“Agnès Hakkında Her Şey” programı 7-24 Mart tarihleri arasında sinemaseverleri bekliyor.

İstanbul Modern Sinema’nın Michael Haneke ile başlayan, Krzysztof Kieślowski, Chantal Akerman ve François Ozon’la devam eden retrospektif serisinin beşincisi, Agnès Varda’ya odaklanıyor. Varda’nın bugüne kadar yapılmış en geniş kapsamlı toplu gösterimi olan “Agnès Hakkında Her Şey” programında 33 film gösterilecek.

agnes varda
Kendisini “yaratıcı-tanık” olarak tanımlayan yönetmenin, sürekli kendini yenileyen bir enerjiye sahip filmografisinin tamamına yakını “Agnès Hakkında Her Şey” programında izleyiciyle buluşuyor.
Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden Varda’nın 19’u uzun metraj, 14’ü kısa olmak üzere 33 filmi program kapsamında gösterilecek.
Programda yer alan filmler arasında, Agnès Varda’nın büyüdüğü Sète yakınındaki bir kasabada yaşayan balıkçıların öyküsünü anlattığı ve sinemaya adım attığı filmi “Paralel Yaşamlar” bulunuyor.

paralel yaşamlar
La Pointe-Courte isimli bir balıkçı kasabasında yaşananları merkezine alan film, iki farklı hikâyeye odaklanır. Birinci hikâye balıkçı kasabasının olağan sorunlarını, buradaki gündelik yaşamı bir belgesel havasında ele alırken diğer hikâye, kasaba hayatının basit günlük koşturmacası ile zıtlık oluşturan bir ciddiyetle ilişkileri ve hayat üzerine sohbet eden genç bir çiftin konuşmalarını, yönetmenin fotoğrafçı geçmişinin izlerini taşıyan eşsiz bir görsellikle perdeye yansıtır.
Varda’nın henüz 26 yaşındayken çektiği ilk filmi “Paralel Yaşamlar” Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden kabul edilir.
Varda, ünlü sinema tarihçisi Georges Sadoul tarafından Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden biri olarak değerlendirilen Paralel Yaşamlar’dan sonra beş kısa belgesel yaptı.
Başyapıtı “5’ten 7’ye Cléo” Cannes Film Festivali Altın Palmiye adayı oldu.

beşten yediye
Zamanla eskimeyen, hep taze kalan film, genç ve güzel bir şarkıcı olan başkahramanı Cléo’nun kanser olduğunu öğrendikten sonraki iki saatini gerçek zamanlı olarak perdeye taşıyor.
Varda’nın sinemayı ve sinefilleri büyük bir sevgi ve neşeyle selamladığı bir film: “101 Gece”

101 gece
Filmde Michel Piccoli, duvarları film afişleri ve sinema tarihine dair hatıralarla bezeli, gösterişli, büyük bir evde yaşayan yüz yaşındaki eksantrik sinema delisi Simon Cinéma rolünde karşımıza çıkıyor.
Simon, hatıralarını kaydetmesine yardımcı olmak üzere 101 gün boyunca onu ziyaret edecek genç bir sinema öğrencisini işe alır. Bunun üzerine film bizi Simon Cinéma’nın sinemaya dair hatıralarında baş döndürücü bir yolculuğa çıkarır.
Onlarca filmden parçaların yanı sıra sinema sohbetlerinin de yer aldığı eğlenceli bir şova dönüşen bu yolculuğa Catherine Deneuve, Jeanne Moreau, Jean-Paul Belmondo, Robert De Niro, Harrison Ford ve Harry Dean Stanton gibi birçok ünlü oyuncu kendi sinema kariyerlerine ve deneyimlerine dair anılarını paylaşmak üzere bizzat katılıyor.

“İnsanların içi incelense, manzaralar bulunur orada. Bana gelince, içimi açarlarsa eğer, plajlar bulurlar…”
Varda “Agnès’in Plajları” adlı yapımda kendini böyle anlatıyor.
Bu otobiyografik belgeselde yaşamının bölümlerini oluşturan plajlara dönen Varda, kendi filmleri, imgeleri ve röportajları arasında sahneye çıkıyor. Yaşamı boyunca küçük defterlerde biriktirdiği notların ve topladığı fotoğrafların damga vurduğu filmde yönetmen, bir sahne fotoğrafçısı olarak çalışmaya başlamasını, sonra dünya sinemasında büyük etki yaratan Fransız Yeni Dalgası’nın erken dönem yönetmenlerinden biri oluşunu, kendisi de yönetmen olan eşi Jacques Demy ile yaşadıklarını, feminizmini, Küba, Çin ve ABD’ye yolculuklarını, bağımsız yapımcı olarak yaşamını ve ailesini mizahi ve duygulu bir dille paylaşıyor.
“Agnès Hakkında Her Şey” programı 7-24 Mart tarihleri arasında sinemaseverleri bekliyor.
91 yıldır “hayatta olan ve merak eden”, 65 yıldır sinema yapan Agnès Varda’nın programda izleyiciyle buluşacak filmleri arasında 1990’lı yıllarda, kaybettiği eşi, ünlü yönetmen Jacques Demy’e adadığı belgeseller de yer alıyor.

kaynak: onedio

Tecrübe…

52762385_288911281778759_1028215058993250304_n[1]

Enerji…

52774239_395527121257763_3530501016103419904_n[1]

