”Hepimizin yaşamı, bizden önce yaşamış ve halen yaşamakta olan milyonlarca insanın, ortak emeğinin ürünüdür.”

1395908_10151745674164685_1154590680_n[1]

 

”Hepimizin yaşamı, bizden önce yaşamış ve halen yaşamakta olan milyonlarca insanın, ortak emeğinin ürünüdür.”

Tüm bunları düşünüp de, insanın ”tek başına var olabilecek ölçüde güçlü ve önemli” olduğu sonucuna varılması mümkün mü?

Bize katkıda bulunan tüm insanların, bize hizmet eden eşyaların, doğanın farkına varmamız, bu koskoca evrende yalnız ve çaresiz değil, muhteşem bütünün parçaları olduğumuzu gösteriyor.

Bütünün parçası olmak, bize sorumluluklar da getiriyor elbet!

Bütünü korumanın,

Canlı ve cansız hiçbir şeye zarar vermemenin,

Yaşama katkıda bulunmanın,

Ve onu güzelleştirmenin sorumluluğunu!

Birisine verdiğimiz zararın, aslında kendimize zarar vermek olduğu bilincini de kazandırıyor bize!

İnsan olmak da zaten, bu bilince sahip olmak demek, değil mi?”

Doç.Dr.Şafak Nakajima

YAŞAMDAN GELEN SİNYALLER…



Arabanızda frenler tutmuyorsa evren size nerede durmasını bilmiyorsun? diyor..
Silecekleriniz çalışmıyorsa neyi görmek istemiyorsun? diyor..
Telefonunuz arızalıysa iletişim kanallarında sorun var, kime söylemek istiyorsun da söyleyemiyorsun? diyor..
Arabanızda vuruklar, çarpmalar varsa öfkelisin, kendini ve kızgın olduğun herkesi affet diyor..
Evinizde su boruları devamlı patlıyorsa, musluklardan su sızıyorsa yaşamındaki kaçakları gösteriyor… (Para, sağlık, huzur vs.)

Elektrikle ilgili sorun varsa karanlıktasın, aydınlat kendini diyor..

Veee bedenimiz işte harika makinemiz…
Biz hayatımızdaki kullandığımız araçlar arızalanınca insanlarla ilişkilerimiz bozulunca, yaşamın bize verdiği mesajları hala anlamadıkça…Yaşam, son çare olarak mükemmel bir makinemiz olan bedenimizle hayatımızdaki sorunları göstermeye çalışıyor..
Ancak hastalanınca duruyoruz.. Bana ne oluyor böyle diyoruz..

Neden hasta olunca farkına varıyoruz? Çünkü yaşamla ilişkimiz bir şekilde kesiliyor..
İşimize gidemiyoruz veya ağrılar içinde dolaşıyoruz hayattan keyif alamıyoruz..
Evet yaa, bu işim beni çok strese sokuyordu, sonunda hasta etti beni’ diyorsunuz..
Yaşamın size söylediklerini dinlemek için illa hasta olmayı mı bekliyorsunuz..
Kanser olduğunuz zaman mı en nefret ettiğiniz kişiyi affedeceksiniz..
Öleceğinizi bilirseniz mi yapmak istediğiniz şeyler için kendinize zaman ayıracaksınız, kızmayı, söylenmeyi bırakacaksınız..
Hastalıklar sizin düşüncelerinizle yaşamınızda yaratmış olduğunuz sıkıntıların sonuçları ve bu düşünceler sahip olduğunuz yaşam alanlarınızı güçlü bir şekilde etkiliyor..

Öncelikle şunu da belirtmek isterim, yaşamımızdaki bu nedenleri görmemek için kendimize bahanelerde uydururuz..
Soğuk bir şeyler içtim bu yüzden boğazım ağrıyor..
Acılı yedim bu yüzden midem ağrıyor vs..
Daha önce neden soğuk içtiğinizde veya acı yediğinizde bu ağrılar yoktu..
Kendinize dürüst olun ve yaşamın size verdiği bu ipuçlarını kullanın..
Sonuçta sadece kazançlı çıkarsınız…

Alıntı

Bir an sonrası belli olmayan hayatta, Uzun vadeli planlar yapmadım.

Hayatı çok ciddiye almadım…

O da beni ciddiye almadı…

Yokmuşum gibi davrandı.

Olsun küskünlüğüm yok !

Zaten büyük hesapların adamı olmadım hiç !

Bir an sonrası belli olmayan hayatta

Uzun vadeli planlar yapmadım.

Her an bir yerlere gidecekmiş gibi

Valizimi hazır beklettim.

İkiyüzlüler maske takmamı istediler.

Bıyık altından gülenlerde oldu…

Olsun geceleyin yastığa başımı rahat koyuyorum ya,

Bu yeter bana !

Şöyle geriye dönüp mazime baktığım zaman,

Çok da kaybettiğim bir şey yok esasen.

Charlie Chaplin

İyi ki farklıyız, iyi ki eşsiz yapılardayız ve bambaşkayız…

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Farklı insanlar  farklı kültürler

Bekarların duymak istemediği 25 cümle

 

İyi ki farklıyız, iyi ki eşsiz yapılardayız ve bambaşkayız…

Ebru Öztürk

 

Farkı” olan ya da öyle tanımlananan insanları hiç garipsemedim. Hatta mümkünse çok farklı olsunlar birbirlerinden..
Birbirinin tıpatıp aynısına yakın benzerlikte olan insanları garipsedim ama. Şaka gibi bir yapı görülüyor çünkü..
Bu kırmızının, sarıya dönüşmeye çalışması, mavinin portakal rengi olduğunu iddia etmesi kadar tuhaf bana göre..
Her hücre bambaşka yapıda, renkte, tınıda ve o tüm” farklı” hücrelerden oluşmuş insan, toprak, bitki, ağaç, deniz, tabii ki ” farklı” yani doğasını yansıtıcak bir uniklikte olacak.
Unikliği kaybetmek, tıpatıp benzerliğe sürüklenmektir..
Uniklikliği yaşamak, yaşamı gerçek manada deneyimlemektir…
İyi ki farklıyız, iyi ki eşsiz yapılardayız ve bambaşkayız yoksa bu rengarenk okyanusta birer damla olabilir miydik…
Sıkıcı olurdu, çook sıkıcı! ebru öztürk

Zamanı ortadan kaldır, Bil ki kaderi de ortadan kaldıracaksın…”

365 Günün Taosu / Deng Ming-Dao / Dharma Yayınları

 

Zamanı ortadan kaldır, Bil ki kaderi de ortadan kaldıracaksın…”

 

Dünyada yaşayan ve insan adı verilen varlık -yani bizler- için zamanın etkisi kaçınılmaz. Biz, mekana ve zamana bağlı yaşamak durumundayız. Yine de, bizlerle beraber bu dünyada yaşayan diğer varlıklardan farklı olarak zamanı sadece yaşamıyor, zamanla ilgili kavramlar ve düşünceler geliştiriyoruz.

 

Çabamız belki de çoğu şeyde arzuladığımız gibi zamana hükmetmek. Yaşam ömrümüzü uzatmak, hep genç kalmak istiyoruz. Mutlu anlar hiç bitmesin, sıkıntılar hemen yok olsun diyoruz… Çözmek için bu kadar uğraşmamıza ve -gözümüzü ayıramadığımız saatlerde- sürekli yakalamak ya da kaçmak için bunca çaba sarf etmemize rağmen, zaman nedir gerçekten biliyor muyuz? Üzerimizdeki etkilerini tam anlayabiliyor muyuz? Zamanla bu kadar savaştıktan sonra şimdi nasıl barış yapabileceğimizi kavrayabiliyor muyuz?

 

Evren farklı çağlarda, yüzyıllarda, yıllarda, mevsimlerde, aylarda, günlerde, saatlerde, anlarda, bölgelerde, yönlerde farklı enerjiler sunar. İnsan, ancak ve ancak, zamanı ve mekanı gerçekten anladığında bundan faydalanabilir. Minyatür evren denilen insan bedeni, ancak makro evrene ait zamanın ve mekanın enerjileriyle uyumlandığında kendini tam olarak açabilir ve geliştirebilir. Bizler, yaşayan varlıklar olarak evrenin yasalarından bağımsız değiliz.

 

Aradığımız uyum ve bütünlük ancak bu yasaları anlayıp kabullendiğimiz ve saygı gösterdiğimiz zaman bizi bulacak… Deng Ming-Dao tarafından kaleme alınmış olan “365 Günün Tao’su” bir yılın her günü için yazılmış bir rehber. Her günün niteliklerine uygun yazılmış bir şiir ve doğadan esinlenen benzetmelerle bize Yol’u ve yolculuğu anlatıyor. Her gün mucizevidir, görmek isterseniz. Ve mucize yaşam için olağandır, her gün cömertçe sunulan. Bunu anladığımızda yaşamlarımızı olağan mucizelere çevirmek sadece “an” meselesidir, daha uzak değil. *

Tüm yazılar, Dharma Yayınları’ndan çıkan “365 günün Tao’su” adlı kitaptan alınmıştır.

HİÇBİR ŞEYİ KİŞİSEL ALGILAMAYIN!


*************************”Hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Çünkü kişisel algıladığınızda hiçbir şey uğruna kendinizi acı çekmeye mahrum edersiniz.
İnsanlar farklı boyutlarda ve farklı açılarda acıların tiryakisi olur. Ve biz bu bağımlılıkları sürdürebilmek için birbirimize destek veririz. İnsanlar birbirlerinin acı çekmelerine destek vermek konusunda anlaşma içinde davranıyor.

Eğer kullanılma, sömürülme veya aşağılanmaya ihtiyaç duyuyorsanız, başkaları sizi kullanarak, sömürerek veya aşağılayarak size ihtiyacınızı karşılamanız için yardım etmekte gönüllü olacaktır. Sizi taciz edecek insanları bulmanız çok kolaydır. Eğer acı çekmeye ihtiyaç duyan bir insanla birlikteyseniz, içinizdeki bir şey, o kişiye acı verici davranışlarda bulunmanızı sağlayacaktır. Bu insanların sırtlarında adeta şöyle bir not asılıdır: “Lütfen beni tekmele.” Bu, insanların istediği acı çekme ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, çektikleri acıya haklı gerekçeler bulmaktır. Siz de davranışlarınızla o insanlara gereken haklı nedeni vermiş olursunuz.

Acı çekme bağımlılığı, uygulamalı bir anlaşmadan başka bir şey değildir.

Her yerde size yalan söyleyen insanlarla karşılaşırsınız. Farkındalığınız arttıkça, sizin kendinize de yalan söylediğinizi görmeye başlarsınız. İnsanların size doğruyu söyleyeceklerini beklemeyin çünkü onlar kendilerine de yalan söylüyor.
Siz kendinize güven duymayı öğrendiğinizde başkalarının size söylediği şeylere inanıp inanmamayı seçme özgürlüğünü de kazanırsınız.

İnsanları kişisel algılamadan gerçekte oldukları gibi görebilmeyi başardığımızda, asla onların söylediği ya da yaptığı şeylerden incinmeyiz. Size yalan da söyleseler bundan incinmezsiniz.
Çünkü onların korktukları için yalan söylediklerini bilirsiniz.
İnsanlar kendilerinin mükemmel olmadığının sizin tarafınızdan keşfedilmesinden korkuyor. Sosyal maskeden sıyrılmak acı vericidir. Birisinin söylediği ve yaptığı şey arasında fark varsa ve siz davranışa değil, söylenene kulak vermeyi seçerseniz, kendinize yalan söylemiş olursunuz.

Kendinize doğruları söyleyebilmek, sizin boş yere duygusal acı çekmenizi engeller. Kendinize gerçeği itiraf edebilmek size acı verebilir ama bu acıyla özdeşleşmeye ihtiyaç duymazsınız.
Gerçeği kabul etmek iyileşmenin başlangıcıdır ve bir süre içinde her şey daha iyiye doğru düzelecektir.

Birisi size sevgi ve saygıyla davranmıyorsa, o kişinin sizden uzaklaşması sizin için bir armağandır. Eğer sizden uzaklaşmıyorsa onunla birlikte uzun yıllar acı çekmeniz, acıya katlanmanız kaçınılmaz olur. Böyle bir kişi tarafından terk edilmek bile, size bir süre acı verebilir ama bir süre sonra yüreğiniz iyileşecektir.
İşte o zaman gerçekten istediğiniz şeyi seçebilirsiniz. İşte o zaman doğru seçimler yapabilmek için başkalarına değil, kendinize güvenmenin öneminin bilincine varabilirsiniz.

Hiçbir şeyi kişisel algılamamayı bir alışkanlık haline getirdiğinizde yaşamınızda birçok acıdan kaçınmanız da mümkün olur. Kızgınlığınız, kıskançlığınız, fesat duygularınız yok olur. Kişisel algılamadığınızda üzüntüleriniz bile kaybolur.

Bu ikinci anlaşmayı bir alışkanlığa dönüştürebilirseniz hiçbir şeyin sizi cehenneme geri döndürmeyeceğini de görürsünüz.

Kara büyücülere karşı bağışıklık kazanırsınız. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir büyü üzerinizde etki yapamaz. Tüm dünya hakkınızda dedikodu yapsa bile, kişisel algılamadığınız zaman bundan etkilenmezsiniz. Size gönderilen duygusal zehirleri solumazsınız. Sizin tarafınızdan kabul görmeyen zehir göndericisi üzerinde çok daha büyük bir etki yaratır.

Bu anlaşmayı bir kağıda yazın ve sürekli hatırlamak için buzdolabının kapısına asın: Hiçbir şeyi kişisel algılama!
Kişisel algılamamayı alışkanlık haline getirdiğinizde sorumlu seçimler yapabilmek için sadece kendinize güvenmeyi de öğrenirsiniz. Asla başkalarının davranışlarından sorumlu değilsiniz. Sadece kendi davranışlarınızdan sorumlusunuz. Bunu gerçekten anladığınızda, başkalarının özensizce ve bilinçsizce söylediği sözler ya da davranışlar sizi incitemez.

Bu anlaşmaya uyduğunuzda yüreğinizi tümüyle açarak dünyayı dolaşsanız bile kimse size zarar veremez. O zaman alay edilme ya da reddedilme korkusu olmadan istediğiniz kişiye “Seni seviyorum” diyebilirsiniz. O zaman ihtiyacınız olan şeyi rahatlıkla isteyebilirsiniz. Suçluluk duygusu ya da öz-yargılama olmaksızın “evet” ya da “hayır” diyebilirsiniz. Daima yüreğinizin götürdüğü yere doğru gitmeyi seçebilirsiniz.

O zaman cehennemin ortasında bile içsel huzur ve mutluluğu hissedebilirsiniz. Böyle bir boyutta cehennem ateşi sizi yakamaz.”

~ Dört Anlaşma – Toltek Bilgelik Kitabı, Don Miguel Ruiz

Tokuz Ama Açız…

images[2]
Filmlerde gördüğümüz sahnelerde hayatın kutlamasının yapıldığı albenili mekanlar, “kırmızı şaraplı kadehlerin süslediği, akşam yemeklerinin keyifle yendiği restoranlardı…”

Akşam yemeği bir kutlamaydı…
Akşam yemeği romantizmdi…
Akşam yemeği keyifti…
Akşam yemeği dinlenmeydi…
Akşam yemeği şıklıktı…
Akşam yemeği, hak edilen ve güzel olan her şeyin ortasındaki estetikti…

Yaşadığımız ve yarattığımız kültür akşam yemeğini böyle şırıngaladı…

Paris’te, New York’ta, Londra’da, Roma’da, Atina’da, İstanbul’da günün en keyifli anı akşam yemeği anıydı…

***

Dün Doktor Ayşegül Çoruhlu’nun “Tokuz Ama Açız” isimli kitabını karıştırıyorum…

“Akşam yemeğinin zararları” başlıklı bölümü görünce irkiliyorum…

Doktorların genelde akşam yemeklerinin az yenmesini istediğini biliyorum…

Fakat “Akşam yemeğinin zararları” başlığıyla çıkan bir bölüm, beni korkutuyor…

Akşam yemeğinin az yenmesinden bahsetmiyor Doktor Ayşegül Çoruhlu…

Akşam yemeğinin topyekün zararından söz ediyor…
Okurken size aktarmaya karar veriyorum kitabı…
Ayşegül Çoruhlu Alkali Diyet kitabının da yazarı…
Bu konuda söyledikleri önemli…

Şöyle diyor:

“Alıştığınız üzere ‘günün en önemli öğünü kahvaltı’ demeyeceğim… ‘Günün en önemli öğünü akşam yemeğidir…’
Ama dikkatinizi çekerim…

En önemlidir derken, yedikleriniz açısından önemli değil, ne yememeniz gerekiyor açısından önemli…
Akşam yemeğinde yemedikleriniz, gün içinde yediklerinizden daha önemli…

Akşam yemeğinin yanlışları, gün içindeki yanlışlardan daha fazla bedel ödetirler…

Akşam kaçta yediğinizin ve ne yediğinizin önemini ne kadar anlatsam az…

Bunun için öğleden sonraki durumu en iyiden, en kötüye doğru sıralayarak gitmeye çalışacağım…”

***

1.SEÇENEK:

“Sağlık açısından birinci seçenek öğleden sonra 4-5 arası akşam yemeğini yemek ve daha sonrasında sadece söğüş sebze, sebze suyu, bitki çayları içerek geceyi tamamlamak…

Bu uygulanabilecek en iyi tercih…

Bu şekilde akşam yemeği yemediğinizde, uygulayacağınız bütün diyetlerden daha hızlı bir şekilde bel bölgesinden kilo kaybedersiniz…

Akşam yemeğini atlarsanız gündüz yediklerinizin kalorisini de saymanız gerekmez…

Çok da yeseniz, akşam yemezseniz beliniz incelir…
Daha önemlisi akşam yemeği yemezseniz biyolojik olarak gençleşirsiniz…

Gece uykuda salınan büyüme hormonu sabaha kadar hücrelerinizi tamir eder… Hollywood ünlüleri gençlik için boşuna büyüme hormonu iğnesi yaptırmıyor…

Kilo verirken sarkmak, kırışmak, avurtları çökmüş hale gelmek istemiyorsanız, akşam yemeğini atlamalısınız…

***

Ancak bunu yapmak zor geliyor… Çünkü sabah 9, akşam 18 iş hayatı, sosyal yaşam, ailenin bir arada olması, trafik, günlük stres derken akşam yemeğini 4-5 arası yiyemiyoruz…
Elbette akşam yemeği seremonisinden vazgeçemiyoruz…

***

SAĞLIK İÇİN 2. SEÇENEK;

Diyelim ki akşam 19’da masaya oturmak zorundayız…
O halde akşam 19’dan 2 saat önceye gideceğiz… Saat 17’ye…

17’den hemen önce, 16.30-17 arası küçük bir öğün yapacağız…

Bu ara öğünde badem, ceviz gibi yağlı kuruyemişler, avokado gibi yağlı sebzeler uygun…

Bu ara öğünden sonra akşam yemeğine kadar tamamen aç kalacağız…

Akşam yemeğini 19 yerine 20’de yesek de durum fark etmiyor…

Akşamüstü 17’den sonra akşam yemeğine kadar hiçbir şey yemeyeceğiz…

Bu kural çok önemli…

Çünkü pek çok insan işinden eve dönerken, hele de ara öğünü yapmadıysa acıkıp akşam yemeğinden önceki saatlerde ufak tefek atıştırır…

Bu esnada yediğiniz ufak bir kraker bile zararlı…
Akşam yemeğinden iki saat öncesinden itibaren hiçbir şey yenmemeli…

Bu mesele şeker-insülün dengesi ile alakalı…
Akşam yemeğinden iki saat önce, kanınızda insülin yükseltecek herhangi bir besin maddesinin bulunmaması gerekiyor…”

Akşam yemeğinde neler yasak olmalı?..

“Tüm öğünlerde unlu, şekerli gıdalar, alkol ve şekerli içecekler, kızartmalar, işlenmiş ürünler, cipsler gibi yiyeceklerin yararsız olduğunu bildiğinizi varsayarak saymıyorum…

Bu besinler çocuk büyük herkes için faydasız…
Ancak bunun yanı sıra kilo problemi varsa bazı yararlı besinler de akşam tüketilmemeli:

1) Baklagilleri akşam yemek uygun değil…
Baklagillerin az bir kısmı
protein…

Geri kalan kısmı iyi bir karbonhidrattır…
Akşam için değil, gündüz için uygundurlar…

***

2) Sağlıklı olduğu halde, akşam tüketemeyeceğiniz ikinci grup kuruyemişlerdir…

sabah öğlen ve akşam 17’ye kadar tüketilebilinir, daha sonra tüketilmesi zararlıdır…

3) Benzer şekilde akşamları; süt-yoğurt-peynir grubu da kilo vermek isteyenler için uygun değil…

Süt-yoğurt-peynir grubunu 17’den önceki öğünlerde tüketeceğiz…

4) Meyveler de saat 17’den önce tüketilmeli…

Akşam yemeğinde neler yiyebiliriz?..

Sebzeler sınırsızdır akşam yemeklerinde…
Söğüş sebze, salata, ızgara sebze, sebze çorbası, zeytinyağlılar, sebze haşlamalar akşam yemeğinde tüketilebilir…

Üstelik yaptığınız yemeklerin yağsız olması gerekmiyor…
Bahsedilen sebze yemeklerini zeytinyağıyla tüketebilir ve pişirebilirsiniz… Baharatların hepsi her öğünde serbesttir…

***

Akşam öğününü sebzeyle geçirmek idealdir…
Maalesef birçok kişi bunların yanında mutlaka protein istiyor…

Bu durumda yumurta,hindi, tavuk, balık ve et sebzelerle beraber olmak şartıyla tüketilebilir…
Belki ekmeksiz akşam yemeği yemek, pilav, makarna yiyememek, patates kızartmasını mönüden çıkartmak, televizyon karşısında bir dilim kekten çatalın ucuyla alamamak, ayva tatlısından azıcık da olsa tırtıklayamamak, bir kadeh kırmızı şarap içememek size çok zor gelebilir…

***

En sağlıklı olan, birkaç günde bir hazırlayarak buzdolabında sakladığımız sebze sularını tüketmek…
Akşam yemeğini atlayıp, gece ara ara sebze suyu içerek geçirmeye çalışın… En hızlı bel inceltme, en hızlı gençleşme, en hızlı güzelleşme formülü bu…”

Ayşegül çORUHLU

Geç Oldu Ama Çok BEĞENDİM…Hıdırellez Niyeti…

ALLAH’IM BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:

   

BANA ÖYLE BİR SEVGİ VER Kİ:
Sonsuz bir hazine gibi bitmesin, çoğalsın daha da sevdikçe, doldursun sarsın çevremi. Hatta düşmanlarımı da sevebileyim

BANA ÖYLE BİR GÜÇ VER Kİ:
Herkesten daha çok çalışabileyim, tutsak düşmeyeyim doğanın koşullarına, eşim ve çocuklarımı da mutlu et ki, mutluluğu başkalarına da götürebileyim

BANA ÖYLE BİR SAĞLIK VER Kİ:
Düşünebileyim, konuşabileyim

BANA ÖYLE BİR ERDEM VER Kİ:
İbadet edebileyim, iyilik etmeyi ve sevinçten buğulanmış gözlerle, teşekkür edenlere; bir şey yapmadım, anımsamıyorum diyebileyim

BANA ÖYLE BİR YETENEK VER Kİ:
İyi eş, baba, anne, iyi komşu, iyi arkadaş, iyi vatandaş olabileyim

BANA ÖYLE BİR UMUT VER Kİ:
Bugüne kadar yapmış olduğum hatalar için karamsarlığa düşmeyeyim, herşeyden aklanmış olarak yaşama yeniden başlamak üzere bağışlanabileceğimi bileyim

BANA ÖYLE BİR ANLAYIŞ VER Kİ:
düşünebildiğim, yargılayabildiğim, inandığım, varolduğum şu anda bu sözleri söyleyebildiğim için şükredebileyim

BANA ÖYLE BİR TALİH VER Kİ :
Yıllar sonra beni hatırlayanlar “herkese iyilik eden, tüm insanları seven, o düzeyde de sevilen bir kişiydi ” diye konuşsunlar ve ben de huzur içinde
olabileyim

BANA ÖYLE BİR İRADE VER Kİ:
Birgün yenilip, içimdeki şeytanın kurallarına doğru yönelirsem; bu bir düşünce ise düşüncemi, bu bir adım ise ayağımı, bu bir uzanma ise
elimi durdurabileyim

BANA ÖYLE BİR SABIR VER Kİ:
Sükûneti bulayım, durabileyim, düşünebileyim..

AMİN

alıntı

Birçok kişi, başkalarının kendilerine yeterince iyi davranmadığından şikayet eder.

imagesCAN6DA3H

 

Birçok kişi, başkalarının kendilerine yeterince iyi davranmadığından şikayet eder. “Yeterince saygı, ilgi, takdir görmüyorum,” derler. “Benden yararlanıyorlar.” Böyle kişiler, etraflarındaki insanlar onlara nazik davrandığında şüphelenirler. “Beni kullanmak istiyorlar, benden yararlanmak istiyorlar. Kimse beni sevmiyor.”

Olduklarını düşündükleri kişilik şöyle biridir: “Ben, ihtiyaçları karşılanmayan aciz bir ‘küçük ben’im” Kimlikleriyle ilgili bu yanlış kanı, bütün ilişkilerinde bir bozukluk yaratır. Verecek bir şeyleri olmadığına ve dünyanın veya diğer insanların onları ihtiyaçları olan şeyden mahrum bıraktıklarına inanırlar. Bütün gerçeklikleri, kimlikleriyle ilgili sahte duygulara dayalıdır. Bu özellikleri durumları sabote eder ve bütün ilişkilerini bozar. Eğer eksiklik düşüncesi kendi kimliğinizin bir parçası haline gelirse, daima eksiklik yaşarsınız. Zaten hayatınızda olan güzellikleri fark edip değerlendirmek yerine, gördüğünüz tek şey eksiklik olur. Hayatınızda zaten var olan güzelliği fark edip değerlendirmek, bütün bollukların temelidir. Gerçek şu: Dünyanın sizi neden mahrum ettiğini düşünüyorsanız, siz de dünyayı aynı şeyden mahrum edersiniz, çünkü kendinizin küçük olduğunuzu ve verecek hiçbir şeyiniz olmadığını düşünürsünüz.

Şunu birkaç hafta boyunca deneyin ve gerçekliğinizi nasıl değiştireceğini kendi gözünüzle görün: İnsanların sizden esirgediğiniz düşündüğünüz her şeyi -övgü, takdir, yardım, sevgi, ilgi vb.- onlara verin. Bunlara sahip olmadığınızı mı düşünüyorsunuz? Sahipmişsiniz gibi yapın, kendiliklerinden gelirler. Vermeye başladıktan kısa bir süre sonra, almaya da başlarsınız. Vermediğiniz bir şeyi alamazsınız. Dışarı akış, içeri akışı belirler. Dünyanın sizden esirgediğini düşündüğünüz şeye zaten sahipsiniz ama dışarı akmasına izin vermediğiniz sürece, sahip olduğunuzu bile bilemeyeceksiniz.

Bütün bolluğun kaynağı sizin dışınızda değildir. Kimliğinizin bir parçasıdır. Ama önce kendi dışınızdaki bolluğu görüp takdir ederek başlayın. Etrafınızdaki hayatın doluluğunu hissedin. Teninize vuran güneşin sıcaklığı, bir çiçekçi dükkanının önünde sergilenen çiçeklerin muhteşem renkleri, lezzetli bir meyvenin ağzınızda dağılışı ya da gökyüzünden dökülen suyla sırılsıklam olmak. Hayatın doluluğunu her adımda görebilirsiniz. Etrafınızı saran bolluğu fark etmek, içinizde uyuyan bolluğu uyandırmanızı sağlar. O zaman da dışarı akmaya başlar. Bir yabancıya gülümsediğinizde, enerji akışı olur. Verici konumuna gelirsiniz. Kendinize sık sık şunu sorun: “Burada ne verebilirim, bu kişiye, bu duruma nasıl hizmet edebilirim?” Bolluğu hissetmek için herhangi bir şeye sahip olmanıza gerek yoktur ama bolluğu hissederseniz, her şey size doğru akmaya başlar. Bolluk, zaten ona sahip olana gelir. Bu biraz haksızlık olarak görünebilir ama değildir. Bu evrensel bir kanundur. Bolluk ve kıtlık, içsel gerçekliğinizin dışa yansımasından ibarettir. İsa bunu şöyle söylemiştir: “Çünkü kendisinde bulunana daha çok verilecek, hiçbir şeyi olmayandan elindeki bile alınacaktır.”

(Eckhart Tolle’nin “Varolmanın Gücü” kitabının 199. sayfasındaki bu muhteşem pasajı sizlerle paylaşmak istedim. Ben de muhteşem açılımlar yaptı. Umarım sizin hayatınıza da katkısı olur.)

Bizler, yapmayı alışkanlık haline getirdiğimiz eylemlerden başka bir şey değiliz.

Bizler, yapmayı alışkanlık haline getirdiğimiz eylemlerden başka bir şey değiliz. Kişilik bir kader değil yalnızca bir alışkanlıktır.

Doğru eylemi her gün biraz yapın. Geri kalanı zamana bırakın.

Cem şen

bambaşka coğrafyalarda değişik izlerimi buldum; okyanuslarda, masmavi denizlerde, göllerde, ırmaklarda yüzdüm, dağlarda adım adım kişisel zirvelerimi keşfettim

imagesCAGLSQ5S

Şu 37 yıllık hayatımda, çok güzel, özel insanlarla tanıştım; çok derin, keyifli, leziz, dolu, verimli anları paylaştım; bolca farklı seyahatler ettim, yoğun uçuşlarla yükseldim- arada çakıldım da- ,sıradışı deneyimlere uzandım, bambaşka coğrafyalarda değişik izlerimi buldum; okyanuslarda, masmavi denizlerde, göllerde, ırmaklarda yüzdüm, dağlarda adım adım kişisel zirvelerimi keşfettim; tepelerden atladım; derinliklere daldım; tatla,rengarenk tınılarla doldum taştım; aşkın içinde yoğuştum, buharlaştım, damla damla yağmur oldum…

Evet mutuluğu an be an doyasıya yaşadığımı fark ettim ve bu şansımı çok yoğun hissediyorum bugün. Bu gerçekten çok güzel bir his dostlarım, daima yaşayalım!
Ebru Öztürk

Yağmur yağarken ben böyle bir saray yerine, eğer bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki de bu kümese girerdim.

images[9]

Güzel bir yazı . . .
Yağmur yağarken ben böyle bir saray yerine, eğer bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki de bu kümese girerdim. Yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı, kümes ile saray arasında fark olmazdı” demiştir Dostoyevski.
Bir düşe bağlanırcasına yaşamak…
Kadını kendisine sıra dışı gelen güzelliği yüzünden ayırır erkek diğerlerinden.
Bir şekilde başkası gibi değildir ve bu yüzden ona âşık olur.
Burnu, göz kapakları, elleri, dişleri ya da belki ten rengidir ilgisini çeken.
Sonra kişisel özelliklerine takılır kafası,
Kahkahası, durgunluğu, düşünce biçimi, becerisi ya da beceriksizliği, dişiliği veyahut çocuksuluğu hoşuna gitmeye başlar…
Derken kokusunu keşfeder.Banyodan yeni çıkmış ıslak halini, sabah uykudan kalktığında gülen şiş gözlerini, makyajsız cildini, ojesiz tırnaklarını sever…
Evet, o asla başkaları gibi değildir.Bu yüzden “erkeğin sevdiği” kadın olur.
Sonra kendisine gösterilen minicik, küçücük güzel şeyler yüzünden sevmeye başlar kadın erkeği.
Sevilmenin tadını da alır erkek böylece…
Sevdiği tarafından sevilmek gibisi yoktur zaten…
Ama sevilmeye, çok sevilmeye başlayınca tuhaflaşır insan bünyesi…Her ruh çok sevilmeyi kaldıramaz.
Ve kadın sevmeye başladı mı, kendini kaybeder…
Sevdiği erkeğin hayatını ele geçirmeye başlar.Başlangıçta erkek için de hoş bir durumdur bu.
Üstünü başını toparlayan, evini çekip çeviren, önüne düzenli olarak yemekler koyan, kusursuz bir huzur sunan kadının bu sahiplenmesi muhteşem gelir erkeğe.
Muhtemel bir savaş alanından ne kadar da uzak görünmektedir o konforlu ilişki başlangıçta.”Seni çok seviyorum” diyen, hastayken ateşine bakan, bir demet çiçekle çıkıp gelen, gün içinde arayıp soran erkeğin bu ekonomik sevme stili karşısında “sevmeyi” abartır kadın.
Adamın gardırobunu düzenleyerek başlar işe; sonra beynini, yıllık plânını, arkadaş ilişkilerini düzenleme isteğiyle devam eder…
Mutfakta birikmiş bulaşıkları yıkar gibi erkeğin telefon defterinde de bir temizliğe girişme isteğiyle dolup taşar…
Çünkü bu arada karşılıklı tavizler verilmiştir.
Erkek o güzellikten rahatsızlık duymaya başlamıştır.
En azından saç renginin daha “normal”, tırnak boyasının kırmızı olmamasını, mümkünse pantolonların bol, eteklerin uzun olmasını ister.
Mesai saatlerine, iş yeri başarılarına, bazı dul ve bekâr kız arkadaşlara, eski dostluklara, geleceğe dair kişisel plânlara gıcık olmaktadır.
Kısa küskünlükler, uzun suskunluklara dönüşür…
Uzun suskunluklar küçük arızaların büyümesine sebep olur.
“Neden herkes sıradan bir huzur yaşarken bu ilişkide sıra dışı bir bozukluk var” sorusu hep havadadır artık.
Beraberlik standart bir kümese dönüşür.İki taraf da birbirlerinin güzel, farklı, olağanüstü her özelliğini yolup atmak ve bu standart kümeste iki büklüm yaşamak için dövüşmeye başlar.
Dövüşürler, didişirler ve kümesin tellerinde bir delik açabilen dışarı kaçar…
Sonrası ise hepinizin bildiği hikâye…
Sevmenin bir zamanı, stili ve standardı yok.
Artık biliyorum!
Bence çıkarılıp bırakılmış bütün renkli tüyleri, taşları yeniden takıp takıştırıp, sıra dışı delilikler yaşamanın zamanıdır . . .

ALINTI

Dünyaki ruhların sayısı kadar Tanrıya giden yol vardır.

 

 

Dünyaki ruhların sayısı kadar Tanrıya giden yol vardır.

Bab Aziz

Dosdoğru konuşun! Kelimeleriniz güneşin ışığı gibi doğruca kalplerimize girsin.

 

Dosdoğru konuşun! Kelimeleriniz güneşin ışığı gibi doğruca kalplerimize girsin.

KIZILDERİLİ ATASÖZÜ