Eğer HASTA Olmak İstemiyorsan…

yeni-yilda-kadinlarin-yaptirmasi-gereken-testler-111
Duygularını Anlat…
Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar. Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür. Öyleyse, sırlarımızı,… hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız! Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!
Karar Vermelisin…
Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır. İnsanlık tarihi kararlardan oluşur. Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir. Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.
Olduğundan Farklı Yaşama…
Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir. Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.
Kabullen…
Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır. Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar. Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.
Çözümler Bul…
Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler. Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir. Biz ne düşünüyorsak oyuz. Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.
Güven…
Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan, bir ilişki de olamaz. Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.
Hayatı Üzgün Yaşama…
Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir. Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. “İyi mizah bizi doktorun elinden korur”. Mutluluk sağlık ve terapidir.
Dr. Dráuzio Varella

Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu…

 

 

 

Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
Gerçek neydi biliyor musunuz: Her şey. (Cemal Süreya)

Dün akşam rüyamda kocaman bir ırmağın kıyısında buldum kendimi…

 

 

 

Dün akşam rüyamda kocaman bir ırmağın kıyısında buldum kendimi… Geçip ırmağı yoluma devam etmeliydim. Irmak derindi, debisi yüksek suyu azgındı. Attım adımı, ayağım çamura battı, su dizime çıktı, hemen çektim ayağımı… Geçemem böyle ben bu ırmağı dedim. Bir yol bulmalıyım… Baktım ilerde kayıkçılar var, geçiriyorlar iki kuruşa insanları öteki yakaya. Bende para yoktu. Gidip söyleyemedim, isteyemedim, beni öteki kıyıya geçirmelerini. Utandım parasız olmaktan, ne düşünürler dedim. Egoma yenildim, ırmağı geçmek için başka bir yol aradım. Bulamadım, aslında yol belliydi, kayıkçılar ancak gururuma yenildim, orda kala kaldım…

Bekledim, saatlerce bekledim, geri döneyim dedim, kendime yakıştıramadım, atayım kendimi sulara dedim, kendime kıyamadım, bekledim, hiçbir şey yapmadan bekledim, kafamda planlar yapıp bekledim. Hiçbir plan beni öteki kıyıya geçiremedi…

Bir kayıkçı geldi, öğren güneşi tepemi kaynatırken. Daha ne bekliyorsun ağam dedi, yol tek karşıya gitmek, yoluna devam etmek için. Yere baktım, param yok diyemedim, utandım, sıkıldım, içim acıdı, yine de param yok diyemedim. Koca adamsın paran nasıl olmaz der diye, o an oradan yok olmak istedim. Kayıkçı elimi tuttu, yürü be ağam dedi, burası dünya, insanın başına neler geliyor, taktığın şeye bak dedi. Benim kolum güçlü, sıhhatli olduğum müddetçe daha çok adamı karşıya geçiririm. Ben her küreğe asılışımda, nasibime kürek çekerim. Kim para verir yolculardan, kimi de Allah razı olsun der. Ben gidip geldikçe hem cebim dolar, hem kalbim. Sen de, sende ne varsa onu ver bu bana yeter dedi…

Geçtim karşıya, kalbim minnetle dolu, sevgiyle dolu, şükranla dolu. Bir gün dedim, zengin olacağım, beni bu kıyıya geçiren kayıkçıya bir motor alacağım ve onun gidip gelişini seyredip şükür Allah’ıma bin şükür diyeceğim. En zor anımda elimi tutan o nasırlı eli unutmayacak kadar beni onurlu yarattığın, vermenin de almanın da aslında aynı şey olduğunu öğrettiğin için, sana bin şükür Allah’ım diyeceğim…

Uyandım, baktım hayatıma etrafım bir dolu kayıkçı, bende çok kayıkçı olmuşum, elimden geldikçe oluyorum da… Bir gün yolcu, bir gün kayıkçı… Zaten o ırmağı geçmek için her gün kıyısında duruyorum…

Yine geldim ırmağın başına ancak bugün, ben hem kayıkçı, hem yolcu. Allah bana güç versin, vereceği nasiple de bu kulun yüzü gülsün…

Selim Gabay

Sevmediğimiz yönlerimizi başkalarından saklamak için kullanılan maskeler bir süre sonra kişiyi kendi gözünden de saklar

 

Sevmediğimiz yönlerimizi başkalarından saklamak için kullanılan maskeler bir süre sonra kişiyi kendi gözünden de saklar.