AYNA ÇALIŞMASI

anette inselberg ayna çalışması
Bir kişiye kızdığımız ya da bir olaya üzüldüğümüz zaman, burada kendi içimize dönüp aramamız gereken üç şey vardır.1. Bu olay, negatif bir bilinçaltı kaydımı değiştirmem gerektiğini mi haber veriyor?
2. Bu olay ya da kişi, hangi korkumun düğmesine basıyor?
3. Bu kişi bana aynalık mı yapıyor?
….Birinin bize aynalık yapması ne demektir?
Birinin bize aynalık yapması demek, bize kabul etmediğimiz ve kimse fark etmesin diye büyük bir gayretle kendimizden bile sakladığımız yönlerimizi göstermesi demektir. Hayatımızda bu işle görevli kişiler genellikle çocuklarımızdır. Çocuğu olanlar, çocuklarındaki beğenmedikleri davranışları kendileri nerede, ne zaman ve ne şekilde yaptıklarını bularak kendilerini önemli ölçüde değiştirebilirler.
Birine bir sıfat söylüyorsanız, örneğin kıskanç diyorsanız, siz nerede, ne zaman ve nasıl kıskançlık yaptığınızı bulup bu huyunuzu ya değiştirir ya da kıskançlık yapan kişileri de, kendiniz gibi kabul edersiniz.

Bir arkadaşım ayna çalışması yaparken dolandırıcılara çok kızdığını, fakat kimseyi dolandırmadığını ısrarla iddia ediyordu. Halbuki bir saat önce birlikte yemek yerken bize şöyle bir olay anlatmıştı:
Birbirlerine çok benzeyen ikiz kızlarından birisi hastalanmış. Hasta olanın gidip bir resmi dairede imza atması gerekiyormuş. Arkadaşım da hasta olanı evden çıkarmamak için, sağlıklı olan ikizini götürüp onun adına imza attırmış.
Ne kadar masum bir dolandırıcılık örneği! Dolandırıcılığın iyisi kötüsü olmaz. Herkesin yaptığı şeyi yapmak için nedenleri vardır. Herhalde arkadaşım bunu bulduktan sonra dolandırıcılara o kadar da kızmıyordur, ya da masum dolandırıcılıklar yapmıyordur. Her şey insanlar içindir ve bütün insanlar sevgiyi ve kabul edilmeyi hak eder.
Ayna çalışması ruhsal temizlik için çok önemli bir çalışmadır. Sadece bu çalışmayla bile hepimizin her şey olduğumuzu, aslında ne kadar aynı ve bir olduğumuzu anlayabiliriz.
Elinize bir kağıt kalem alın. Bütün yakınlarınızın ve birlikte çok vakit geçirdiğiniz kişilerin ismini alt alta yazın. Anne, baba, eş, çocuk, kardeş, çok sık görüştüğünüz yakın dostlar. Şimdi de her bir ismin yanın onların beğenmediğiniz yönlerini yazın. Sonra da bunları bir bir nerede, ne zaman ve nasıl yaptığınızı bulun. Bulamazsanız gözlerinizi kapatıp medite hale geçin, birkaç kez derin nefes aldıktan sonra cevabı alacağınıza inanarak içinize sorun. Mutlaka bir görüntü ya da his alıp nerede böyle olduğunuzu bulacaksınız. Bulamıyorsanız, inanmıyorsunuz demektir. Çünkü bugüne kadar benim hiç bulamadığım olmadı. Kimin hakkında ne dediysem, kendimde buldum.
“Niye etrafımda bu tip insan dolu?” diye soruyorsanız. Biliniz ki o tip insan sizsiniz ama bunu kabul etmiyor, içinizde bir yerlerde böyle olduğunuz için kızıyor ve değilmiş gibi davranıyorsunuz. Sizinle aynı enerjide olan insanları etrafınıza çekersiniz. Siz onlara, onlar size aynalık yaparsınız. Siz enerjinizi çözdüğünüz zaman, ya hayatınızdan çıkacaklar ya da size karşı davranışları değişecektir. Onlar değişmeyecekler, diğer kişilere yine eskisi gibi davranacaklar, ama size karşı davranışları değişecektir. Siz enerjilerinizi değiştirdiğiniz zaman karşınızdaki kişilerin size karşı olan davranışlarını da değiştirmiş olursunuz. Sizden giden mesaj değiştiğinde, karşıdan yansıyıp size dönen mesaj da değişmiştir.

Ayna çalışmasını sevmediğim günlerde, bunun iki sebebi vardı:
1. Ayna çalışması o kadar aydınlatıcıdır ki, egonuz sizi bu çalışmadan kaçırmak ister.
2. Hiç kimse kendi karanlık yüzünü kabul etmek kolay değildir. Biz kolayca başkalarını karalayabiliriz ama iş kendimize gelince, hep aynı tür davranışlarımız için makul bir açıklamamız vardır. “Ben onun gibi yapmıyorum ki! Belki de hayatımda bir kere yapmışımdır.” Sonuçta siz aynı durumu niye ve kaç kere yapmış olursanız olun, yaptınız ve başka kişilere de yapma hakkını verin. Onların sebepleri de kendilerine göre makul.

Herkese eşimin beni aldattığını söylemem kolaydır.
Peki ben niçin bu aldatan kişiyle yaşıyorum, niçin deneyim yapmak için onu seçtim? Çünkü aynı enerjilere sahibiz. O halde ben kimi aldatıyorum? Kendimi?
Bir kadın bunca aldatılır da hissetmez mi? Bu mümkün değildir. Ama ben gerçekten hiç hissetmemiştim. Benim kocam asla böyle bir şey yapmazdı. Evlenmeden önce pazarlık yapmıştım ya. Yapacak olsa söyler ve giderdi. Ben her zaman kendimi bu düşüncelerle kandırdım. Çünkü hissetmek hiç işime gelmezdi. Bu evliliğin sonu demek olurdu ki, benim için hayatta daha korkunç bir şey yoktu. Ben nasıl kaybetme korkusuyla kendimi aldatıyorsam, o da esir olma korkusuyla beni aldatıyordu. Suçlanma korkusuyla suratıma bakamıyor, bana soğuk davranıyor ve bu da benim değersizlik korkuma basıyordu. Ne anlaşma!

