Doğanın ne kadar zeki olduğunu hepimiz biliriz ancak bizimle böylesine açık bir şekilde konuşması gerçekten hayret verici.
Manzara resimlerinde üstüne tanımadığım ressamlardan biri Ali Kartal…
Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış. Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.” Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.” demiş. Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak? “Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş,
“Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.” Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.
“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir.Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı.
“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam.”Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı. “Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.
“Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” “Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.
“Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.” “Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?” “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş tanrı. “Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?”****
Alıntı
Psoas kası çoğu zaman bedenin en derindeki çekirdeği, yoga terapisti ve sinemacı Danielle Olson’un dediği gibi “ruhun kası” olarak görülür. Kalça kemiğine yakın bir bölgede bulunan bu kas; hareket, denge, eklem fonksiyonları, esneklik ve daha birçok bedensel özelliği etkiliyor. Psoas kasının bedeni dik ve hareket eder bir şekilde tutmasının yanı sıra, özellikle esnetildiğinde kişinin yaşadığı anda kalmasını ve vücuttaki gerilimin azaltılmasını sağladığı düşünülüyor.
Araştırmalar da psoas kasının vücudun yapısal durumunun yanı sıra psikolojik durumu açısından da hayati öneme sahip olduğunu gösteriyor. The Psoas Book kitabının yazarı Liz Koch, psoas için “Gerçek anlamda en derinde yatan hayatta kalma dürtümüzü somutlaştıran ve bunun da ötesinde en temel isteğimiz olan gelişimi sağlayan bir kas” diyor.

Psoas kası, fiziksel stabiliteyi sağlayan en temel kas grubu. Bacaklardan başlayarak omurgaya uzanan psoas, bacaklarla bel kemiğini bağlayan tek kas. T12 omurlarından çıkan kaslar, lumbar omurlarına doğru ilerliyor ve en sonunda kalça kemiğine bağlanıyor.
Kalça kemiğinin yanı sıra psoas kası diyaframa da bağlanıyor. Nefes alıp verme sırasında harekete geçen diyafram kası aynı zamanda korku ve anksiyeteyle ilişkili birçok fiziksel semptomun yer aldığı bir bölge. Liz Koch bunun psoas ile beyin sapı ve omuriliğin bilinen en eski bölümü olan “alt beyin” ile doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyor. Koch’a göre beyin korteksinin cümle kurma veya organizasyon kapasitesi gelişmeden çok daha önce, yaşamsal dürtülerin yer aldığı alt beyin oluşuyor ve bu bölüm en temel beyinsel fonksiyonları yönetiyor.
Psoas kasları, neredeyse doğduğumuz günden itibaren gergin ve kasılmış bir halde bulunuyor. Koch araç koltukları, dar kıyafetler, duruş bozukluklarına neden olan sandalyeler veya ayakkabılar gibi günlük hayatın içindeki birçok unsur nedeniyle bu gerginliğin daha da üst seviyelere çıktığını söylüyor. Psoas üzerinde hayat boyu süren bu kronik gerginlik sırt, kalça, diz ağrıları hatta sindirim sorunlarına veya düzensiz nefes alma gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor. Birçok kişinin kronikleşmiş fiziksel acı şikayetinin temelinde de psoas üzerindeki gerginlik yatıyor.
Sadece bununla da sınırlı değil. Psoas kası, vücudun yapısal stabilitesinin temelini oluşturduğu için bu kas üzerindeki kronik gerginlikler nası hissettiğinizi, dünyaya nasıl baktığınızı, başkalarına nasıl davrandığınızı bile etkileyebiliyor. Psoas üzerindeki gerginlik duygusal durumunuzu veya kişilerle olan ilişkilerinizi etkileyebiliyor.
Korku öyle bir duygu ki en olmadık şekillerde ortaya çıkabiliyor ve kendisini vücutta “kilitleyebiliyor”. Bu da fiziksel ve duygusal gerilimle sonuçlanıyor. Oysa psoas kasına denge kazandırarak, bu gerilimi hafifletmek mümkün. Gerilimin hafiflemesi de duygusal olarak korkulardan kurtulmayı ve hem fiziksel hem de zihinsel iyiliği beraberinde getiriyor. Psoas kasındaki dengeyle birlikte büyük bir iç huzura ve aynı zamanda kas ağrılarından kurtulmuş bir bedene kavuşmak mümkün.

Psoas kasını uzatıp esnetmek, sizi iyileştirici ve canlandırıcı enerjisiyle dolu olan toprağa çekiyor. Bu da hem vücut enerjisini dengelemeye hem de yaşadığınız anı hissetmeye yardımcı oluyor. Sağlıklı psoas kası sayesinde düzgün yapısal bir stabiliteye sahip olmak, vücudunuzda yaşamsal enerjinin daha kolay yayılmasını sağlıyor. Fiziksel olarak da hareketleri kısıtlanmayan, sağlam bir vücuda sahip olmak ise sizi daha enerjik yapıyor.
Bizler psoas kasını yeni tanıyoruz. Oysa insanlık tarihinin en eski bilgilerinden biri bu. Özellikle yoga, bizlere eski bilgelerin psoas kasının önemini yüzyıllar öncesinde kavradığını gösteriyor. Bugün tüm dünyada uygulanan yoga pozlarının birçoğu, psoas kasının uzatılması ve esnetilmesi prensibine dayanıyor.
Kaynak:
The Mind Unleashed-UPLİFERS
![gok-gurultulu-yagmur-sesi-10-saat_8393803-360660_1280x720[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/06/gok-gurultulu-yagmur-sesi-10-saat_8393803-360660_1280x7201.jpg?w=498&h=280)
Kendinizi iyileştirmek için; kendinizi izlemek
Yaşadığımız sürece hep birilerini izler,onun hakkında yorumlar yaparız, izlediğimiz kişinin sadece dıştan görünüşünü yani bizim izlediğimiz yanları hakkında kendimizce iyi yada kötü yorumlar yaparız. Bu yorumlarımız çoğu zaman iyi niyetle yapılan yorumlardır. Kendimize göre “şöyle yapsa daha iyi olur”. “neden böyle davranıyor, yaptığı, izlediği yol yanlış” diye yorumlar yaparız. Ama iç durumu bilmeden, yaşadığı sorunları anlayamadan, ruhsal sorunlarını bilmeden bu yorumların ne kadar doğru olduğu tartışılır.
Bizler yorum yaparken sadece dış gözlemleyici olarak izleriz filmi. Ve ister iyi niyet ister beğenilmeyen yönler hakkındaki yorumlarımız için asla kendimizi o kişinin yerine koymayız. Oysa ona yardımcı olmak için Onun yerine geçip dışardan bir izleyici gibi değilde kendi filmimizi izlercesine izlemekle daha doğru yorumlar yapabiliriz.
Aslında herkesin zihin gücünü kullanarak kendi kendini izleme yeteneği vardır. Bu yöntemle kişi kendini seneryosunu kendi yazdığı filmini izleyerek yaşamındaki yanlış ve doğruları izleyerek yaşamını daha güzel hale getirebilir. Nasıl mı?
Kendimiz hakkında başkaalrının yorumuna kızar yada inananırız. Peki kendi kendinizi seyredip “bakar kör” olduğumuz, farkedemediğimiz şeylerin farkına varmak sizin kendi kendinizi düzeltmenize, daha iyi olmanıza yardımcı olacak bir yöntemle kendinizin doktoru olmak istemezmisiniz.?
Gelin birlikte bu yöntemi uygulayalım….. ne dersiniz!
Sessiz bir ortama geçin ve gözlerinizi kapatın.şimdi içinde olduğunuz durumu genel olarak yaşamaya ama içinizde yaşamaya başlayın. İçinde bulunduğunuz yaşamın sıkıntılarını, sorunlarını, eşinizle, çocuklarınızla, işyerinizle ne tür olursa olsun aynı o anı yaşıyormuşcasına yaşayın….
Şimdi de ikinci perdeye geçelim….
Şimdide aynı olayı başkasının gözünden bakarak izleyin. tamamen başkasının gözünden bakarcasına izleyin. Şimdi neyi farklı görüyorsunuz? karşıdan nasıl görünüyorsunuz? ne istiyorsunuz? Neler farkettiniz acaba? Kendi filmini izlemek kendi hayatınızın, yada yaptıklarınızın, yaşadıklarınızın, ilşikil erinizin yanlış yada doğrularını farkettirmedimi?
İşte kendiniz hakkında en iyi yorumu yapacak olan siz kendinizsiniz. Yorumlarınızı içtenlikle yapın ve hayatınızı daha iyi yaşayın.
En iyi günler, sıkıntısız yaşamlar herkesin olsun…. Kendi doktorunuz kendiniz olun…. Çünkü sizi sizden iyi tanıyan ve size sizden iyi ve doğru yorumlayan yoktur.
* Alıntı`

Her gün yediğiniz yiyecekler sağlığınıza zarar veriyor olabilir ve damarlarınızı tıkayarak kalbinize olan kan akışını engelleyebilir. Damarlarınızı temizleyecekyiyecek ve tedavileri öğrenmek için okumaya devam edin.


Kendinizi yorgun hissediyor ama nedenini bilmiyorsanız veya kan testleriniz kolesterolünüzün yüksek olduğunu gösteriyor ama siz ilaç kullanmak istemiyor veya ilaç tedavisine doğal yollarla destek olmak istiyorsanız, sizinle paylaşacağımız bu 3 doğal damar temizleme tarifini bir kenara not edin.


Herkes hayatı boyunca bir noktada nedeni bilinmeyen ve bazen uzun süre devam eden ağrılar yaşamıştır. İnsanların çoğu bu ağrıları dikkate almıyor ve bir süre sonra ağrı durduk yere geçiyor. Ancak, görmezden gelmemeniz gereken 10 gizemli ağrı bulunmaktadır. Bunların neler olduğunu öğrenmek için okumaya devam edin.
Bu ağrılar aslında arada bir arabanızın çıkardığı garip seslerden pek de farklı değiller. Arabanız bir vızırdama veya ıslık sesi gelir ve ortaya çıktığı gibi yok olur. İşi bu olmayanlarımız bu sesi çok umursamayız. Ama aynen arabanız gibi, bedeninizdeki ağrılar da zaman içerisinde kötüleşebilir ve daha ciddi başka bir problemin habercisi olabilir.
Tüm ağrılar bu tarz bir belirti veya acil bir durum olmasa da bazı nedeni bilinmeyen ağrılar göz ardı edilmemelidir. Çok az kişinin doktora gitme konusunda hevesli olduğu gibi doktorlar da önceden teşhis ve tedavi edilebilecek ama zaman içerisinde ölüm kalım durumuna dönüşmüş bir durumla karşılaşma konusunda aynı derecede heveslidir. Peki bu nedeni bilinmeyen ağrıların hangileri göz ardı edilmemelidir?
Bu bölüm kalp hastalıklarına odaklansa da, bu durumun tek belirtisi göğüs ağrısı değildir. Şöyle bir senaryo düşünün: sıcak bir yaz günü ve bahçenizle uğraşırken terliyorsunuz. Alnınızdaki teri silmek için durduğunuzda birdenbire çeneniz ağrımaya başlıyor. Bu ağrıyı çok umursamıyorsunuz, belki de çalışırken dişlerinizi çok sıktığınız için çeneniz ağrıdı.
Ne yazık ki, çene ağrısı kalbinizin stres altında olduğunun bir göstergesi olabilir. Çene ağrısı yaklaşmakta olan bir kalp kirizinin göstergesi olabilir.
Genelde kalp krizi ile alakalı ağrılar göğüs bölgesinin farklı yerlerinde ortaya çıkarlar: omuzlar, kol, batın bölgesi, çeneninm alt kısmı veya boğaz. Eğer ani bir omuz veya çene ağrısı başınıza gelirse, her ne yapıyorsanız bırakın ve birisine haber verir; ardından doktorunuza gidin.