Kişi içindeki boşluğu unutmak, acıyı azaltmak için değişik savunma mekanizmaları geliştirir. Ne kendisini, ne başkalarını olduğu gibi kabul edebilir

Eksikliğini gizlemek için mükemmeliyetçi olur.
Güçsüzlüğünü gizlemek için başkalarını kontrol etmek ister.
Korkaklığını gizlemek için şiddete ve öfkeye başvurur.
Suçluluk duygularını gizlemek için, başkalarını suçlar, eleştirir (yıkıcı), yargılar.
Onursuzluğunu gizlemek için gururlu olur.
Azimsizliğini gizlemek için hırslı olur.
Değersizliğini gizlemek için kibirli olur.
Yetersizliğini gizlemek için başkalarını hor görür.
Ahlaksızlığını gizlemek için “ahlakçı” olur.
Kıskançlığını gizlemek için sürekli hoş görünmeye çalışır.
Önemsizliğini gizlemek için kendini beğenmiş olur.
Sevgi açlığını gizlemek için aşırı yardımsever ve fedakâr olur.
Aptallığını gizlemek için, ahkâm kesen olur.
Ama mutlu olamaz, doyumlu olamaz, ÖZGÜR OLAMAZ.

Nil Gün…

400 yıl öncesinden gelen bilgelik…


Aşağıdaki yazı Mimar Sinan’ın 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusunun bir örneği ve çok etkileyici. Çoğumuz 1 yıl sonrasını bile düşünemezken bu kadar yüksek bir farkındalıkla hareket eden Mimar Sinan,  belki 400 yıl öncesinden yol gösterici bir ışık olabilir…
Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami’nin 1990′li yıllarda devam eden restoras…yonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı TV’de şöyle anlatmıştı.
“Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bu lunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz insaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.
Kalıbı söktük. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu;
Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.
Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.
Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur…

Uçamazsan Koş, Koşamazsan Yürü, Yürüyemezsen Sürün, Ama Ne Yaparsan Yap İlerlemek Zorundasın…

Ne Zaman Hayatımızın Sorumluluğunu Elimize Alıcaz? Ne Zaman Başkalarını Suçlamayı Bırakacağız?

“Dergahdan kovulan Derviş’e bir çoban yol gösteririr.
Şu karşıdaki dağın arkasında bir şehir var. Eyvallah dedikten sonra her şey bedava.
Yalnız 3 kuralı var.   1. Yalan söylememek.   2. Kulun işine karışmamak.   3. Allah’ın işine karışmamak.   Kolaymış der ve yollara düşer derviş. Şehre varır. İlk önce hamama gider ve yıkanır. Kasaya gider. Sağ elini sol göğsüne koyar ve eyvallah der. Sonra sorar “…borcum ne kadar?”
Kasadakiler “borcun yok eyvallah dedin” ya. Bu şekilde bir ay kadar geçirir. Sonra kovulan derviş evlenmek ister, bir kadın beğenir, eyvallah der ve evlendirilir.   Bir gün çarşıda gezerken saçı başı açık bir kadına bağırıp, çağırır.   “Niye böyle açık giyinirsin be kadın ” diye   Kadın “imdat zaptiye” der ve “bu adam benim işime karıştı” diye ekler.   Bunun üzerine adam 10 dayak yer. Kulun hatasını uyardığı için şikayet edilen bir de üzerine dayak yiyen derviş Allah’a   “Allah’ım bu nasıl iş? Hem kulunu uyardım hem üstüne bir de dayak yedim” Der   Bunu duyan bir adam ” imdat zaptiye” diye seslenir ve bu adam “Allah’ın işine karıştı” der.
Yine bunu üzerine 10 dayak daha yiyen derviş, yorgun argın evin yolunu tutar.   Evde uzanmış dinlenirken arkadaşları kapıyı çalar ve av için dervişi çağırırlar. Adam bunun üzerine karısına “beyim evde yok de” der.   Bunu duyan kadın “imdat zaptiye” diye bağrır ve “bu adam yalan söylüyor” diye ekler.   Kovulan derviş 10 dayak daha yedikten sonra bu köyden de kovulur. ”   Bu hikaye bana seminerlerde anlattığımız bir konuyu hatırlattı bana.
1. Benim sorumluluğum
2.Senin sorumluluğu
3.Allah’ın sorumluluğu
Hayat aslında ne kadar kolay   onun bunun sorumluluğuna, Allah’ın işine karışmasak.   Kurban rolünden bir çıksak da yaşam sorumluluğumuzu alıp, bu hayatı bir cennete çevirsek ne güzel olurdu değil mi ?   Tüba Kayta

