ÖMRÜNÜ BOŞ YERE HARCAMAYACAKSIN..

sümbül_23[1]

Yanlış Hayatın Peşinden Koşmayacaksın!
Boş Hayaller Kurmayacaksın!..
Ummakla, dilemekle olmuyor, ayağa kalkacaksın!
Her şeyden önce farkına varacaksın!…
Hangi öğretiye inanırsan inan, üstün körü anlamayacaksın.
Bir bilgiyi gerçekten hayatında uygulayamıyorsan, o bilgiye sahip olduğun
yanılgısına kapılmışsın demektir.
Kendini kandırmayacaksın!
Gerçekleri anlayacak, sonu her ne olursa olsun kabul edeceksin.
Bazen bildiklerin, öğrendiklerinin acı verir.
Onu da yaşayacaksın.
Önce kendinin, ne olduğunun, nelere sahip olduğunun, gücünün, yeteneklerinin,
bu hayata neden geldiğinin farkına varacaksın.
Hayatını, gereksiz şeyler uğruna harcamayacaksın.
Kalbinde yaşadığın her duyguyu aşk sanıp, peşinden çöllere düşmeyeceksin.
Aşkın adını ağzına almadan önce, uzun uzun düşüneceksin.
Yüreğinle yüzleşeceksin.
Sevgiyi, tutkuyu, şehveti, alışkanlığı, çekimi, aşkı birbirinden ayırt edeceksin.
Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin senden daha önemli olduğunu düşünmeyeceksin.
Bedenine, ruhuna, aklına sahip çıkacaksın.
Hak etmeyenin ardından yas tutup, bunu da aşka bağlayıp, aşkın şanını kirletmeyeceksin.
Kendini tanıyacaksın, hem de çok iyi tanıyacaksın!
Kimleri, neden ve niçin seçtiğini bileceksin.
İnsanız hepimiz, elbette zayıflıklarımız, düşkünlüklerimiz, saflıklarımız
var
Ancak kendi huylarını, eksiklerini iyi tahlil edeceksin.
Ardından gözyaşı döktüğünün adını doğru koyacaksın!
Yıllar süren yaslar yaşayıp, unutamadığını iddia edeceğine,
Neden hayatına başlayamadığını çözeceksin.
Korkularınla yüzleşeceksin.
Yattığın yerden, kurduğun hayale uygun bir beyaz atlı prens
beklemeyeceksin.
Aklın çalışacak, elin ekmek tutacak,
Kimseye boyun eğmeden yaşamanın lezzetini bileceksin.
İster kocan olsun, ister oğlun, ister anan, ister baban,
Kimsenin sevgisiyle hükmünü birbirine karıştırmayacaksın.
Ezilen, zavallı, akılsız olmak kazandırır gibi dursa da,
Sonunda mutlak kaybettirir; bunu unutmayacaksın!
Başkalarına değil, kendi gücüne inanacaksın.
Birinin boynuna asılarak durursan, karşındakini yormakla kalmazsın,
Bir gün kendi kolların bile çekemez ağırlığını düşersin;
Kimseye dayanmayacaksın!
Dünya da sensin, evren de!
Kendini geliştireceksin. Büyüyeceksin, olgunlaşacaksın.
Ruhunu da, aklını da bedenin gibi besleyeceksin.
Önce sen büyük olacaksın, farkında olacaksın,
Sonra dünyanın zevklerinin, aşkın, hayatın tadını çıkaracaksın.
Emanet hayatlara tutunup, ömrünü harcamayacaksın.
Ne olmasını bekliyorsan,
sen öyle oturdukça, olmayacak.
Candan Ünal

 

Modern hayatlar, suni mutluluklar, senkronize yalnızlıklar

Yalnızlık-nedir-320x260[1]

 

 

Yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. İzlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek, görülecek, gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. Hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı…

Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor bize. Belirtilen bir öğretiye hazırlanıyoruz her an. Almanca, İngilizce, Latince, Goethe, Schiller, Rus- Alman Savaşları, Karlofça- Pasarofça Antlaşmaları, Fen Bilimleri, sayıların kökenleri, köklerin kareleri, tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması…

Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum. Bizi bıraksalar, ben onun dizlerine yatsam. İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek, ana karnındaki çocuk gibi…

Anlatamayacağım…

Bu insanlar, Guguk Kuşu filmini de, Napolyon’un Yaşam Öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrindeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle izleyebiliyorlarsa, elimden ne gelir?1

Çin menşeli kalpler. Herkes birbirinin eski sevgilisi. Herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası…

Tüketim çılgınlığı…

Pamuk ipliğine bağlı sebeplerle biten arkadaşlıklar…

Issız adamlar…

Elektronik cihazlara olan bağımlılık…

Bana dokunmayan yılan bin değil, on bin yıl yaşasıncılık…

Tepesine vur ekmeğini al, gene de sesini çıkarmayan ezik toplum…

Âşık olamamak. Hızla çoğalan one night stand geceleri…

Uç kesimlerde yaşayan insan tipleri…

Maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan; beyaz, mavi, pembe bilumum renkli yakalı çalışan…

1 haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı…

Kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek…

Vücudun 3/1 suysa geri kalanı depresyon…

Birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar…

Çiçeklerle, otla, böcekle konuşmaya başlamak

İnsandan çok eşyaya değer verme…

Sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz, zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar…

Özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar…

Yalnızlık

Trafik… Uzun süren kırmızı ışıklar, kısa süren yeşil ışıklar…

Kendine büyük önem atfetme…

Evliliği kurtarmak için yapılan çocuk…

Bitmek bilmeyen kas ve eklem ağrıları…

Klima ve ışıktan doğan ofis savaşları…

Sorgulamayan ve üretmeyen, hazıra konan insan modeli…

AVM… Fast Food…

Asgarisi ödenmiş kredi kartı ve her ay diğer aya ötelenen borcu…

Bedava dağıtıldığını düşündüğüm gri ve yeşil renkli eşofmanla dolaşan genç kabileler ve ilginç saçları…

Hak, hukuk, adalet kavramlarının deforme olması…

Özkültürünü unutma ve her yeni çıkan akıma uyma gereksinimi, uymazsa dışlanma korkusu…

Her toplumsal olayda ülkeyi, her şeyi bırakıp kaçma isteği…

Kendini kendinden başka herkese beğendirme arzusu ve büyük çekişme… (Altında yatan amaç seks tabusu ve açlık. Kabul edemediğimiz ilkellik duygusu.)

