Bulutlar Gelirler Ve Giderler, Gökyüzü Baki Kalır…

Metin Üstündağın`in MAL BEYANIDIR…


1. Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2. Gökyüzünde bir bulut
3. Bitlis’te beş minare
4. Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili…
5. Bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6. Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7. Palandökende bir palan, iki döken
8. Kastamonu’da üç kasto
9. Üç fay hattı
10. Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11. Dünyada mekan
12. Ahirette iman
13. Denizde kum
14. Biri ingilizce 6 adet küfür
15. Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht
16. Bir sürü saç sakal, kil, tüy, yün
17. Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
18. Bir ayakkabı çekeceği
19. Bir adet ağaç gölgesi 20. Üç kuş kanadı sesi 21. Bir sürü kedi köpek 22. Bir marmara denizi 23. Camına yaslanip seyredilen iki piliç çevirmeci 24. Çalıp çalıp kaçılan bes melodili apartman zili 25. Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bir ömür.

Kadın hiç gitmeyecekmis gibi sever;Ama yeri gelir hiç sevmemiş gibi gider!

Kadın hiç gitmeyecekmis gibi sever;
Ama yeri gelir hiç sevmemiş gibi gider!

– Can Dündar

” Başkalarının gelişimine yönelik yapılan yardımlar ne kadar basit ve önemsiz gibi görünürse görünsün, yapılan yardımın nerelere varacağını anlayabilmek mümkün değildir.

File:Paul Brunton.jpg
” Başkalarının gelişimine yönelik yapılan yardımlar ne kadar basit ve önemsiz gibi görünürse görünsün, yapılan yardımın nerelere varacağını anlayabilmek mümkün değildir. Bu tesir sizden başkalarına, onlardan da diğerlerine ulaşarak suda genişleyen halkalar gibi bir zaman ve mekan sınırlaması olmaksızın yayılacaktır.”
 Paul Brunton

Say Ki Öldün! Yalvardın, Yakardın; Sana BirGün Daha Verildi. ”İşte Bugünü O Gün Bil, Öyle Yaşa!..

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür öz saygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına…
Pablo Neruda

Can Yücel’in Mal Varlığı…

1-Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen 

2-Gökyüzünde bi bulut
3-Bitliste beş minare
4-Bir yazlık biri kışlık iki platonik sevgili
5-Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp
sigaraiçilen beyaz duvarı
6-Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7-Palandökende bi palan, iki döken
8-Kostamonu da üç kasto
9-Üç fay hattı
10-Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11-Dünyada mekan
12-Ahirette iman
13-Denizde kum
14-Uzayda yerçekimsizlik
15-Bi çuval gazoz kapağı
16-Bi kiprit kutusu sigara izmariti
17-Onsekiz saç biti
18-Biri ingilizce 6 adet küfür
19-Yirmi tane boş naylon poşet
20-Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht
21-Bi sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
22-Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
23-Bi ayakkabı çekeceği
24-Üç don lastiği
25-İki büyük taş kütlesi
26-Bir adet ağaç gölgesi
27-Üç kuş kanadı sesi
28-Bi sürü kedi köpek
29-Bi marmara denizi
30-Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
31-Her aksam karıştırılan dört çöp bidonu
32-Çalip çalip kaçılan beş melodili apartman zili
33-Nakit 15 lira
34-Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bi ömür…

Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar…

“İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.”
(Benjamin Franklin)

Dört Anlaşma…

Dört anlaşma

Dört anlaşma

Geçtiğimiz günlerde kişisel gelişimle ilgili Don Miguel Ruiz’in “Dört Anlaşma” adlı kitabını okudum. Kitapta yazılan bilgiler insanlar arası ilişkilerde yaptığımız birçok hatayı gözler önüne sermektedir. Bizlerin insan olarak yaptığımız en büyük hata, karşımızdaki kişiyle nasıl konuşmamız gerektiğini bilememizdir. Gerçekleşen konuşmalardan, yapılan davranışlardan varsayımlar yapmak ve bunları gerçekmiş gibi algılamak çoğu insanın yaptığı en belirgin özelliklerimizden biridir. Yaşadığımız dünyayı cennete çevirmek bizim elimizdedir, ancak bunu nasıl yapacağımızı ne yazık ki bilememekteyiz. Ben de kısaca bu bilgilere değinerek okuyanlarımla paylaşmak istiyorum.

Toltek bilgeliği bugün halâ bir kısım Meksika Kızılderilileri tarafından uygulanan canlı bir öğretidir. Bir Toltek kendini doğanın ve evrenin bir parçası olarak görür ve doğal yasalara uyumlu bir yaşam sürmeyi amaçlar. “Bilgi insanı” anlamına gelen Toltekler kadın-erkek gibi cinsiyet ayırımı yapmadığı gibi, canlı-cansız ayırımı da yapmazlar. Resmi tarih Tolteklerin 9. ve 12. Yüzyılları arasında yaşadığı söylense de kökenleri tarihin karanlıklarına kadar uzanır. Toltekler, Tula şehrinin dağılmasından sonra birçok kollara ayrılmıştır. Bunlardan en bilinenleri Wirrarika, Aztek ve Maya’dır. Bugün Maya-Toltek bilgeliğindeki derin astronomi bilgilerinin isabetliği günümüz bilim insanlarını halâ şaşkınlığa düşürmektedir. Toltekler görmeye, öğrenmeye, uygulamaya önem veriyor, tapınma onlar için bir anlam ifade etmiyor. Son bin küsür yıldır atalarından öğrendikleri bilgeliği gizlemek ve varlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürütmek zorunda kaldılar. Bir taraftan Avrupalıların topraklarını istila etmesi, diğer taraftan birkaç çırağın öğretileri kendi çıkarları uğruna sorumsuzca kullanması sonucu ustalar bu bilgileri bilgece kullanmaya hazır olmayan kişilerden ya da bireysel kazanç uğruna bilerek yanlış kullanan insanlardan korumak gereğini duydular. Toltek bilgisi korunarak nesilden nesle aktarıldı. Yüzlerce yıldır gizli tutulan bu saklı bilgilerin şimdi paylaşılma zamanı geldiği söylenildi. Eski Toltek kehanetleri, içinde bulunduğumuz çağın bu bilgeliğe geri dönmenin gerekli olacağı çağ olduğu söyleniyor. Don Miguel Ruiz bizimle Toltek öğretilerini paylaşmak için görevlendirilmiş bir öğreticidir.

*Üç bin yıl önce tıpkı sizin ve benim gibi bir insan dağlarla çevrili bir şehrin yakınında yaşıyordu. İnsan, atalarının tıbbi bilgilerini öğrenmek üzere eğitim görüyordu. Yeni ay gecesinde mağarasından çıktı, hayatının bir anda büyük bir dönüşüme uğradığını hissediyordu. Ellerine baktı, bedenini hissetti ve kendi sesini duydu. “Ben ışıktan oluştum, ben yıldızlardan oluştum, her şey ışıktan oluştu ve aradaki boşluk boş değil” dedi. Yıldızlara tonal, yıldızların arasındaki ışığa da nagual adını verdi. İkisinin arasındaki alanı ve uyumu yaratanın Yaşam ya da Tasarlayan olduğunu anladı. Varolan her şeyin tek bir yaşayan varlık olduğunu biliyordu artık. Işık yaşamın bilgi taşıyıcısı idi. Işık canlıydı ve tüm bilgiyi ihtiva ediyordu. Ve şunu keşfetti: Varolan her şey tanrı dediğimiz tek olan canlının değişik ifadeleridir. Her şey Tanrı’dır. İnsanın algılaması, ışığın ışığı algılamasından başka bir şey değildir. Maddenin bir ayna olduğunu da gördü. Her şey ışığı yansıtan ve bu ışıkla görüntüler yaratan bir aynadır. “İllüzyon dünyası, rüya kendimizi olduğumuz gibi görmeyi engelleyen bir duman gibidir. Gerçek biz saf sevgi, saf ışığız” dedi. Diğer insanları ve doğayı bir başka algıladığını fark ettiğinde şaşkınlığa düştü. Her şeyde kendisini görüyordu. Her insan, her hayvan, her ağaç, su, yağmur, bulut, toprak kendisiydi. Hayatın tonal ve naguali farklı farklı karıştırarak milyarlarca farklı hayatın ifadelerini yarattığını gördü. Bildiklerini anlatabilecek sözler bulamıyordu. O herkesi çok iyi anlayabiliyor, ama hiç kimse onu anlayamıyordu.

Şu anda gördüğümüz ve işittiğimiz her şey bir rüyadır. İnsanlar her an rüya görüyor. Beyin uyanıkken de uyurken de rüya görür. Biz doğmadan önce doğan insanlar dışarıda kocaman bir rüya yarattı. Buna toplumsal rüya ya da gezegensel rüya diyebiliriz. Gezegensel rüya milyarlarca bireysel rüyanın oluşturduğu kolektif rüyadır. Küçük bireysel rüyalar bir araya geldiğinde aile rüyası, toplum rüyası, şehir rüyası, ülke rüyası ve sonunda insanlık rüyasını yaratıyor. Gezegensel rüya toplumsal kuralları, inançları, yasaları, dinleri, değişik kültürleri, okulları, sosyal olayları içinde barındırıyor. Bizden önce doğan, daha önce yaşamış insanlar bize nasıl toplumsal rüyaya uygun rüya görmemiz gerektiğini öğretiyor. Yeni doğan çocuğun dikkatini toplumsal rüyanın sayısız kurallarına odaklıyoruz ve bu kuralları onun zihnine empoze ediyoruz. Toplumsal rüya neye inanmamız gerektiğini bize öğretiyor. Bu konuştuğumuz dille başlar. Her harf, her sözcük bir anlaşmadır. Çocuklar yetişkinlerin söylediği her şeye inanır, büyüklerin anlaşmalarına katılırız. Bu süreç insanların ehlileştirme sürecidir. Ehlileşme yoluyla nasıl yaşayacağımızı ve nasıl rüya göreceğimizi öğreniyoruz. Toplumsal rüya bize nasıl insan olacağımızı öğretir. Tabii yargılamayı da öğreniriz. Kendimizi, başka insanları yargılarız. Ailede anne babayı, okulda öğretmenleri memnun etmeye çalışır ve bir oyuncu olmaya başlarız. Kendimiz olmaktan korkarız, çünkü kendimiz olduğumuzda reddedilmekten korkarız. Başkalarının birer kopyası oluruz. Bir şeyleri biraz olsun anlamaya başladığımız bir yaşa geldiğimizde “hayır” sözcüğünü öğreniriz. Yetişkinlere karşı çıkarız çünkü özgürlüğümüzü korumak isteriz, kendimiz olmak isteriz. Bir süre sonra korkmaya başlarız çünkü yanlış bir şey yaptığımızda cezalandırılacağımızı biliriz. Zihnimizde herkesi ve her şeyi yargılayan bir yargıç vardır. Ne yapıp ne yapmamamız gerektiği, ne düşünüp ne düşünmememiz gerektiği, ne hissedip ne hissetmememiz gerektiği, her şey bu yargıcın boyundurluğu altındadır. Yasaya aykırı davrandığımızda yargıç suçlu olduğumuza karar verir. Cezalandırılmamız ve utanç duymamız gerekir. Bu suçlama yaşamımız boyunca her gün defalarca olur. Bu yargılamadan payını alan bir başka parçamız daha vardır. Bu parçamıza kurban denilir. Kurban suçlamayı, suçluluk duygusunu ve utancı taşımak zorundadır. İçimizdeki yargıç tüm kararlarını bu yasalara göre alır ve mahkum eder. Kurban suçluluk duygusunu ve cezasını çeker. Gerçek adalet her hatanın bedelini bir kez ödetir. Gerçek adaletsizlik de her hatanın bedelini tekrar tekrar ödetir. Dünyada aynı hatanın bedelini binlerce kez ödeyen tek canlı insandır. Bir hata yaparız kendimizi yargılarız, kendimizi suçlu buluruz, kendimize ceza veririz. Hatalarımızı her hatırlayışımızda kendimizi tekrar tekrar yargılarız. Eğer çevremizdeki insanlar bize hatalarımızı sık sık hatırlatıyorlarsa bu ceza bir türlü bitmez. Bizler de başkalarının yanlışını her hatırlattığımızda aynı hatanın bedelini onlara defalarca ödetiriz.

İnsanlık gerçeğin, adaletin ve güzelliğin arayışını sürdürüyor. Gerçeği göremiyoruz, gerçekten kim olduğumuzu, özgür olmadığımızı anlayamıyoruz. Hiç kimse bize kendimizin zarar verdiğinden daha fazla zarar veremez. Bize zarar veren içimizdeki yargıç, kurban ve inanç sistemimizdir. Kendimizle yapacağımız dört anlaşma ile cehennem rüyasının içinde yaşamak yerine yeni bir rüya, bireysel cennet rüyanızı yaratacaksınız.

1. ANLAŞMA

KULLANDIĞINIZ SÖZCÜKLERİ ÖZENLE SEÇİN

İlk anlaşma dört anlaşmanın en önemlisidir ve aynı zamanda uyulması en zor olan anlaşmadır. Sadece bu anlaşmayla bile dünyadaki cennet denilen varoluş boyutuna erişebilirsiniz. Söz insan olarak sahip olduğumuz en güçlü araçtır, söz büyü aracıdır. Ama iki yanı keskin kılıç gibi sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir. Kılıcın bir yanı sözün kötüye kullanımıdır. Bu kullanım cehennemi yaratır. Diğer yanı ise sözün mükemmel kullanımıdır. Bu da güzellik, sevgi ve dünyadaki cenneti yaratır. Söz öylesine güçlüdür ki, bir söz milyonlarca insanın yaşamını değiştirebilir ya da yok edebilir. İnsan zihni sürekli tohumların ekildiği verimli toprak gibidir. Tohumlar düşünceler, fikirler ve kavramlardır. Burada tek problem genellikle bu verimli toprağa korku tohumları ekilir. Ehlileştirme sürecinde ebeveynlerimiz, kardeşlerimiz, yakınlarımız bizimle ilgili düşüncelerini düşüncesizce söylediler. Biz bu düşüncelere inanırız ve zihin bu inanç doğrultusunda sayısız kanıtlar sunar. Bir gün bir kimse başka bir sözle zihninize tohum eker ve yeni bir anlaşma yaparsınız. Bu anlaşma ile artık kendinizi eskisi gibi hissetmez, zihnimiz de bize kötü kanıtlar sunamaz. Sözün yanlış kullanımı nesilden nesle aktarılır. Benzer şeyleri kendi çocuklarımıza ne kadar sık yapıyoruz. Onlarla ilgili olumsuz birçok fikir beyan ediyoruz. Ve çocuklarımız kara büyüğü yıllarca taşıyor. Kara büyüğü bize yapanlar bizi seven insanlar oluyor. Ama ne yaptıklarının farkında bile olmaksızın. Bu nedenle onları affetmeliyiz, onlar ne yaptığını bilmiyor. Sözlerimizin arı olması çok önemlidir. Arı saf, temiz, kusursuz, eksiksiz anlamına geliyor, “günahsız” demektir. Dinler günah ve günahkarlardan bahseder. Günah kendi doğana karşı yaptığın her şeydir. Kendi varlığına karşı hissettiğin, inandığın ya da söylediğin her şey günahtır. Herhangi bir şey için kendini yargıladığında veya suçladığında kendine karşı olmuş olursun. Günahsız olmak bunun tam zıddıdır. Saflık, arılık kendine düşmanca davranmamaktır. Günahsız olmak demek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek ama kendini yargılamamak ve suçlamamak anlamına gelir. “Günahsız” sözler kullanmak enerjinin doğru kullanımıdır. Sözümüzde “günahsız” değiliz. Genellikle sözü kendi bireysel zehrimizi akıtmak için, kızgınlığımızı, kıskançlığımızı, çekememezliğimizi ve nefretimizi ifade etmek için kullanıyoruz. Birinci anlaşmayı kavradığımızda yaşamınızda olabilecek tüm değişimleri de görmeye başlarsınız. Önce kendinizle olan ilişkinizde değişim olur, sonra diğer insanlarla, özellikle sevdiğiniz kişilerle olan ilişkileriniz derinden farklılaşır. Sözlerinize göstereceğiniz dikkat ve seçimlilik size bir şey daha kazandıracaktır. Bağışıklık. Başkalarının negatif telkinlerine karşı bağışıklık kazanacak ve size söylenen olumsuz sözlerden etkilenmez hale geleceksiniz. Sözleriniz “günahsız” ise kendinizi iyi, mutlu ve huzurlu hissedersiniz. Bu tohuma bakın, onu besleyin, büyütün. Bu tohum zihninizde geliştikçe daha fazla tohumlar yaratacaktır. Bu anlaşma çok güçlüdür, sözlerinizi sevginizi paylaşmak için kullanın. Sözlerinizi size acı veren küçük anlaşmalarınızı bozmak için kullanın. Bu anlaşmayla farklı bir rüya yaratabilirsiniz. Cehennemde yaşayan binlerce insanın arasında bile cenneti yaşayabilirsiniz. Cehennem size yaklaşamaz.

2. ANLAŞMA

HİÇBİR ŞEYİ KİŞİSEL ALGILAMAYIN

Etrafınızda olan biten hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Bireysel önemlilik ya da kişisel algılamak bencilliğin en üst düzeydeki ifadesidir. Her şeyin merkezinde kendimiz olduğunu düşünürüz. Kişisel algılamak sizi kara büyücüler için kolay bir av haline getirir, sizi istedikleri zehirle besleyebilirler, siz de söylenenleri kişisel algıladığınız için zehri afiyetle yutarsınız. Onların yaptıkları, hissettikleri kendi bireysel rüyaları, kendi anlaşmalarının bir yansımasıdır. “Söylediklerin beni incitiyor” da diyebilirsiniz. Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz. Bu filmde yönetmen de, yapımcı da, başrol oyuncusu da sizsiniz. Diğer herkes yardımcı oyunculardır. İnsanları kişisel algılamadan gerçekte oldukları gibi görebilmeyi başardığımızda asla onların söylediği ya da yaptığı şeylerden incinmeyiz. Size yalan da söyleseler bundan incinmezsiniz çünkü onların korktukları için yalan söylediklerini bilirsiniz. Kişisel algılamamayı alışkanlık haline getirdiğinizde kızgınlığınız, kıskançlığınız, fesat duygularınız yok olur, üzüntüleriniz bile kaybolur. Kişisel algılamadığınızda olağanüstü bir özgürlüğe kavuşursunuz. Bunu gerçekten anladığınızda başkalarının özensizce ve bilinçsizce söylediği sözler ya da davranışlar sizi incitemez.

3. ANLAŞMA

VARSAYIMDA BULUNMAYIN

Üçüncü anlaşma varsayımda bulunmamaktır. Her şeyle ilgili varsayımda bulunma eğilimimiz vardır. Buradaki problem varsayımlarımızın gerçek olduğuna inanmamızdır. Probleme davetiye çıkarırız. Dedikodunun, cehennem rüyasında insanların iletişim biçimi ve birbirlerine zehir aktarım yolu olduğunu unutmayın. Bir şeyi anlamadığımızda varsayımlarda bulunarak ona anlam vermeye çalışırız. Soru sormak daima varsayımda bulunmaktan iyidir. İlişkide varsayımlar kavgalarımızın, zorluklarımızın, sevdiğimizi iddia ettiğimiz kişileri yanlış anlamamızın nedenidir. Birileri bize bir şey söylediğinde de varsayımda bulunuruz, söylemediklerinde de varsayımda bulunuruz. Herkesin hayatı bizim gibi algılaması gerektiğini ya da algıladığını varsayarız. İnsanların en büyük varsayımı budur. İnsanları değiştirmeden oldukları gibi kabul edebilmektir. Eğer onları değiştirmeye çalışıyorsak, bu onlardan gerçekten hoşlanmadığımız anlamına gelir. Aynı zamanda karşımızdaki kişi de bizi olduğumuz gibi kabul etmeli, bizi değiştirmeye çalışmamalıdır. Bu yol bireysel özgürlüğün yoludur, ruh içinizde özgürce dolaşır. Bu niyetin ustalığı, ruhun ustalığı, sevginin ustalığı, değer bilmenin ustalığı, yaşamın ustalığıdır. Bu ustalık, Toltek’in amacıdır.

4.  ANLAŞMA

DAİMA YAPABİLDİĞİNİN EN İYİSİNİ YAP

Her koşul altında daima en iyisini yapın, ne daha fazla ne de daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var. An, her an değiştiği için asla “en iyiniz” olmayacaktır. Her şey canlıdır ve her an değişim halindedir. Sabah taze ve enerjik olarak yaptığınız “en iyi” akşamın yorgunluğunda yaptığınız “en iyi”den daha iyi olacaktır. “En iyiniz” sağlıklı ya da hasta olmanıza göre değişecektir. Mutlu ya da üzgün, kızgın ya da kıskanç olmanıza göre “en iyiniz” değişecektir. Ne daha fazla ne daha az. Daha fazla yapmak için kendinizi zorladığınızda gerekenden daha fazla enerji sarf etmiş olacağınızdan, bedeniniz yorgun düştüğü için kendinize iyilik yapmış olmazsınız. “En iyiniz”den daha az yaptığınızda ise kendinizi yargılarsınız, suçluluk ve pişmanlık duyarsınız. Kendinize saygı duymakta zorlanırsınız.

Bu dört anlaşmayı yaşama geçirdiğinizde cehennemde yaşamanız olanaksızdır. Sözlerinizde özenli olduğunuzda, hiçbir şeyi kişisel algılamadığınızda, varsayımlarda bulunmadığınızda, daima yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda harika bir yaşamınız olacaktır. Yaşamınızın kontrolü yüzde yüz sizin elinizde, sizin yönetiminizde olacaktır.

Herkes özgürlük istiyor. İki üç yaşlarında bir çocuğa baktığımızda özgür bir insan görürüz. Çünkü o istediğini yapıyor. Tıpkı bir çiçek, bir ağaç, bir hayvan gibi özgür. Henüz ehlileştirilmemiştir. Oyun oynamaktan korkmuyor. Geçmiş ve gelecekle ilgilenmiyor, sadece anda yaşıyor. Gerçek siz, hiç büyümemiş olan içinizdeki o küçücük çocuktur. Bazen içimizdeki çocuk dışarıya çıkar, o anlarda kendimizi mutlu hissederiz. Eğlenirken, oynarken, kendimizi bir şekilde ifade ettiğimiz anlarda çocuk dışarıdadır. Bu anlar yaşamımızın en mutlu anlarıdır. Gerçek siz dışarıya çıktığında geçmişte takılmazsınız ve gelecekle ilgili endişe duymazsınız. O anlarda çocuk gibi olursunuz. Toltek olmak bir yaşam yoludur. Ve bir Toltek bilgedir, çılgındır, cesurdur, özgürdür.

Hep birlikte dünyamızı cennete çevirmemiz dileğimle…

milliyet blogdan alıntıdır kitabı okumanızı öneririm…

Farenin İbretlik Hikayesi

Ormanın birinde sürekli diğer hayvanlara musallat olan bir fare yaşamaktadır.
Fareden çok çeken hayvanlar günün birinde toplanır ve ondan kurtulma görevini “ezeli düşmanı” kediye verir.

Farenin peşine düşen kedi onu bir ağacın altında olacaklardan habersiz beklerken görür, usta bir avcı gibi sessizce yaklaşır arkasından.
Pençesini kaldırır, ama kedinin gölgesini gören fare şimşek hızıyla fırlar.
Hızlı bir kovalamaca sonunda düz bir ovaya gelirler. Sağına soluna bakan fare kaçacak yer olmadığını görür.
Tek çare, düz ovanın ortasında yalnız başına otlamakta olan inektir. Nefes nefese ineğin yanına doğru koşar ve başlar yalvarmaya.
Fareden az çekmeyen inek önce yardım etmek istemez ama yalvarmalarına fazla dayanamaz ve onu saklamaya razı olur.
“Peki, peki. Uzatma da geç şöyle arkama” der inek.
Fare arkasına geçince inek pisliğini üzerine bırakır.
Fare pisliğin içinde kaybolur, ancak dik kuyruğu dışarıda kalmıştır.
Kuyruğu gören kedi hemen ineğin yanına gelir.
Kuyruğundan tuttuğu gibi fareyi pislikten çıkarır ve oracıkta YER!

***

Bu hikayeden çıkarılacak ders:
1. Üzerinize her pislik atan düşmanınız değildir.
2. Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir.
3. Boğazınıza kadar pisliğe gömülmüşseniz, kuyruğu fazla dik tutmayın.

 

O’kuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın. “

 

 

 

“ Aradığın şey ‘O’ kitaplarda değil, aradığın şeyi O’kuyarak bulamazsın.
Sende eksik olan şeyi gözlerinle tamamlayamazsın.
Aradığın şeyi Dünya’da arayacaksın, aradığın şeyi yüreğinle bulacaksın.
Dünya’da ki tüm kitaplar, tüm hesaplar, akıl O’yunları, sayfalarca laflar, sevginin yerini tutmaz.
O’kuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın. “
Şems-i Tebrizi

”I am still learning.”- Michelangelo, age 87.

Kendini Hayat Boyu Çekirge Olmaya Adamışların Sayfasıdır…

Her gününüz bayram olsun..!

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan…
Görmenin nasıl bir bayram oldugunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık… … Sızlamayan her organ, hele de burun diregi bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayip “çok sükür bugünü de gördük” diyebilmek…
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmus bir ilişkiyi bitirmek de öyle…
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendigine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarini müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
“Ona güvenmistim, yanılmamışım” sözü bayramdır. Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur. Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!
Can Yücel

Aldigin yara, Isigin sana akacagi yerdir.

Onemli bir uyumlanma ve onaylama calismasi…. Acik bir kalple, yureginizin en derininden aksin..her bir hucrenizde hissedin, yuksek sesle titresimi hissederek lutfen…
BAĞIŞLAMA… … “Kimse bana kötülük yapamaz ve beni üzemez, çünkü her şeyi ben seçiyorum…
Bağışlıyor ve bırakıyorum. Anlıyor ve biliyorum. Kendi hayatımın yaratıcısıyım. Seçerek, planlayarak bu yaşamımı ve birlikte olacağım yol arkadaşlarımı seçtim. Annemi, babamı, arkadaslarimi ve diğerlerini.
Benim için en faydalı sonuçları almak üzere ince planlar yaptım. Yüksek Benlik düzeyinde en uygun araçları yarattım.
Benim hayat amacıma en uygun kişileri. Daha çok anlayış daha çok bilgelik daha çok sevgi, ifade ve özgürlük için. Bu amaç, bilinçaltımın derinliklerinde benim onu keşfetmemi bekliyor.
Her an, her deneyim bu planı açığa çıkaran bir kurgu aslında. Zafiyetimi güce, acıyı sevince, yenilgiyi yengiye dönüştürmek için.
Anlıyor, bağışlıyor ve teşekkür ediyorum. Bu hayatımı bu şekilde planladığım için kendimi kutluyorum ve sonra meleklere teşekkür ediyorum ve bütün bu olanakları bana koşulsuz sunduğu için Tanrı’ya.
Bana sevgisini sunmayanlar içimdeki sevgiyi, beni onaylamayanlar kendimi keşfetmeyi, beni anlamayanlar ifade gücümü arttırmak için benimleydiler. Onlara teşekkür ediyorum.
Bu rolü onlara ben vermiştim. Onlar da benle oynamayı istediler. Beni üzen, beni yoran, bana haksızlık eden, beni aldatan insanlar yapabileceklerinin en iyisini yaptılar. Daha fazlasını ve daha başkasını yapamazlardı. Zaten ben onları bunun için seçtim. Ben de yapabileceğimin en iyisini yapıyorum. Bağışlıyor ve teşekkür ediyorum.
Aynı sahneyi paylaşan oyuncular gibiyiz onlarla. Şimdi bu anlayışımdan doğan ışığı onların varlığına gönderiyorum. İhtiyacım olan bütün kaynakların kendi içimde olduğunu kabul ediyorum.
Onları kullandıkça başka insanlara duyduğum bağımlılık kayboluyor ve ben onlarla gerçek bir sevgiden beslenen gerçek bir ilişki kuruyorum.
Hayatımın efendisi olduğumu biliyorum. Mutluluğu, kendimi ifade etmeyi seçiyorum.
Her düşüncemin, her davranışımın hayatıma şekil veren araçlar olduğunu bilerek yaşıyorum.
Hayatımla inançlarım arasındaki birebir ilişkiyi biliyorum. Bu yüzden dikkatli, özenli ve düşünerek yaşıyorum.
Konuşurken yaratıyorum. Ve eylem halinde gelecek şekilleniyor.
Beni güçsüz bırakan ve sınırlandıran bütün inançlarımı bir bir değiştiriyorum. Yerine beni geliştiren, büyüten inanç ve düşünceleri koyuyorum.
Mazeret aramadan, ertelemeden ve küsmeden devam ediyorum yoluma.
Hayatımın bütün olaylarının ve hayatımdaki insanlarla yaşadıklarımın gerisindeki anlamı bir bir çözüyorum. Orada benim asıl hayat amacım gizli. Ben bu amacı gerçekleştirmek için geldim.
Şimdi gücümü kabul ediyor ve ele alıyorum…
Sevgi ve Isikla….”
Haktan AKDOĞANFoto: ” Aldigin yara, Isigin sana akacagi yerdir..” Rumi

Kimi istersen onu seç ama önce kendini seç.

Kimi istersen onu seç ama önce kendini seç. Kendin için yaşa, kendin için sev, kendin için aşık ol… Kendini beğen ve kendini dinle her zaman. Ancak o zaman bulabilirsin mutluluğun formülünü.
Düşün ki; çok seviyorsun dans etmeyi. Ruhunu doyuruyorsun ve hayatın vazgeçilmezleri arasında. Öyleyse dans et. Durma, kimsenin seni engellemesine izin verme…. Sırf başkaları mutlu olacak diye oturma sandalyeye, kalk ve pistin ortasına ilerle. Sonra dönmeye başla yorulana kadar, bacakların ağrıyana kadar dans et. ”Ne derler” diye düşünme, bırak konuşsunlar. Sen mutlu olacaksın gerisinin önemi yok.
Kendini yollara mı vurmak istiyorsunbin ilk otobüse. Nereye gittiğine bile bakma, çık yola. Bir haber ver yeter, nereye gittiğini soranlara “Kendime gidiyorum” de. Kes dünyayla iletişimini ne olur? Bir mola yerinde pilav üstü kuru yerken alacağın tadı düşün. Kayboluşlar insan kendini buldurur bazen. Hem keşfetmek diye de bir şey var bu dünyada. Serüvenci bir ruhun varsa bundan kime ne?
Bir kaşif olmanın hazzını yaşa. Geride kalanları unutma elbette ama onlar da beklemeyi bilsinler. Çok mu beğendin vitrindeki giysiyi, al o zaman. ”Çok mini çok renkli çok frapan çok sakil” mi diyecekler? Bırak desinlersen kendine yakıştırıyorsun ya bu yeter. Giy ve bak aynaya. Nasıl iyi hissediyorsun değil mi? Öyleyse hadi şu kırmızı olanı da al.
Eskileri çıkar üzerinden ve onu giyerek git evine. Şaşırsınlar. “Bu da nereden çıktı şimdi?” diyene “Kendim için aldım, kendime aldım” de gitsin. Boşver gerisini… Kim kötü düşünürse düşünsün aldırma kötü düşünce kötü söz gibi sahibini bağlar. Sen başla şarkı söylemeye. Bağıra bağıra söyle hem de. Şarkının sözlerini bilmiyorsan uydur ne olacak ki? Merak etme kınamazlar seni. Kınarlarsa da bu onların sorunusen eğleniyorsun ya… Kendi besteni kendin yapkendi sözünü kendin yaz ve söyle. ”Bu şarkı da nereden çıktı? diye sorarlarsa “Kendime yazdım” de… Ne yaparsan kendin için yap kendini eğlendir önce. Sen mutlu ol kisenin mutluluğun başkalarını da mutlu etsin.
Mutsuzken, kimseyi mutlu edemezsin unutma. Ve sakın herkesi birden mutlu etmeye çalışma çünkü olamazlar.