülere’ pragmatik ve varoluşsal olarak nasıl yöneldiğini gözler önüne serer./Ölüm ve Felsefe / Yazar: Jeff Malpas & Robert C. Solomon”