Hiçbir Karşılaşma Tesadüf Değildir…


Alışveriş yaptığımız market yemek yediğimiz lokanta su içtiğimiz çeşme yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar… Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar yol…u sorduğumuz herhangi biri hafifçe çarptığımız insan…
Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş…
Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel fiziksel ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur.
Küçük ya da büyük…
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz.
Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi.
Bir martı çığlığı bir satıcı bağırışı alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara…
Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde.
Doğduğumuz aile gittiğimiz okullar sıra arkadaşımız sevgilimiz eşimiz çocuğumuz vs. Her ilişki farklı bir yönümüzün aynasıdır.
Ve bizler de onlar için birer aynayız.
Farkındalığımız yükseldikçe durumları ve ilişkileri yaşarken kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız.
Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi Başarırsak o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız.
Düğmelerimize en fazla basan insanlar en iyi öğretmenlerimizdir.
O ilişkide kurban olmadığımızı anlar ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz.
Eğer bunu yapamazsak o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya eksik yönümüzü tamamlayıncaya kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar tekrar yaşamaya devam ederiz.
Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz.
Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz.
Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak yaşanılan durumdan etkilenmeden arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.
Özet olarak en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında.
Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle.
Ve her karşılaşma kutsaldır.
Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak nefreti öfkeyi suçluluk duygusunu o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.
Yaşadığımız her durum tanıştığımız her insan öğretmenimizdir.
Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri karmamızı çözüp iç huzuruna mutluluğa ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.
Alıntı

Nerede dün gece dökülen yaşlar ?

 

 

 

Tanrıya şükür her şey çabucak geçer.
Sevgi de, hatta kader de.
Nerede dün gece dökülen yaşlar ?
Geçen yıl yağan kar nerede ?

Bertolt Brecht

Cin bir an duraksar ve gülümseyerek şöyle der: -“Zaten sizde olan bir gücü size veremem ki!” der…

… Adamın biri ormanda yürüyüşe çıkar. Farkında olarak adım adım ilerlerken yerde parlayan sihirli lambayı bulur ve ovalamaya başlar. Kısa bir süre sonra içinden kocaman bir cin belirir ve adama, üç dilek hakkı olduğunu söyler. Adamda Alaaddin’in sihirli lambası hikayesini çok okumuştur, dinlemiş ve dilek dilemenin püf noktalarını iyi bildiğinden ve cine şöyle der:   – “Hayatta her istediğimi yapabilme, düşündüğüm her şeyi gerçekleştirebilme gücü istiyorum ve bu gücün hiç bitmemesini istiyorum.”
Cin bir an duraksar ve gülümseyerek şöyle der:   -“Zaten sizde olan bir gücü size veremem ki!” der… “Başka bir dileğiniz var mı?” diye sorar…

Eğer karşınızdakini beslerseniz, beslenirsiniz. Eğer karşınızdakini severseniz, sevilirsiniz. Eğer vermeyi başarabilirseniz, alabilirsiniz

Almak çok güzeldir, beğenilmek, şımartılmak, sevilmek, zengin olmak çok güzeldir. Fakat bu durum bir gün mutlaka değişir, birden alamaz olursunuz, sevilmez olursunuz, beğenilmez olursunuz… Ve o an karşınızdakinin, dünyanın, insanların değiştiğini sanırsınız. Bilmezsiniz ki siz alırken, vermeği düşünmediğinizden, dünyanız değişmiştir. Zannedersiniz ki bir durum hep o anki gibi devam eder ömür boyu. Yanılırsınız, değişim kaçınılmazdır, eğer oyunu kurallarına göre oynamazsanız. Oyunun kuralı da vermektir, asla almak değil…

Size vermeyi öğretmeye çalıştım, size paylaşmayı öğretmeye çalıştım. Bunu anlayın ve dünyanın merkezi olduğunuz fikrinden vazgeçin. Anlayın herkes sizin isteklerinizin aynını taşıyor. Eğer karşınızdakini beslerseniz, beslenirsiniz. Eğer karşınızdakini severseniz, sevilirsiniz. Eğer vermeyi başarabilirseniz, alabilirsiniz. Karşınızdakini değiştiremezsiniz, sadece kendiniz değişirseniz, davranış biçiminizi değiştirirseniz, onun da reaksiyonları değişebilir. Sadece değişebilirsiniz diyorum, çünkü kendisi hakkında karar verebilecek insanın, düzeyi, bilgisi, bilinci kararlarına kesinlikle hakimdir. Onun için bilginizi paylaşın, gördüğünüzü, yaşadığını paylaşın. Böylece vermeğe başlıyor olursunuz.

Kendinizi sevin, mütevaziliğinizle kendinizi sevin. Varlığınızı paylaşın, size zarar veremeyecek kısma kadar paylaşın. İsteyin, istemeyi bilin ve aldığınızla da yetinmeyi kesinlikle bilin…

Şükür edin, şükür ettiğinizin yüceliğini unutmayın, onun kararlarını ve size layık gördüğünü sakın sorgulamayın…

Selim Gabay

Bana ne yapmam gerektiğini, nasıl davranmam, olmam gerektiğini söyleme.

Bana ne yapmam gerektiğini, nasıl davranmam, olmam gerektiğini söyleme.
Yasaklarla,kurallarla beni biçimlendirmeye, kalıplara sokup kategorize etmeye de çalışma. Beni senin istediğin gibi olduğum, sana verdiklerim için sakın sevme. Beni olduğum gibi, ben olduğum için sev. Çok yoruldum. Artık bırakın beni, olmak istediğim olduğum gibi yaşayayayım. Ben seni, insanları renklerine, etiketlerine, yaşam tarzlarına ve seçimlerine bakmaksızın seviyorum. Sen, ben ve her birimiz için insanca yaşamak, yüreklerimizdekileri özgürce paylaşmak ve hayallerimizden vazgeçmeden yürümek en çok ihtiyacımız olan. Her şeyden önce insan olduğumuzun farkında olmak. Dünyanın dört bir yanında tarih boyunca yaşanan tüm mutsuzluklar, acılar, travmalar bu gerçeği unuttuğumuz için yaşandı ve yaşanıyor. Hatta çekirdek ailelerimizde, aşklarımızda bile…
Aret Vartanyan

Bedenin kölesi olan hiç kimse özgür değildir”

 

 

Bedenin kölesi olan hiç kimse özgür değildir”
SENECA

BULUŞMAK ÜZERE…

Diyelim yağmura tutuldun bir gün

Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek

Öbür yanda güneş kendi keyfinde

Ne de olsa yaz yağmuru

Pırıl pırıl düşüyor damlalar

Dar attım kendimi karşı evin sundurmasına

İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim ki için çekti bir sabah vakti

Erkenden denize gireyim dedin

Kulaç attıkça sen

Patiska çarşaflar gibi yırtıyor su ortadan

Ege Denizi efendi deniz

Seslenmiyor

Derken bir de bide dalayım diyorsun

İçine doğdu belki de İşte çil çil konuşan balıklar

Lapinalar, gümüşler var ya

Eylim eylim salınan yunuslar

Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya

Çakmak çakmak gözleri

Meydan ya TAKSİM ya BEYAZIT MEYDANI

Herkes orda sen de ordasın

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR diyor YÜRÜYELİM

Özgürlüğe mutluluğa doğru

Her işin başı SEVGİ diyor

Gözlerim yağmurdan sonra yaprakların yeşili

Bi de başını çeviriyorsun ki

Yanında ben varım.
CAN YÜCEL

OLGUNLAŞMAK…

 

 

Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
‘Ben demiştim’ ,’ben bilirim’, ‘ben zaten anlamıştım’,
Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.
İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık.
Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde ‘HAYIR’ demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.
Yasamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popumun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim .
Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor.
Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.
Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar