Onun Sesi Kocaman Bir Orkestra: Urna Chahar-Tugchi

anette inselberg Urna-Chahar[1]

 

Çin’in iç Moğolistan özerk bölgesi. Yüksek otlar ile donanmış yaylalarda bir çoban aile hayatı. O geçmişten gelerek köklerine kazınan bu özgün serin sesleri kolay kolay bırakmak istememekte.
Bu yazıda Moğol şarkıcı Urna Chahar-Tugchi’yi anlatmak istiyorum sizlere.

‘’Onun sesinde rüzgârın ıslığını duyarsınız, taşların sertliğini, kayaların soğukluğunu ve güneşin parıldamasını hissedersiniz, bazen sesi bir şelale gibi gürül gürül akar, sonrasında adeta kelebeğin kanatları kadar ince haliyle seslenmeye koyulur’’
Dünyaca bilinen eleştirmenlerin ve tabi dinleyicilerin ‘Urna’nın sesi kocaman bir orkestradır’ demesinin nedeni işte budur, o her zaman orkestrasıyla dinleyiciye ulaşır.


Henüz küçük bir çocukken annesi ve büyükannesinden yüzlerce Moğol şarkısı öğrenen Urna Chahar-Tugchi, Çin’in özerk bir bölgesi olan İç Moğolistan’da, Ordos ilinin Grassland yani otlar diyarı olarak adlandırılan bölgesinde doğmuş. Çoban bir ailenin çocuğudur.
Şarkı söylemenin ve dinlemenin özel bir değerinin olduğu bir ortamda geçer çocukluğu. Çünkü binlerce yılın kuşaktan kuşağa aktarılarak ve zenginleştirilerek gelen söyleme alışkanlıklarını, kendi sesine katmanın başka bir yolu yok.
Şangay konservatuarında dört yıl boyunca aralıksız olarak, bir çeşit santura benzeyen Çin geleneksel çalgısı olan ‘Yangqin’ eğitimi alır Urna. Konservatuarda çalgı bölümünde eğitim almış olmasına rağmen yine de sesiyle ön plana çıkmaya başlar: Yanggin ise şarkı söylemenin peşi sıra gelmektedir. En önemli sahne özelliği şairimsi sesi ve yorumu diyebiliriz.
İşte Urna insanları bu yapısıyla etkiledi.
Neredeyse bütün müzik eleştirmenleri ses yapısından övgüyle söz eder. Etkili Pianissimo pasajlardan başlar Urna Chahar-Tungchi’nin tarzı, yoğun ve melodili Moğol şan stiline doğru kolayca evrilir, dönüşür. Asaletini hafifçe koruyarak yükselir ve işte 4 oktava kadar çıkmıştır. Doğaçlamada ise melodik düşünceleri sonsuza kadar yükseltecek, çoğaltacak kadar başarılıdır. Her ne kadar profesyonel kalıplarda, düzenli ve eğitimli sese sahipse de yine de şarkılarını doğal ve kendine has bir üslupla söylemekte.
Sahnedeki görüntüsü müzikal kalitesini tamamlıyor. Etkileyici karizması ile seyircilere elini uzatıp hiç umulmadık bir anda transı anımsatan bir yakınlıkta konsantre oluşturabiliyor.
Bugün, işaret ettiğim ve belki de dinlemekte olduğunuz şarkıların yer aldığı albümün kayıt süreci ünlü Alman plak şirketlerinden olan “Network Medien” tarafından itina ile hazırlanmış. İtalyan saksofon ustası Luigi Cingue’nin yanı sıra Amilal adlı projesinde Zoltan Lantos ve İranlı perküsyon üstadı Keyyam ve Djamshid Chemirani Urna’ya eşlik etmiş örneğin. Dahası var; özellikle Moğolistan’ın gizemli sesleri’ portresi için birçok ödül sahibi olan Polonyalı Kroke Band ile birlikte kayıtlar alınmış.