Çok yaygın bir durum olan bel ağrısı, sadece ağrıyan kaslardan çok daha fazlası olabilir. Bel ağrısı, böbrek sorunlarının belirtisi olabilir; hatta (çok acılı bir şekilde kendiliğinden geçebilen) bir böbrek taşının belirtisi olabilir. Eğer böbreğiniz enfekte olur ve şişerse, ağrısı belinize de vuracaktır. Ayrıca bir böbrek tümörü de yeterince büyüdüğünde bel ağrısına neden olabilir.
Bazen karın ağrısının nedeni net olarak açıklanamaz. Böbrek, akciğerler veya rahim gibi yakındaki diğer organlar da karın ağrısına neden olabilir. Sağ alt kadrandaki bir ağrı apandisitinizde sorun olduğunu gösterebilir ve bu durumda acil ameliyat olmanız gereklidir.
Sağ üst kadrandaki bir ağrı ise safra kesesi sorunlarının göstergesi olabilir. Üst karın ağrısı (bel ağrısıyla birlikte) pankreatit göstergesi olabilir. Eğer acil şekilde tedavi edilmezse, bağırsak dokusu ölebilir ve başka sorunlar ortaya çıkabilir. Son olarak, hepatit nedenli karaciğer yangısı, bağırsaklarda çok ağır bir ağrıya neden olabilir.
Baldır ağrısı genelde uzun bir günün sonunda veya dik merdivenlerden çıktıktan sonra kendini gösterir. Ancak baldır ağrısı, özellikle de bir sakatlanma sonucu ortaya çıkmadıysa başka şeylerin belirtisi olabilir.
Bacaklarımızda kaslar ve kalbimiz arasında kan akışını sağlayan damarlar bulunmaktadır. Derinin altından görülebilen damarlar orta toplardamar olarak adlandırılır ve daha derindeki damarlara kan taşırlar. Damarların içerisindeki ufak kapakçıklar, kanın ters yöne akmasını engeller. Çatlamış damarlar yüzünden pıhtılaşma oluşabilir. Bunun sebebi derin venöz trombozunudur (DVT) ve baldırlarda ağrıya ve bacaklarda şişmeye neden olabilir.

Uzun süre bacak bacak üstüne attıktan sonra, bacaklarınızda acılı bir karıncalanma hissediyor musunuz? Bunun nedeni kan akışının azalmasıdır ve ayağa kalkıp biraz hareket ettikten sonra geçer.
Bacak bacak üstüne atmadan da bacaklarınızda veya ellerinizde böyle bir his varsa bu durum sinir hasarının bir göstergesi olabilir. Karıncalanma, uyuşma ve bir noktada yanma periferik nöropati belirtileri olabilir.
Eğer bedeninizin bir yeri ağrıyosa, büyük ihtimalle o bölgeye özen göstermelisiniz. Fibromiyalji, daha çok kadınlarda ortaya çıkan, kendisini rahatsızlık ve ağrı olarak gösteren bir hastalıktır. Fibromiyalji, hastaları fiziksel basınç ve acıya daha hassas hale getirir ve bu da uyuma zorluklarına neden olur.
İnanması biraz güç ama depresyon da bedenin farklı yerlerinde, nedensiz ağrılara neden olabilir. Kendisini sırt ağrısı, baş ağrısı veya ağrıya ve acıya karşı hassasiyet olarak gösterebilir.
Testis ağrısı asla göz ardı edilmemelidir çünkü uzun süre devam ettiği durumlarda gittikçe kötüleşebilir. Basurdan kansere kadar pek çok farklı şey testis ağrısına neden olabilir. Ayrıca sperm kanalı dolanıp testis ağrısına neden olabilir.
Her testisin altında yer alan, sperm dağıtılmasını sağlayan spiral tüp, epididimisin iltihaplanması da testis ağrısına neden olur. Eğer testis ağrınıza ek olarak garip bir his devarsa, varikosel olarak da bilinen bir varisiniz olabilir.