Peki ben niye bu kadar bencil bir insanla yaşıyorum?
En az onun kadar bencil olduğumu anlamak için.
Bu inançla geçmişime baktığımda hayat boyu çevremdeki insanları benim istediğim şekilde olmaları için sinsice yönlendirdiğimi ve olaylar benim kontrolümden çıkarsa da öfke krizine girdiğimi farkettim. Öfke bencilliktendir. Eşimin hayatımdaki rollerinden biri benim içimde sakladığım bencilliği ortaya çıkarmaktı ve bunu da başarıyla yaptı. Gittiğinde o kadar kontrolden çıktım ki, artık bencilliğimi gizleyemedim. Çevremde benim istediğim gibi davranmayan herkesten nefret ettim.
Artı bencillik yapmam sebep olan korkularım yok, dolayısıyla bencillik kelimesi lûgatımda yok. Eski eşimde bana hiç bencil görünmüyor. Kimse bu özelliği ile dikkatimi çekmiyor.
Affetme meditasyonlarını yaparken eşimden daha zor affettiğim biri vardı. Adının geçmesi midemi bulandırmaya yetiyordu. Bana kaypak, kişiliksiz, nabza göre şerbet veren, iki yüzlü, hesapçı, yalancı, yılan gibi görünen biri. Bu kişinin bana yaptığı aynalıklara bakar mısınız? Kabul edilebilir gibi değil. Ayna çalışması sevmediğimden, bu sıfatların kendimdeki yerini bulmadığımdan tabii ki onu bir türlü affedemiyordum. Bunların hepsini nerelerde, nasıl yaptığımı bulduğumda pes ettim. Gerçekten bizim olmadığımız bir şey yok, biz her şey olduk. Şimdi o kişinin de varlığına şükrediyorum.
Eğer çevrenizde yalancı insanlar varsa ve sizi bu huyları ile rahatsız ediyorlarsa, ya “Yalancı benim” demeyi öğreneceksiniz ya da onlara kızıp köpürerek çevrenizde kendinize çektiğiniz yalancı insanların sayısını artıracaksınız. Siz yalancı olduğunuzu kabul ederseniz, ya yalan söylemekten vazgeçeceksiniz (beyaz yalan bile olsa) ki size de yalan söylenilmesin, ya da yalan söyleyen insanlara kızmaktan vazgeçeceksiniz. Çünkü onlar da aynı sizin gibi bir takım korkuları yüzünden yalan söylüyorlar.

Eğer peşin peşin her şey olduğunuzu kabul ederseniz ayna çalışması kolaylaşır ve hatta zevkli hale gelir. Belki de sadece ben bu kadar kötüyüm, ne dersiniz?
Kaynak: Hilal Dilek -İçimdeki Yolculuk-I kitabından

Kişilikli olmak…

anette inselberg kişilik

Onun Sesi Kocaman Bir Orkestra: Urna Chahar-Tugchi

anette inselberg Urna-Chahar[1]

 

Çin’in iç Moğolistan özerk bölgesi. Yüksek otlar ile donanmış yaylalarda bir çoban aile hayatı. O geçmişten gelerek köklerine kazınan bu özgün serin sesleri kolay kolay bırakmak istememekte.
Bu yazıda Moğol şarkıcı Urna Chahar-Tugchi’yi anlatmak istiyorum sizlere.

‘’Onun sesinde rüzgârın ıslığını duyarsınız, taşların sertliğini, kayaların soğukluğunu ve güneşin parıldamasını hissedersiniz, bazen sesi bir şelale gibi gürül gürül akar, sonrasında adeta kelebeğin kanatları kadar ince haliyle seslenmeye koyulur’’
Dünyaca bilinen eleştirmenlerin ve tabi dinleyicilerin ‘Urna’nın sesi kocaman bir orkestradır’ demesinin nedeni işte budur, o her zaman orkestrasıyla dinleyiciye ulaşır.


Henüz küçük bir çocukken annesi ve büyükannesinden yüzlerce Moğol şarkısı öğrenen Urna Chahar-Tugchi, Çin’in özerk bir bölgesi olan İç Moğolistan’da, Ordos ilinin Grassland yani otlar diyarı olarak adlandırılan bölgesinde doğmuş. Çoban bir ailenin çocuğudur.
Şarkı söylemenin ve dinlemenin özel bir değerinin olduğu bir ortamda geçer çocukluğu. Çünkü binlerce yılın kuşaktan kuşağa aktarılarak ve zenginleştirilerek gelen söyleme alışkanlıklarını, kendi sesine katmanın başka bir yolu yok.
Şangay konservatuarında dört yıl boyunca aralıksız olarak, bir çeşit santura benzeyen Çin geleneksel çalgısı olan ‘Yangqin’ eğitimi alır Urna. Konservatuarda çalgı bölümünde eğitim almış olmasına rağmen yine de sesiyle ön plana çıkmaya başlar: Yanggin ise şarkı söylemenin peşi sıra gelmektedir. En önemli sahne özelliği şairimsi sesi ve yorumu diyebiliriz.
İşte Urna insanları bu yapısıyla etkiledi.
Neredeyse bütün müzik eleştirmenleri ses yapısından övgüyle söz eder. Etkili Pianissimo pasajlardan başlar Urna Chahar-Tungchi’nin tarzı, yoğun ve melodili Moğol şan stiline doğru kolayca evrilir, dönüşür. Asaletini hafifçe koruyarak yükselir ve işte 4 oktava kadar çıkmıştır. Doğaçlamada ise melodik düşünceleri sonsuza kadar yükseltecek, çoğaltacak kadar başarılıdır. Her ne kadar profesyonel kalıplarda, düzenli ve eğitimli sese sahipse de yine de şarkılarını doğal ve kendine has bir üslupla söylemekte.
Sahnedeki görüntüsü müzikal kalitesini tamamlıyor. Etkileyici karizması ile seyircilere elini uzatıp hiç umulmadık bir anda transı anımsatan bir yakınlıkta konsantre oluşturabiliyor.
Bugün, işaret ettiğim ve belki de dinlemekte olduğunuz şarkıların yer aldığı albümün kayıt süreci ünlü Alman plak şirketlerinden olan “Network Medien” tarafından itina ile hazırlanmış. İtalyan saksofon ustası Luigi Cingue’nin yanı sıra Amilal adlı projesinde Zoltan Lantos ve İranlı perküsyon üstadı Keyyam ve Djamshid Chemirani Urna’ya eşlik etmiş örneğin. Dahası var; özellikle Moğolistan’ın gizemli sesleri’ portresi için birçok ödül sahibi olan Polonyalı Kroke Band ile birlikte kayıtlar alınmış.
Urna Chahar-Tungchi’nin söyleme tarzını -her ne kadar müziğinin dinsel bir yönü bulunmasa da- dini seremoninin insana verdiği hissiyata benzetenler olmakta. Kendisi bu durum için; gösterilerden sonra kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum, belki de şarkıları hayatta edindiğim deneyimler üzerine biriktirdiğim enerjim ile yorumladığımdandır demekte.
Burada bir Rus eleştirmeninin basında yer alan iddialı bir kritiğinden söz etmem gerekiyor. Eleştirmen, Urna Chahar-Tugchi ve Tuva’lı ünlü sanatçı Sayınhöö Namtchylak’ı Asya’nın divaları olarak tanımlamakta. Her iki sanatçıyı onaylamak gerek ama bir eklenti daha yaparak, Gong Linna’yı da bu övgülü Asya divalarına dahil etmeliyiz. Bugün dinlediğiniz Urna Chahar-Tugchi’den sonra bir başka yazıda Çinli Gong Linna ve Avusturya’da yaşayan Tuva’lı Sainkho Namtscylak’ın sesini anlatmak/duyurmak istiyorum size. Şimdi Urna ve şarkılarına geri dönelim.
Almanya’da ‘Global Ruth‘ en iyi uluslararası sanatçı ödülünü aldıktan sonra dünya müziğinin en iyi temsilcilerinden biri olarak görülmeye başlandığını bu paragraftaki sözlerimize ekleyelim.
Almanya’nın büyük gazetelerinden Frankfurter Algemeine Zeitung’dan Urna Chahar-Tungchi’nin sesi ve tarzı üzerine okuduğum bir yorumu paylaşmak istiyorum sizlerle ‘Bu sanatçıyı sevmek için birçok neden var’ diyerek konuya giren gazete, ‘’O bir başkadır, Budist felsefesinin getirdiği bir karizması, doğal geleneksel bilinci ve duruşu, Orta Asya’daki kökenleri ve melodilerin sürrealliği anımsatan kapsamı’’ diyerek sanatçının derinliğini vurgular.
Urna bizi harikalar diyarına ve rüya aleminde bir geziye götürüyormuş gibi. Olağanüstü geniş ve kapsamlı sesi büyülüyor. 4 oktav bir ses. En üst tonlardan, en sıcak ve buğulu pianissimo pasajlara kadar her rengi bulabilirsiniz. Hem de hiç zorlanmadan.
2008 yılında Urna Chahar, Das Lied von den zwei Pferden adlı filmin çekimlerine başladı. İzleyenleriniz oldukça başarılı bir film olduğunu hatırlayacaktır. Filmin dokusu sadece seslerden oluşmuyor, görsel zenginlikler içe dokunur esasta. ‘Başka ne isteyebiliriz ki bir filmden’ sorusunu sormamıza neden olan da budur işte. Orada, onun içinde kalıyor ve bir daha hiç çıkmak istemiyoruz. Burası bizim olsun, benim olsun demeden, ben buranın olayım, buradan bir parçayım, dedirten sahneler ile yapılmış. İzleyin.
Tüm her şeyin yanı sıra Urna Chahar-Tungchi memleketi Ordos’ ta var olan kültür yaşamı ile de ilgilenmekte. Örneğin şarkılarının kayıtları için sık sık memleketine gider. Avrupa’da ise okullarda ve kültür derneklerinde yaptığı Ordos’ta müzik ve kültür yaşamı üzerine sunumlarıyla Avrupa’ya Moğol bozkırlarını yaşatıyor. Gelenekselliği ön plana aldığı çalışmaları müziğine ve metinlerine yansımakta Urna’nın. Özellikle Moğol dilindeki şiirlerle ve sonsuz gökyüzünü anımsatan Moğol melodileriyle ilgilenir.
İşte bu sır dolu seslerin sahibi şarkıcı, derin ve gizemli şarkılarıyla size seslenmekte. Yitirmeden duymalısınız onun sesini.
Bu yazımda size Urna Chahar-Tungchi’yi anlatmaya çabaladım. Bu bir radyo programı olsaydı adını ‘Göksel sesler’ koyardım. Bu yazının bir adı yok tabi. Bir tadı varsa da ne mutlu diyorum. Umarım amacına ulaşmış ya da ulaşmaktadır.

Kaynak: akılfikir.net

Bir Şarkıcıyla Bir Memurun Hikayesi

anette inselberg şarkıcıyla memurun hikayesi

 
Aydın’da tren istasyonunda işçi olarak çalışan babası bir kaza sonucu vefat etti. Sonra da evleri bir yangında kül oldu. Anne, çocuğunu alıp iş bulma ümidiyle İzmir’e taşındı. Ama nafile… Anne, parasızlıktan oğlunu yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.
Çocuğun babası ölmüş, annesi de bırakıp gitmişti. Okuldan arta kalan vakitlerinde kah hırdavatçıda kah elektrikçide çıraklık yaptı, Fransızca öğrenmeye çalıştı. Gitar dersleri aldı.
Askerliğini Akhisar Orduevinde müzisyen olarak görev yaptı. Tezkereden sonra İzmir Kordon’daki Marmara Gazinosu’na girdi. Şarkı söyleyip, gitar çalarak para kazanıyordu artık.
İzmir’den sonra İstanbul’da çeşitli gazinolarda boy gösterdi. Ankara’dan davet aldı. Maltepe’deki Bomonti Gazinosu’nda çalıp söyleyecekti.
Henüz tanınan bir şarkı değildi, az kazanıyordu. “En ucuz yer neresi?” diye sordu, “Hergele Meydanı’na git” dediler. Gitti şarkıcı, kötü bir pansiyonda, tek göz oda buldu. Fakat bir oda arkadaşıyla kalmak zorundaydı. Bu, kirayı bölüşecekleri için iyiydi, fakat kim olduğunu bilmediği bir adamla kalacağı için de endişeliydi.
Sabaha kadar Bomonti’de çalıp söylüyor, gün ağarınca pansiyona gidip yatıyordu. Oda arkadaşı tam tersi saatlerde kullanıyordu odayı. Adam memurdu, sabahın köründe işe gidiyor, gece gelip yatıyordu. Biri memur, diğeri müzisyen… Aylarca birlikte kaldılar ama bir türlü denk gelip tanışamadılar. Birbirlerini göremiyorlardı çünkü. Sonunda bir gün denk geldiler, konuştular, sevdiler birbirlerini; tesadüf o ki, ikisi de yıllar içinde Türk sanat hayatına damgasını vurdular. Memur, bir gün Bomonti’de dinlemişti şarkıcıyı ve büyülenmişti “Yurt dışına gidersen sesinin kıymetini bilirler, imkânın varsa git!” demişti.
Şarkıcı Ankara’dan sonra İstanbul Maksim’de çıkmaya başladı. Ünleniyordu yavaş yavaş. Patron 20 lira maaş veriyordu o zaman, şarkıcı ise maaşının 30 lira olmasını istiyordu. Velhasıl anlaşamadılar. Şarkıcının aklına pansiyondaki memurun sözleri geldi, şansını denemek için Fransa’ya gitti. Paris’te Jezabel şarkısıyla dikkatleri üzerine çekti, Monte Carlo’da ses müsabakasında birinci oldu. Şöhretin kapıları açılıyordu artık. Fecri Ebcioğlu onun için şarkılar yazdı. Yetimhanede kalırken öğrendiği o Fransızcasıyla, Fransızlara Fransızca şarkılar söyledi, tüm dünya bizim yetimhanede büyüyen şarkıcıyı tanıyordu. Vatana, millete, İzmir’e, e haliyle Atatürk’e aşıktı. Bir gün Charles Anzavour Türkler hakkında ileri geri konuştu, dayanamadı bizimki, yumruk atıp karakolluk oldu.
Fransa’da 15 yıl içinde 32 film çevirdi, Brigitte Bardot ile birçok filmde başrol oynadı, Bardot’nun en yakın arkadaşlarından biri oldu. Yetimhanede okurken kendisini geliştiren bu kişi bir başarının örneği olarak karşımıza çıktı. Yazar Tolga Aydoğan olarak paylaştığım bu kişilerin kaderi Ankara’daki bir pansiyon odasında kesişmişti. Vefatları da aynı şekilde gerçekleşti; şarkıcı İstanbul Yeşilköy Havalimanında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti, memur ise çukura düşüp beyin kanaması geçirerek… Kim miydi bu kişiler? Şarkıcının adı İzmir’le özdeşleşmiş olan Dario Moreno’ydu. Peki ya pansiyondaki oda arkadaşı? O yıllar PTT’de memur olarak görev yapan Şair Orhan Veli’den başkası değildi. Evet, tesadüfi bir şekilde bu iki ünlü sima Ankara’da Hergele Meydanı’nda aylar boyu aynı odada arkadaşlık yapmışlardı.
Yazar Tolga Aydoğan

Duygu ırmağını izlemek

anette inselberg duygu akışını izlemek

 

“Duygularımız tüm düşünce ve eylemlerimizin şekillendirilmesinde çok önemli bir rol oynar. İçimizde bir duygular ırmağı vardır ve bu ırmağın her bir damlası farklı bir histir ve her bir his var olmak için tüm diğer duygu damlalarına ihtiyaç duyar. Onu gözlemlemek, bu ırmağın kenarında oturup yüzeye çıkan her bir duyguyu ayırt etmek, ortaya çıkışını, akışını ve kayboluşunu fark etmek demektir. Farkındalık dolu gözlem “ikilik ötesi- teklik-bütünlük” prensibine dayanır: duygularımız bizden ayrı değildir ne de bizim dışımızda bir şeylerden kaynaklanırlar.

Duygularımız bizdir ve o an için biz o duyguyuzdur. Gözlemlerken biz ne o duyguda boğulur, ne ondan dehşete kapılır ne de onu reddederiz. Bir duyguya hem bağlanıp sarılmamak, hem de onu reddetmek tavrı, onun gitmesine izin verme tavrıdır ve bu da meditasyon pratiğinin önemli bir parçasıdır.

Eğer hoş olmayan duygularımızla özenle ve şiddet içermeyen bir biçimde yüzleşirsek, onları sağlıklı ve bizleri besleme kapasitesine sahip türden enerjilere dönüştürebiliriz. Farkındalık dolu gözlem çalışmasıyla hoş olmayan duygularımız kendi içimize doğru ve toplum hakkında iç-görü ve anlayış sunarak bizler için çok şeyi aydınlatabilirler.

” Thich Nhat Hanh Our feelings play a very important part in directing all of our thoughts and actions. In us, there is a river of feelings, in which every drop of water is a different feeling, and each feeling relies on all the others for its existence. To observe it, we just sit on the bank of the river and identify each feeling as it surfaces, flows by, and disappears. Mindful observation is based on the principle of “non-duality”: our feeling is not separate from us or caused merely by something outside us; our feeling is us, and for the moment we are that feeling. We are neither drowned in nor terrorized by the feeling, nor do we reject it. Our attitude of not clinging to or rejecting our feelings is the attitude of letting go, an important part of meditation practice. If we face our unpleasant feelings with care, affection, and nonviolence, we can transform them into the kind of energy that is healthy and has the capacity to nourish us. By the work of mindful observation, our unpleasant feelings can illuminate so much for us, offering us insight andand understanding into ourselves and society. –Thich Nhat Hanh–
Bunu paylaş:

Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan,

52598162_411739279388535_2954830340213964800_n[1]

Yere sağlam bas…

52427888_1024990704359418_6300914707691732992_n[1]

İhtiras…

51190427_2010632665716372_7891014164489961472_n[1]

Meşguliyet…

51174327_434954000579998_1462739241086746624_n[1]

Sevgi Damlacıkları Uygulaması…

 

Bir öğretmen arkadaşla sohbetimizi sizinle paylaşmak istedim. Adının kullanılmasını istemediği için ona Hayri Öğretmen diyelim. Kendisi benim verdiğim üç günlük bir eğitime katılmıştı; o zamandan beri ara sıra buluşur, konuşuruz. İyi bir öğrenci olan Recep (isim gerçek değil) son iki aydır gittikçe düşük notlar almaya başlıyor ve yine bu dönemde arkadaşlarıyla ara sıra kavgalı oluyor. Gittikçe kötüye giden bu durum Hayri öğretmenin dikkatini çekiyor ve öğrenciyle konuşmak istiyor. Recep kendisine sorulduğunda bir sorun olmadığını söylüyor ve göz teması kurmuyor. Hayri öğretmen pek üstelemiyor. Diğer öğretmen arkadaşlarıyla konuşuyor, onlar da bir şey bilmiyor. Daha sonra Recebin en yakın arkadaşı olan bir başka öğrenciyle konuşuyor ve Recebin annesinin babasından ayrılma süreci içinde olduğunu öğreniyor. Bu ayrılma süreci içinde anne Recebi yanına almak istemiyor, baba ise başka bir şehre gideceğini ve Recebin annesinin yanında kalmasının daha doğru olacağını düşünüyor. Sonuç olarak Recebi ne annesi ne de babası istiyor. Recep kendisini istenmeyen evlat olarak görüyor. O kadar gücüne gidiyor, o kadar utanıyor ki, bu durumu en yakın arkadaşına dahi söyleyemiyor.
Recebin bir arkadaşı, annesinin komşusu olan bir başkasından durumu öğreniyor. Hayri öğretmen ne yapacağını bilemiyor, ama Recebin içinde bulunduğu zor durumun farkında olarak onu izlemeye başlıyor. Durumu okul müdürüyle, rehber öğretmenle konuşuyor. Rehber öğretmenin konuşma isteğini de Recep olumlu bakmıyor ve Rehber öğretmenle buluştuklarında sessiz kalıyor. Hayri öğretmenin aklına bir fikir geliyor; bizim seminerde “sevgi damlacıkları” adını verdiğimiz bir uygulamayı biraz değiştirerek sınıfa taşımaya karar veriyor.
Bu uygulamanın aslında şöyle bir yol izleniyor: Uygulamaya katılanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde bir çember oluşturuyorlar. Sırası gelen kişiye” hedef” deniyor. Diyelim A kişisi hedef oldu: Çemberdeki herkes A’nın gözünün içine bakarak, onda gördüğü olumlu bir özelliği söylüyor. “Çalışkan ve dürüst bir insansın,” gibi. İsterse birden fazla olumlu özellikler de söyleyebiliyor; “Çalışkan ve dürüst bir insansın; senin müzik yeteneğine bayılıyorum ve hep arkadaşım olarak kalmanı istiyorum,” gibi. Daha sonra sıradaki kişi konuşuyor, o da A’da gördüğü olumlu özellikleri söylüyor. Her bir kişi en fazla 10 saniye konuşuyor. Bu süreç devam ederken A konuşanın gözünün içine bakmanın ötesinde başka bir şey yapmıyor. Sadece dinliyor. Tüm grup bittikten sonra gruba teşekkür ediyor ve şimdi burada neler hissettiklerini paylaşıyor. Sonra sıra B kişisine geçiyor ve gruptaki herkes “hedef” oluncaya kadar süreç devam ediyor. (Otuz kişilik bir grup kişi başına ortalama 10 saniyeden 150 dakika alır.) Bu güçlü bir uygulama.
Bu uygulamada olumsuz hiçbir ifadeye izin verilmez. İfadenin temiz olması gerekir, olumlu ifadeden sonra “ama, fakat, ne var ki, keşke biraz da” gibi ifadelere yer verilmez. Konuşan kişi inandığı, var olduğunu gördüğü olumlu özellikleri söyleyecektir. Bu uygulamadan sonra gruptakilerin ilişkisi yenilenmekte ve güven duygusu artmaktadır. Bence yılda bir birlikte çalışan insanların bunu yapması gerekir. Hayri öğretmen bu uygulamayı değiştirerek her hafta bir öğrenciye sevgi damlacıkları uygulamasını yapmaya karar veriyor. Yani tüm öğrenciler değil, her hafta ancak bir öğrenci “hedef” olacaktır. Peki, “hedef” kim olacak? Bir araştırma yapıyor ve hem isminde hem de soyadında “p” harfi olan tek kişinin Recep olduğunu saptıyor. Hafta başında Recebin sınıfında kararını açıklıyor; uygulamayı anlatıyor. Kimle başlayacağımıza karar verelim, diyor. İlk isminde “p” harfi olanlar el kaldırsın, deyince üç kişi el kaldırıyor. Soyadında “p” harfi olan var mı deyince, sadece Recep el kaldırıyor.
Evet, arkadaşlar Recep ile başlayacağız, diyor öğretmen. “Recep sen ilk olacaksın, bu uygulama bitince, önümüzdeki hafta kimin “hedef” olacağına sen karar vereceksin. Senin seçtiğin kişi de kendinden sonra kimin “hedef” olacağına karar verecek, böylece zincirleme herkes “hedef” oluncaya kadar uygulama her hafta devam edecek,” diyor. Sınıftaki herkes Recebe gördüğü olumlu bir yönünü söylüyor. Beş dakikanın sonunda Recep gözyaşlarını tutamıyor.
O dersin sonunda Hayri öğretmenle konuşmak istediğini söylüyor ve baş başa kaldıklarında durumu olduğu gibi anlatıyor. Hayri öğretmen o noktadan sonra Recep’ten izin alarak ona yardımcı olmaya başlıyor; müdür, müdür yardımcısı, rehber öğretmen devreye giriyor. Uygun ortamlar yaratılarak baba ve anneyle konuşuluyor; hayretle görülüyor ki, anne ve baba Recebi nasıl etkilediklerinin farkında değiller. Recebin aynı okulda kalarak, arkadaşları ve öğretmenlerinde ayrılmadan eğitimine devam etmesi olanağı sağlanıyor. *** Sevgi damlacıkları uygulamasını sınıfa taşıyan “Hayri” öğretmeni kutluyorum. Bence her aile, doğum günü olan kişiyi” hedef” yaparak sevgi damlacıklarını uygulayabilir.
Her öğretmen o gün doğum günü olan öğrencisini “hedef” ilan ederek sevgi damlacıklarını uygulayabilir. Lütfen, tanıdığınız tüm öğretmenlerle paylaşın. Böyle yaratıcı bir uygulamayı benimle paylaşarak “Hayri” öğretmen benim ufkumu açtı. “Öğretmen gibi öğretmen.” Teşekkür ediyorum.
Doğan Cüceloğlu (26.02.2012)

Sevgi Damlacıkları Uygulaması…

anette inselberg sevgi damlacıkları doğan cüceloğlu
Bir öğretmen arkadaşla sohbetimizi sizinle paylaşmak istedim. Adının kullanılmasını istemediği için ona Hayri Öğretmen diyelim. Kendisi benim verdiğim üç günlük bir eğitime katılmıştı; o zamandan beri ara sıra buluşur, konuşuruz. İyi bir öğrenci olan Recep (isim gerçek değil) son iki aydır gittikçe düşük notlar almaya başlıyor ve yine bu dönemde arkadaşlarıyla ara sıra kavgalı oluyor. Gittikçe kötüye giden bu durum Hayri öğretmenin dikkatini çekiyor ve öğrenciyle konuşmak istiyor. Recep kendisine sorulduğunda bir sorun olmadığını söylüyor ve göz teması kurmuyor. Hayri öğretmen pek üstelemiyor. Diğer öğretmen arkadaşlarıyla konuşuyor, onlar da bir şey bilmiyor. Daha sonra Recebin en yakın arkadaşı olan bir başka öğrenciyle konuşuyor ve Recebin annesinin babasından ayrılma süreci içinde olduğunu öğreniyor. Bu ayrılma süreci içinde anne Recebi yanına almak istemiyor, baba ise başka bir şehre gideceğini ve Recebin annesinin yanında kalmasının daha doğru olacağını düşünüyor. Sonuç olarak Recebi ne annesi ne de babası istiyor. Recep kendisini istenmeyen evlat olarak görüyor. O kadar gücüne gidiyor, o kadar utanıyor ki, bu durumu en yakın arkadaşına dahi söyleyemiyor.

Recebin bir arkadaşı, annesinin komşusu olan bir başkasından durumu öğreniyor. Hayri öğretmen ne yapacağını bilemiyor, ama Recebin içinde bulunduğu zor durumun farkında olarak onu izlemeye başlıyor. Durumu okul müdürüyle, rehber öğretmenle konuşuyor. Rehber öğretmenin konuşma isteğini de Recep olumlu bakmıyor ve Rehber öğretmenle buluştuklarında sessiz kalıyor. Hayri öğretmenin aklına bir fikir geliyor; bizim seminerde “sevgi damlacıkları” adını verdiğimiz bir uygulamayı biraz değiştirerek sınıfa taşımaya karar veriyor.

Bu uygulamanın aslında şöyle bir yol izleniyor: Uygulamaya katılanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde bir çember oluşturuyorlar. Sırası gelen kişiye” hedef” deniyor. Diyelim A kişisi hedef oldu: Çemberdeki herkes A’nın gözünün içine bakarak, onda gördüğü olumlu bir özelliği söylüyor. “Çalışkan ve dürüst bir insansın,” gibi. İsterse birden fazla olumlu özellikler de söyleyebiliyor; “Çalışkan ve dürüst bir insansın; senin müzik yeteneğine bayılıyorum ve hep arkadaşım olarak kalmanı istiyorum,” gibi. Daha sonra sıradaki kişi konuşuyor, o da A’da gördüğü olumlu özellikleri söylüyor. Her bir kişi en fazla 10 saniye konuşuyor. Bu süreç devam ederken A konuşanın gözünün içine bakmanın ötesinde başka bir şey yapmıyor. Sadece dinliyor. Tüm grup bittikten sonra gruba teşekkür ediyor ve şimdi burada neler hissettiklerini paylaşıyor. Sonra sıra B kişisine geçiyor ve gruptaki herkes “hedef” oluncaya kadar süreç devam ediyor. (Otuz kişilik bir grup kişi başına ortalama 10 saniyeden 150 dakika alır.) Bu güçlü bir uygulama.

Bu uygulamada olumsuz hiçbir ifadeye izin verilmez. İfadenin temiz olması gerekir, olumlu ifadeden sonra “ama, fakat, ne var ki, keşke biraz da” gibi ifadelere yer verilmez. Konuşan kişi inandığı, var olduğunu gördüğü olumlu özellikleri söyleyecektir. Bu uygulamadan sonra gruptakilerin ilişkisi yenilenmekte ve güven duygusu artmaktadır. Bence yılda bir birlikte çalışan insanların bunu yapması gerekir. Hayri öğretmen bu uygulamayı değiştirerek her hafta bir öğrenciye sevgi damlacıkları uygulamasını yapmaya karar veriyor. Yani tüm öğrenciler değil, her hafta ancak bir öğrenci “hedef” olacaktır. Peki, “hedef” kim olacak? Bir araştırma yapıyor ve hem isminde hem de soyadında “p” harfi olan tek kişinin Recep olduğunu saptıyor. Hafta başında Recebin sınıfında kararını açıklıyor; uygulamayı anlatıyor. Kimle başlayacağımıza karar verelim, diyor. İlk isminde “p” harfi olanlar el kaldırsın, deyince üç kişi el kaldırıyor. Soyadında “p” harfi olan var mı deyince, sadece Recep el kaldırıyor.

Evet, arkadaşlar Recep ile başlayacağız, diyor öğretmen. “Recep sen ilk olacaksın, bu uygulama bitince, önümüzdeki hafta kimin “hedef” olacağına sen karar vereceksin. Senin seçtiğin kişi de kendinden sonra kimin “hedef” olacağına karar verecek, böylece zincirleme herkes “hedef” oluncaya kadar uygulama her hafta devam edecek,” diyor. Sınıftaki herkes Recebe gördüğü olumlu bir yönünü söylüyor. Beş dakikanın sonunda Recep gözyaşlarını tutamıyor.

O dersin sonunda Hayri öğretmenle konuşmak istediğini söylüyor ve baş başa kaldıklarında durumu olduğu gibi anlatıyor. Hayri öğretmen o noktadan sonra Recep’ten izin alarak ona yardımcı olmaya başlıyor; müdür, müdür yardımcısı, rehber öğretmen devreye giriyor. Uygun ortamlar yaratılarak baba ve anneyle konuşuluyor; hayretle görülüyor ki, anne ve baba Recebi nasıl etkilediklerinin farkında değiller. Recebin aynı okulda kalarak, arkadaşları ve öğretmenlerinde ayrılmadan eğitimine devam etmesi olanağı sağlanıyor. *** Sevgi damlacıkları uygulamasını sınıfa taşıyan “Hayri” öğretmeni kutluyorum. Bence her aile, doğum günü olan kişiyi” hedef” yaparak sevgi damlacıklarını uygulayabilir.

Her öğretmen o gün doğum günü olan öğrencisini “hedef” ilan ederek sevgi damlacıklarını uygulayabilir. Lütfen, tanıdığınız tüm öğretmenlerle paylaşın. Böyle yaratıcı bir uygulamayı benimle paylaşarak “Hayri” öğretmen benim ufkumu açtı. “Öğretmen gibi öğretmen.” Teşekkür ediyorum.
Doğan Cüceloğlu (26.02.2012)

Keşke Daha Önce Okusaymışım Diyeceğiniz Türden Bir Hikaye: Usta Ressam ile Öğrencisinin Hikayesi

anette inselberg resim

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına “Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. “Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma.” diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşit renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş. Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş: “İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında hiç resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde, onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.”

Peki, bu hikayeden çıkarılacak ders ne derseniz?
1. Emeğinin karşılığını, senin ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
2. Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.

3. Asla bilmeyenle tartışma.