Urna Chahar-Tungchi’nin söyleme tarzını -her ne kadar müziğinin dinsel bir yönü bulunmasa da- dini seremoninin insana verdiği hissiyata benzetenler olmakta. Kendisi bu durum için; gösterilerden sonra kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum, belki de şarkıları hayatta edindiğim deneyimler üzerine biriktirdiğim enerjim ile yorumladığımdandır demekte.
Burada bir Rus eleştirmeninin basında yer alan iddialı bir kritiğinden söz etmem gerekiyor. Eleştirmen, Urna Chahar-Tugchi ve Tuva’lı ünlü sanatçı Sayınhöö Namtchylak’ı Asya’nın divaları olarak tanımlamakta. Her iki sanatçıyı onaylamak gerek ama bir eklenti daha yaparak, Gong Linna’yı da bu övgülü Asya divalarına dahil etmeliyiz. Bugün dinlediğiniz Urna Chahar-Tugchi’den sonra bir başka yazıda Çinli Gong Linna ve Avusturya’da yaşayan Tuva’lı Sainkho Namtscylak’ın sesini anlatmak/duyurmak istiyorum size. Şimdi Urna ve şarkılarına geri dönelim.
Almanya’da ‘Global Ruth‘ en iyi uluslararası sanatçı ödülünü aldıktan sonra dünya müziğinin en iyi temsilcilerinden biri olarak görülmeye başlandığını bu paragraftaki sözlerimize ekleyelim.
Almanya’nın büyük gazetelerinden Frankfurter Algemeine Zeitung’dan Urna Chahar-Tungchi’nin sesi ve tarzı üzerine okuduğum bir yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle ‘Bu sanatçıyı sevmek için birçok neden var’ diyerek konuya giren gazete, ‘’O bir başkadır, Budist felsefesinin getirdiği bir karizması, doğal geleneksel bilinci ve duruşu, Orta Asya’daki kökenleri ve melodilerin sürrealliği anımsatan kapsamı’’ diyerek sanatçının derinliğini vurgular.
Urna bizi harikalar diyarına ve rüya aleminde bir geziye götürüyormuş gibi. Olağanüstü geniş ve kapsamlı sesi büyülüyor. 4 oktav bir ses. En üst tonlardan, en sıcak ve buğulu pianissimo pasajlara kadar her rengi bulabilirsiniz. Hem de hiç zorlanmadan.
2008 yılında Urna Chahar, Das Lied von den zwei Pferden adlı filmin çekimlerine başladı. İzleyenleriniz oldukça başarılı bir film olduğunu hatırlayacaktır. Filmin dokusu sadece seslerden oluşmuyor, görsel zenginlikler içe dokunur esasta. ‘Başka ne isteyebiliriz ki bir filmden’ sorusunu sormamıza neden olan da budur işte. Orada, onun içinde kalıyor ve bir daha hiç çıkmak istemiyoruz. Burası bizim olsun, benim olsun demeden, ben buranın olayım, buradan bir parçayım, dedirten sahneler ile yapılmış. İzleyin.
Tüm her şeyin yanı sıra Urna Chahar-Tungchi memleketi Ordos’ ta var olan kültür yaşamı ile de ilgilenmekte. Örneğin şarkılarının kayıtları için sık sık memleketine gider. Avrupa’da ise okullarda ve kültür derneklerinde yaptığı Ordos’ta müzik ve kültür yaşamı üzerine sunumlarıyla Avrupa’ya Moğol bozkırlarını yaşatıyor. Gelenekselliği ön plana aldığı çalışmaları müziğine ve metinlerine yansımakta Urna’nın. Özellikle Moğol dilindeki şiirlerle ve sonsuz gökyüzünü anımsatan Moğol melodileriyle ilgilenir.
İşte bu sır dolu seslerin sahibi şarkıcı, derin ve gizemli şarkılarıyla size seslenmekte. Yitirmeden duymalısınız onun sesini.
Bu yazımda size Urna Chahar-Tungchi’yi anlatmaya çabaladım. Bu bir radyo programı olsaydı adını ‘Göksel sesler’ koyardım. Bu yazının bir adı yok tabi. Bir tadı varsa da ne mutlu diyorum. Umarım amacına ulaşmış ya da ulaşmaktadır.