Genelde başağrıları durduk yere olurken bazı baş ağrıları çok hızlı ortaya çıkıp sizi tren çarpmışa çevirebilir. Bu ani ortaya çıkan ağır ağrı, sadece bir başağrısından çok daha fazlası olabilir. Eğer başağrılarınız sizi neredeyse kör ediyorsa, bu kalp krizi veya geçici iskemik atak belirtisi olabilir.
Pelvik enflamasyon hastalığının en yaygın belirtisi, cinsel ilişki sırasında pelvik bölgede rahatsızlık ve ağrıdır. Dölyatağı borusu kırmızı, şiş ve ağrılı bir hale gelir. Enflamasyon kısırlık gibi sorunlara sebep olacak yara oluşumuna neden olabilir.
Pelvik enflamasyon hastalığına kronik pelvik apse veya ağrı da neden olabilir.Chlamydia ve belsoğukluğu gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar veya üreme organlarının yakınındaki herhangi bir bakteri kaynağı da pelvik enflamasyon hastalığına neden olabilir.
Genelde yaş ve kıkırdak doku aşınması ile ortaya çıkan osteoartrit, kemiklerin birbirine sürtünmesine neden olur. Bu eklem ağrısının en yaygın sebeplerindendir.Ancak eklemlerdeki şişme ve sertleşme inişleri ve çıkışları olan, iyileşme sürecinde tekrar ortaya çıkan lupus hastalığı yüzünden olabilir. Lupusun diğer belirtileri arasında bitkinlik, saç dökülmesi ve ateş bulunur.
Karaciğeri etkileyen bir hastalık olan hepatit de eklem ağrısına neden olur. Bu ağrılar artrit veya romatoid artrit yüzünden de olabilir. Romatoid artrit, bedenin bağışıklık sisteminin kontrolden çıkıp kendisine saldırmaya başladığı bir bağışıklık sistemi hastalığıdır.
KAYNAK: SAĞLIĞA BİR ADIM

Saç ile ilgili bu bilgi Vietnam Savaşından bu yana halktan saklanmaktadır.
Kültürümüz insanları saç stilinin kişisel bir tercih konusu olduğuna inanmaya yönlendirir, saç stili moda konusudur ve insanların saçlarını yaptırma tarzı sadece kozmetik bir sorundur. Ama Vietnam’a geri döndüğümüzde bütünüyle farklı bir resim ortaya çıktı, dikkatli bir şekilde örtülen ve halktan saklanan bir resim.
Doksanlı yılların başında Sally (mahremiyetini korumak için isim değiştirildi) VA Hastanesinde çalışan lisanslı bir psikolog ile evlendi. Post travmatik stres rahatsızlığı olan savaş gazileri ile çalışıyordu. Onların çoğu Vietnam’da hizmet etmişti.
Sally anlatıyor, “Bir akşam kocam eve geldiğinde ellerinde kalın bir resmi görünen dosya vardı. İçinde hükümet tarafından görevlendirilmiş bazı araştırmaların yüzlerce sayfası vardı. Kocam içindekilerden şok oldu. O dökümanlarda okuduğu şey hayatını tamamen değiştirdi. O andan itibaren orta yaşlardaki muhafazakar kocam saçlarını uzattı ve bıyık bıraktı ve bir daha hiç kesmedi. Dahası, VA tıp merkezi bunu yapmasına izin verdi ve diğer çok muhafazakar adamlar da onu takip etti.
Dökümanları okurken nedenini anladım. Vietnam Savaşı sırasında savaş departmanındaki özel kuvvetler yetenekli casusları aramak için Amerikan Kızılderilileri bölgelerine gizli uzmanlar gönderiyordu, engebeli arazilerde gizlice hareket edecek eğitimli genç erkekleri arıyorlardı. Özellikle sıra dışı, neredeyse doğaüstü, iz sürme yetenekleri olan adamları arıyorlardı. Onlara yaklaşılmadan önce, bu dikkatle seçilmiş adamlar iz sürmede ve hayatta kalmada uzmanlar olarak dökümante ediliyordu.
Yeni askerleri askere almak için kullanılan işe yarayan düzgün cümlelerle olağan ayartmalarla, bu Kızılderililerin bazıları askerliğe kaydedildi. Askere kaydolduklarında, şaşırtıcı bir şey oldu. Kendi doğal bölgelerinde sahip oldukları yeteneklerin ve becerilerin gizemli bir şekilde yok olduğu görüldü, bu askerler başarısız olmaya devam ettiler.
Ciddi performans başarısızlıkları, hükümetin bu acemi erleri kapsamlı şekilde test etmesine yol açtı. Beklendiği gibi performans gösterememeleri sorgulandığı zaman, daha yaşlı askerler ısrarlı şekilde askerlik nedeniyle saçları kesildiği zaman, artık düşmanı ‘hissedemedikleri’ yanıtını veriyorlardı. ‘Altıncı duyuya’ erişemiyorlardı, ‘sezgileri’ artık güvenilir değildi, ince işaretleri ‘okuyamıyorlardı’ ve süptil duyular dışı bilgiye erişemiyorlardı.
Test kurumu daha fazla Kızılderili asker topladı, saçlarını uzatmalarına izin verdi ve onları çoklu bölgelerde test etti. Tüm testlerde aynı skorları alan adamları ikili olarak bir araya getirdiler. Adamlardan birinin saçı kesilmezken, diğerinin saçı kesildi. Sonra iki adam tekrar teste tabi tutuldu.
Saçları uzun olan adam yüksek skorlar almaya devam etti. Saçları kesilen adam daha önce yüksek skorlar aldığı testlerde başarısız oldu.
Döküman tüm Kızılderili askerlerin saç kesiminden muaf tutulmasını tavsiye etti.
Yorum:
Memeli bedeni milyonlarca yıldır evrimleşmektedir. İnsan ve hayvanların hayatta kalma yeteneklerinin bazen neredeyse doğaüstü olduğu görülüyor. Bilim sürekli şekilde insanların ve hayvanların hayatta kalma şaşırtıcı yetenekleri ile ilgili daha fazla keşifler getiriyor. Bedenin her bir parçasının, bütün olarak bedenin esenliği ve hayatta kalması için icra ettiği duyarlı bir işi vardır. Bedenin her bir parçasının var olma nedeni vardır.
Saç sinir sisteminin bir uzantısıdır, dışsallaşmış sinirler olarak görülebilir; beyin sapına, limbik sisteme ve neokortekse çok fazla miktarlarda önemli bilgi aktaran bir tür son derece evrimleşmiş ‘duyarga’ veya ‘anten’ olarak düşünülebilir.
İnsanlarda sadece saç değil, erkeklerde yüz kılları beyne ulaşan bilgi ana yolu sağlar; saç aynı zamanda enerji yayar, beyin tarafından dış ortama yayılan elektromanyetik enerjiyi yayar. Bir insan uzun saçlı iken ve saçlarını kestirdikten sonra Kirlian fotoğrafları ile bu görülmektedir.
Saç kesildiği zaman, ortamdan alınan ve ortama gönderilen aktarımlar büyük ölçüde engellenir. Bu hissizleşme ile sonuçlanır.
Saç kesimi lokal ekosistemde çevresel stresin farkındalıksızlığına katkıda bulunan bir faktördür. Ayrıca her türde ilişkide duyarsızlığa katkıda bulunan bir faktördür.
kaynak: spritüelle

Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için…
Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok.
Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim.
Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum.
Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.
Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok.
Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum.
Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum.
Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum.
Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum.
Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum.
Abartılar beni sıkıyor.
Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok.
Işıl İpekçi’nin (0536 508 19 73) muhteşem melek tasarımları sizi korumak ve kollamak için tasarlandı…
Ben de Baş Melek Mikael ve Baş Melek Rafael var. Bana uygun en uygun melek hangisi diyorsanız Işıl Hanımı ( 0536 508 19 73) aramanız yeterli. Üstelik ay sonuna kadar Ayşe Takı Galerisinde kendisini ziyaret edip hem size uyan meleği almanız mümkün hem de ”Yaz Cümbüsü Segisindeki” eserlerini görmeniz…
Ayşe Takı GalerisiValikonağı Cad.Şakayık sok Tuna Palas apt. n.53 Teşvikiye
Sağlıcakla,
Anette İnselberg
![amphea0mxrqoplk5e[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2016/06/amphea0mxrqoplk5e1.jpg?w=500&h=367)
O tarihte Tuna’dan Karadeniz’e akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz denizi haline çevirmişti.
Tarihçiler, İstanbul’un bu tip kışları zaman zaman yaşadığını söylüyorlar. İstanbul yakın tarihimizdeki en şiddetli kışı, tavuk ve kuşların donup bir buzdan heykel haline geldiği söylenen 1929 yılında yaşamış
İstanbul’un kışları 25 Şubat 2001 tarihli Milliyet Gazetesinde, “Boğaz ve Haliç buz tutmuştu” başlığı altında şu şekilde anlatılmış: “47 yıl önce bu hafta İstanbul Boğazı’nda buz parçaları yüzüyordu. Üstelik bu bir kereye mahsus değildi. İstanbul Boğazı ve Haliç belirli aralıklarla buz tutarmış. Bir de şimdiki kışlara bakın.
Bundan 47 yıl önce İstanbul Boğazı’nın iki yakasında bulunan Poyrazköy-Rumeli Kavağı arasında denizin üstünden yürümek mümkün olmuştu.
Hayır, bu hikaye Hz. Musa ve Kızıldeniz macerasının 20’nci yüzyıl versiyonu değil. 24 Şubat 1954’te İstanbul Boğazı’nın sularına bakanlar – 2001 yılında sıkça gördükleri gibi – parlayan güneşin yansımasını değil, buz parçaları ve minyatür buzdağları gördü. Çünkü Tuna’dan Karadeniz’e akan büyük buz blokları uzun seyahatlerine Boğaz’dan devam etmeyi uygun görmüşlerdi.
Büyükdere, Çengelköy ve Kanlıca kıyıları koyları buzla doldu. Ortaköy önleri de öyle. Ve gerçekten de Poyrazköy ve Rumeli Kavağı arasında yürüyerek karşıdan karşıya geçenler oldu. Vapur seferleri iptal edildi. Buz akımı da marta kadar sürdü.
Buz üstünde fotoğraf – 24 Şubat 1954’te görünen buz kütleleri yine Boğaz trafiğini aksatmıştı. Meraklılar buz üstünde yürümüş, hatta kimileri sandallara atlayıp bu buz kütlelerinin yanına gitmiş, yanlarında getirdikleri bayrakları dikerek fotoğraf çektirmişlerdi. Bu olayın en önemli yanı ise, bu tarihten sonra böyle bir tecrübenin yaşanmamış olmasıdır.
Küresel ısınmadan mıdır bilinmez, bu kış İstanbul’da sıcaklık hep mevsim normallerinin üzerinde seyretti. Gazetelerde üç günde bir çıkan “Müthiş soğuk geliyor, kar her yeri vuracak” haberleri hep ıska geçti. Bayram sırasında bol bol edilecek “Nerede o eski bayramlar” muhabbetine ısınma hareketleri dahilinde, gittik tarihçi Eser Tutel’in kapısını çaldık; “Nerede İstanbul’un o eski kışları?” diye sorduk. İşte kimi Tutel’in ağzından dökülen, kimi kitaplarında yazılı eski İstanbul kışları
• 401 yılında, Bizans İmparatoru Arkadius zamanındaki donma 20 gün sürmüş. 739 yılında bir kez daha… 755’teki kışta ise Karadeniz kıyılarının, bütün Haliç’in, hatta Marmara’nın kuzey kesiminin baştan sona buzlarla kaplandığına dair belgeler var.
• 763 kışında Haliç’in çevresindeki kıyılar 100 adım mesafeye kadar donmuş. Hem de yer yer 30 metre derinliğe kadar. Karadeniz’deki buzlar çözülürken, kütleler kenetlenince Boğaziçi ve Haliç tıkanmış. Dönemin metinlerinde, insanların ve hayvanların Üsküdar’dan Galata’ya yürüdükleri yazıyor
• Tam 100 yıl sonra bu hadise yeniden gerçekleşmiş. Sonra 928’de bir daha. Üstelik buzların erimesi dört ay sürmüş. Ardından 934’te bir daha… 1232’de bir daha…
• İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girdikten sonraki ilk büyük don olayı 9 Şubat 1621’de gerçekleşmiş. Yine Boğaziçi ve Haliç donmuş. İnsanlar çoluk çocuk, yaşlı genç demeden Üsküdar’dan Galata’ya yürümüşler; buzların arasında sıkışıp kalan kayıkların arasından geçerek.
• 1823’te, II. Mahmud padişahken yaşanan dondurucu soğuklarda sadece Haliç değil, şehrin çeşmeleri de donunca halk susuz kalmış.
• 1878 yılında aynı olay yaşandığında, Osmanlılar, Plevne’de Ruslar’la savaş halindeymiş. Rumeli’yi kırıp geçiren soğuklar nedeniyle Sultan II. Abdülhamid orduya yardım gönderememiş.[/size]
• Günümüzde hayatta olanların anımsayabilecekleri en şiddetli kış 1929 kışıdır. Önce, şubat ayında Haliç dondu. Ardından 1 Mart’ta Karadeniz’den Boğaz’a giren büyük buz kütleleri limanın ağzına yığıldı, şehir hattı vapurları çalışamadı. Sadece Galata Köprüsü-Harem seferleri yapılabildi. Köprü ile Kadıköy arasındaki seferler de aksadı. Buzların üzerinde bulunan, Macar katanalarına ait nal izleri, bu buzların Tuna’dan geldiklerini gösteriyordu.
Çocukların hokkalarındaki mürekkeplerin bile donduğu, kümeslerde yaşayan tavukların kaskatı kesilerek buzdan heykele döndüğü o günleri yaşayanlar, ağaçlarda donarak dallardan düşecek kuşları kapmak için ağızları açık, ağacın altında bekleyen uyanık sokak kedilerini anlatırlar.
Uğursuzluk alameti – Haliç’in tümü, Boğaz’ın da bir bölümü donunca tarihçi Vasıf durumu “Deniz 68’de dondu, buzdan bendeniz geçtim” diye nakletti.
Osmanlı döneminde buz kütleleri Karadeniz’den geldikçe devrin müneccimleri olayı uğursuzluğa yormuşlar, şehri büyük faciaların beklediğine inanmışlar.
Dönemin şairlerinden Seyyid Haşimi, bu olayla ilgili olarak şu mısra ile olayın geçtiği tarihi Hicri takvime göre de belirtiyordu:
“Yol oldu Üsküdar’a, bin otuz’da Akdeniz dondu!”
Şair Neşati ise şöyle yazmış:
“Lütfen ve mana ana dedi Neşati tarih
Be meded dondu bin otuzda soğuktan derya!”
1755 yılında yaşanan soğukta Haliç’in bütün, Boğaz’ın da önemli bir bölümü donunca halk Defterdar ile Sütlüce iskeleleri arasında halk denizi yürüyerek geçmiş.
Boğazın bir yanından diğerine yürüyerek geçemedik ama üniversitedeyken “Deli Tekin’in” motorsikleti ile köprüyü geçmişiliğim vardır :
Bazı sağlıklı gıdaların vücuttaki çeşitli organlara neden benzediğini hiç düşündünüz mü? Ve bunlar benzedikleri organlar için faydalıyken diğerleri için neden faydalı değiller? Bu tesadüfi durum sizce de şaşırtıcı değil mi?
Doğanın ne kadar zeki olduğunu hepimiz biliriz ancak bizimle böylesine açık bir şekilde konuşması gerçekten hayret verici.
Doğa ananın yaptığı hiçbir şeyin rastgele ya da sebepsiz olmadığı ve biz göremesek bile her şeyin bir nedeni olduğu söylenir. Bugünkü makalemizde 11 farklı sağlıklı gıdanın vücudumuzdaki organlara olan benzerliğini ve aynı zamanda vücuttaki etkilerini paylaşacağız.
Havuç, sağlık için gerçekten çok önemli bir sebzedir. Özellikle içeriğindeki yüksek miktardaki beta karoten sayesinde göz sağlığı için vazgeçilmezdir. Ayrıca havuç sahip olduğu ciddi derecede A, B1, B2, B3, B6, B9, C, E, K vitaminleri ve kolin ile potasyum, magnezyum, demir, kalsiyum ve fosfor gibi mineraller sayesinde yiyebileceğiniz en sağlıklı gıdalardan biri haline gelir.
Bu besin değerleri özellikle göz sağlığı için çok önemlidir. Konuyla ilgili fikir vermesi amacıyla şu örnek verilebilir; eğer vücudunuzda hiç A vitamini kalmazsa gece körlüğü yaşayabilirsiniz. Ayrıca havuç, katarakt ve yaşlanmaya bağlı maküler deformasyon oluşumun önlenmesine de yardımcı olur.
Eğer bir havucu eni boyunca keserseniz, iç kısmının görüntüsünün bir insanın gözüne ne kadar benzediğini görebilirsiniz. Çizgilerin göz bebeği ve irise benzediğini fark edeceksiniz.
İstediğiniz kadar çok havuç yiyebilirsiniz. Ancak havucu pişirmek biraz daha tatlanmasını sağlamasına rağmen göze faydalı olan antioksidanların yok olmasına neden olur.
Havuç, doymuş yağ ve kolesterol içermeyen yüksek oranda karbonhidrat ve lif kaynağıdır. Ayrıca çok az kalori (100 gramlık porsiyonda 40 kalori) içermesinden dolayı kilo vermek için ideal bir gıdadır.
Aşağıdaki resimde de gördüğünüz gibi, dişin ve çileğin iç kısmı birbirine gerçekten çok benzer. Doğal diş beyazlatıcıların en başında gelen çilek; güçlü ve sağlıklı dişlere, diş etlerine ve ağız yapısına sahip olmanızı sağlar.

