Erken Kalkmanın 10 Faydası ve Bunun Yolları


Hayallerinizin gerçekleşmesini sağlamanın en iyi yolu, uyanmaktır. – Paul Valery

Bir gece kuşundan sabah erken kalkan birine dönüşmek size pek çok konuda yardımcı olacaktır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

1. Harika bir gün. Dalai Lama’nın şu sözü size ilham verebilir “Bugün uyandığım için şanslıyım, hayattayım, değerli bir insan yaşamım var ve bunu boşa harcamayacağım. Bütün enerjimi kendimi geliştirmek, kalbimi başkalarına ulaştırmak ve tüm varlıkların iyiliği için aydınlığa kavuşmak adına kullanacağım. Başkalarına karşı güzel düşünceler besleyeceğim, onlara elimden geldiği kadar yardım edeceğim.” Gününüze her başladığınızda bunu düşünün. Erken kalktığınızda harika bir güne adım atacaksınız.

2. Harika başlangıç. Yataktan aniden fırlamak, geç kalmak, bir şeylere yetişmeye çalışmak üzerinizde bir askı yaratmıyor mu? Yapacağınız işlerin son ana kalmasının yarattığı stresle uyanmak işkence gibi gelir. Bu da gününüzün güzel başlamaması demektir. Ancak biraz daha erken kalkabilirseniz bu işkenceyi ortadan kaldırabilirsiniz. Güne en iyi başlamanın yolu, erken kalkmaktır.

3. Huzur. Sabahın ilk saatleri en huzurlu saatler olabilir. Gürültü yok, ağlayan yok, televizyon sesi yok, araba yok, bağıran çağıran yok. Tamamen sessiz, huzurlu… Rahatlık var. Bu, günün en güzel saatlerindendir. Nefes alabildiğiniz, bir şeyler okuyabileceğiniz, düşünebileceğiniz bir vakittir.

4. Gündoğumu. İnsanların uyurken kaçırdığı ve günün en güzel bölümlerinden biri olan şey, gündoğumudur. Günün yavaşça aydınlandığını, parlak bir hal aldığını gözlemlemek, gece yarısından sonra gökyüzü açık maviye dönmeye başladığında, doğa inanılmaz renklere büründüğünde… Her gün bunu gözlemlemek sizi nasıl da mutlu hissettirecektir.

5. Kahvaltı. Erken kalktığınızda aslında kahvaltı için de vakit yaratmış olursunuz. Hepinize ünün en önemli öğünü olduğu söylenmiştir. Kahvaltı olmadan öğlen olup siz acıkana kadar vücudunuz enerjisini nereden alacak? Öğle yemeğinde ise tamamen sağlıksız besinlere yöneliyoruz. Daha şekerli, daha yağlı yiyerek sağlığımızı olumsuz etkiliyoruz. Ancak kahvaltınıza vakit ayırdığınızda bunları yaşamak zorunda kalmazsınız. Ayrıca bir şeyler okurken ya da izlerken yemek yemek, çay ya da kahve içmek erkenden sizi dinç kılacaktır.

6. Egzersiz. Egzersiz yapmak için sabahın erken saatlerinden başka vakit de bulabilirsiniz elbet, işten sonra egzersiz yapmak çok eğlenceli olabilir. Ancak çoğu zaman iptal etme ihtimaliniz de var bunu. Çünkü başka şeylerle karşılaşmanız olası. Sabah egzersizinin yerini alacak şeyler ise daha azdır.

7. Üretkenlik. Gündüz, günün en üretken olduğumuz vaktidir. Erken kalktığınızda dikkatinizi dağıtacak etkenler daha azdır. Güne erken başlarsanız yaptığınız işlerin sayısı artar. Vakit geçirmek istediğiniz kişilere daha çok zaman ayırırsınız.

8. Hedef vakti. Hedefleriniz mi var? O zaman onları gözden geçirmenin, planlamanın en iyi yolu zamanınızı iyi bir şekilde kullanmaktan geçer. Kısa vadeli hedefler söz konusu olduğunda örneğin bir hafta içinde halletmeniz gereken bir iş olsun. Her sabah erkenden ne yapacağınıza karar vererek ona göre hareket ettiğinizde bu hedefe ulaşmanız kolaylaşır.

9. Evden İşe Gitme. Kimse işe gidiş ve işten çıkış saatlerinin yoğunluğunu sevmez. Erken kalkın, yola trafik olmadığında erken çıkın. İşe daha hızlı varmış olursunuz, kendinize daha fazla zaman kalmış olur. Ya da çok daha iyi bir fikir olarak bisikletle de gidebilirsiniz işe.

10. Görüşmeler. Erken kalkarsanız görüşmeleri de erkenden yapmanız çok daha kolaylaşır. Görüşmelere geç gitmek, görüştüğünüz kişide hiç iyi izlenim uyandırmaz. Erken gelmeniz ise onları etkiler. Ayrıca hazırlanmak için zamanınız da olur.

Yaşama ve Ölme Meditasyonu

 

Günümüz insanı, enerjisini artırmak için besin takviyelerinden ve ilaçlardan, mutluluğunu artırmak için umut vaadeden gurulardan ve maddi dünyadan, güvenlik için sosyal kurumlardan ve siyasi partilerinden, ölümden kurtulmak içinse o konuda başını çevirmekten ve kulağını tıkamaktan medet umar durur. Ne yazık ki bunlar bir işe yaramaz. Besin takviyelerine rağmen enerjisiz, gurulara ve bankadaki paralarına rağmen mutsuz, siyasi partilere ve sözümona güvenlik önlemlerine karşın güvensizlik hissinde yaşar ve en nihayetinde asla üzerinde düşünmediği, çalışmadığı, düşman bellediği ölümle acı içinde son ve başarısız bir karşılaşma yapar.

İnsanlar bazen bana bu kadar yoğun, çoğu zaman uyumak için yalnızca 4-5 saat bulup da nasıl bu kadar enerjik olduğumu sorarlar. Bunun bir kaç sebebi var: Bu sebeplerden ilki enerjisizliğin bedenin bir işlevi değil zihnin bir işlevi olduğunu anlamış olmam. İkincisi ise yaşamama ve ölmeme yardımcı olan çok değerli bir bilgiye, bir uygulamaya ve bir meditasyona sahip olmam.

İlk olarak, zihin her şeye karar verdiği gibi enerjiye de karar vermektedir. Bunu iki şekilde yapar: aktif ve pasif. Aktif bölüm, bizim zihnimizin gücü ve korkusuzluğumuz ile ilişkilidir. Zihin eğer berrak bir şekilde yorgunluk ve enerjisizliğin aslında mutsuzluk ve tatminsizlik olduğunu kavrarsa, bu durumda enerjisizliği de, tatminsizliği de yenebilir. Nasıl? Bu nokta, işin pasif kısmı ile ilişkili.

Meditasyon denince insanların aklına ya hayal güçlerinin aktif olarak kullanıldığı imgelem çalışmaları ya da nefese ve benzeri bir objeye odaklanılarak yapılan çalışmalar gelmektedir. Oysa meditasyon engin bir alandır ve mutlaka deneyimli bir öğretmen yardımıyla çalışılmalı ve yönlendirmeler yardımıyla ilerlenmelidir. Pek çok meditasyon tekniğinin olduğu doğrudur. Size bu meditasyon teknikleri içinde çok az bilinen ancak değeri paha biçilemeyecek ve bu yazıyı okur okumaz hemen uygulamaya başlayabileceğiniz bir meditasyon öğreteceğim. Bu meditasyona, “Kendi cömertliğimizi anımsama meditasyonu” diyoruz. Bu meditasyon, Budha tarafından en derin zihin hallerine ulaşmak için öğretilmiş bir meditasyondur. Ne yazık ki binlerce yıldır meditasyon nefes üzerine odaklanmak ve benzeri tekniklerle sınırlandığı için bu değerli meditasyon tekniği göz ardı edilmektedir. Oysa bu meditasyon tekniği yalnızca derin zihin ve bilinç hallerine ulaşmamızı sağlamakla kalmamakta aynı zamanda da mükemmel bir yaşam yaşamamızı ve mükemmel bir şekilde ölmemimizi de sağlamaktadır.

İnsan bilincinin en üstün formlarından bir tanesi hizmet ve cömertliktir. Hem Taocu hem Budhist ustaların en büyük sırlarından bir tanesi cömertlik erdemidir. Cömertlik, başkasına gösterilen şefkat ve verme eylemi aracılığıyla zengin olmaktır. Bilinen fiziksel kanunların aksine vererek zenginleşebildiğimiz bir uygulamadır. Günümüzde yapılan bütün psikoloji araştırmalarının da artık kanıtladığı gibi, elimizdeki 100 lirayı ihtiyacı olan bir insana harcamanın tatmini ve bu tatmine bağlı olarak sağlıktan, sosyal başarılara kadar olan kazancı, aynı parayı kendimize harcadığımızda elde ettiğimiz kazançtan çok daha fazladır. Uzun vadede cömert insanların daha uzun ve iyi yaşadıkları, daha başarılı ve mutlu oldukları artık keşfedilmiş bir sırdır.

Budha, “Eğer cömertlik hakkında benim bildiklerimi biliyor olsaydınız tek bir gününüzü cömertlik yapmadan geçirmezdiniz,” der. Cömertlik yalnızca birilerine para vermek değildir. Tabağınızdaki artıkları temizlerken “Umarım bu besinler bazı varlıkları doyurur,” diye düşünmek bile cömertliktir. Çoğumuz, kendimize ayıracağımız zamanda bir arkadaşımızın sorununu dinlemenin, sokaktaki bir insana yardım etmenin cömertlik olduğunu fark etmeyiz. Cömertlik bir şefkat eylemidir ve her an yapılmalıdır. Benim en sevdiğim cömertlik uygulamalarından bir tanesi yemek yemeden önce bir saniye durup, samimi bir şekilde insanlar için iyi dilekte bulunmaktır: “Tüm varlıklar doysun, hiçbir anne baba çocuğunun aç kaldığını görmek zorunda kalmasın. Hiçbir çocuk anne babasının aç kaldığını görmek zorunda kalmasın. Tüm varlıkların karnı doysun. Tüm varlıklar güvende ve emniyette olsun. Tüm varlıklar mutlu ve huzurlu olsun.” Bu basit iyi dilek ve cömertlik eylemi yediğim en basit yemeği bile benim için muhteşem bir ziyafete döndürür. Mutluluk hep buradadır; sadece onu göremeyiz.

Cömertlik hangi düzeyde olursa olsun muhteşemdir. Aydınlanmanın eşiğine gelmiş bir insanda ise başka bir derinlik kazanır. Budha, aydınlanmaya yaklaşmış bir insan için şu sözleri söyler: “Tahammül edilmesi güç olana tahammül eder. Verilmesi zor olanı verir.” Verilmesi zor olanı vermek cömertliğin en derin niteliğidir. Bazen bir proje üzerinde çalışırken arkadaşlarınıza bakar ve belki ikinci gecedir sabaha kadar çalıştığınızı fark edersiniz. Onlara, “Siz gidip dinlenin bu gece ben işi yaparım,” dersiniz. Uyku o an için vazgeçilmesi zor olan şeydir ama cömertlik ve şefkatinizle ondan vazgeçersiniz. Bazen, bir öğrencisinizdir ve cebinizde o hafta yemek yemek için ayırdığınız paranın tamamını yetim çocuklara verirsiniz. Aç kalırsınız ama başka bir mutluluk ve enerji kazanırsınız. Cömert insanlar kolay kolay hastalanmaz, kolay kolay mutsuz olmazlar.

Cömertliğin önemi gün gibi ortadadır. Hemen herkes bu konuyu gözden kaçırsa da önemini red etmez. Bilinmeyen şey ise cömertliğimizi anımsamamız gerektiğidir. Her gün akşam yatağa yattığınızda o gün yaptığınız cömertliği anımsamalısınız. İnsanlara nasıl yardımcı olduğunuzu, hayvanlara nasıl yardımcı olduğunuzu, kimi doyurduğunuzu, kimin derdini dinlediğinizi… Bu anımsama, en derin meditasyon uygulamaları arasında yer alır. Mutlaka bir kenara oturmalı ve kendi cömertliğinizi anımsamalısınız. Bir dahaki sefere hasta olmaya başladığınızda yakın zamanlardaki cömertliklerinizi anımsayın, bir dahaki sefere enerjiniz düşük olduğunda ama yapılacak işler sizi beklediğinde bir kenara oturun ve yaptığınız cömertlikleri anımsayın. Bir anda hastalığınızın iyileşmeye başladığını ve bir anda omurganızdan yukarıya, sırtınızı dikleştiren bir enerjinin yükseliverdiğini göreceksiniz.

Kendi cömertliğimizi anımsamak yalnızca zamanla bizi uyanışa vardıracak derin bilinç hallerine ulaşmamızı ve enerji ile dolmamızı sağlamaz aynı zamanda mükemmel bir ölüm yaşamamızı da sağlar. Ölüm ânı mutlak bir anımsama ânıdır. Ölüm, pişmanlıkla, kederle, kayıpla, korkuyla gelebilir ya da iç huzuruyla, mutlulukla, görevini yapmış olmanın getirdiği bir rahatlamayla hatta neşeyle bile gelebilir. Bütün mesele ölüm ânı geldiğinde zihninizin neyi hatırlayacağıdır.

Zihninizin neyi hatırlamasını istiyorsunuz? Kendi cömertliklerinizi olabilir mi?

Sevgi ve dostlukla

Cem Şen

Siz kendinizi iyi hissetmeye başladıktan sonra, her şey yoluna girer.

Siz kendinizi iyi hissetmeye başladıktan sonra, her şey yoluna girer.

Ruben Stuttard

Ey kör!

 

Ey kör! anla bu yer bu gök boş
Bırak onu bunu gönlünü hoş tut hoş
Şu durmadan dağılan alemde
Hepsi, hepsi bir nefestir
Gerisi boştur boş

Ömer Hayyam

Bazen zamanla tanımak diye bir şey yoktur, içe sinmek ve ısınmak diye bir şey vardır .

 

‘Yeni tanımana rağmen sanki yıllardır tanıdığını sandığın ve evin gibi hissettiğin, yanında huzur bulduğun insanlar vardır. ‘
Bir de yıllarca tanımana rağmen kendini hep misafir hissettiklerin.
Bazen zamanla tanımak diye bir şey yoktur, içe sinmek ve ısınmak diye bir şey vardır .

Nejat İşler

İşte Bunların Tümü Hayattır…

 

 

“Hayatın tümünü anlamalısın, yalnızca küçük bir bölümünü değil. İşte bu yüzden okumalı, gökyüzüne bakmalı, şarkılar söylemeli, dans etmeli, şiirler yazmalı, acı çekmeli ve anlayışlı olmalısın. İşte; bunların tümü hayattır.” ~ Jiddu Krishnamurti Türkçe

Terk edilme şeması ve terapi hedefleri

Terkedilme Şemasının Genel Sunumu Terk edilme şemasına sahipseniz yakınlarınızı veya bağlanacağınız kişileri kaybetme beklentisiyle yaşarsınız. İlişkilerinizin eninde sonunda, şu ya da bu şekilde bitme tehlikesini yoğun olarak hissedersiniz. Sevdiklerinizin sizi terk edeceklerine, hasta olup öleceklerine, başka birisi için sizi bırakacaklarına, önceden tahmin edilemez olumsuz davranışlar sergilediklerine, bir şekilde aniden ortadan kaybolacaklarına inanırsınız. Bu yüzden genel bir korku içinde yaşarsınız. Sevdiklerinizin yaşamlarınızdan çıkma tehlikesine ve ayrılık işaretlerine karşı aşırı tetikte olursunuz.
Gerçek ya da algılanan bir kayıp(ayrılık, terk edilme vb.) olduğunda, kronik anksiyete,üzüntü ve depresyon; bununla birlikte sizden ayrılanlara ya da ayrılacak olanlara karşı yoğun bir öfkehissedersiniz. Bu duygular yaşantınızın şiddetine göre dehşet, keder ve öfke olabilir. Bazen çok kısa süreli ayrılıklara bile tahammül etmekte zorlanabilirsiniz. Bir ilişkinizin varlığında, eşiniz(sevgili, partner, eş, arkadaş vb)in ölmesi ya da bir şekilde ondan ayrılma ihtimali nedeni ile aşırı endişe duyabilirsiniz..

Sevdiklerinizin ayrılmasını engellemek için onlara yapışma, aşırı sahiplenici ve kontrolcü davranma, sizi terk edenleri suçlama, kıskançlık, rakiplerinizle rekabete girme gibi tutumlar sergileyebilirsiniz. Eşinizin yaptığı en ufak hareketi(sizinle ilgilenmeme, sizi yalnız bırakma vb.) onun sizi terk etmek istediğine ilişkin işaret olarak algılar ve bu davranışlara aşırı tepki verebilirsiniz. Eşinize yapışabilirsiniz. Tüm takıntınız eşinizi elinizde tutmak olabilir. Artık eşinizle olan ilişkiniz hayatınızın merkezine oturmuş durumdadır. Eşinizden birkaç gün bile ayrı kalmaya tahammül edemezsiniz. İnsanlar sizi “takıntılı aşık” olarak tanımlayabilirler. Eşiniz sizi sevdiğini ve size bağlı kalacağını söylese bile buna bir türlü inanamazsınız. Eşinizin söyledikleri size gerçekçi gelmez; ancak bunun sebebini bir türlü ifade edemezsiniz. Kendinizi bir çıkmazın içinde hissedersiniz. Bazen eşinizin size olan bağlılığını test edecek davranışlarda bulunabilirsiniz. Ancak bu davranışlar bir ilişkiyi olumsuz etkileyecek davranışlardır. Uzak durmanıza, sert davranmanıza, yok yere tartışmanıza rağmen sizin yanınızda kalıp kalmayacağına bakma gereği hissedersiniz. Eşinize karşı yoğun öfke hissedebilir ve saldırganca tutumlar sergileyebilirsiniz. Çünkü onun sizi “eninde sonunda, şu ya da bu sebeple” terk edeceğine inanırsınız. Bu yüzden de eşinizi cezalandırma isteği duyarsınız. Terk edilme şemasına sahipseniz “doğru insan”larla bile yakın ilişkiden kaçınabilirsiniz; çünkü, ya onu kaybetmekten ya da ona çok yakınlaşıp incinmekten korkarsınız.

Bazen “terk edilmiş olma”nın acısını yaşamamak için siz ilişkinizi yok yere bitirebilirsiniz. Bazen de ilişki içinde kalmanıza rağmen kendinizi duygusal olarak geri çeker ilişkinizden doyum yaşayamazsınız. Terk Edilme Şemanızın Kökeninde Neler Olabilir? Terk edilme şemanızın kökeninde dengesiz, alkolik ve patlayıcı(ani tepki veren) anne babanız olabileceği gibi, erken yaşlarda ebeveyn kaybı gibi sizin güvenli bağlanma yaşantınızı kesintiye uğratan durumlar da olabilir. Gençken anneniz/babanız(ya da sizi büyütenler) ölmüş ya da evi terk etmiş olabilir. Anne babanız sizden çok uzun süre ayrı kalmış ya da hastanede yatmış olabilir. Bakıcılar ya da bir kurum tarafından, farklı anne figürleri görerek büyütülmüş, ya da genç yaşta yatılı okula gönderilmiş olabilirsiniz. Belki de anneniz tutarsızdı. Sizinle ilgilenemeyecek kadar depresif, öfkeli ya da sarhoş oluyordu. Anne babanız siz küçükken boşandı; ya da o kadar çok kavga ediyorlardı ki ayrılacaklarından korkuyordunuz. Bir ebeveyninizin ilgisini belirgin şekilde kaybettiniz. Örneğin, bir kardeşiniz doğdu ya da ebeveyniniz yeniden evlendi. Aileniz size karşı fazla koruyucuydu. Bir çocuk olarak hayatın zorlukları ile mücadele etme fırsatınız olmadı.

Özel Dikkat ! Terkedilme Şeması’nda Şema Kimyası Şema Kimyası kavramı, ikili ilişkilerinizde şemanıza uygun olan kişilerin size çekici gelmesini ifade eder. Ayrılma ve terk edilme korkulan durumlar olmasına karşın, bu şemaya sahipseniz tutarlı/bağlı olmayan insanlara karşı bir yakınlık hissedebilirsiniz. Yani sizi terk etme ihtimali bulunan kişiler size daha çekici gelir. Terk edilme şemasına sahipseniz eşiniz şu özelliklere sahip olabilir: Evli ya da başka bir ilişkisi olduğu için size uzun vadede bir söz veremiyor. Birlikte zaman geçirmeniz için yanınızda değil (çok seyahat ediyor, uzakta yaşıyor, ya da iş kolik) Duygusal olarak dengesiz (alkol/hap kullanıyor, depresif, düzenli bir işi olamıyor) ve duygusal olarak tutarlı şekilde yanınızda olamıyor. Bir Peter Pan; yerleşik bir hayat istemeyen, birçok sevgilisi olma özgürlüğünü isteyen biri.

Size karşı duygularından emin değil. Sizi istediğini söylemesine karşın duygusal olarak geri duruyor. Bir an sizinle yoğun bir sevgi yaşarken, başka bir durumda yokmuşsunuz gibi davranabiliyor.

Terk Edilme Şemasında Terapi Amaçları Terapideki temel amaçlardan biri, ilişkilerinizin istikrarı ile ilgili daha gerçekçi bir bakış açısı kazanmanızdır. Başarılı bir terapi sürecinden sonra, hayatınızın önemli bir kısmını değer verdiğiniz kişinin sizden kopacağı endişesi ile geçirmezsiniz. Endişe hissetseniz bile, bu duyguyla daha işlevsel şekilde başa çıkmayı öğrenirsiniz. Yakın ilişkiler size eskisi kadar korkutucu gelmez. İlişki yaşamak için daha çok risk almaya ve duygusal acılara göğüs germeye hazır olursunuz. Şema Kimyası mantığını kavradığınız için, “zaten sizi terk edebilecek” kişilerden ziyade size daha bağlı olabilecek kişilerle ilişki kurmaya çalışırsınız. Çapkın, uzak, mesafeli insanlar size çekici gelseler bile, bunun bir şema yaşantısı olduğunu anlar ve ona uygun tepki verirsiniz. İlişkilerinizde kendinizi daha güvenli hissettiğiniz için kıskançlıklarınız, karşı tarafı kontrol ve manipüle etme ihtiyacınız azalır. Siz artık “takıntılı aşık” olmaktan çıkıp “doyum verici bir birliktelik” yaşamaya başlayabilirsiniz. Kendinizi “ilişki yaşamak zorunda” hissetmezsiniz. Yalnız kalmanın da insani ve normal bir durum olduğunu kavrarsınız. Yalnız kaldığınızda depresif ya da huzursuz bir ruh haline bürünmezsiniz.

Terapinin nihai amacı, duygusal ihtiyaçlarınızı sağlıklı şekilde giderebileceğiniz, doyum verici ilişkiler yaşayabileceğiniz insanlarla ilişki kurabilmenizdir.

şemanızın ne olduğunu anlamak için HAYATI YENİDEN KEŞFEDİN kitabını alın…

Bırakmak, olmaktır.

Olan, olmakta olduğu zamanı öyle bir doldurur ki, orada tercihleriniz, memnuniyetsizlikleriniz ya da inançlarınız için yer yoktur.  Sorun geçmişi ve geleceği, olan ile, şimdi ile karıştırmamızdadır. Geçmişte ve gelecekte daima tercihlerimiz, memnuniyetsizliklerimiz, pişmanlıklarımız ya da endişelerimiz için bol yer vardır. 

Mesele ne kadar doğal ve kendiliğinden olduğunuz ne kadar öyle olmadığınızdır. Hakikate uyanabilmek için olguların oldukları gibi olmalarına, doğal olmalarına izin vermelisiniz. Doğal ve kendiliğinden olmayan bir olgu kusurludur, gerçek değildir ve zarar verir. İnsanı cehalete ve yanılgıya sürükler.

Kendiliğindenliğe ulaşmanın yolu bırakmaktan, fazla olandan arınmaktan geçer.

*****

Doğduğumuz an itibariyle bir şey olmak üzere eğitiliriz. Olduğumuz hâl daima kusurludur. Öyle yemek yememeli böyle yemek yemeliyiz. Öyle konuşmamalı böyle konuşmalıyız. Şu okula gitmeli şu kitapları okumalıyız. Bizi biçimlendirmek üzere orada bulunan -meli’ler ve -malı’lar listesinden elimizden geldiğince çok şeyi yapabilmeliyiz. Elbette bizim de -meli ve -malı’larımız vardır. (Ben) Böyle olmalı, böyle olmamalıyım. (Durum, kişi, zaman, olay) Böyle olmalı ve böyle olmamalı.

Dünyadaki hemen hemen herkesin içinde “Bu (kişi, olay, durum…) yeterince iyi değil” algısı vardır. Üzerinde sakin sakin düşündüğümüzde bunun tersine karar versek bile, bir anda bir olayla karşı karşıya kaldığımızda, hemen yeterince iyi değil algısı beliriverir. Özellikle de bu olay bizim istediğimiz ve ulaşmaya, elde etmeye çalıştığımız ya da istemediğimiz, kurtulmaya çalıştığımız bir olaysa.

Yeterince iyi değil algısı zamanda iki yöne giden bir algıdır. İlk olarak geçmişe gider ve pişmanlık hissiyle yaşanır: keşke şöyle olsaydım, keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle olsaydı. İkinci olarak ise geleceğe gider ve endişe hissiyle yaşanır: ya şöyle olamazsam, ya şöyle olmazsa..?

Bu iki algı şimdiki zamandaki beni etkiler ve kendimi yetersiz bulmama sebep olur. Ben, geçmişin yarattığı “kusurlu bir varlık” olarak, kaçınılmaz bir şekilde gelecekte de kusurlu bir varlık olacak ve kusurlu işler yapacağım. Bu sebeple, bu kusurlu varlığın kusurlu şeyler yapmaması için onu ehlileştirmeli, yönetmeli, değiştirmeliyim. Kendimi bu halimle kabul etmek mi? ASLA!

İnsanların üzerinde yürüdükleri yol işte budur.

*****

Çocukken en sevdiğim hikayelerden bir tanesi küçük kara balık hikayesiydi. Belki siz de okumuşsunuzdur o hikayeyi. Küçük kara balıkların en sevdiğim özelliği akıntının tersine yüzmeleridir. Manevi öğretiler de öyledir: herkesin gittiği yönün tersine gitmekten oluşurlar.

Bu, tuhaf ya da havalı görünmek ya da ilginç olmak için yaptığınız bir şey değildir. Sadece herkesin kaçtığı şeyin üzerine siz gülümseyerek yürürsünüz, herkesin tuttuğunu siz bırakırsınız, herkesin güldüğüne siz ağlar, herkesin ağladığına gülümsersiniz, doğal olarak da herkesin yaptığının tersini yaparsınız.

Bu nedenle uyanışa doğru ilerlediğimiz yolda ilk adım olduğumuz şeyi kabul etmektir. Hatta kabul etmekten öte olduğumuz şeyi olmayı öğrenmektir. Olduğumuz şey daima olan şey ile birlikte varolur. Olanı ve olduğumuz şeyi birbirinden ayıramayız. Olmaktan pişmanlık duyduğum ya da hayıflandığım şey geçmişin, olmak istediğim şey geleceğin ürünüyse, olduğum şey şimdinin ürünüdür.

*****

İnsanın sabahtan akşama yaptığı şey memnun olmamaktır. Kusur bulmaktır. Ya ister ya istemez, ya reddeder ya arzular. Bu tür durumların hepsi aynı şeyi işaret eder: bundan memnun değilim. Bu olandan memnun değilim. Olandan memnun olmamak kendimden memnun olmamakla aynı şeydir. Memnuniyet “olanı” deneyimleyip, bununla ilgili bir yorum yapmaktan ibarettir. Aynı şekilde memnuniyetsizlik de böyledir. Her iki durumda da olanı şimdiki zamanda deneyimler ama yorumumu geçmiş bir zaman için, gerçekte varolmayan ve değiştiremeyeceğim bir zaman dilimi için yaparım. Bu yorumu yapmamın tek sebebi, benzer bir olayı gelecekte bu kez daha farklı, daha tercih ettiğim şekilde yapmaktır. Az önce anlattığım, pişmanlık ve endişe böyle doğar.

İşte size akışın tersine gitmek, bir küçük kara balık olmak için ipucu: geçmişi değiştiremezsiniz çünkü geçip gitti. Geleceği değiştiremezsiniz çünkü henüz gelmedi ve onun nelerden ibaret olacağını bilmiyorsunuz. Şimdiyi değiştiremezsiniz çünkü şimdi sürekli değişim halindedir ve siz ona odaklandığınız anda geçmiş olur. Yapabileceğiniz tek şey, geçmiş ve gelecek için yorumunuzu değiştirmektir. Eğer siz memnuniyetsizliğinizi bırakır ve kendinizi ne iseniz öyle kabul edebilirseniz olgular kendi başlarının çaresine bakarlar.

*****

Eğer bana manevi yolu tek kelime ile özetle deseniz o zaman yanıtım, “Bırakmak” olur. Neyi bırakmak? Olmayanı. Fazla olanı. Şimdiki zamana uymayanı. Bana uymayanı. Gerçek olmayanı. İnançlarımı!

Memnuniyetsizliğim, inançtan başka bir şey değildir. Şimdiki zaman ve inanç ya da memnuniyetsizlik, arzu, nefret, istemek ya da istememek bir arada varolamaz. Şimdiki zaman, “olmak”tır, “tercih etmek ya da tercih etmemek” değil. Olmakta böyle şeylere yer yoktur. Olmakta, bu tür şeyler için boşluklar yoktur. Olan, olmakta olduğu zamanı öyle bir doldurur ki, orada tercihleriniz, memnuniyetsizlikleriniz ya da inançlarınız için yer yoktur.  Sorun geçmişi ve geleceği, olan ile, şimdi ile karıştırmamızdadır. Geçmişte ve gelecekte daima tercihlerimiz, memnuniyetsizliklerimiz, pişmanlıklarımız ya da endişelerimiz için bol yer vardır. Tek sorun, birine asla dönemeyeceğiniz, diğerinin ise asla gelmeyecek olmasıdır. İşte bırakmamız gereken şey, geçmiş ve gelecek ile ilgili gerçek olmayan ve şu anda geçerli olduklarını sandığımız bu inançlarımızdır. Bu derin bir uyku halidir, bir hipnozdur. Uyanamadığımız sürece, zamanı geçmişte ve gelecekte yaşanıyor sanır, şu anı bırakır, hayali olarak bu iki zaman içinde varolmaya çalışırız. Bunu yaparken de varolabileceğimiz tek zamanı, şimdiyi katlederiz. Şimdiyi katletmek, gerçekte olduğum şeyi katletmek ve yerine olmadığım bir şeyi, inançlardan oluşmuş bir hayali, egoyu koymaktır. Yürüyen bir ölüye dönüşmektir.

İşte biz, yürüdüğümüz yolda bunu “bırakırız”. Bir öğrenci olarak bunu öğrenir, bir öğretmen olarak bunu öğretiriz. Bırakır ve yaşamaya başlarız.

Bırakmak, olmaktır.

CEM ŞEN

Ciddiyet bir hastalıktır ve maneviyatla bir alakası yoktur

‘Tanrı ciddi değildir. O her daim şaka yapmakta… Ciddiyet bir hastalıktır ve maneviyatla bir alakası yoktur. Maneviyat; gülüş, neşe ve eğlencedir. Gerçekten güldüğün anlarda derin bir meditatif hâl içindesindir. Düşünce durur. Gülerken düşünmek imkânsızdır. Onlar taban tabana zıttır. Ya düşünürsün ya da gülersin. Eğer düşünüyorsan gülüşün öylesinedir. Gerçekten güldüğünde ise; zihin ortadan kaybolur. Eğer kendine de gülebiliyorsan; her şey tamamdır. İnsan başkalarına gülebilir ama asla kendisine gülmez. Eğer kendine gülebiliyorsan; ciddiliğin çoktan yok olmuştur. Kendine gülmek; egoyu ortadan kaldırır ve dünyevi hayatında seni daha şeffaf, daha tasasız bir hale getirir. Eğer kendine gülebiliyorsan; o vakit başkalarının sana karşı gülüşleri seni rahatsız etmeyecektir. Aslında bu bir işbirliğidir. Sen ne yapıyorsan, onlar da aynısını yapıyordur, neşelenirsin. Başkalarına gülmek egoistçedir. Kişinin kendisine gülmesiyse mütevazice… Kendine gülmeyi öğren; ciddiyetine ve bu gibi şeylere… Gülüşün göbeğinden olsun; başından değil. Esas bir gülüş olsun; tıpkı küçük çocukların gülüşü gibi… Gülerken bir çocuğu izle; göbeği sallanıyor, tüm vücudu yerinden oynuyor, yerlerde yuvarlanıyordur. Çok güldüğünden dolayı da ağlamaya başlar. Gülüşü o kadar derindir ki; gözyaşları akmaya başlar. Bir gülüş derin ve bütün olmalıdır. İşte budur; ciddiyet hastalığına reçete olarak yazdığım ilaç…

Yaşamınızı kökten değiştirebilecek 3 temel budist düşünce…

Budist düşüncelerden yararlanmak için yoga yapmanıza, çeşitli diyetler uygulamanıza veya inzivalara çekilmenize gerek yoktur (ama elbette yaparsanız yararını da görürsünüz). Budist düşüncenin üç temel ilkesi vardır, bunlara “Soylu Gerçekler” adını vermişler. Bunları yaşamınıza uygulayarak hareket ettiğinizde yararlı etkilerini görebilirsiniz.

1. Dukkha: Yaşamak acı içerir ve acı çekmemize sebep olur.

Pek çoğu, bu yüzden budizme karamsar veya olumsuz (bizim tabirimizle arabesk de) diye yargılayabilir. Bu, Soylu Gerçekler’den ilkinin “yaşam acı çekmektir” şeklinde çevrilmesinden kaynaklanır. Ama bu ifadede okuduğunuzdan fazlası yatıyor. Bu bize sadece “yaşam acımasız, onunla başa çıkmasını öğren” demiyor.

Aslında yaşamlarımızda zorluklu duygulardan kaçınarak veya bastırarak daha çok acı yaratıyoruz. Evet, yaşamlarımız hoş olmayan çeşitli duygularla işaretleniyor: kayıplar, sıkıntı, endişe gibi duygular aralıklarla tekrarlanıyor.

Ama çeşitli beklentilere, objelere ve hallere tutunmamız, yapışmamız, güçlü bir hüsran, hayal kırıklığı ve benzeri acılara sebep olmakta. Bu yüzden acıdan korkmak veya meseleye mutlak çözümü aramakla (ve tabii böyle bir çözümün bulunamamasından da hüsran duymak) yerine esasında acı çektiğiminizi fark edebiliriz.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? Kırıldığınız düşüncesine kendinizi kaptırmayın. Ölüm, yaşlanma, hastalık, acı çekme ve kaybın yaşamın bir parçası olduğunu kabul edin. Mücadelenin içinde kabullenme becerinizi geliştirin. Yaşamın fiziksel ve duygusal açıdan kolay ve rahat geçeceği düşüncesine tutunmayı bırakın. Bu, popüler kültürün moda, reklamlar ve benzeri araçlarla bize dayattığı bir yalan. Hastalık, kalp kırıklığı, kayıp, hayal kırıklığı ve hüsran, “bağlılık oluşturmama” çalışarak yatıştırılabilir. Kusurluluğu kabullenin, yaşamın, bedeninizin veya olguların tek bir ideal şekilde olması düşüncesini terk edin. Kalbinizi belirsizliğe açın.

2. Anitya: Yaşam sürekli bir akış halidir.

Anitya ya da “geçicilik” bildiğimiz yaşamın sürekli bir akış halini tanımlar. Henüz akıp giden ana tutunamayız ve onu tekrar yaşamamız da mümkün değildir. Geçen her gün hücrelerimizin değişmesine yol açar, düşüncelerimizin evrilmesine, çevremizdeki ısının ve hava kalitesinin değişmesine yol açar. Çevremizdeki her şey, her an değişir. Sürekli.

Özellikle rahat değilsek, geçicilik kavramı  kendisiyle çelişircesine rahatlamızı sağlar. Diğer bir deyişle: hiçbir şey sabit değilse acımızın da sabit olmadığını ve geçeceğini biliriz. Ama neşe ve coşku deneyimliyorsak geçicilik korku verici şiddette olabilir.

Geçicilik düşüncesini ilk elden deneyimlediğimizde bu, muhteşem şekilde özgürleştirici olabilir. Buddha, bu fikrini açıkladıktan 100 yıl kadar sonra batıda yunan filozof Heraclitus çok benzer bir ifadeyle “Aynı nehirde iki defa yıkanamazsınız” ifadesiyle bunu dile getirdi. Sahip olduğumuz tek gerçeklik, şimdiki andır.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? Değişim fikrini neşeyle karşılayın. Herşeyin sürekli değişim ve dönüşüm olduğunu kabul edin. Düşündüğünüzde hayran bırakacak kadar güzeldir bu fikir. Her ne kadar geçicilik kavramı biraz ürkütücü gibi gözükse de, şimdiki zamanda her yaşadığımız deneyimi takdir etmeye yardımcı olur: ilişkilerimizi, bedenimizi, duygusal halimizi, sağlığımızı, hava koşullarını, sevdiğimiz ayakkabamızı, işimizi, gençliğimizi, zihnimizi. Keyif aldığımız anların tadını çıkaralım, üzen anların da geçip gideceğini bilerek hareket edelim.

3. Anatma: Ben olgusu sürekli değişim halindedir.

Çeşitli ruhsal terapilere giden insanlarda sık rastlanan bir düşüncedir “Kendimi bulmak istiyorum” düşüncesi. Tüm kültürümüz, toplum bizi kalbimizle zihnimiz arasında sıkışmış sabit ve değişmez bir “ben” algısına yönlendirdi. Belki de beynimizin içinde bir yerde gizlidir?

Budizm ise sabir, değişmez bir “ben” olduğunu varsaymaz. Anitya (geçicilik) ile paralel olarak tüm kişiliğimizi oluşturan hücrelerimiz, belleğimiz, düşüncelerimiz ve ben algımız zamanla değişim geçirir. Elbette her birimiz farklı kişiliklere sahibiz (bu bile zamanla değişir). İsimlerimiz, mesleklerimiz ve bizi tanımlayan sıfatlarımız bizi “ben” algısını pekiştirmek için tanımlar.

Ama sabit bir ben algısı da kültürümüzün bize anlattığı bir masaldır: hikayemizi kendimiz değiştiririz ve haliyle kendimizin her an, her yerde değişebildiği düşüncesini de kabul edebiliriz. Thich Nhat Hanh’ın söylediği gibi: “Geçicilik sayesinde herşey mümkün”.

Bu bilgiyi gündelik yaşamda nasıl kullanabiliriz? “Kendimizi bulmak / keşfetmek” üzerine yoğunlaşmak yerine her an, olmak istediğimiz kişiyi yaşayarak. Değişim söz konusu olduğu için kendimizi biraz rahatsız, daha doğrusu düne ve daha önceki günlere göre farklı hissedebiliriz. Bugün üzgün olmamız, sonsuza kadar üzgün olmamıza sebep olmaz. Diğer insanları affedebiliriz. Kendimizi affedebiliriz.

Sabit bir “ben” algısına bağlılığımızı bırakabildiğimizde yaşamımızda sürekli olan değişimleri rahat karşılayabiliriz. Her yeni bir anda kendimiz de yepyeni var oluyoruz.

Orjinal metin: MindBodyGreen

İyi misin?

bazen olmadığın bir zamanda
iyi misin? diye sorulduğunda
iyiyim! derken
yalan söylüyorsun

bazen göğsün sıkıştığında
neyin var? diye sorulduğunda
hiç bir şey! derken
kimi kandırıyorsun?

bazen biriyle karşılaştığında
içten öpüp candan sarıldığında
anın duygusunu hafızana kopyalarken
varlığına minnet duyuyor musun?

bazen unutulduğunu sandığında
ilgiyle yaklaşıldığında
duyumsadıklarını itiraf etmezken
karşılıklı olduğunu unutuyor musun?

bazen her şey yolunda gibi olsa da
çağrışım yapan bir şarkıda, kokuda belki bir sayıda
özleyen gözler sular altında
dönme dolap mı olur dünya etrafında?

bu hangisi sence:
mantığın gerçekten kaçışı mı
seven yüreğin çırpınışı mı
sadece beyaz bir yalan mı?

ha bu arada…
sen iyi misin?

miryam şulam __________ 99

HER ŞEY GELİR GEÇER GERİYE DAİMA SİZ KALIRSINIZ


Şunu çok iyi bilmek gerekiyor ,hayatta her şey gelip geçicidir.
İşsizlik parasızlık gelir geçer,yaşadığınız duygusal sarsıntılar gelir geçer,hastalık gelir geçer.Yani yaşadığınız her zorluk geçicidir.
Önemli olan, o an yaşadığınız her neyse sizin buna takılıp kalmamanız ..Yaşadığınız o olayı odak noktası yapmayın .Tüm bunların geçici olduğunu bilen bilinçle bakarsanız ,yaşadıklarınızı daha rahat atlatır ,olayları daha iyi yönetirsiniz..Hele de yeni enerji çağına adapte olmaya çalıştığımız şu günlerde yaşadıklarımızın farkında olmamız çok önemlidir..Zihninizde dolaşan düşüncelere hakim olun .Düşüncenizi siz yönetin ki yeni enerjiye kapı açık olsun.
Yoksa sorunların içinde kendinizi kaybeder yaşanılan deneyimleri kaçırırsınız..Hayatınızın senaryorsunu her zaman siz yazıyor ve yazdığınız senaryonun baş oyuncusu siz oluyorsunuz..Gerçek, sadece zihninizden geçen düşüncelere hakim olarak ışığınıza gölge düşürmeden onu daha da parlatmaktır..Sevgiyle parlayan ışığımız ilahidir..Sevginiz çok ışığınız bol olsun..
Serap Özger

BİR ÇOK HASTALIK TEK BİR REÇETE…

 

Kızmamaya çalıştın, pek çok kereler bu kararı aldın ama hala oluyor. Hırslı olmamaya çalıştın ama tekrar tekrar aynı tuzağa düştün.Kendini değiştirecek tüm şeyleri denedin ama hiçbir şeyin olacağı yok gibi. Hep aynı kalıyorsun.

Ve ben burada diyorum ki basit bir anahtarı var; Farkındalık.Buna inanamazsın. Nasıl olur da yalnızca farkındalık, başka pek çok şeyin bir yararı yokken yardım edebilir?Anahtarlar her zaman için çok küçüktür; anahtarlar büyük şeyler değildir.Küçücük bir anahtar çok büyük bir kilidi açabilir.

İnsanlar Buda’ya: “Kızmamak için ne yapmalıyız veya hırslı olmamak için ne yapmalıyız veya seks ya da yemek konusunda takıntılı olmamak için ne yapmalıyız?” diye sorduklarında, onun cevabı her zaman aynıydı: “Farkında olun. Hayatınıza farkındalığı getirin…”

Muridi Ananda tekrar ve tekrar her türden insanı dinleyince -farklı sorunlar ama doktoru reçetesi aynı kalıyor- kafası karışır.Der ki: “Sizin sorununuz ne? Farklı farklı hastalıklarla geliyorlar –birisi hırs getiriyor, birisi seks ve birisi yemek ve birisi de başka bir şey- ama sizin reçeteniz hep aynı kalıyor!”Buda da ona: “Hastalıkları farklı; aynen herkesin farklı rüyalar görmesi gibi.” der.

İki bin kişi uyursa iki bin tane rüyaları olur. Ama bana gelip bu rüyadan nasıl kurtulacağını sorarsan, ilacı aynı olacaktır: Uyan!Farklı olmayacaklar; reçete aynı olacaktır. Onu farkındalık olarak adlandırabilirsin, tanık olmak olarak adlandırabilirsin, anımsamak olarak adlandırabilirsin, meditasyon olarak adlandırabilirsin; bunlar aynı ilaç için verilmiş farklı adlardır…

OSHO – Farkındalık

Beni olduğum gibi sev, kabul et. kendimden vazgeçmemi isteme

Beni tanımlamaya çalışma bir sonuca varamazsın.Tanımsızlığı seçiyorum. Bir sonraki hamlemi çözmeye çalışma ben bile bilmiyorum.Beni olduğum gibi sev, kabul et. kendimden vazgeçmemi ya da yapmacık olmamı isteme. İstediğin gibi olduğumda beni seveceksen ne anlamı var?

Aret Vartanyan

Beni güçsüz yanımla, aptal yanımla olduğum gibi benimseyin

 

 

İçten olmalısın. Yapmacık olmamalısın. Olduğun gibi görünmelisin. Dünyanın en zor işi, olmadığın bir kişi olmaya çalışmaktır. Gerçek benliğine doğru yaklaştıkça o kişiliği benimse ve her zaman öyle kal. Bunun kolay bir yaşama yolu olduğunu göreceksin. En zor şey başkalarının olmanı istediği kişi olmaya çalışmaktır. Onların seni bu duruma getirmesine izin verme. ;Kendinin kim olduğunu bul, olduğun gibi görün sadece. Richard Albert in deyimiyle karabasanları kovmak için gerekli enerjiyi bu yolda kullanabilirsin. Kovalanacak karabasan da kalmayacak artık. Hepsini bir kenara at İşte, ben buyum… Beni güçsüz yanımla, aptal yanımla olduğum gibi benimseyin. Benimseyemezseniz, rahat bırakın deyin.
LEO BUSCAGLIA,