Kaynak: akılfikir.net

Bir Şarkıcıyla Bir Memurun Hikayesi

anette inselberg şarkıcıyla memurun hikayesi

 
Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra da evleri bir yangında kül oldu. Anne, çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama nafile… Anne, parasızlıktan oğlunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevinde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’daki Marmara Gazinosu’na girdi. Şarkı söyleyip, gitar çalarak para kazanıyordu artık.
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı. Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.
Henüz tanınan bir şarkı değildi, az kazanıyordu. “En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti şarkıcı, kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen… Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirlerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; tesadüf o ki, ikisi de yıllar içinde Türk sanat hayatına damgasını vurdular. Memur, bir gün Bomonti’de dinlemişti şarkıcıyı ve büyülenmişti “Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” demişti.
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti. Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu. Vatana, millete, İzmir’e, e haliyle Atatürk’e aşıktı. Bir gün Charles Anzavour Türkler hakkında ileri geri konuştu, dayanamadı bizimki, yumruk atıp karakolluk oldu.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu. Yetimhanede okurken kendisini geliştiren bu kişi bir başarının örneği olarak karşımıza çıktı. Yazar Tolga Aydoğan olarak paylaştığım bu kişilerin kaderi Ankara’daki bir pansiyon odasında kesişmişti. Vefatları da aynı şekilde gerçekleşti; şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur ise çukura düşüp beyin kanaması geçirerek… Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı İzmir’le özdeşleşmiş olan Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllar PTT’de memur olarak görev yapan Şair Orhan Veli’den başkası değildi. Evet, tesadüfi bir şekilde bu iki ünlü sima Ankara’da Hergele Meydanı’nda aylar boyu aynı odada arkadaşlık yapmışlardı.
Yazar Tolga Aydoğan

Duygu ırmağını izlemek

anette inselberg duygu akışını izlemek

 

“Duygularımız tüm düşünce ve eylemlerimizin şekillendirilmesinde çok önemli bir rol oynar. İçimizde bir duygular ırmağı vardır ve bu ırmağın her bir damlası farklı bir histir ve her bir his var olmak için tüm diğer duygu damlalarına ihtiyaç duyar. Onu gözlemlemek, bu ırmağın kenarında oturup yüzeye çıkan her bir duyguyu ayırt etmek, ortaya çıkışını, akışını ve kayboluşunu fark etmek demektir. Farkındalık dolu gözlem “ikilik ötesi- teklik-bütünlük” prensibine dayanır: duygularımız bizden ayrı değildir ne de bizim dışımızda bir şeylerden kaynaklanırlar.

Duygularımız bizdir ve o an için biz o duyguyuzdur. Gözlemlerken biz ne o duyguda boğulur, ne ondan dehşete kapılır ne de onu reddederiz. Bir duyguya hem bağlanıp sarılmamak, hem de onu reddetmek tavrı, onun gitmesine izin verme tavrıdır ve bu da meditasyon pratiğinin önemli bir parçasıdır.

Eğer hoş olmayan duygularımızla özenle ve şiddet içermeyen bir biçimde yüzleşirsek, onları sağlıklı ve bizleri besleme kapasitesine sahip türden enerjilere dönüştürebiliriz. Farkındalık dolu gözlem çalışmasıyla hoş olmayan duygularımız kendi içimize doğru ve toplum hakkında iç-görü ve anlayış sunarak bizler için çok şeyi aydınlatabilirler.