Sağlıklı gıdaların en başında gelen bir diğer yiyecek ise, geleneksel Doğu tıbbında yüzyıllardır mide rahatsızlıklarını iyileştirmek için kullanılan zencefildir. Eğer yakından bakarsanız zencefilin mideyle aynı şekilde olduğunu fark edeceksiniz.
Vücuttaki Organlara Benzeyen 11 Sağlıklı Gıda – Sağlığa bir adım

Tam ortadan kesilmiş bir domatese baktığınızda çekirdeklerin yer aldığı ayrı odacıklar göreceksiniz. Bu odacıkların yerleşimi kalpteki odacıkların şekline çok benzerdir.
Domates en sağlıklı yiyecekler arasında bulunur. Kalp rahatsızlıklarına karşı bizi koruyan ve kolesterolün olumsuz etkilerini yok eden bir sebze pigmenti olan likopen yönünden çok zengindir.
İlginçtir ki, domates gibi karakteristik olarak kırmızı olmadığı halde likopen içeren fasulye ve maydanoz gibi sebzeler de vardır.

Fasulye ve böbreklerin fiziksel benzerliği diğerlerine göre çok daha belirgindir. Bu sebze böbrekler için güçlü bir arındırıcı etkiye sahiptir. Geleneksek Çin tıbbında fasulye, böbrek fonksiyonlarını iyileştirmek ve güçlendirmek için kullanılır.

Portakal, limon, misket limonu (lime) ve greyfurt ilginç bir şekilde insan göğüsüne benzer. Bu meyveler, meme bezlerindeki lenfatik drenajı arttıran ve göğüslerdeki kanser hücrelerinin gelişimini engelleyen özelliklere sahip maddeler içerir.

İncir, hem kadınlarda hem erkeklerde libidoyu, doğurganlığı ve cinsel gücü arttırır. Ayrıca bu meyve, mutluluk hormonu olan serotoninin salgılanmasından sorumlu olan yüksek miktarda B6 vitamini içerir.
Ceviz, içeriğindeki yüksek miktarda omega-3, omega-6 ve omega-9 yağ asitleri sayesinde beyin için ideal bir yiyecektir. Şaşırtıcı olan şey ise, cevizin üzerindeki kıvrımların, katların ve hatta kabuğun şeklinin bile insan beyninin görünüşüyle aynı olmasıdır.
Ceviz, nörotransmitterlerin gelişimini maksimuma çıkarır ve beynin kimyasal dengesinin korunmasına katkıda bulunur. Ayrıca, düzenli ceviz tüketiminin depresyon ve bunama gibi rahatsızlıklara karşı mücadele ettiğini destekleyen çalışmalar da mevcuttur.

Resimde de gördüğünüz gibi avokadonun şekli gerçekten rahme benzemektedir. Sağladığı birçok faydanın yanı sıra bilinmesi gereken bazı ilginç bilgiler de vardır:

Görüntüsü kemiğe benzeyen kereviz, ilginç bir şekilde kemik gelişimine katkıda bulunur. Ön kol kemiği ve dirsek kemiği kerevizin sapları gibi ince ve güçlüdür.
Bu sebze, kemiklerin güçlenmesi için temel olan silis maddesini yüksek miktarda içerir. Ayrıca kemiklerimiz için gerekli bir diğer element olan kalsiyum yönünden de çok zengindir. Hatta çarpıcı benzerliklerini daha da ileri götürüp şu bilgiyi verebiliriz: Hem kerevizin hem de kemiklerin %23’ü sodyumdan oluşmaktadır.

Muzun, eklem sağlığı için ve aynı zamanda eklem ve kas deformasyonlarına karşı gerekli olan potasyumu yüksek miktarda barındırdığı herkes tarafından bilinir.

Doğa gerçekten hayret verici ve yeni yeni anlamaya başladığımız bir dil olan benzerlikler dili aracılığıyla bize mesajlar gönderiyor. Bu dili öğrenmek gerçekten çok önemli, çünkü doğaya ne kadar çok yaklaşırsak aslında kendimize de bir o kadar çok yaklaşmış oluruz.
kaynak: sağlığa bir adım

Aşk acısı çekmemiş olan var mı aramızda? Hiç zannetmiyorum. Hem de bu acı; insanın sokaklarda deliler gibi amaçsızca dolaşmasına, sebepli sebepsiz ağlamasına, ben öldüm bittim artık yaşayamam diye düşünmesine, hatta gözünün ferinin sönmesine bile yol açmıştır.
İnanın ki bu işin daha kolay kısmı (yandım-bittim diye dolaşma hali), esas zor kısım ne biliyor musunuz? Tüm bu şok, ve içinden geçmek istemediğiniz- ama geçmek zorunda bırakıldığınız- bu acı geçtikten sonra neler olacağı?
Yeni bir ilişki mi? Allah korusun deyişinizi duyar gibiyim ama insanoğlu işte bir noktadan sonra aşksız yaşayamayacağını anlıyor ve mutlaka bir başkası karşısına çıkıveriyor.
İşte esas mesele de burada başlıyor…
O kırılma-o acı- geçmesine geçiyor da ne geçmiyor biliyor musunuz? İzi… Ve kendini tekrar o acıdan koruma içgüdüsü doğuyor birden. Ben kendimi tekrar o kadar kaptıramam diyorsunuz ve abuk subuk davranmaya başlıyorsunuz. Kendinizi bırakmakla- bırakmamak arası bir yerde gidip geliyorsunuz.
Tam kendinizi bırakacak gibi olurken-Yemezler- deyip kendinizi şöyle bir silkeliyiveriyor ve uzaklaşıyorsunuz.
Bu sefer özlüyorsunuz ama ağzınızdaki eskiye ait buruk tadı unutmak ne mümkün. Yine de yandan yandan yaklaşıyorsunuz tekrar o heyecana. Böyle yaklaş-uzaklaş şeklinde son derece dengesiz hareketlerinize dayanamayan karşı taraf gittiğinde ise ‘’çok şükür gitti’’ diyen bir tarafınızla, ‘’aptal, niye kendini bırakmadın’’ diyen öbür tarafınız aranızdaki savaş tekrar başlıyor.
Birinin yaptığı hatayı, bir diğerine yüklemek niye? Evet mantık tüm cevapları vermeye hazır ama yalnızlık o kadar emin bir duygu hali ki, yalnız olmayı seçiyorsun son kertede ve iyi halt ediyorsun?
Aşkın kollarına kendini bırakmayarak yaşamından çalıyorsun sadece. Bunu bilmiyor musun? Anlamıyor musun? Anlıyorum da hazır değilim mi diyorsun. Valla yalan. Billa yalan. Külliyen de yalan. O cesareti bir daha toplayana kadar karşına kim çıkarsa çıksın kaybedeceğini biliyorsun değil mi? Yazıktır çocuğum yapma, yakma hayatını… Korkuyu yenmenin en iyi yolu, onun içinden geçmektir. Kimse söylemedi bunu sana… Derin derin nefesler al ve gir tekrar aşkın kanatlarına… Gerekirse tekrar acı çek. Bilmiyor musun aşk da geçecek, aşksızlık da geçecek, korku da geçecek(eğer izin verirsen), koca hayat geçiyor bu mu geçmeyecek?
Ama hayatının hakkını ver, duygularını yaşa, bastırma… Ne olursun bastırma… Emin kalende yaşamak çok güzel geliyor sana biliyorum… Çok güvenli geliyor sana biliyorum. Çok acısız geliyor sana biliyorum… Ama hayat nerede o zaman? Damarlarında hızlı hızlı akması gereken kan nerede o zaman? Kendini, canlıyken cansızlığa mahkum etme… Aç tekrar kendini duygularının gerçeğine…
Geçenlerde bir arkadaşımın kızı benle aşk hakkında dertleşti… Kendisi henüz 15 yaşında ne dedi biliyor musun? ‘’Bir önceki aşkında çok incinmiş o yüzden kendini bir süre ilişkilere kapamış’’ Ya cancanım sen bunu 15 yaşında dersen biz ne diyelim? Tabi ki biraz köşene çekilicen, yaralarını sarıcan, ne oldu, neden oldu muhasebesine giricen? Ama karşına yeni biri çıktığında, ne olur geçmişin günahını yenisine ödetme olur mu?
Ne çektin be aşktan çocuğum… Evde bacağını kırıp otursan olmuyor? Dışarda koşup yeni birisini arasan olmuyor? Ne çektin ve be aşktan çocuğum…Ne çektin?
Hepimize aşkı dolu dizgin yaşayacak taze ve cesur bir yürek diliyorum…
Not: Tabi bir de kalpte kıvılcım çaktıracak adam lazım :)))
Sağlıcakla,
Anette İnselberg

Chiang Mai- Taylandda yaşadığım dönemde Karen Kabilesine Yaptığım Ziyaret Sırasında Çektim… 2010-Anette İnselberg
Myanmar-Tayland sınırı yakınında yer alan Mae Hong Son’da yaşayan Long Neck Karen boyunlarına taktıkları halkalar nedeniyle tüm dünyanın ilgisini çekiyor. Red Karen (Karenni) Kabilesi‘nin bir alt gurubu olan ve Dünyanın en uzun boyunlu kadınları unvanını taşıyan Padaunglar, Chiang Mai şehrine gidenler için mutlaka görülmesi gereken bir yer…
Efsaneye göre Karenlerin ataları dişi bir ejderha ile rüzgâr tanrısından geliyor. Karen kadınlarının boyunlarını uzatma geleneği ise ejderhanın görünüşünün yansıtma çabasıymış. Kadınlar ejderhayı, erkekler rüzgârı sembolize ettiği mitolojilerinde, sadece ejderha olanlar bu altından boyunlukları takabilirlermiş. Bu halkaları sadece çarşamba günü doğmuş kadınlar yine sadece dolunay zamanlarında takarmış. Herhangi bir yazılı kayıt olmadığı için, eldeki bilgiler ağızdan ağıza aktarılan hikâyeler ile biliniyor.
Kabilenin neden bu boyunlukları kullandığına dair aktarılan bilgilerden diğer biri de; vahşi hayvan saldırılarından korunmak için olduğu söyleniyor. Köle ticareti zamanında kadınların kendilerini çirkin göstermek amacıyla takıyor oldukları ise diğer bir bilgi.