Her nerede değilsek orada mutlu olacakmışız hissi…2

Sonrasında da; “Nereye gitmek istiyorum ki? Nereye gidebilirim ki? Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?”3 hissi…

Asla bitmek tükenmek bilmeyen, sonu gelmeyen egolar ve sonucunda kocaman bir yalnızlık…

Neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz?

Çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz. Sebep?

Bilinmezlik…

Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk. Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Birmektup gönderdiğimiz de; aylarca mektubun ne zaman geleceğini, içinde ne yazdığını, o bekleme sürecini, heyecanını, geldi mi gelecek mi tedirginliğini, postada mı kayboldu endişesini yaşardık.

Ya şimdi? “Okundu” ibaresi görmek, “İletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor.

Sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken, şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy… Ofislerdeki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken, şimdiki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor.

Eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir;“Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı. Oysaki şimdiki zamanda öyle mi?

Eğer gelmemişse “Kesin bir şey var”dır. Neden gelmediğinin sebeplerinden, birbirinden haince düşüncelerle beş bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. O zamanlar aşk, haber alınamadığında “Başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünmekti. Garantici ruhlarımız heyecan, tedirginlik, endişe nedir bilmeden, bekleme duygularından yoksun;mekanik bir şekilde dolaşıyor, çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.

Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle yazıyor:

Bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. Başka biri olmalı. Hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. Uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. Deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. Ne yazık ki istemekle olmuyor.

Kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. Kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. Özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlığını açıkça gösteriyor.

Beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım; ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? Varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?

Genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip, kiralık ruhlarla dolanıyoruz, birbirimize çarpa çarpa…

Modern hayatlar, suni mutluluklar

Birbirinden bağımsız, gündüz ve gece hayatımız oluyor. Bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun, sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.

Mesela, kahve içmeden ayılamadığını savunan (ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan ve buna yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken), öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran,elit olduğunu sanan beyaz yakalı; tüm parasını verdiği ama daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü, akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim edeceğini bile bile modern hayata uyum gösteriyor, suni olarak mutlu oluyor.

Gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza…

Asgari ücretle çalışan ama maaşının boyunu üç kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla, İnstagram’da çay fotoğrafı yayınlayarak, altına bir de Cemal Süreya şiiri döşemekten geri kalmayan mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda, ama aynı acizlikte. Pülümürlü Cemal Süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını, eminim yazmazdı.

Neyse işte, sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim; ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum.

Nereden mi biliyorum? Biliyorum işte, karıştırmayın.

Ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen, bu dayatılan teknolojik moda ve kendimizle baş başa kalmamamız için yapılan büyük sosyal deneyde, zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. Bin bir türlü teste tabiyiz. Bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz.

Eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. Korkularımızla, utançlarımızla, pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. Modern insan rahat etmek ister. Bıkkınlık veren kahve, çay, mavi, şiir, fotoğraf ve mekân check-in‘leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak ne kadar işimize geliyorsa demek…

Sosyal Medya bağımlılığı

Peki, onlar işimize geliyor da, biz nereden geliyoruz?

Biz; ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz… Klişedir, balık hafızalı milletiz vesselam.4

Geldiğimiz yerleri unutup, gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz. Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada,sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

Bu konuyla ilgili acı bir anım var:

Devrimci bir abim vardı,“dı” diyorum çünkü artık yok! Yaklaşık 10 yıl cezaevinde kaldı. Suçu malumunuz,düşünmek! 10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan abim ve arkadaşları dışarıya yemek yemeye gitmişler. Gördüğü işkenceler ve yıllar yılı kapalı bir alanda kalmanın vermiş olduğu etkiyle, tek başına yürümekte zorlanan abim lavaboya gitmiş ellerini yıkamaya. Ellerini yıkayacakmış ama musluk akmıyormuş. Musluğun düğmesi, başlığı, hiçbir şeyi yok. Hani şu, elini sensöre tuttuğunda akan musluklardan. Ama anlayamıyor. Utanıyor sormaya. Ellerini yıkamadan geri dönüp oturuyor yerine. “Soramadım” diyor. “Okumadığın kitap kalmadı bunu mu bilmiyorsun?” diye sorarlar diye, “Kitaplar da yazmıyor ki, ne bileyim yavrum, utandım sormaya.” demişti anlatırken. “Ben içerdeyken ne kadar çok şey değişmiş. İnsanlar değişmiş, musluklar bile değişmiş” dedi.

İçime bir şey oturdu o akşam, ben de tek başıma yürüyememiştim o ağırlıkla. Abim bir yıl sonra kalp krizi geçirip vefat etti. Ne zaman bir yerde afili musluk görsem sinirleniyorum ve küfrediyorum.

Mehtap Zengin… Cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından bunalıp, intihar eden trans bir birey.

Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa yaşamı dışlama kararına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekâlâ canına kıyabilir, inanıyorum buna.

Böyle önemli bir kararın arifesinde, benzer kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik. Kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler ve kaygılar çok geride kalmıştır.

Bizleri perişan eden, elimizi kolumuzu bağlayan; büyük kavgalara biriktirmemiz gereken öfkeyi ve gücü, günlük yaşam içinde ucu ucuna harcamak zorunda kalışımız. Sürekli aldatılma, yanıltılma; neyi, nasıl ve ne uğrunda harcadığımızı bilmemenin belirsizliği…5

Tek Tip insan

Copy-paste hayatlar yaşadığımız

İşte bizim modern zaman dilimimizin içinde; cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, Cipralex’ler,Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var. Yorgun gözler ve içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler var.6

Albert Camus, Jean Paul Sartre ve Bukowski’nin; varlık ile yokluk, yaşamın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili yazdığı her paragrafı kendi hayatımıza copy ederek, başkalarının yazdığı cümleleri hayatımıza paste yapıyoruz. “İşte bu, aynen böyle be!” diyerek doğmamış cümlelerimizi öldürüyoruz. Cümle kurmadan aile kuruyoruz.

Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada, sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor.7 Saptırılıyor, çarpıtılıyor. Neden, neden, neden diyerek, başımızın üstünde bir çizgi film karakteri gibi kocaman bir soru işaretiyle geziyoruz.

Modern hayatın bir başka getirisi de seçimsizlik ve birçok alternatif. İkisi arasında sıkışan insanoğlu bocalayıp duruyor. Bir ceylanın öldürülüşünü on farklı belgesel kanalında izleme keyfi(!) olabilir mi? Oluyor…

Manen biten evlilikleri çocuk için yaşatma derneği

İlk 20 yıl çocukluk ve okul, sonraki 10 yıl kariyer, daha sonraki yıllarda evlilik, ev kredisi, altınlarla araba alma,çocuk doğurmak, çocuğun okul masrafları, emeklilik ikramiyesi ile yazlık alma vs. Ha bir de bunların dışında“manen biten evliliklerini çevresindekiler için yaşatma derneği” üyeleri olan çiftler son çare çocuk yapıyorlar. Bu damodernitenin son golü evliliklere. Kimi zaman “İyi ki yapmışım” denilen çocuk, kimi zaman ayak bağı ve baş belası olarak nitelendirilebiliyor.

Çocuk için katlanılan, devam edilen ilişkiler, birbirini aldatan çiftler, aldattıkları üçüncü kişinin hayatını karartan zincirleme yasak sevgiler…

Modern hayatın getirdiği evlilik tam olarak bu. İhtiyaçlar için çocuk dünyaya getirmek yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilincini taşırmış gibi!8Daha korkuncu ne biliyor musunuz? Taşıdığını düşünüyorlar

Aynı mağazadan, aynı berberden çıkmış aynı suretli insanlar nerede türüyor diye soruyor musunuz hiç? Sormaktan öte, zaman zaman onlardan biri olduğumuzun farkında mısınız? Süratle tektipleşen giyim stili. O ayın rengi ve modası olan giysinin sahtesi ve orijinali ile üst-alt tabaka arasında hızla yayılması.

Orijinali çıktığı gün sahtesinin aynı zamanda piyasaya sürülmesi sanırım ülkemize ait üretim hızı! Ya da daha vizyona girmeyen filmin korsanının çıkması gibi. İronik! Bu giyim kuşam konusunda tektipleşmeyi, devlet isteseydi bu kadar başarılı olamazdı sanırım. Farklı bir renkte, farklı bir tarzda giyinen kişiyi değişik bakışlarımızla taciz ettiğimiz, bizden değil baskısını uyguladığımız zamanlar…

Bir de ütopik bir hayal var ki, henüz (ben dahil) kurmayanını görmedim! Lambadan cin çıksa tüm herkes aynı dileği ister. Sevgili cin bu genel hayal karşısında çaresizce düşünür eminim, “Bu kadar insanı hangi sahile sığdıracağım”diye.

Hayal tahmin ettiğiniz üzere; sahilde bahçeli bir ev! Bahçesinde domates ekip biçmek, araba yerine bisiklet kullanmak ve şu an yapılan mesleği bırakmak. Mesleği bırakanlar derneğinin üyelerinin bir kısmı da merkezi bir yerde büfe açma fikrini savunuyorlar sahilcilere karşı. Çatışmalı ve karar verilmesi zor bir fikir tabii.

Milenyumdu, teknoloji çağıydı derken hayatımızın özetini, toplumsal mesajlarımızı, sevgiliye verdiğimiz atarlı giderli tepkilerimizi, mIRC’den sonra MSN denen chat’leşme programının durum iletisi kısmını kullanarak verdik bitirdik. O iletiye göre şekillenen sohbetlerimiz ve ilişkilerimiz, ekle- engelle- sil üçgeninde yitip gitti.

Tabii biz yerimizde dururken, aç teknoloji ilerledi ve bilgisayarları daha da küçülterek ceplerimize kadar yerleştirdi. Hızla yayılan yeşil logolu WhatsApp virüsü girdi hayatımıza, soldan bir şut golüyle. Elindeki telefonun işletim sisteminin adını bilmeyen orta yaşlı kesim bile “Vatzabın var mı?” diyebiliyordu!

Telefonun şarj aleti hepimizi esir almış, haberimiz yok. Telefonumu benden çok şarj aleti kullanıyor! Prizli masada oturmak büyük mutluluk mesela. Mutluluğa bak! Mutluluk çeşidine bak! Prizin değerli olduğu zamanlar! Priz bile şaşırmıştır bu duruma.

Paul Auster bu konuda şöyle diyor:

Modern yaşantımızın gerçeklerinden biri de insanların telefona bir tür kutsallık atfetmeleridir. Sırf telefona yanıt verebilmek için, ateşli bir sevişmeyi ya da ateşli bir kavgayı yarıda kesebilirler. Telefonu açmamak bir tür anarşi, toplumun temel yapısına karşı bir tavır olarak görülür.

Her şeyi aynı anda yapmak istemek ve sonucu: Zamansızlık

Zamanı verimli kullanmak için açılmış tonla kurs, seminer, kurulmuş milyon dolarlık danışman şirketleri, bu şirketler de çalışan spor arabalarıyla gezen yaşam koçları, bize umut, sevgi ve güzellikler dağıtıyorlar cüzi(!) miktarlar karşılığında. Önümüze çarşaf çarşaf kağıtlar sererek, rengârenk gazlı kalemleriyle, janti kıyafetleriyle zihnimizi hipnoz edip, bizi kısa bir hayal turuna çıkarıp, anlık rahatlatıp evimize gönderiyorlar. Kurulu oyuncak gibi. Bir tür alışveriş.

Kendi yok ettiğimiz duyguları geri kazanmak için parayı aracı kullanarak; şu kadar ün yapmış, bu kadar ödül kazanmış psikologlara açlık sınırında olan bir aileyi doyurabilecek seans ücretlerini döküyoruz. Seanslar esnasında gözlüğünün üstünden bakan doktora milletçe şu şekilde şikâyetimizi anlatıyoruz:

Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim Doktor! Kendimi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladım. Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile, bütünleşmek için böyle davranmak gerektiğini söyledim ama bütün bunların sonunda felaket geldi. Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum, kuralsızım, tereddütler içindeyim, yalnızım ve bunu kabullenerek, tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim. Tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra bir doğru yaratmak zorundayım.9

İlgi duymuyorum Doktor, hiçbir şeye ilgi duymuyorum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yok. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlar hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamış gibiler sanki. Bende bireksiklik var belki de, mümkün de. Sık sık aşağılık duygusuna kapılıyorum. Onlardan uzak olmak istiyorum. Gidecek yerim de yok. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyor. Bir beş yıl uyumak istiyorum; ama izin vermezler biliyorum? Ne yapacağım doktor!10

Şahsen ben o kadar parayı psikologa verdiğimde, delilik duvarıma bir kat daha boya atmış oluyorum.

Modern insanın unuttuğu bir diğer şey ise ölüm. Ölümün varlığını ara sıra hatırlasak; ihtiyacımız olmayan şekilde aldığımız her şeyin, lüksün, hırsların eşyaların değersizliğini daha iyi anlayacağız. Ölümü sadece uzaktan bir arkadaş, eş, dost öldüğünde; matem simgesi olarak bilinen siyah gözlük takmayanları dövdükleri cenaze törenlerinde hatırlıyor oluşumuz trajikomik.

Her şeyin boş olduğu sanrısı o törenden sonra konuşuluyor ve konuşulan masada kalan içilmiş boş çay bardaklarıyla birlikte toplanıp dökülüyor ve unutuluyor. Ertesi gün hırslarımızla, kinlerimizle devam ediyoruz yaşamaya kaldığımız yerden. Mezarlıklar, yaşayanlar için notadaki es!

Toplumsal olaylara olan tepkilerimiz de çok ilginç. Bir taraf sokaklara dökülürken, diğer taraf “Bunlar neden sokağa dökülüyor?” diye merak etmiyor bile. Aradaki uçurum fena. Deforme olmuş hak, hukuk, adalet kavramlarının altında eziliyoruz. Adaletin bir gün hepimize lazım olacağını unutuyor sadece kendi yolumuza bakıyoruz. Bir şey olmamış gibi davranmak ve olanları unutmak robotlaştırıyor, rutinleştiriyor, farkına varmıyoruz. Farkına varmadığımız her şey, sonradan ev adresine gelecek ceza niteliğinde.

Yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocukları

Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden, yaşamaya karşı ne bir sevgi ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen; her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganın altında yaşayan, yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocuklarıyız! Bize bu ölü yaşamı hazırlayan; sermaye sahibi egemen sınıftır.11 Bu acımasız oyunun varlığı biz izin verdiğimiz sürece devam edecektir. Bir açık hava cezaevinde yaşıyor gibiyiz. Modern Metrisler yaratarak nefes almaya çalışıyoruz.

Kronik faranjit gibi, kronik mutsuzluklarımız var…

Büyük kederleri unutturacak büyük mutluluklar bulmak,derin ve keskin acılar yaşamakta olan insanlar için neredeyse imkânsızdır. Taşınması zor bir azabın altında ezilen insanlar, bazen büyük bir mutluluk ihtimali kapılarını çalsa da o kapıyı açacak gücü ve cesareti kendilerinde bulamazlar. Hatta sessizce durup kapılarını çalan bu beklenmedik yolcu gitsin diye beklerler. Kederli insanları yeniden hayata döndürüp yüzlerini gülümsetecek tılsım, küçük, ani ve kısa sevinçlerde gizlidir.12

Temennimiz ne peki?

Tabii ki merkezi yerde bir büfe veya Sayısal’dan çıkacak olan para değil. Şükür ki, parayla mutlu olunamadığını da gördüm; parasızlıkla daha da mutsuz olunacağını da.

Yetecek kadarı, hayatta kalabilecek kadarı…

On tane evin de olsa birinde oturabileceğimizi anladığımız, beş tane arabamız da olsa aynı anda hepsini süremeyeceğimizi algıladığımız, milyarlık telefonlarımıza bir “Özledim” mesajı gelmediğini fark ettiğimiz anda, tüm modern insanlar olarak şunu istediğimize karar verdim:

Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç;
Küçük mutluluklar diliyorum, küçücük…
Bir çocuk saflığında gülüşler,
Islanmış çimenlerin kokusu,
Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
Bahçedeki gül ağacı, mis kokulu çiçekler,
Gıcırdayan salıncak,
Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
Ruhumuza dokunan şarkılar,
Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
Maskelerden arınmış yüzler,
Sımsıcak kahkahalar,
Çatılmayan kaşlar,
Gün doğumları,
Hepsi bu!

 

kaynak: ph presshaber

Hayat; Kimi sevdigin ve kimi incittigindir

iyi-bir-hayat-surme-ihtimali-en-yuksek-ulke-6739184_x_5115_o[1]

 

Hayat; Seni kac kisinin aradigi, kiminle ciktigin, cikiyor oldugun veya cikacagin demek de degildir. Kimi optugun, hangi sporu yaptigin, kimlerin seni sevdigi de degildir. Hayat, ayakkabilarin, sacin, derinin rengi de degildir. Nerede yasadigin veya hangi okula gittigin de degildir. Aslinda hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi basardigin ya da basaramadigin okullar da degildir.

Hayat; Kimi sevdigin ve kimi incittigindir. Kendin icin neler hissettigindir. Guven, mutluluk, sefkattir. Arkadaslarina destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktir. Hayat; Kiskancligi yenmek, onemsemeyi ogrenmek ve guven gelistirmektir. Ne dedigin ve ne demek istedigindir. Insanlarin sahip olduklarini degil, kendilerini oldugu gibi gormektir. Her seyden onemlisi hayati, baskalarinin hayatini olumlu yonde etkilemek icin kullanmayi secmektir. Iste hayat bu secimden ibarettir. Insanlarin en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.

Charles Eguone

Beni derinden etkileyen hayatlardan biridir Fikret Mualla…

 

 

 

 

“Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutunda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir.

Bu yanlış meşguliyetten kurtulmak için gider, evvela üç beş kadeh rakı içerim. Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam ararım”

Fikret Mualla

Yakın arkadaşları ve onu tanıyanların deyişiyle delinin biriydi, yaşamı boyunca aksi gibi davranmaya da çalışmadı. Başkalarını onu nasıl gördüğüyle ilgilenmediği gibi; kendisi de durup ara sıra da olsa aynaya bakmadı. Ona bir hayat sunulmuştu ve o hayatı olduğu gibi eğip bükmeden, değiştirmeye çalışmadan, sormadan, sorgulamadan yaşadı. Ya gerçekten bir deliydi ya da hayatı bizim gibi algılamıyordu.

En sevdiği arkadaşı içki şişesi ve fırçasıydı. Bazen biri bazen diğeri daha kıymetli oluyordu. Ama görünen o ki; fırçasını daha çok bir şişe daha şarap alabilmek için oynatıyordu. Yalnızlığının, kimsesizliğinin örtüsüydü içkisi ve fırçası, hayattaki tek tutanağıydı ama, onlara bile sımsıkı sarılmamıştı. Öylesine, her an bırakacakmış gibi parmaklarının ucunda… Hayatı da böyle bir çizgide yaşıyordu, her an düşecek gibi, istediği zaman çekip gidecek gibi… Hayatı boyunca iz bırakma kaygısı taşımadı, lakin hem hayatının büyük bölümünün geçtiği Paris’te hem de doğup büyüdüğü İstanbul’da pek çok iz bırakacaktı.

Yaşamı resimleri kadar renkli değildi… Yaşadıklarını mı çizdi, çizdiklerini mi yaşadı? Yoksa her an düşecek gibi çizgide mi yaşadı?

Fikret Mualla’nın yanlışlarla, çelişkilerle dolu hayatı 1903 yılında, Moda’da bir konakta başladı. Duyun-u Umumiye Memuru Mahmut Ekrem Bey ve annesi bir kız çocuk beklerken bir erkek evlat sahibi olunca, ismini hem kız hem de erkek çocuklarına verilen Fikret Mualla koydular…. Mualla’yı bir kız çocuğu gibi yetiştirdi annesi. Hem yetiştirilme tarzı hem de ismi Mualla’nın kadınlarla olan ilişkisini de etkiledi.

Futbol aşığıydı, futbolcu olmak istiyordu. Saint Joseph Lisesi’nde okurken biraz Fenerbahçe’de oynayan dayısının daetkisiyle futbolcu olmak istedi, ancak Fenerbahçe kayalıklarında geçirdiği kaza sonucu geçirdiği ayağı ismi gibi talihsiz bir yazgı olarak kaldı. İlerleyen yıllarda topallayan sadece ayağı değil, hayatı da oldu.

Kendini resme verdi, resim öğretmenliği yaptı… İlk akıl hastanesine düşüşü de resmi yüzünden oldu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında kafayı çekerken gördüğü Atatürk resmine “bu ne biçim resim” diye söylenmeye başladı. Kısa süre sonra kendini önce Atatürk’e hakaretten karakolda sonra da akıl hastanesinde buldu. Akıl hastanesi deneyimini oda arkadaşı Neyzen Tevfik’in ve diğer arkadaşlarının resmini yaparak atlamaya çalıştı.. Yakın arkadaşlarından Fikret Adil’e yazdığı mektupta yalvarıyordu kabilinden adeta:

“Tam 9 aydır bir sürü serseri ve hergele içinde bulunuyorum.
Bir kere bile beni sorup aramaya gelmediniz.
Boşuna yatıyorum. Sıhhatçe demir gibiyim.
Beni kurtar kabilse…”

Kısa süre sonra yerleştiği Paris’te de birçok kez akıl hastanesine yatacaktı, Fikret Mualla Paris’e giderken ardında hiçbir şey bırakmamıştı. Okuldan kaptığı gribi annesine bulaştırdı ve annesini kaybetti. Annesinin ölümünün ardından bir başka kadınla evlenen babası da çoktan hayata gözlerini yumdu. Ardında bıraktığı tek kardeşinin uçak kazasında öldüğü haberini Paris’in 14. Bölgesinde bulunan yaşadığı evde L’impasse de Rouet’de aldı. Babasından kalan mirası kısa süre içinde bitirdikten sonra kendini tekrar resme verdi, zira resimden başka yapmayı bildiği bir iş yoktu. Resmi de artık çoğu zaman zevk için değil karnını doyurmak için daha doğrusu içki parası için yapıyordu. Daha iyi bir hayat umarken içki, akıl hastaneleri ve karakollar arasında geçecek bir hayatın temelleri çoktan atılmıştı.

Hıfzı Topuz o günlere gidip kendi gözünden Fikret Mualla’yla ilk karşılaşmasını şöyle anlatır: “Sene 1952 idi. Paris’e ilk geldiğimde ressam Avni Arbaş’ı buldum. Fikret Mualla ile tanışmak istediğimi söylediğimde “valla o pek kimseyle konuşmaz, hele gazetecilerden ürker, seni terslerse şaşırma, alınma”. Telefon olmadığı için verilen adrese direkt gittim. Yukarı çıktım, küçücük bir odada eski bir hırka, pejmürde kılıklı bir adam kapıyı açtı. Hırkanın önünü bir çengelli iğne ile kapatmış. Odaya ilk girdiğimde yatak gözüme çarptı, yatağın üzeri karmakarışık, başka bir köşede masa, masanın üzerinde bir iki elma, o elmaları çizdiği bir tuval, odanın bir ucundan diğer ucuna gerilmiş bir ip, ipin üzerinde yıkanmış çamaşırlar asılıydı”.

Fikret Mualla’nın bir içki parasına resimlerini sattığını ise şöyle anlatır Topuz: “Odaya beni davet ettikten sonra “benden bir resim alın” dedi. Paris’te öğrenci olduğumu, resim alacak kadar param olmadığını söylediğimde “cebinizde kaç para var?” diye sordu. 10 Frank olduğunu söyleyince “ziyan yok, ne kadar varsa verin” dedi. Benim için bir resim seçti eskilerden. Bu kadar düşük bir ücrete bir eskiz beklediğimi, böyle bir resmin çok değerli olduğunu söylediğimde “bu uygun, gayet iyi” diye cevaplayarak resmi bana verdi. “Sohbete aşağıda devam edelim, burada size ikram edebilecek bir şey yok” diyerek aşağıdaki kafeye davet etti. Kafeye gittiğimizde iki şarap söyledi, bir de Gitane sigarası aldı, 10 frangın hepsini orada harcadı. O gün bir fotoğrafını çektim, Fikret Mualla’nın yaşadığı bina, oda ve sokak hiçbir değişikliğe uğramadan bugün de aynı şekliyle o ruhu taşır”.

Paris’te değil 50 yılın öncesini yüzlerce yıl öncesinin izini sürmek kolay.. Sokak ve apartman isimleri değişmeden korunur. Paris bütün Avrupa şehirlerinden farklıdır. En büyük farkı da güzellikleri içine sindirmiş olması. Bu yüzden de “ben buradayım” diye bağırmıyor, sesini yükseltmiyor şehir, ama her şeyiyle kendini hissettiriyor şehir, yaşamaya gelen herkesi sessizce kucaklıyor, bırakmıyor. Dünya sanatına damgasını vuran pek çok sanatçıya yaptığı gibi…

Paris’te, özellikle Saint Germain Des Pres’de Cafe de Flore gibi, paralı sanatçıların gittiği üç beş kafeyi bilenlerimiz Fikret Mualla’nın da buralara gittiğini ve Türk ve dünya sanatçılarının buluşup sanat konuştuğu ortamlara katıldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Fikret Mualla’nın ne buralara gidecek parası ne de nüfuzu vardı. O, kafelere ısınmak bir de parasız kaldığı zamanlarda resimlerini beş – on franga satmak için uğrardı, alan olmazsa bir şişe şarap karşılığı garsonlara verirdi.

Paris’te sanat çevrelerine kabul edilmek de hayata tutunmak da kolay değildi. Fırçasını koltuğunun altına alan Fikret Mualla da resimlerini Rue De Seine sokağında ya da Rue de Buci’de satıyordu. Paris’in sokakları Fikret Mualla’nın resimlerini sadece sattığı değil, yaptığı yerlerdi de..

Fikret Mualla o günlerde yazdığı mektuplardan birinde şöyle anlattı o günleri: “Ne isterlerse onu yapıyorum. Geçen gün, bir tanıdık iki natürmort ile bir peyzaj sipariş etti, şimdi onları hazırlıyorum. Mutlaka figüratif veya mutlaka somut yapacağım diye bir endişem yok. Ne isterlerse onu yapıyorum, bütün akımların dışındayım. Boynunu eğ diyorlar. Eğmiyorum, yağma yok. Ne ileri gidiyorum ne geri, orta yerde kalıverdim…”

Fikret Mualla’nın resimlerinde pazarlar çok yer alır, özellikle Paris’in en büyük ve en ucuz pazarı olan Bastille pazarında yapılmış çok sayıda eseri vardır. Resimlerinde en çok yer verdiği unsurlardan biri de insanlardı, uğradığı yerlerden biri de Les Jardens de Luxembourg idi, özellikle insanların çok olduğu Pazar günleri giderdi bu parka. Burada yaptığı resimleri hemen aynı gün insanlara 5 franga, bugünkü değeriyle 1 Avro’nun altında bir fiyata satardı. Renkleri coşkuyla kullanırdı, canlıydı resimleri, aslında pek renkli bir hayatı yoktu.

İstanbul’da yanlış anlaşılma sonucu ilk akıl hastanesine yatırılması esnasında edindiği polis fobisi Paris’te de devam etti. Kafasının iyi olduğu bir zamanda bir Fransız polisine saldırınca soluğu yine akıl hastanesinde aldı. Yatırıldığı Saint Anne Hastanesi ileriki yıllarda ikinci evi gibi olacak ve her seferinde onu buradan Abidin Dino kurtaracaktı. Akıl hastanesinde günleri acı içinde geçti. Fırçaları yanında yoktu, yapabildiği tek şey bulduğu her kağıda karakalem resimler çizmek oldu.

1939 yılında geldiği Paris’te yıl 1959 olmuştu. Fikret Mualla’nın yaşam biçimi sanat çevrelerinde pek de iyi karşılanmıyordu, yirmi yıldır tek bir sergi dahi açamamıştı. Birkaç kez açacak olmuş lakin tablo simsarları tarafından açılan sergilerinde, simsarlar, satılan tablo paralarını alıp sırra kadem basmışlardı. Eli fırçaya gitmiyordu, küsmüştü tuvale ve palete, dostu içkiye sığındı yine. Akıl hastanesinden çıktığı günlerden birinde, çalışmalarına gizli bir hayranlık duyan Profesör France Bertin, Fikret Mualla’nın sergisini açmaya karar verdi. Madame Bertin’in bir isteği vardı: Serginin açılışında Fikret Mualla orada olmayacaktı. France Bertin’in dışında kendisini keşfedenlere bozuktu.

Uzaktan akrabası, eski aşkı Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta durumu şöyle anlatıyordu: “Tablo tüccarlarının hepsi yahudi, bunlar kasıp kavuruyor. Bir hesap bir kitap üstüne bir de beni borçlu çıkartıyorlar. Heriflerde sıkılma falan gibi bir şey nanay, haysiyetime dokunuyor. Kuvvetim de yok bunlara karşı herhangi bir şey yapmaya, astıkları astık, kestikleri kestik. Yumurtlayıp duruyorum”.

O artık Fikret Mualla Saygı değil, Paris’teki sanat çevrelerinde az da olsa tanınan Fikret Moualla idi. Fikret Mualla mektup almayı çok severdi. Paris’te çok arkadaşı yoktu Tanıdıkları mektup yazarsa çok sevinirdi. Hatta Paris dışına çıktığında gittiği yerden kendisine mektuplar yazardı. Paris’teki La Monceau oteline geldiğinde, kendisine yazdığı kartları, mektupları bulduğunda dünyanın en mutlu insanı olurdu. Sevdiklerine de sıkı sıkı mektup ve kart yazmalarını tembih ederdi.

Onun Paris günlerinin tanıklarından birisi olan meslektaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu Fikret Mualla’nın yaşam yaklaşımını şöyle özetliyor:

“Bir ressam tasarlayın ki, aklına estiği zaman resim yapmaktan başka hiç bir şeyden sorumlu değil. Haftada üç gün aç susuz dolaşmayı göze almış: Kırlarda böğürtlen toplarcasına sokaktan izmarit toplayıp içiyor. Eşin dostun yardımıyla birkaç resim satabilirse, ilk işi en sert içkilerle kafayı çekmek, en pahalı yiyeceklerle karnını doyurmak ve en sunturlu küfürlerle etrafındakileri kasıp kavurmak oluyor.”

Paris sokaklarındaki o oradan oraya koşuştururken şık burjuvaları, balon satın alan veya top oynayan çocukları, köpeklerini gezdiren şık kadınları resmeden kişi, aynı sokaklarda aç dolaşarak sigara izmariti kovalayan kişidir aynı zamanda… Mualla’nın eline her fırsat geçtiğinde – en azından yemek ve içmek açısından – resmettiği tüm o kişilerden daha hızlı ve fazla kendisine ikramda bulunduğunu bildiğimizden, bu Paris sokaklarında resmettiği burjuvaların yaşamına yabancı ve uzak olmadığı söylenebilir, ancak yaşamının şanssızlıklarının getirdiği mutsuzlukları alkol ile aşma niyeti onun düzenli bir yaşam sürmesini olanaksız kılmıştır.

Yine Bedri Rahmi, Fikret Mualla’nın resimlerinde ve resim yapma disiplinindeki, yaşamının diğer alanlarında olmayan bir düzeni onun Paris yıllarında gözlemlemiştir:

“Onun sinirlerinin ne halde olduğunu bilenler, iyi bir ressam olduğuna inananlar, her babayiğidin sineye çekemeyeceği birçok sözlerini hallerini duymazdan, görmezden gelirler. Bir parça resim sevgisi olup da Paris’e kadar uzanan bütün hemşeriler ondan birkaç desen suluboya almışlardır. Fikret Mualla’nın odasında, bir çekirge sürüsü gibi her yanı kaplayan sefalet bulutundan tek bir şey kurtulmuş. Boya kutusu ve fırçaları. Paleti çiçek gibi tertemiz. Yenilikten gelen bir temizlik değil, işleyen demirin pas tutmamasından gelen bir temizlik. Tüpler sevgi ve saygı ile sıkılmış. Fırçaları yokladım, bir kısmının uçları ıslak. Bu korkunç odasının içinde boya kutusu ve fırçalar bitmiş, tükenmiş bir yüzün ortasında bir sıra inci diş gibi duruyor. Sefaletini ve kendisini unutup bu temizliğe dalıyorum”.

Bir süre sonra Raguel Angles’in eşi Madam Fernande Angles ile tanıştı. Hayatının sonuna kadar Madame Angles’in himayesinde kaldı. Madame Angles’in himayesinde Paris’te yıllarda Hotel Monceau’da kaldı, otel ve yemek paralarını ödedi Madame Angles ödedi, bunun karşılığında Fikret Mualla Madame Angles’e resimler yaptı. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Tevfik Kent ile de Paris’teki buluşma noktaları da burası oldu.

İçki yüzünden rahatsızlığı artınca Madame Angles kendisini Reillane köyünde bulunan evine götürdü. El altından arkadaşlarına verdiği resimleri saymazsak Madame Angles resim satmasını yasaklamıştı. Mutluydu ama yalnızdı, kaderi yalnızlıktı, hayatının sonlarına doğru fiziksel sağlığı da bozulunca bunu iyice anlamıştı. Bir süre sonra içki yüzünden fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları artınca Morasque’da bir hastaneye yatırıldı, yüzü şişmişti, karnı şişmişti, zor yürüyordu. Bir süre sonra felç oldu… Zorlukla yürüyordu, yürüyebildiği zamanlarda hastane yakınındaki bir dostunun evine gidip gizlice içki içiyor ve resim yapıyordu.

Hıfzı Topuz, Abidin Dino, Müslüm Üstündağ, Safter Tarib ve bir kaç doktor arkadaşı ile Fikret Mualla’yı ziyaret etmek üzere Reillane’a gittiklerinde, kendisinin hastanede olduğunu öğrenirler. Arkadaşlarını gördüğünde duyduğu mutluluğu daha sonra göndereceği mektuplarda anlatacaktı. Arkadaşlarının gelişi onu mutlu etmişti, İstanbul’a dönmek istiyordu ama bir yandan da kararsızdı, gücü yoktu. Arkadaşları ayrılırken Fikret Mualla ağlıyordu…

Bir süre sonra, 19 Temmuz 1967 yılında Morasque’daki hastanede öldü. Ölürken kimsesi yoktu yanında. Arkadaşları ölüm haberini çok sonra aldılar. Morasque’da kimsesizler mezarlığına gömüldü. Kendisini tanıyan Japon bir kadının hayrına yazdığı bir mezar taşı dikildi mezar başına.

1940’lı yıllarda Paris Viskonsülü olarak görev yapmış olan ve Fikret Mualla’yı da tanıyan, dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Esat Işık teşebbüsüyle kemikleri önce Paris’e, oradan uçakla Türkiye’ye, Karacaahmet Mezarlığı’na getirilerek defnedildi.

Moda’da bir konakta doğdu, Fransa’da tek başına öldü, kimsesizler mezarlığına gömüldü… Fikret Mualla’nın izinde onun dolaştığı sokaklarda, ısınmak için girdiği kafelerde, hastanelerde, kirasını başkasının ödediği evlerde, pazarlarda dolaştığınızda, çok de keyifli bir hayatı olmadığını anlıyorsunuz.

Siyah – beyaz bir hayat yaşadı, rengarenk resimler yaptı…

Hayal ettiği dünya yaşadığı değil, boyadığı tuvaller oldu…

Resimleriyle yaşadığı hayat arasındaki tek ortak nokta:

İkisinin de özgür olmasıydı…

Ve kendi başına ayakta kalıp tüm bunların geçmesini beklerler

13230284_10156878557905322_3609413270162708557_n[1]

Kimi Kadınlar

Onlar bir başınadır

Hastalandığında, korktuğunda, kırıldığında, yorulduğunda…

Ve kendi başına ayakta kalıp tüm bunların geçmesini beklerler

Toz pembe hayal kuramaz onlar,

Gerçek hayatta haklarına düşenden fazlasıyla haşır neşirlerdir çünkü

Güç böyle kasırgalardan sonra gelir bulur onları…

Güçlü ama bir başına imrenilen özenilen kadın olurlar

Ne garip…

Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi ve yontulmayı göze almalıdır…!

mevlana%20sozleri[1]

 

Üzülme der Mevlana ve devam eder; bir yandan korku bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun.. Tek kanatla uçulmaz zaten..

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır..

Allah sana sıkıntı vermekle tozunu kirini alır.. Niye kederlenirsin?

Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olmaz… Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi ve yontulmayı göze almalıdır…!

 

-Mevlana-

Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var. Eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır; gidersem, ayrılışımda bir kalış.

halilcibran[1]

Evim der ki, “Beni bırakma, çünkü burada senin geçmişin yaşıyor.”

Yolum der ki, “Gel ve beni izle, çünkü ben senin geleceğinim.”

Ve ben hem eve, hem de yola derim ki,

“Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var. Eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır; gidersem, ayrılışımda bir kalış.

Halil cibran

Suskunluğum Asaletimdendir…

BCM8UU7CQAAZ6Oo[1]

 

Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm, tattığım, kokladığım için var bu dünya..

Farkında olduğum için..

Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri..

O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere.

Sevdim; sevildim, paylaştım; dostum dedim..

En derinimde hissettim;

Anneme kızdım da kıyamadım;

Babam dedim..

Geçer dediklerimi geçirdim..

Biter dediklerimi bitirdim..

Nefret ettiklerimi sildim, geçtim..

Gün oldu; silkindim, yeter dedim..

Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana..

Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz..

Bu nasıl bir cüret ki; bir başka hayata müdahil olma, umarsızca sorgulama, pervasızca yargılama hakkını bulur insan kendinde..

Haddinizi aşmayın ey faniler..

Ben yok olmayı kabullenirken, kar taneleri mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken,

Güneş bile her gün batarken, sizdeki ne arsızlıktır; silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden..

Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu şatafat da neyin nesi oluyor acep?

Uğraştırmayın da dağılın hadi..

Dağılın ve gidin, ama bilin..

Kör cehalet çirkefleştirir insanları!

Suskunluğum asaletimdendir…

Her lafa verecek bir cevabım var…

Lakin bir lafa bakarım lafmı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye…

* Mevlana

Yahu kadın !!! Ben seni darmadağın seviyorum,

13102783_10209126103047812_7292332955956147539_n[2]

 

Yahu kadın !!!
Ben seni darmadağın seviyorum,
Nedir bu derli toplu olacağım derdi ?
Saçın dağınıkmış,
Üstün başın berbatmış,
Yüzün gözlerin yorgunmuş,
Bunlardan bana ne ?
Geceler boyu yüzüme gözüme bulaşan başkası sanki !
Ben seni benim dağınıklığıma karışasın diye sevdim…
Hangi ağacın bir diğerine karışmış kökleri düzgün ki ?
Hangi dağ bir öbürünün hizasında ?
Hangi göl kıvrım kıvrım değil ?
Hangi bulut öyle, onlar kadar dağınık ?
Onlar kadar güzelsin diyorum,
Uzayan gölgem ol,
Karanlığınla bile dokun, yeter diyorum,
Dinletemiyorum…!!!
Can Yücel

Kendi Gibi Davranana İnsanları Seviyorum…

13307449_956509431128706_2602837482508566729_n[1]

Gönlü geniş insanları seviyorum

Vefakar insanları

Kusur Kapatanları

Açık aramayanları

Kendi gibi davrananları

Başkası olmayanları seviyorum…

Farid Farjad

Seni düşünürken… Bir çakıl taşı ısınır içimde

s-cccb3614e308cfb048f02e1485ff1c5f53a1d7f8[1]

 

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın

Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken

Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır

Deliler gibi dönmeğe başlar

Döndükçe yumak yumak çözülür

Çözüldükçe ufalır küçülür

Çekirdeği henüz süt bağlamış

Masmavi bir erik kesilir ağzımda

Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

GENÇLİĞİME SEVGİLERİMLE ”NİL KARAİBRAHİMGİL”

nil-karaibrahimgil-400_791431994fcc0d14a4c40[1]

 

Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma, dönseydim, kendime şunları söylerdim:
En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.

Ne yapmayı sevdiğini bul ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.

Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ‘yap et çalış başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.

Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.

Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
‘Konu komşu ne der’ diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın.

Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.

Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.

Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.

Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.

Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun… Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.

Kızlar! Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz.

Erkekler! Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.

Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara ‘kendimi suçlu hissetmiyorum’ yaz. Çok faydasını göreceksin.

Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme.
Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, ‘hayat paylaşınca güzel’.

Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu. ‘Bendeki bana yeter, hatta artar bile’ dünyanın en güzel felsefesidir.

Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.
Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.
Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim de.

Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.
Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.
Abart. Çoğalt. Parlat.
Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?
İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.
•Nil Karaibrahimgil

Tüm Nesnelere Sevgiyle Yaklaşan Ressam… Nedim Günsür…

Nedim Günsür 1942 de girdiği Güzel Sanatlar Akademesin’de Bedri Rahmi Eyüpoğlunun öğrencisi oldu. 1948 Parise gidene kadar sürdürdüğü izlenimci resim anlayışını Picasso Ve Matise le tanışmasıyla yarı soyut anlayışa yöneltti…

Panayır, Balıkçı Köyü, Lüferciler, Gökyüzü gibi eserleri en popüler olanlardır

 

 

Nedim_Gunsur_balikpazari[1]

4000_122[1]

z_nedim_gunsur_02[1]

Nedimgunsurbalikcikoyu[2]

Master Dediğin Çok Deneyip Çok Düşen Ve Inatla Denemeye Devam Eden Zat-ı Muhteremdir😜👅👅👅

Kendi Kayığını Kendin Çekmezsen Hiç Bir Yere Gidemezsin…