” Thich Nhat Hanh Our feelings play a very important part in directing all of our thoughts and actions. In us, there is a river of feelings, in which every drop of water is a different feeling, and each feeling relies on all the others for its existence. To observe it, we just sit on the bank of the river and identify each feeling as it surfaces, flows by, and disappears. Mindful observation is based on the principle of “non-duality”: our feeling is not separate from us or caused merely by something outside us; our feeling is us, and for the moment we are that feeling. We are neither drowned in nor terrorized by the feeling, nor do we reject it. Our attitude of not clinging to or rejecting our feelings is the attitude of letting go, an important part of meditation practice. If we face our unpleasant feelings with care, affection, and nonviolence, we can transform them into the kind of energy that is healthy and has the capacity to nourish us. By the work of mindful observation, our unpleasant feelings can illuminate so much for us, offering us insight andand understanding into ourselves and society. –Thich Nhat Hanh–
Bunu paylaş:

Yaşlı şifacıdan ruha:

anette inselberg şifacı

 

 

Yaşlı şifacıdan ruha:
Ağrıyan sırtın değil yaran,
Ağrıyan gözlerin değil adaletsizlik,
Ağrıyan başın değil senin düşüncelerin.
Boğazın değil kızgınlıkla söyleyemediğin ve
ifade edemediklerin.
Miden değil ağrıyan ruhunun hazmedemedikleri.
Karaciğerin değil ağrıyan o kızgınlık.
Ağrıyan kalbin değil sadece sevgi.
Ve en güçlü ilaç sevginin kendisidir.
Ada Luz Marquez
The old healer to the soul:
It’s not your back that hurts, but the burden.
It’s not your eyes that hurt, but injustice.
It’s not your head that hurts, it’s your thoughts.
Not the throat, but what you don’t express or say with anger.
Not the stomach hurts, but what the soul does not digest.
It’s not the liver that hurts, it’s the anger.
It’s not your heart that hurts, but love.
And it is love itself that contains the most powerful medicine.
Author: Ada Luz Marquez

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan,

52598162_411739279388535_2954830340213964800_n[1]

Bahçelerde Patlıcan…

51783689_2338470259530860_991255624165621760_o[1]

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yere sağlam bas…

52427888_1024990704359418_6300914707691732992_n[1]

Issız Adaya Düşen Burçlar Ne İster…

anette inselberg ıssız ada

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dolunayda Yolunuzu Tıkayan Karmik Anlaşmaları İptal Etme Testi Ve Ritüeli

anette inselberg dolunay

Geçmiş hayatlarınızdan, atalarınızdan ya da bu hayattan getirdiğiniz karmik anlaşmalarınızı iptal etmek için bir ritüel paylaşmak istiyorum.

Bu fotoğrafa baktığınızda hangi şekli görüyorsanız onunla ilgili uygulamayı yapmanız gerekmektedir. Bu fotoğrafa baktığınızda kadın mı, çiçek mi yoksa arp mı görüyorsunuz?

Eğer kadın görüyorsanız: Atalarınızdan özellikle anne tarafından getirdiğiniz karmik sözleşmeleriniz var. Ve bunlar sizin hayatta istediğiniz yola sapmanıza blokajlar oluşturuyor.

Bu akşam bir bardak su alın ve “atalarımdan getirdiğim, artık işime yaramayan tüm karmik sözleşmeleri iptal ediyorum, iptal ediyorum, iptal ediyorum” deyin ve sudan üç yudum için. Bu ritüeli beş gün boyunca tekrarlayın. Yolunuzun açıldığını fark edeceksiniz.

Eğer çiçek görüyorsanız: Geçmiş yaşamlarınızdan getirdiğiniz ve sizi geride tutan anlaşmalarınız var demektir. Ve bu anlaşmalar istemediğiniz kararlar almanıza sebep oluyor.

Bu gece bir bardak su alın ve “geçmiş yaşamlarımdan getirdiğim ve artık işime yaramayan tüm anlaşmalarımı iptal ediyorum, iptal ediyorum ve iptal ediyorum” deyin ve sudan üç yudum için. Bu ritüeli üç gün boyunca tekrarlayın. Yolunuzun açıldığını fark edeceksiniz.

Eğer arp görüyorsanız: Bu hayatta bilinçaltınıza kaydettiğiniz olumsuz anıların etkisinde olduğunuzu gösterir. Bu da hayatınızda tıkanıklıklar yaşamanıza sebep olur. Bu gece bir bardak su alın ve “hayatımda tıkanıklara sebep olan tüm bilinçaltı kayıtlarımı iptal ediyorum, iptal ediyorum ve iptal ediyorum” deyin ve sudan üç yudum için. Ve bu ritüeli yedi gün boyunca tekrar edin. Yolunuzun açıldığını fark edeceksiniz.

Şifa olsun…

Not 1: Bardakta kalan suyu saksıya dökün
Not 2: Üç şekli de gördüyseniz üç ritüeli de yapın

Not 3: Ritüeli 22 şubat-1 mart tarihleri arasında yapabilirsiniz.

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Tarak…

51626446_2010464479066524_5747272442322092032_n[1]

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Mart 2019…

mart 2019 7

Neye Sahipsin…

51626434_517664631973259_8692938348823576576_n[1]

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İnsanın İçine Attığı Her Şey Karın Çakrasında Birikiyor.

anette inselberg çakra
Evet aynen başlıkta dediğim gibi insanın içine attığı her şey hooop direk karın çakrasında birikiyor.
Midemize taş oturma hissinin bununla çok alakası var!

Sistem bu mesajı veriyorsa en baştan bunu çözmekte fayda var.
Karın çakramızın rengi sarı. Sarı rengin enerjisinden faydalanmak bu çakraya çok iyi geliyor.
(Koku olarak ise lavanta ve biberiye koklamak )
Gözlerinizi kapatın ve 4 derin nefes alıp vererek gevşeyin.
Göbek deliğinizden sarı, çok parlak pırıl pırıl bir ışığın (güneş ışığı da olabilir) girdiğini ve buradaki tüm blokajları çözdüğünü hayal edin.
(Ya da güneşin hasta hücreleri erittiğini hayal etmek de iyi olabilir veya
Serin temiz suyun rahatsız hücreleri bedeninizden temizlendiğini hayal edebilirsiniz…)
Bilinç seviyesinde  canlandırma tekniklerine ihtiyacımız var.

Ailesi ve dostları arasında hasta insanlar olanlar sürekli onları hasta görmekle aslında onlara zarar verirler. Onların iyileştiğini zihninizde canlandırın. Onlara iyi titreşimler gönderin.”
Nur Demir

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

”BU DA GEÇER YA HU..!” HİÇBİR ŞEY OLDUĞU GİBİ KALMAZ

 

Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz.
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.
Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır… Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, Böyle zengin olduğun için hep şükret der. Şakir ise şöyle cevap verir: Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…
Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. Haa o Şakir mi? der köylüler, O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor. Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır. Şakir, bu kez Derviş son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır… Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Üzülme… Unutma, bu da geçer…
Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır:Bu da geçer…
Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer” Derviş, “Ölümün nesi geçecek? “diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır…
O aralar ülkenin sultanı Mahmut, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “BU DA GEÇER YA HU” yazmaktadır.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

HAYATINIZI BİR MEVSİM (BİR DÖNEM) YÜZÜNDEN YARGILAMAYIN

 

Bir zamanlar 4 oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş.
İlk oğlan kışın gitmiş, ikincisi ilkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda. Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.İlk oğlan ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.
İkinci oğlan hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.
Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.
Sonuncu oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.
Yaşlı adam oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti. Onlara bir ağacı veya bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ya da neye sahip olup olmadıklarını..
Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz.
Eğer kışın vazgeçersen, ilkbaharın nimetinden olursun, yazın güzelliğinden ve sonbaharın bütünlüğünden de…
Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.
Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »