Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim.

Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim.

Atatürk

“Sahip olduğunuz her şey bir bavula sığmalı; o zaman zihniniz özgür olabilir “…

“Sahip olduğunuz her şey bir bavula sığmalı; o zaman zihniniz özgür olabilir “…
-Charles Bukowski-

Hayata Tutunmak…


Kumsala varan güneş ışınları kuma gömülü kaplumbağa yumurtalarını ısıtır. Yumurtalar yuvanın içinde gelişir ve iki ay sonra çatlamaya hazır hale gelirler. Yavrular burunlarının ucundaki sivri kısım ile yumurta kabukların…ı delmeye başlarlar. Bu özel sivri kısım yumurtadan çıkınca kaybolur. Yavrular kabukları çatlatarak kırarlar. Hepsinin yumurtadan hemen hemen aynı zamanda çıkmaları gereklidir. Çünkü yuvadan kaçış işlemini elbirliğiyle yapmak zorundadırlar. Yavru kaplumbağalar başlarının üzerindeki kumu kazmaya başlarlar. Kum, boş kabuklarının üstüne düşerek çukurun içinde yükselmelerine olanak sağlayan basamaklar oluşturur. Birkaç gün içinde yuvanın tavanına varırlar. Derken bir gece veya bir sabah erken saatlerde kumsalda koyu renkli küçük kafalar ve yüzgeçler belirir. Beş santimetrelik yavrular sürünerek denize doğru yol alırlar..

Bir kadınla sadece sevişilmez!

 

Bak güzel kardeşim,

Bir kadınla sadece sevişilmez!

Yani kadın sadece sevişmek için yaratılmamıştır!

Bir kadın arkadaşın oldu mu bilmiyorum, olmadıysa hemen edin!

Çünkü bir erkeğin en yakın dostu bir kadın da olabilir!

Belki daha da iyi olabilir!

Önyargılarından arınırsın, kadınla sadece sevişilmediğini anlarsın!

Bir kadınla dertleşebilirsin!

Kadınla tavla oynayabilirsin!

Kadınla alışverişe gidebilirsin!

Kadınla sinemaya gidebilirsin!

Tüm bunları yaptın diye sonrasında sevişmek zorunda falan değilsin!

Bir kadın senin en yakın arkadaşın, moda tabirle, kankan olabilir!

Ve hatta kadın-erkek arkadaşlığı hemcins arkadaşlığından çok daha düzeyli olabilir bazen!

Sana öğretilen o ateşle-barut saçmalığından sıyrıl artık!

Kadınlarla sadece sevişilmez!

Bir kadın arkadaşla her şey yapılabilir!

Yürüyüşe çıkılabilir!

Bir köy kahvesinde sohbet edilebilir!

Evine davet edersin, birlikte yemek yapılabilir!

Tiyatroya gidilebilir!

Yani anlayacağın bir kadınla sevişmenin dışında da birçok şey yapılabilir!

Gelelim öteki yüzüne madalyonun…

Bir erkek de sadece sevişmek için yaratılmamıştır!

Bir erkek seni evine arkadaşça davet edebilir!

Bir erkekle kız arkadaşınla yaptığın sohbetin aynısını yapabilirsin!

Bir erkek seni sadece sevişmek için istemez!

Morali bozuk olabilir, bir arkadaşa ihtiyacı vardır, bir dost sesine muhtaçtır…

Seni, kardeşi gibi sevebilir…

Seninle zaman geçirmek istemesi senin bedenine sahip olmak istediği anlamına gelmez!

Eğer, bir kadın ve bir erkek arkadaşlığın ötesinde bir birlikteliğe sahipse onlara evde ne yaptığını sormamız sanırım bir muhabbetteki üçüncü kişinin durumuna düşmek demektir!

Sahi, senin hiç sevgilinde mi olmadı?

Olmadıysa, müsaitsen onu da edin!

Birlikte sinemaya gidin…

Sohbet edin…

Başını dizlerine daya sevgilinin…

Birlikte film izleyin…

Birlikte bir çay demleyin…

Sevişin…

Ha, bütün bunlar sana ters mi?

O zaman sen yapma güzel kardeşim!

Ama…

Karışma da!

Nesrin Yılmaz

YETERİNCE İYİ DEĞİL (Kalp Yolu İnzivası, 2013 Ekim, konuşma notlarından)

7 Kasım 2013, 18:36

Olan, olmakta olduğu zamanı öyle bir doldurur ki, orada tercihleriniz, memnuniyetsizlikleriniz ya da inançlarınız için yer yoktur.  Sorun geçmişi ve geleceği, olan ile, şimdi ile karıştırmamızdadır. Geçmişte ve gelecekte daima tercihlerimiz, memnuniyetsizliklerimiz, pişmanlıklarımız ya da endişelerimiz için bol yer vardır. 

Mesele ne kadar doğal ve kendiliğinden olduğunuz ne kadar öyle olmadığınızdır. Hakikate uyanabilmek için olguların oldukları gibi olmalarına, doğal olmalarına izin vermelisiniz. Doğal ve kendiliğinden olmayan bir olgu kusurludur, gerçek değildir ve zarar verir. İnsanı cehalete ve yanılgıya sürükler.

Kendiliğindenliğe ulaşmanın yolu bırakmaktan, fazla olandan arınmaktan geçer.

Doğduğumuz an itibariyle bir şey olmak üzere eğitiliriz. Olduğumuz hâl daima kusurludur. Öyle yemek yememeli böyle yemek yemeliyiz. Öyle konuşmamalı böyle konuşmalıyız. Şu okula gitmeli şu kitapları okumalıyız. Bizi biçimlendirmek üzere orada bulunan -meli’ler ve -malı’lar listesinden elimizden geldiğince çok şeyi yapabilmeliyiz. Elbette bizim de -meli ve -malı’larımız vardır. (Ben) Böyle olmalı, böyle olmamalıyım. (Durum, kişi, zaman, olay) Böyle olmalı ve böyle olmamalı.

Dünyadaki hemen hemen herkesin içinde “Bu (kişi, olay, durum…) yeterince iyi değil” algısı vardır. Üzerinde sakin sakin düşündüğümüzde bunun tersine karar versek bile, bir anda bir olayla karşı karşıya kaldığımızda, hemen yeterince iyi değil algısı beliriverir. Özellikle de bu olay bizim istediğimiz ve ulaşmaya, elde etmeye çalıştığımız ya da istemediğimiz, kurtulmaya çalıştığımız bir olaysa.

Yeterince iyi değil algısı zamanda iki yöne giden bir algıdır. İlk olarak geçmişe gider ve pişmanlık hissiyle yaşanır: keşke şöyle olsaydım, keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle olsaydı. İkinci olarak ise geleceğe gider ve endişe hissiyle yaşanır: ya şöyle olamazsam, ya şöyle olmazsa..?

Bu iki algı şimdiki zamandaki beni etkiler ve kendimi yetersiz bulmama sebep olur. Ben, geçmişin yarattığı “kusurlu bir varlık” olarak, kaçınılmaz bir şekilde gelecekte de kusurlu bir varlık olacak ve kusurlu işler yapacağım. Bu sebeple, bu kusurlu varlığın kusurlu şeyler yapmaması için onu ehlileştirmeli, yönetmeli, değiştirmeliyim. Kendimi bu halimle kabul etmek mi? ASLA!

İnsanların üzerinde yürüdükleri yol işte budur.

Çocukken en sevdiğim hikayelerden bir tanesi küçük kara balık hikayesiydi. Belki siz de okumuşsunuzdur o hikayeyi. Küçük kara balıkların en sevdiğim özelliği akıntının tersine yüzmeleridir. Manevi öğretiler de öyledir: herkesin gittiği yönün tersine gitmekten oluşurlar.

Bu, tuhaf ya da havalı görünmek ya da ilginç olmak için yaptığınız bir şey değildir. Sadece herkesin kaçtığı şeyin üzerine siz gülümseyerek yürürsünüz, herkesin tuttuğunu siz bırakırsınız, herkesin güldüğüne siz ağlar, herkesin ağladığına gülümsersiniz, doğal olarak da herkesin yaptığının tersini yaparsınız.

Bu nedenle uyanışa doğru ilerlediğimiz yolda ilk adım olduğumuz şeyi kabul etmektir. Hatta kabul etmekten öte olduğumuz şeyi olmayı öğrenmektir. Olduğumuz şey daima olan şey ile birlikte varolur. Olanı ve olduğumuz şeyi birbirinden ayıramayız. Olmaktan pişmanlık duyduğum ya da hayıflandığım şey geçmişin, olmak istediğim şey geleceğin ürünüyse, olduğum şey şimdinin ürünüdür.

İnsanın sabahtan akşama yaptığı şey memnun olmamaktır. Kusur bulmaktır. Ya ister ya istemez, ya reddeder ya arzular. Bu tür durumların hepsi aynı şeyi işaret eder: bundan memnun değilim. Bu olandan memnun değilim. Olandan memnun olmamak kendimden memnun olmamakla aynı şeydir. Memnuniyet “olanı” deneyimleyip, bununla ilgili bir yorum yapmaktan ibarettir. Aynı şekilde memnuniyetsizlik de böyledir. Her iki durumda da olanı şimdiki zamanda deneyimler ama yorumumu geçmiş bir zaman için, gerçekte varolmayan ve değiştiremeyeceğim bir zaman dilimi için yaparım. Bu yorumu yapmamın tek sebebi, benzer bir olayı gelecekte bu kez daha farklı, daha tercih ettiğim şekilde yapmaktır. Az önce anlattığım, pişmanlık ve endişe böyle doğar.

İşte size akışın tersine gitmek, bir küçük kara balık olmak için ipucu: geçmişi değiştiremezsiniz çünkü geçip gitti. Geleceği değiştiremezsiniz çünkü henüz gelmedi ve onun nelerden ibaret olacağını bilmiyorsunuz. Şimdiyi değiştiremezsiniz çünkü şimdi sürekli değişim halindedir ve siz ona odaklandığınız anda geçmiş olur. Yapabileceğiniz tek şey, geçmiş ve gelecek için yorumunuzu değiştirmektir. Eğer siz memnuniyetsizliğinizi bırakır ve kendinizi ne iseniz öyle kabul edebilirseniz olgular kendi başlarının çaresine bakarlar.

Eğer bana manevi yolu tek kelime ile özetle deseniz o zaman yanıtım, “Bırakmak” olur. Neyi bırakmak? Olmayanı. Fazla olanı. Şimdiki zamana uymayanı. Bana uymayanı. Gerçek olmayanı. İnançlarımı!

Memnuniyetsizliğim, inançtan başka bir şey değildir. Şimdiki zaman ve inanç ya da memnuniyetsizlik, arzu, nefret, istemek ya da istememek bir arada varolamaz. Şimdiki zaman, “olmak”tır, “tercih etmek ya da tercih etmemek” değil. Olmakta böyle şeylere yer yoktur. Olmakta, bu tür şeyler için boşluklar yoktur. Olan, olmakta olduğu zamanı öyle bir doldurur ki, orada tercihleriniz, memnuniyetsizlikleriniz ya da inançlarınız için yer yoktur.  Sorun geçmişi ve geleceği, olan ile, şimdi ile karıştırmamızdadır. Geçmişte ve gelecekte daima tercihlerimiz, memnuniyetsizliklerimiz, pişmanlıklarımız ya da endişelerimiz için bol yer vardır. Tek sorun, birine asla dönemeyeceğiniz, diğerinin ise asla gelmeyecek olmasıdır. İşte bırakmamız gereken şey, geçmiş ve gelecek ile ilgili gerçek olmayan ve şu anda geçerli olduklarını sandığımız bu inançlarımızdır. Bu derin bir uyku halidir, bir hipnozdur. Uyanamadığımız sürece, zamanı geçmişte ve gelecekte yaşanıyor sanır, şu anı bırakır, hayali olarak bu iki zaman içinde varolmaya çalışırız. Bunu yaparken de varolabileceğimiz tek zamanı, şimdiyi katlederiz. Şimdiyi katletmek, gerçekte olduğum şeyi katletmek ve yerine olmadığım bir şeyi, inançlardan oluşmuş bir hayali, egoyu koymaktır. Yürüyen bir ölüye dönüşmektir.

İşte biz, yürüdüğümüz yolda bunu “bırakırız”. Bir öğrenci olarak bunu öğrenir, bir öğretmen olarak bunu öğretiriz. Bırakır ve yaşamaya başlarız.

Bırakmak, olmaktır.

Cem Şen

Genç gülümsemiş; -“Bundan kolay ne var, fesin püskülünü hafif bir fiskeyle soldan sağa atarım” demiş.

Arkadaşları, yeni evli gence, bir çay sohbetinde:
-“Sen evleneli neredeyse bir sene oldu, ama maşallah sizin evden çıt çıkmıyor, siz hiç tartışmaz mısınız?” diye sorarlar.
“Hayır” diye cevaplar yeni evli genç ve ilave eder:
-“Akşam işten geldiğimde, kapı açılınca hanıma şöyle bir bakarım. Eğer hanım, eteğinin ucunu belinde topladıysa bilirim ki hanımın günü iyi geçmemiş ve havası yerinde değil.
Hiç ekmek, yemek sormadan usulca mutfağa süzülür, aceleyle birkaç lokma atıştı…rır ve ortalıktan toz olurum. Olur ya bazen de benim asabım bozuk olur. O zaman fesin püskülünü her zamankinin aksine soldan sarkıtırım.
O da bunu görür, asabi olduğumu anlar ve hiç sesini çıkarmaz, hemen yemeğimi, çayımı hazır eder. Etrafımda pervane gibi döner. Bu nedenle biz hiç kavga etmeyiz.
Dinleyenlerden biri: -“Peki birader, kapı açıldı, yenge eteğin ucunu belinde toplamış, sen de fesin püskülünü soldan sarkıtmışsın. İki taraf da asabi, o zaman ne olacak?” diye sormuş.
Ötekiler de “Hah! Şimdi ne olacak?” demiş.
Genç gülümsemiş; -“Bundan kolay ne var, fesin püskülünü hafif bir fiskeyle soldan sağa atarım” demiş.

Tanrı’ya İnanan Adam Olmak Kolay… Asıl Zorluk Tanrı’nın İnanacağı İnsan Olmakta…

Kısa Kısa Renkler…

1395187_10152025764468489_1079449842_n[1]

 

Komple Mavi Giyinmek; Sözünün Dinlenmesini İstiyorsan

Komple Beyaz Giyinmek; Seninle Hemfikirim Demek İstiyorsan

Komple Siyah Giyinmek; Suçluluk Duygunu Arttırmak İstiyorsan

Komple Gri Giymek; Kendini Kararsız Hissetmek İstiyorsan

Komple Kahverengi Giyinmek; Hastalığa Davetiye Çıkarmak İstiyorsan

Komple Kırmızı Giyinmek; O Anda Yaşadığın Duyguyu Arttırmak İstiyorsan İşe Yarar

En sağlıklısı rengarenk giyinmek

Bilge Çelik

Yaşam Önerileri…

 

 

 

Kullanmadığınız her şeyden kurtulun. (Arkadaşlar, kıyafetler, objeler…)

Yaşadığınız yeri ferah döşeyin. Sivri uçlu objelerden kaçının.

Yatağınızı pencereyle-kapı arasına koymayın.

Eski sevgiliye ait her türlü fotoğraf ve hediyeden kurtulun.

Mutfakta haftanın beş günü yemek pişirin. Kullandığınız ocak sayısı arttıkça eve gelen bereket artacaktır.

Evde kırık eşya tutmayın.

Bozuk muslukları yaptırın.

Çöpü 24 saatten fazla evde tutmayın

Sizi üzen fotoğrafları atın.

Kredi kartı ekstrelerini değil, ödeme yaptığınıza dair dekontları saklayın.

Maillerini, telefon rehberinizi boşalt.

Atacağın eşyaları tanımadığın insanlara ver ki bağın tamamen kopsun.

Yatağın üstüne lamba koymayın

Her gün yürüyüş yapın

Bilge Çelik

 

Oysa insanlar da ağaç gibidir. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse, o kadar kuvvetle toprağın altına inmek ister kökleri, karanlığa, derinliğe- kötülüğe……

Oysa insanlar da ağaç gibidir. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse, o kadar kuvvetle toprağın altına inmek ister kökleri, karanlığa, derinliğe- kötülüğe….
‘But it is with human beings as it is with this tree…. The more they aspire to the heights and the light, the more strongly their roots strive earthward, downward, into darkness, depths – into evil…..’
….Friedrich Nietzsche
 

“Hayatın %10’u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer %90‘ ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.”

“Hayatın %10’u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer %90‘ ına ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.”

Kadınlar hayatta en çok ne ister?

Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var , der. ”Kadınlar hayatta en çok ne ister?” budur bilmek istediğim… Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der. General sorar soruşturur bu çetin soru…nun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağı’ ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir. Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar:
-Kadınlar hayatta en çok ne ister? Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil… -Evlen benimle!.. O zaman öğrenirsin ancak istediğini…
Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit”e ve : -Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!.
Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar, ancak General cadıya da evlenmek için söz vermiştir.
Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki , o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada….. Konuşur cadı :
– Benim kaderim böyle…. Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim, der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım, yoksa sen gündüzleri dışarıdayken mi?…..
General düşünür ve:
– Sen bilirsin kararı kendin ver, der.
İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır.
Peki, bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir?
1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler.
2 .Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir.
3. İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır:)

Yeni tanıştığı kişi önce ilginç gelir, gittikçe derinden tanımak ve onunla ilgili her türlü bilgiye sahip olmak ister.

Yeni tanıştığı kişi önce ilginç gelir, gittikçe derinden tanımak ve onunla ilgili her türlü bilgiye sahip olmak ister. Önce hayran olur. Onu tanıdıkça alışmaya başlar. Beğenmediği özelliklerini değiştirmek ister.
Ona büyük anlamlar yüklediği için hayal kırıklıkları kaçınılmaz olur.
İlişki yıpranmaya başlar. Sonunda da biter.
Bazılarınız şimdi der ki, “Eee, n’apacağız o zaman?
Hiçbir şeyi abartmazsanız, o kişiyi sadece olduğu gibi kabul edip anlam yüklemeyi bırakırsanız, karşınızdaki kişinin aynanız olduğunu bilirseniz, ilişkiler de sorunsuz akar.
( Canan Yolaç )

YUNUS EMRE…

 
Taptuk Emre güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar.
Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus’a geldiği akşam o da demiş ki: – Yarabbi, bunlar hangi kulun adına dua ettil…erse, ben de onun adına yalvarıyorum sana, ne olur utandırma beni!.. Yunus’un duası biter bitmez, iki sofra birden gelmiş.
Erenler şaşırıp sormuşlar: – Ey Yunus, kimin adına dua ettin? Yunus bu soruya şu yanıtı vermiş: – Önce siz söyleyin. Erenler hep bir ağızdan demişler ki: – Taptuk’un dervişlerinden Yunus diye biri var, biz onun adına dua ettik. Yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden dergâha geri dönmüş ve Taptuk Emre’nin karısı Anabacı’ya sığınmış: – Anabacı, dergâhtan kaçmakla büyük bir kusur işledim.
Şimdi pişman olup geri döndüm. Ne olur şeyhime söyleyin; beni affetsin!.. Anabacı demiş ki: – Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. Gözleri iyi görmediği için bana: “Kim bu eşikte yatan?” diye sorar ben de “Yunus”, derim. “Hangi Yunus?” derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim “Yunus mu?” derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni.
O zaman kapan ayaklarına, “Bağışla suçumu” de. Yunus, Anabacı’nın dediğini yapıp, kapının eşiğine yatmış, ertesi sabah olan olmuş. Ayağı Yunus’a takılanTaptuk, Anabacı’ya sormuş: – Kim bu eşikte yatan? Anabacı cevap vermiş: – Yunus. -Bizim Yunus mu?
Bunun üzerine Yunus, Taptuk’un ayaklarına kapanmış ve sevincinden ağlamış

Bazen Sadece Yorgun Oluyor İnsan. Ne Küs, Ne Yalnız, Ne de Aşık.

 

 

Bazen Sadece Yorgun Oluyor  İnsan. Ne Küs, Ne Yalnız,  Ne de  Aşık.

Cemal Süreyya