DAİMA HAYALLERİNİZİN PEŞİNDEN GİDİN-BAŞKA BİR HAYAT MÜMKÜN – 

Ne istiyorsun deli göz diye sordu adam. Durdum, gözlerinin içine baktım. Gözleri o kadar sağlam bakıyordu ki, bakışları öylesine netti; odaklanmış sorduğu sorunun cevabını bekliyordu. Sorunun etkisiyle adamın karşısında bir süreliğine donakalarak uzaklara dalıp onlarca istek, olasılık ve gerçeklik çemberi içinde yol aldım. Bu kadar güçlü bir soru ve bakıştan kaçışım olamazdı.
O anda zihnimin döngüsünden sıyrılıp cevap verebilseydim eğer, “Huzurlu bir hayat istiyorum” derdim. “Kendi dünyamı da yaşatabileceğim bir yaşam. Sevgi, saygı, hakkaniyet, ahlak, özgürlük, adalet, vicdanın olduğu ve egonun en aza indirgendiği bir dünya. Bir de aşk eklenirse içine yaşadığım hayatın bir anlamı olacak” derdim.
Bu soruyu o bana sorana kadar, kendime sadece bir kere gerçekten sormuştum Temmuz 2015’te, İstanbul, Kadıköy’de çarşının ortasında. O kalabalığın içinde yolun ortasında durdum. Sağımdan solumdan insanlar pardon, ımps fff sesleriyle bedenime çarparak akarken, sadece kendi duyabileceğim bir sesle “Ne istiyorsun Tuğçe?” diye sordum. Önce kendime yoldaş olmalıydım. Yaşamımı sürüklemekten, fırtınalarda duvarlara çarpıp yara almaktan, anlayamadığım ego mücadelelerinden, yalancı gülümsemelerden, kadın olmamın sadece bir araç olduğu ortamlardan usanmıştım. O anda, kendime en içten cevabımı verdikten sonra hayatım değişti.
Yaşantımı şehirden köye taşıma hikâyem böyle başladı. 33’üncü senesini yaşadığım hayatımın en gerçekçi zamanlarındayım. Daha ne kadar yaşayacağımı bile bilmezken neden sıkıntıyla kavrulayım ki? Egzama, kurdeşen, anksiyete, depresyon, hepsini yaşadım. Böylece sistemini, yollarını, ne döndüğünü bildiğim konforlu sayılan ve içinde uyum sağlayacağım diye maddi manevi çırpındığım şehri bıraktım.
İmkânsız yoktur, zor ise halledilir diyerek insanlığımı yaşamak üzere çıktım yola.
Sistem kavgası
Ne kadar sistemin içindeyse insan o kadar sistemin kendisi oluyor ya. Tüm hayaller, düşünceler, davranışlar sisteme göre evriliyor. Şehrin sistemi insanı bataklık gibi içine çekiyor, çıkmak zorlaştıkça zorlaşıyor. En acısı da insani değerlerimizi kaybediyoruz.
Sistemden kastım ne mi? Öncelikle aileden başlıyor hikâye. Gördükleri, öğrendikleri, isyan etmenin manasız olduğu ve bu sebeple sorgulamadan yaşadıkları hayatın doğruluğunu savunuyorlar. Birer makineye dönüştükleri gibi evlatlarını da dönüştürüyorlar. Kendi doğruları doğru, kendi hayalleri evladın gerçekliği oluveriyor bir anda. İstisna aileleri buradan sevgiyle selamlıyorum. Hatalı öğretim sisteminin içine minik askerler sürüyorlar. Üniversiteye kadar yol uzun. Eğer yolda bir kez durup düşünmediysen ve taşları istediğin gibi dizemediysen sıkıntı başlıyor. Bir şekilde üniversiteyi bitir. I ıh o da yetmez, ‘master’ın da varsa ohoooh kralsın! O bölümü neden seçtiğini, neden master yaptığını pek kimse sorgulamıyor. “Ooo bizimki de master yapıyor” diye kanatlar kabarıyor. Nedense? Ah eğer bir amaç uğruna okuyorsan önünde saygıyla eğilirim. Fakat “kazandım işte okuyorum, bakalım, aslında şöyle olaydı iyiydi” gibi söylemlerin varsa hayatının tadını çıkartamadığın ve yolunu değiştirmezsen çıkartamayacağın belli. Bu sebeple birçoğumuzda mutsuzluk yeşeriyor. Aynı yabani otun ekine dolandığı gibi mutsuzluk da eline ayağına dolanıyor. Kimilerince zannediliyor ki okuyup diline, gününe uygulayınca kamil insan olunuyor. Tersine insanlıktan çıkanlar oluyor. Duygularını yitirenler, zırhlı arkadaşlıklar, dostluğu hiç yaşayamayanlar, kendini kral – kraliçe zannedenler ve dahası… Yok mu senin de tanıdığın onlarcası?
Modern köle olursan
Sonra iş yaşamı geliyor. Sabah yatağa yapışarak uyan, hazırlanma telaşesi, çık trafiğe, başla kavgaya, gir bir beton deliğe, günlük radyasyon ve elektrik akımı içinde güne devam… “Başarıyorum!” diyebilmek için patronları zenginleştirmek için kendini parala, aldığın parayla yaşam mücadelesi sürdür. Akşam olsun, hop gel eve kısacık sürede sevdiklerinle yemek masası -eğer hazırlanıyorsa-, haydi herkes ekranların başına. Paralize olarak yavaşça bayılma seansı sonrasında yat yatağa. Hop sabah, yine aynı hikâye. “Şu kadar sene modern kölemiz olursan, sana şu kadar tatil hakkı” diyor büyük birader. Vay be! Senede kısıtlı gün tatil hakkım var. Bir de tatil zamanını da öyle istediğin anda seçemezsin ya.
Sana ne kardeşim
Kime ne yahu!? Sabah kaçta yataktan kalkmışsın, o gün ne yapmak istemişsin, sırtındaki kıyafetin değeri, altındaki motorlu aracın bilmem nesi, ne yeyip ne içtiğin, ne kadar para kazandığın, sana takılan etiketin büyüklüğü, ne zaman keyif yapacağın… Ne iş yapıyorsun? Ev sizin mi, kira mı? Bu araba kaç beygir? Montun ne güzelmiş, nereden aldın? Sana ne güzel kardeşim, neyse ne!
Böylece bir ömür sürecek örgü ve döngü sarılıyor insanın boynuna. Nefesini kesiyor arada. İsyan edileceği varsa ve edilemezse, yazık ki gerek ruhsal gerekse bedensel erken ölümlere yol açıyor. 50 yaşına gelince gideriz uzaklara hayaline yatırım yap. Cehennemde ömrünü tüket, cennetin hayalini kur.
Cennet de sensin cehennem de…
İçine doğduğum bu rüyanın bir alternatifi olmalı diye başladım düşünmeye. 2001’de üniversitedeyken, 09.00 – 18.00 arası çalışmak istemiyorum diye sayıklıyordum. E peki ne sonra yaptın diye sorarsan 0+0=0. Çünkü ne olursa olsun öğretim hayatımı ve ailemin hedefini tamamlamalıydım. Seçtiğim bölümü hedefsizce seçtim. Not skalasının tam ortasından tutturarak üniversiteyi bitirdim. Yanlış anlaşılmasın öğretime karşı değilim. Sadece bilinçsiz öğretim sistemine karşıyım.
Ardından iş hayatı geldi. Altı senede sekiz şirket tükettim. İletişim sektörünün her kolunda çalıştım diyebilirim. Dönüşebilir, dönüştükçe yükselebilirdim. Yapmak istemedim. Doğal hediyelerimi görmezden gelemedim. Doğal hediyelerim de o kadar naif kalıyorlardı ki, dönüşebilmişler arasında kendimi yabancı gibi hissediyordum.
Hani 9.00 – 18.00 çalışmak istemiyordum ya, sabah 2.00’ye dek çalıştığım da oldu. Tabii ne kendim kaldım, ne özel hayatım, ne ailem. Hepsi vardılar da uzaktalardı. Yanlarında olmak isteyip olamıyordum, neden çünkü çok mühim işler halletmem gerekiyordu. Derken 2012’de gerçekten hayal kurmaya başladım. Hayal kurdukça uzaklaştım olduğum yerden çünkü hayalimdeki resim rengârenk iken içinde bulunduğum resim siyah, gri, beyaz ve mavi renklere bulanmıştı. İnanır mısın, başka renk kıyafetim bile yoktu. Kasım 2013’te pazarlama iletişimi müdürü olarak sahalara veda ettim. Düşünüyorum da, o benim olmayan rüya devam etse sararıp, eriyip gidecektim kirliliğin, kakafoninin, tuhaf bakışların ve binlerce insanın arasında. İçine doğduğum dünyanın bana uyan bir alternatifi mutlaka olmalıydı.
İstanbul’a veda
Boşalttım evimi, kapattım kredi kartımı, sattım arabamı ve son olarak o dünyadaki sevdiğim adama sarılıp vedalaştım. Sistem, alışkanlıklar, bilinenler, tanıdıklar geride kaldı. Bir dakika. Sistem geride mi kaldı? Hayır. Çünkü sisteme sırtını dayamış insan her yerde. Bunun çözümü ancak şu olabilir, kendi sistemini yaratmakla. Öncelikle hiç alışkın olmadığım ve öğrenebileceğim, farklı dünyaları ve sistemleri görebileceğim bir yere vararak başladım.
Peki ya bundan sonra? Ütopya
Hikâyemi fiziki olarak başlattığım yer Kabak koyu oldu. Önce bir işletmede gönüllü oldum. Sonra kış olunca gönüllülük falan kalmıyor oralarda. Biraz yukarıya Faralya köyünde bir arkadaşımın yardımıyla kendime bir oda tuttum. Şimdi ise bir kolektifin içinde yaşamımı sürdürüyorum. Bireysel özgürlüğüm 2015 Temmuz’dan bu yana devam ediyor. Kolay olmadı da, gel gör ki sonunda oldu.
Neden yazıyorum?
Hayallere ulaşmak çok zor gibi gelse de, isteyince oluyormuş. Kimisi kaçış dese de, benimki şehri terk ediş ve kendi doğamı keşif. Dünyaya dair ne yapsam faydam olur üzerine bir yaşam kurma niyeti. Şehirli bir insana göre bilinmeyeni, alışık olunmayanı yani zor olanı gerçekleştirmek. Mecbur bırakılan, dayatılan ve artık sadece zarar veren ana akım sistemin dışına çıkmaktan bahsediyorum. Ütopyamı kurdum ve optimum noktaya gelmesi için çabalarım sürüyor. Aynı düşüncelere sahip birçok insanla karşılaştım bu süreçte. Ve fark ettim ki bu ütopya, rüya, hayal sadece benim değil, bizimmiş meğerse. Ne mutlu! Kendi adıma diyebilirim ki şimdilerde rüyamı yaşayarak cennetimdeyim. İster deli de ister divane. Daha güzel ne olabilir ki hayatta?
Herkese haydi kalkın bir anda şehirden kırsala, ormana yerleşin demiyorum elbet. Hayat seçimlerden ibaret.
Şehirde yaşamayı çok sevenlere sesleniyorum, olanı yaşatan da şikâyet eden de sensin. Fark ettin mi? Madem öyle sen de değiş ve değiştir. Ben komşuma, komşum komşusuna hikâyesi sürsün. Tüm değişimler zordur, zamana ihtiyacı vardır ve imkânsız değildir.
Şehirden yeşile ulaşma hayali olanlara sesleniyorum, yeşil bölgeler sana insan olduğunu ve tüm varoluşsal becerilerini gösterecek. Doğanın içerisinde olmak birey ve topluluk olmanın farkını fark ettirecek. Bedensel, zihinsel, ruhsal ve duygusal neye ihtiyacın var, neye ne kadar gücün yetiyor, sezgilerin ne durumda?
Hiç merak etmiyor musun? Buralarda kendi kurduğun sistemde yaşamak, istediğin anda çimlere uzanmak, zifiri karanlıkta dolunayın aydınlattığı yolda yürümek; içindeki ve dışarıdaki doğanın gelişimi ile döngüsünü izlemek, fark etmek, hissetmek, yaşamak; toprağa ekmek, büyütmek, yemek ve hayal kurmak serbest.
Herkesin bir hayali vardır. Öncelikle hayalini bul. Bilmiyorum cevabını ilk önce kendin kabul etme. Sor kendine, cevaplarını sorgula. Gerçekten ne istiyorum? Sonra hayalin hedefin olsun ve oraya yürüyeceğin yolun taşlarını kendin seçerek yerleştir. Bunu yapmak benim üç buçuk senemi aldı. Tüm bu deneyimlerimi sonraki yazılarımda paylaşmak dileğiyle, sevgilerimle.
Tuğçe Çinkitaş

Biri sizi incitecek bir şey yaptığında öncelikle haberdar edin, sonra durmasını isteyin, sonra bunda ısrar edin. Yine de önleyemezseniz, iğneleyici yanıtlar vermeden önce orayı terk edin

51jJVSlksfL._UY250_[1]

 

Yaşam Koçu’ndan Altın Öğütler

Dünyaca tanınmış kişisel yaşam koçu Talane Miedaner, kendi yaşamının koçu olmanın ipuçlarını “Yaşam Koçluğu” adlı kitapta topladı. Kitapta daha iyi bir yaşam ve başarıyı artırmak için on ayrı bölümde ilginç önerilere yer veriliyor. Kitapta daha iyi bir yaşam için yaşam enerjisinin artırılması gerektiğini belirten ünlü yaşam koçu, bunun için öncelikle katlanmak zorunda kalınılan her şeyden kurtulmayı tavsiye ediyor.

Göz yumulan her şeyin insanın enerjisini tükettiğini kaydeden Miedaner, “İşiniz, eşiniz, eviniz, arkadaşlarınız, aileniz, hayvanlarınız, bedeniniz ve alışkanlıklarınızla ilgili katlandığınız her şeyi bir liste halinde yazın. Bunlardan kurtulmak için de kendinize 1-3 ay zaman tanıyın ve bunlardan kurtulun” önerisinde bulunuyor.

BAĞIMLILIKLAR ENERJİMİZİ ÇALIYOR Miedaner, bağımlılıkların da insanın enerjisini çaldığını ifade ederek, kahve, sigara, şeker gibi bağımlılıklardan kurtulmak için gerekirse yardım alınması önerisinde bulunuyor. Her gün yapmaktan zevk alınacak on alışkanlık edinilmesini tavsiye eden ünlü yaşam koçu, “meliyim, malıyım”lardan kurtulunması gerektiğini belirtiyor. Miedaner, “Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım. Bütün bunlar sizi çökertir ve yaşamınızda gerçekten ilginç bir şeyler yapmanızı önler” görüşünü dile getiriyor. İnsanlara çevresindekilere karşı sınırlar da koymalarını da öneren yaşam koçu, “Sınırlar, insanların size ne yapıp ne yapamayacaklarını belirleyen, sizi koruyan ve en iyi halinizde olmanıza izin veren hudutlardır” diyor.

Miedaner, “Biri sizi incitecek bir şey yaptığında öncelikle haberdar edin, sonra durmasını isteyin, sonra bunda ısrar edin. Yine de önleyemezseniz, iğneleyici yanıtlar vermeden önce orayı terk edin” önerisinde bulunuyor.

ALTIN ÖĞÜTLER Ünlü yaşam koçunun daha iyi bir yaşam için önerdiği altın öğütlerden bazıları şöyle: Sinmeyin, geçiştirmeyin. Canınızı sıkan bir şey olduğunda bunu anında ifade etme alışkanlığını edinin. Standartlarınızı yükseltin.

Her gün yapmak için can atacağınız küçük de olsa projeler geliştirin.

Yeni bir şey istiyorsanız, öncelikle eskisini tasfiye edin. Örneğin, yeni giysiler istiyorsanız, giysi dolabınızı temizleyin. Yaşamınızdan dağınıklığı çıkarın, dağınıklıktan kurtulmak olağanüstü sağaltıcıdır.

Bir hafta boyunca her gün yarım saatinizi, en fazla bir saatinizi atılacak şeyleri toparlamaya ayırın. Hayatınızı sadeleştirin.

Zamanınızı ve enerjinizi nasıl kullanacağınız konusunda aşırı ölçüde seçici olmanız, güçlü bir teşviktir. Bir temizlikçi tutun. Her şeyi kendiniz yapmaktan vazgeçin ve mümkün olduğunca başkalarını görevlendirin.

Adres defterinizi güncelleyin.

Birlikte olmaktan zevk almadığınız kimselerle vakit geçirmeyin. Evinizde ve işyerinizde Feng Shui uygulayın.

Para kaçaklarını giderin, para diyetine başlayın, borçlarınızı ödeyin. Hak ettiğinizi kazanın. Ortalamanın üzerinde alıyor olsanız bile ücret artışı istemekten çekinmeyin. Bir tasarruf hesabı açın ve gelirinizin yüzde 20’sini biriktirin.

Evinizi ve kendinizi sigortalattırın.

Enerjinizi tüketen televizyonunuzu kapatın.

Her defasında bir iş yapın.

On şey birden yapmaya çalışarak ortalıkta koşuşturmak verimlilik getirmez. Yapmanız gerekeni hemen yapın.

İşinizi tam yapın. Yapmaktan hoşlandığınız şeyi yapmak için kendinize bir gece ayırın.

Özür dileyin, yaptığınız hatayı düzeltin ve her şeyin ötesinde kendinizi bağışlayın.

Özel arkadaşlarınızdan oluşan güçlü bir ağ kurun. Güzel armağanlar verin.

Sizin için bir şeyler yapan insanlara teşekkür edin. Hayallerinizi ve değerlerinizi sıralayın.

Sezgilerinizin size yol göstermesine izin verin. İşleri başkalarına devretme sanatında ustalaşın. Telefona söz geçirin. Görüşmelerinize 10 dakika sınırı koyun.

Dedikoduya son verin, her şeyinizi anlatmayın, derinlemesine dinleyin.

Yakınmaları ricaya, iltifatları takdire dönüştürün.

İnsanları değiştirmeye çalışmaktan vazgeçin. Size yakışanı giyin. Canınızı sıkan bedensel kusurlarınızdan kurtulun.

Masaj yaptırın.

Kendinizi güzellikle ve lüksle kuşatın.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz

 

denge__turgut_uyar_by_gregorumsamsam-d3hpegx[1]

 

Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız.

Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.

Diyeceksiniz ki: böylece ancak bir azınlığa seslenmiş olacaksınız. Bir kere, bu işin kötü yönleri beni hiç mi hiç korkutmuyor. İkincisi sanat bir ceht işidir, eğitim işidir. Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum. Sanatçı nasıl uzun çabalamalarla yetişiyorsa okuyucudan da bu gayreti bekler.

Çağımız insanı gitgide rahatına daha düşkün olmaya başladı. Belki her çağda böyleydi. Ama bugünkü kadar mıydı bilmem? Bunda bilimin, endüstrinin büyük payı var. Herkes birbirinin örneği olmayı hiçbir çağda bu kadar istemedi. ‘Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi yakın belki de. Bir örnek giyimler, bir örnek şarkılar, bir örnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar durmadan bizi birbirimize benzetmeye çabalıyorlar. Kişiliksiz bir yaşamayı baştacı ettik. Gönüllüyüz. Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ Penicilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak, düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hâlâ şiire getiremedik. Barlarda kadınlarla saygısızca sevişiyoruz, sokaklarda açık saçık gördüğümüz kadınları hayvanca istiyoruz ama şiirde aşık olduk mu hâlâ ağlıyoruz.

Bir de bir kenarda sessiz sedasız bir insanoğlu var. Uyamadığı, maddi manevi her türlü imkânsızlıkları ile uyamadığı değişmenin farkında. Önünden iyice kavrayamadığı birşeyler akıp gidiyor. Durmuş da eskiye hasret mi çekiyor. Hayır. Kendisi ile çekişiyor. Ağır aksak yaşamasının hesabını vermeye çalışıyor. Dünyadan bildik tanıdık şeyler yakalamaya çalışıyor kısacası.

Sorun bir şiir sorunu değildir. Yaşama sorunudur. Zaten ben hiçbir zaman şiiri hayattan ayrı düşünmedim. Hayatımızda olmayan sorun şiirimizde de olamaz.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?

Turgut Uyar’ın 1956 yılında kaleme aldığı “Efendimiz Acemilik” isimli yazısının son bölümü. Ben Can Yayınları’nın Tomris Uyar tarafından hazırlanan 1999 baskısı “ARZ-I HAL ve sonrası” kitabından alıntıladım. Sayfa 115-116.

Lakin bu metin, orjinalindeki ‘halbuki’lerin ‘oysa’ ‘mesele’lerin ‘sorun’ sözcükleriyle ikame edilmesi gibi dönemin söyleme tarzlarına müdahale edilen iğdiş edilmiş bir versiyondur. Turgut Uyar’ın ve dönemin ‘deme özellikleri’ korunmamıştır. Kitapta belirtilmemiş ama okur bunu bilse gerektir

kaynak: hülya reis facebook sayfası

ALBERT EINSTEIN DAN 10 HAYAT DERS…

images[6]

1-Merakınızın peşinden gidin

“Benim özel bir yeteneğim yok Yalnızca tutkulu bir meraklıyım”

Sizin merakınızı çeken nedir? Neyi en çok merak ediyorsunuz? Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız

2 Azim paha biçilmezdir

“Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum”

Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar sabırlı mısınız? Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin

3 Bugüne odaklanın

İki atı aynı anda süremezsiniz Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin

4 Hayal gücü güç verir

“Hayal gücü her şeydir Sizi bekleyen güzelliklerin önizlemesi gibidir Hayal gücü bilgiden daha önemlidir”

Hayal gücünüz geleceğinizi belirler Einstein şöyle der: ?Zekanın gerçek göstergesi hayal gücüdür, bilgi değil? Bu yüzden hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin

5 Hata yapın

“Hiç hata yapmamış bir insan yeni bir şey denememiş demektir”

Hata yapmaktan korkmayın Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın

6 Anı yaşayın

“Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir”

Geleceği ayarlamanın tek yolu olabilidiğiniz kadar şimdide olmaktır Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz Önemli olan tek an şimdidir

7 Değer yaratın

“Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın”

Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir

8 Farklı sonuçlar beklemeyin

“Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek”

Her gün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz

9 Bilgi deneyimden gelir

“Bilgi malumat değildir Bilmenin tek yolu deneyimlemektir”

Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimleşmelisiniz

10 Kuralları öğrenin, daha iyi oynayın

“Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız Böylece herkesten iyi oynayabilirsiniz”

Yapmanız gereken iki şey var Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!

Bedri Rahmi Eyüpoğlu… Ben Çalışarak Ressam Oldum…

 

Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun ilk yapmış olduğu resim, sene 1928 , yer Trabzon…..
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Trabzon 1928

Ölümü ile yarım kalan resim Mor Han, sene 1975.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Mor Han 1975

Resim sergisinde en güzel bölüm otopotrelerdi. Kendisinin, eşinin, aşkının, abisinin.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Otopotre Genç 1933
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Otopotre 1964
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Otopotre 1968
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Atölyede Resim Yaparken 1929

1930’larda Fransa’da tanıştığı ve daha sonra evlendiğinde Eren adını vereceği eşi Ernestine Letoni..

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Eren Eyüpoğlu El Şakakda 1935

BİGÜZEL

seni bigüzel giymişim içime gavurun kızı
bir kurşunda vurdular ikimizi
gün ışır, yaprak titrer, tohum üşür
acı güller kızarır hikayemizi.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Kırmızı Terlik 1946

Çok sevdiği ağabeyi Sebahattin Eyüpoğlu ;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Sebahattin Eyüpoğlu
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Aile 1944

KARA SEVDA

…ve nihayet gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.
Masallarla indi yere
Sebil oldu cümle hikayelere
kara kara kazanlarda kaynadı
Diyar diyar al kanlara boyandı
Türkülerde ateş alev yandı tutuştu
Gördes kiliminde nakış
Minyatür bahçelerinde suret kesildi.
Ve nihayet gelip çattı
Elveda belirsiz bedava sevince
Uçan kuşa eşe dosta elveda
Bütün haşmetiyle gelip çattı
Bir dilimi zehir zıkkım
Bir dilimi candan tatlı.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Yahya Kemal 1948
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Aşık Veysel 1953
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Nasrettin Hoca 1953

KİMİ

kimi güneşle düşünür
Van Gok olur.
kimi yağmurla düşünür
Şopen olur.

kimi iki kere ikiyle…
Aynştayn olur…
kimide sadece insanlarla düşünür
ama sadece insanlarla
işte o eşşoğlueşşek
Adam olur , adam…

Bedri Rahmi Eyüpoğlu  Meryem Palava 1952

Güzel Sanatlar Akademisi’ne misafir öğrenci olarak gelen ve 1946 yılında Alman Hastanesinde Tüberkülozdan ölen büyük aşk yaşadığı Mari Gerekmezyan için yazdığı Karadut şiiri ve resimleri.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karadut

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.

 

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karadut

 

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın. 

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karadut

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karadut

Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum 

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karadut 1945

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu gözünden şehirler ve mekanlar;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

BÜYÜK ŞEHİRLERİ TAKDİM EDERİM

sana büyük şehirlerden bahsedecegim;
en büyük camiler orda kurulur
en küçük mezarlar orda kazilir
en kara yazilar orda dizilir
yüksek minarelerde sela verilir
civar hanelerde zina edilir
büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum
halbuki küçük köylerin
mezarligi bile yoktur

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Trabzon Manzara 1928

büyük şehirlere bağlanma mehmedim
öyle bir şehre yerleş ki
küçük fakat bizim olsun
sokaklarinda tanimadigin yüz
ensesine şamar atamayacagin kimse dolaşmasin
her agacina elin
her kariş topragina terin degsin
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasin

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Edirne 1942
Bedri Rahmi Eyüpoğlu İstanbul 1952

PUL PUL

yedi tepeye kurulmuş,  pul pul
gümüş gümüş baliklari, pul pul
işiktan sudan örülmüş
canim Istanbul


Bedri Rahmi Eyüpoğlu Çorum 1952
Bedri Rahmi Eyüpoğlu

TELGRAFIN TELLERİ

telgrafin tellerini arşinlamali
yar üstüne yar seveni kurşunlamali
tam beş defa
kurşuna dizildi Mernuş
ya kurşunu sikan YAR degildi
ya kurşun kurşun degildi
ya Mernuş Mernuş degildi.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Akademi Bahçesi 1938
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Dolmabahçe Saray Bahçesi 1937
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Salıpazarı Evimiz 1938
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Korupark Suadiye 1946
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Dalyan 1943
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Midye Mağara 1972

YALNIZLIK

yalnizligin kadarsin
yalnizligin mis kokmali
yalnizlik dedigin büyük bir zindan
dünyanin en kalabalik zindani
dinden imandan çikarir
ama öyle bir adam eder ki insani

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Misuri 1946
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Gece Kondular 1972
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Korupark 1975

SİTEM

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim
Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim
Yar yar… Seni karasaplı bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım
Yar yar… Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var

Bedri Rahmi Eyüpoğlu kadınları;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Hamam 1936

HÜZÜN

Türküler bitti
Halaylar durdu
Horonlar durdu
Al damar, mor damar, şah damar sustu
Bahçeler put kesildi birer birer
Meyveler salkım saçak taş.
Bir bulut uçardı
Başı boş bedava
Yandı kül oldu.
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim yoruldu.
Ağaç büyür arkasında koşamam
Kervan yürür peşi sıra düşemem
Yıldız akar uçsam da yetişemem.
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim yoruldu.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere 1931
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Dünya Güzeli 1931

ÇAKIL

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar
Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Talaslı 1944
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Kız Kaçırma 1942
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Kırmızı Bacaklı 1956
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Ana ve Çoban 1957

YIKANSIN GÖZLERİM YIKANSIN

Soyunsun gözlerimin cilasında
İçersinden aydınlanmış tarlalar
Soyunsun beyazlığı içlerinden gelen evler
Soyunsun utancını arzular
Yıkansın gözlerim yıkansın

Soyunsun gözlerimin cilasında
Gelmiş, gelecek bütün kızlar,
Soyunsun hafızanın insan gözü değmemiş yerinde
Sineler, buseler, arzular
Ve bütün bir ömür
Lâhzada harcansın
Yıkansın gözlerim yıkansın

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Köylü Ana 1972
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Adalardan Gelen Yar 1954

Bedri Rahmi ve meslekler;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Boyacık 1957
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Dutçu 1946
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Fotografçı 1944
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Baltabaş Kemençecisi 1970

Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve hayvan sevgisi;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Ebabil Kuşu 1958
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karabaş 1946

Bazı resimlerinde şiirler de var.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Arzulandıkça Kulun 1961
Arzulandıkça Kulun, Arzulandıkça Kölen
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Yunus Emre 1970
Kimi Masum Kimi Güzel Yiğitler Ne Söylerler Ne Bir  Haber Verirler
Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1952

KARINCA KADERİNCE

Her nefes kanımı yıkanmış bulur
Her yaprak canımı hazır
Bu yosun bu deniz bu nur
Bu ten gürül gürül yanmalıdır

Ayı ininden
Yılan deliğinden
Arzular salkım sacak yerli yerinden
Sökülüp Yaşanmalıdır

Karınca Kaderince
Bu can meşrebimce harcanmalıdır

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Çentik 1966

ÇENTİK

Canım benim
Canımın çentiği balım
Cennet şuracıkta

Diğer resimleri;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Mavili Ağaç 1974
Bedri Rahmi Eyüoğlu Hayat Ağacı 1946

İSTİDA

Yarab! Insan ogullarindan çektigim yeter
Gök yüzünden benim hisseme düşeni ver
Altina diledigim gibi ömrümü sereyim
Mendil kadar olsun tarlami ayir
Beni doyuracak agaci göster
Rabbim! Insan ogullarindan çektigim yeter
Yalniz senin ellerin gezinsin ömrümde
Beni yalniz sen mahkum eyle sen azat
Ve yalniz sen canimi iste benden ki
Nereye saklayacagimi şaşirmadan vereyim

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Vakko Çiti 1972
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Nato Motifi 1958
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Yavuz Geliyor Yavuz 1932
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Karagözün Gemisi 1957
Bedri Rahmi Eyüpoğlu El ve Ayak İzleri

İyiki bu topraklarda Bedri Rahmi Eyüpoğlu el ve ayak izlerini bırakmıştır.

KAYNAK: BENGİ ÖZKAN

Şartlar ve olaylar kim oldugumuzu etkilemis olabilir.Ama ne oldugumuzdan kendimiz sorumluyuz.

ruzgar-enerji[1]

 

 

 

Yillar sonra ogrendim ki…
Ogrendim ki…
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsiniz.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karsi tarafa birakirsiniz.

Ogrendim ki…
Guveni gelistirmek yillar aliyor,
Yikmak bir dakika.

ogrendim ki…
Hayatinda nelere sahip oldugun degil
Kiminle oldugun onemli.

Ogrendim ki…
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mumkun
Ama sonrasi icin bir seyler bilmek gerek.

Ogrendim ki…
Kendini en iyilerle kiyaslamak degil
Kendi en iyinle kiyaslamak sonuc getirir.

Ogrendim ki…
Insanlarin basina ne geldigi degil
O durumda ne yaptiklari onemli.

Ogrendim ki…
Ne kadar kucuk dilimlersen dilimle
Her isin iki yuzu var.

Ogrendim ki…
Olmak istedigim insan olabilmem
Cok vakit aliyor.

Ogrendim ki…
Karsilik vermek
Dusunmekten cok daha basit.

Ogrendim ki…
Butun sevdiklerinle iyi ayrilman gerek
Hangisi son gorusme olacak bilemiyorsun.

Ogrendim ki…
‘Bittim’ dedigin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha cok var.

Ogrendim ki…
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatini kontrol eder.

Ogrendim ki…
Kahraman dedigimiz insanlar
Bir sey yapilmasi gerektiginde
Yapilmasi gerekeni
Sartlar ne olursa olsun yapanlar.

Ogrendim ki…
Affetmeyi ogrenmek deneyerek oluyor.

Ogrendim ki…
Bazi insanlar sizi cok seviyor
Ama bunu nasil gosterecegini bilemiyor.

Ogrendim ki…
Ne kadar ilgi ve ihtimam gosterseniz
Bazilari hic karsilik vermiyor.

Ogrendim ki…
Para ucuz bir basari.

Ogrendim ki…
En iyi arkadasla sikici an olmaz.

Ogrendim ki…
Dustugun anda seni tekmeleyecegini dusunduklerinden bazilari
Kaldirmak icin elini uzatir.

Ogrendim ki…
Iki insan ayni seye bakip
Tamamen farkli seyler gorebilir.

Ogrendim ki…
Asik olmanin ve aski yasamanin cok cesidi vardir.

Ogrendim ki…
He sartta kendisiyle durust kalanlar
Daha uzun yol yuruyor.’

Ogrendim ki…
Hic tanimadigin insanlar,
iki saat icinde,
senin hayatini degistirir.

Ogrendim ki…
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatir.

Ogrendim ki…
Duvarda asili diplomalar
Insani insan yapmaya yetmez.

Ogrendim ki…
Ask kelimesi ne kadar cok kullanilirsa, anlam yuku o kadar azalir.

Ogrendim ki…
Karsindakini kirmamak ve inanclarini savunmak arasinda cizginin
nereden gectigini bulmak zor.

Ogrendim ki…
Gercek arkadaslar arasina mesafe girmez.
Gercek asklarin da!

Ogrendim ki…
Tecrubenin kac yasgunu partisi yasadiginizla ilgisi yok,
Ne tur deneyimler yasadiginizla var.

Ogrendim ki…
Aile hep insanin yaninda olmuyor.
Akrabaniz olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve guven ogrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik degil.

Ogrendim ki…
Ne kadar yakin olursa olsunlar
En iyi arkadaslar da ara sira uzebilir.
Onlari affetmek gerekir.

Ogrendim ki…
Bazen baskalarini affetmek yetmiyor.
Bazen insanin kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Ogrendim ki…
Yureginiz ne kadar kan aglarsa aglasin
Dunya sizin icin donmesini durdurmuyor.

Ogrendim ki…
Sartlar ve olaylar,
Kim oldugumuzu etkilemis olabilir.
Ama ne oldugumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Ogrendim ki…
Iki kisi munakasa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamina gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamina gelmez.

Ogrendim ki…
Her problem kendi icinde bir firsat saklar.
Ve problem, firsatin yaninda cuce kalir.

Ogrendim ki…
Sevgiyi cabuk kaybediyorsun, pismanligin uzun yillar suruyor.

Ataol Behramoğlu

İstediğim gibi olmak istiyorum çılgınlık perdesinin ardında.

Frida Kahlo painting

 

İstediğim gibi olmak istiyorum çılgınlık perdesinin ardında.

Bütün gün çiçeklerle ilgileneceğim; acıyı, aşkı ve şefkati resmedeceğim, başkalarının aptallıklarına yürekten güleceğim, herkes benim için -Zavallı çıldırdı- diyecek (özellikle de kendime güleceğim).

Öyle bir dünya kuracağım ki, ben yaşadığım sürece, bütün dünyalarla uyum içinde olacak. Yaşayacağım gün, saat ya da dakika hem bana hem de herkese ait olacak. Kimse kimseden ayrılamaz. Kimse kendisi için mücadele etmez. Her şey her şeydir ve tektir.

Endişe ve acı, haz ve ölüm. Bunların tümü var olmak için bir süreçten başka bir şey değil. Aşk, çocuk. Bilim. Yaşarken karşı koyma istemi, sağlıklı neşe. Sonsuz minnettarlık.

Ellerindeki gözler ve bakışlardaki dokunma. Meyvenin temizliği ve yumuşaklığı. İnsan yapısının temeli olan koca omurga kemiği. Göreceğiz, öğreneceğiz. Hep yeni bir şeyler vardır.

Ve bunlar, hala yaşayan eski şeylerle bağlantılıdır.

Frida Kahlo

Herkesi sev; yaşamına iyi kötü bir anlam kattığı için..

aaa

Üzülme ve kızma hiç kimseye

Yaptıklarından dolayı…

Aksine teşekkür et ihanet edenlere; sadakati öğrettikleri için…

Minnet duy yalancılara; doğrunun farkına varmanı sağladıkları için…

Mutsuz edenlere dua et mutluluğu daha derin hissettirdikleri için..

Herkesi sev; yaşamına iyi kötü bir anlam kattığı için..

Hayat bu yüzden daha güzel, siyahla beyazı farkettirdiği için…!

Mevlana

Abidin Dino ile 18 Maddede Mutluluğun Resmi  

 

Abidin Dino’yu tanımlamak oldukça zor. Çok yönlü bir sanatçı; ressam, yazar, karikatürist ve yönetmen. Bu sıfatlarının arasına belki ‘âşık’ı da eklemek gerek. Çünkü o, sanatı kadar eşine âşık bir adam. Birlikte mutlu geçen koca bir ömür ve bu ömre sığdırılmış yüzlerce eser, dostluk ve anı var.

‘Eller’ var, ilk akla gelen eserlerinden; kimi narin kimi bol nasırlı onlarca el. Nâzım var dostlardan. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye soran bir dost Nâzım. Sonra Abidin’in bu soruya verdiği cevap var. Anıların birbirini kovaladığı yıllar var. Kısacası karşımızda bir insan var; çizdikleriyle, yazdıklarıyla, söyledikleriyle koskoca bir dünya var. Gelin hep beraber bu dünyaya giriş yapalım, Abidin Dino ile mutluluğun resmini yapmaya çalışalım.

1. Yurtdışında geçen bir hayat

cenevre genel
Abidin Dino’nun hayatının büyük kısmı yurtdışında geçti. Yurtdışında yaşam bir tercih değil zorunluluktu. 1913 yılında İstanbul’da doğdu, Dino. Henüz altı aylıkken İsviçre‘nin Cenevre kentine yerleşti ailesi. Bu kentin pastel renkleri Dino’nun çocuk hafızasında yer etti.

O günleri şöyle tarif etti yıllar sonra: “İsviçre’nin kışı başka, yazı başka güzel. Kışın bembeyaz, gıcır gıcır bir kar dünyayı kaplamış; yazın her tarafta alabildiğine yemyeşil otlar, rengârenk çiçekler fışkırır, Leman Gölü ise yaz kış mavi ile yeşil arası.” Bir yıl sonra I. Dünya Savaşı patlak verdi. Altı yıl İsviçre’de yaşayan aile, buradan Paris’e geçti. Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra Abidin Dino ve ailesi ülkeye döndü.

2. Okullu olmak ya da olmamak

abidin dino siyah beyaz
Okul hayatının ilk ve son adresi Robert Koleji oldu. Ancak buradaki eğitim hayatı kısa sürdü. Kendi deyişiyle resimden gayrı hiçbir şeye ilgisi olmadığını çabuk anladı. Özellikle minyatüre ve hat sanatına duyduğu ilgi, onu kütüphanelere sürükledi. Kütüphanelerde binlerce minyatürü inceledi. Resim konusunda en büyük desteği şair abisi Arif Dino’dan gördü.

3. Babıali’de genç bir yetenek

abidin dino genc
Çizimleri ile Babıali’de dikkatleri üzerine çektiğinde henüz 20’li yaşlarının başındaydı. ‘Halkın Dostu’ gazetesi için yaptığı röportaj büyük ilgi gördü. Atatürk’le çizgilerle yapılan bu röportaj, Atatürk‘ün de gözünden kaçmadı. Tam onu çiziyordu ki, Ata onun çizdiğini gördü.

Ata, Dino’yu yanına çağırdı ve resme baktı, beğendi. “Yalnız önümde kadehle olmaz, o kadehi sil” dedi. Dino kadehi silmek için ondan resme imza atmasını istedi. Bu isteği gülümseyerek karşıladı Atatürk ve resme imzasını attı. Dino da resimdeki rakı kadehini sildi. Daha sonra Atatürk, Abidin Dino’ya bir içki ısmarladı.

Aylar geçtiğinde Atatürk ile ikinci kez Park Otel’de karşılaştı Dino. Yanında Bedri Rahmi vardı. Atatürk, yanlarından geçerken, onu “Merhaba ressam” diye selamladı ve genç ressama içki yolladı.

4. Nâzım da çizimlerine kayıtsız kalamadı

abidin dino nazim
1930’lu yılların henüz başıydı. Bir yandan çizimlerine devam ediyor bir yandan da Artist Dergisi’ne yazılar yazıyordu. Bu dönemde Nâzım Hikmet’in kitaplarına kapak resimleri çizdi. Resimleri çok beğenilmişti ve Abidin Dino ‘ressam’ olarak anılmaya başlandı. Nâzım ile tanışmalarına vesile olan çizimleri, bir ömür sürecek dostluğun da aracı olmuştu.

O günleri şöyle anlatır Dino: “Nâzım’ı tanıdığımda ben çiçeği burnunda bir karikatürist olarak çalışıyorum bir gazetede. Nâzım ise aynı gazetede düzeltmen olarak çalışıyordu. İkimiz de hayatımızı kazanmak için bu işleri yapıyorduk. Nâzım, Moskova’da fütürist ve konstrüktivist ressamların yapıtlarını görmüştü. Benim çizdiklerimi ilginç bulduğunu söylüyordu.

5. D Grubu bir ressam: Dino

ressam dino
İlk dönem yaptığı resimleri, “çok yorum içeren, biçimde abartılı, soyutla somut arası” olarak tanımlıyordu Dino. Kimileri, sürrealist diyordu resimleri için. İlk resimleri, 1933 yılında arkadaşlarıyla kurduğu “D Grubu” adlı sanat grubunun sergisinde yer aldı. D Grubu’nun amacı düşünce yanı ağır basan resimler yapmaktı.

6. SSCB yolu göründü

abidin dino artwork
Cumhuriyet’in 10. yılı nedeniyle “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adlı belgeseli çekmek amacıyla Sergey Yutkeviç İstanbul’a gelmişti. Yutkeviç ve Dino’nun yolları, D Grubu ile birlikte açtığı sergide kesişti. Yutkeviç, sergide gördüğü Dino’nun resimlerini ilginç buldu ve sinemaya yönelmesi gerektiğini savundu. Yutkeviç’in ülkesine dönmesinden kısa bir süre sonra Lenfilm Film Stüdyoları’ndan bir davet alan Dino, Atatürk’ün önerisini dinledi ve bir süre sonra kendini Odessa’ya gidecek bir Sovyet gemisinin güvertesinde buldu.

7. Sanata politika karıştı

abidin dino politika
Odessa’da geçirdiği yıllar Dino’yu sanatsal açıdan beslemekle kalmadı, politik açıdan fikirlerinin de olgunlaşmasını da sağladı. Orada geçirdiği üç yıl boyunca Dino, Ayzenştayn, Jean Lods, Isaak Babel, Pudovkin, Meyerhold gibi sanatçılarla tanışma ve çalışma fırsatı buldu. Ancak 1937 yılında Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı nedeniyle ülkedeki tüm yabancı öğrencileri ülkeden gönderince, Dino da buradan ayrılmak zorunda kaldı.

8. Paris’te sanat başkadır

abidin dino paris
Dino, Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra birkaç aylığına Paris’e gitti. Dönemin sanatçıları, yazarları ve bilim insanları ile tanıştı, arkadaş oldu. Bunlar arasında Picasso, Tzara, Cocteau, Gertrude Stein gibi isimler vardı. Kendini sosyalist ve antifaşist olarak tanımlayan Dino, bu dönemde İspanya İç Savaşı’na gitmek için gönüllüler listesine adını yazdırdı. Ancak savaş bitince İspanya’ya gidemedi.

9. Eve dönüş ve sürgün

abidin dino surgun
1938 yılının sonunda İstanbul’a döndü. Selim Turan, Avni Arbaş ve birkaç ressam arkadaşı ile birlikte Liman Grubu’nu kurdu. İmecenin egemen olduğu bu grubun resimlerinde; balıkçılar, limanda çalışan insanlar yer aldı. Politik olarak zaten mimliydi. Yaptığı resimler birilerini rahatsız etti ve Çorum’a sürgün edildi.

10. “Abidin Dino olmasa, Yaşar Kemal olmazdı”

abidin dino yasar kemal
Köy temalı resimler yapmaya başladı. Hatta Çorum bölgesindeki köylüleri anlatan “Kel” adlı bir piyes bile yazdı. Ancak piyesin basılmasıyla toplatılması bir oldu. Yeni sürgün kapıdaydı, bu sefer adres Adana’ydı. Burada Çukurova insanını gözlemledi, onları resmetti. Çukurova olanca gerçekliği ile Dino’nun önündeydi: “Sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu insanının gerçeğini. Bu resimlerde köylü ilk kez folklorik köylü değildi. Gördüğüm yoksul, hasta, sıtmalı köylüleri çiziyordum.

O yıllarda köy köy dolaşarak ağıt toplayan Yaşar Kemal ile tanıştı. O dönem için Yaşar Kemal yıllar sonra, “Abidin Dino olmasa, Yaşar Kemal olmazdı” diyecek, sürgünün bazen işe yaradığını söyleyecekti.

11. İlk ve tek aşkı ile evleniyor

abidin dino guzin
Abidin Dino ile dilbilimci, çevirmen ve yazar Güzin Dikel 1943 yılında evlendi ve Dino’nun ölümüne kadar ayrılmadılar. Güzin Dino onun için ‘her şey’ demekti. 50 yıllık evlilikleri boyunca çok mutlu olmuşlardı. Bunu biz değil, 2013 yılında, ölümünden kısa süre önce verdiği bir röportajda “Çok mutlu olduk biz, çok mutlu yaşadık” diyen Güzin Dino söylüyor.

12. Ülkesinden uzakta 20 yıl

abidin dino uzak
Siyasi görüşleri ve yazdıkları nedeniyle yaşadığı baskılar Dino’yu zor bir seçime itti. Ülkesinden ayrılmaya karar vermişti. Çok yakın bir gelecekte dönmek üzere, ülkesinden 1951 yılında ayrıldı. Ancak ülkesine ancak 20 yıl sonra dönebildi.

13. Kendi Paris’teydi ama kalbi Türkiye’de

abidin dino paris
Paris’e gitmeden önce 9 ay Roma‘da kaldı Dino. Daha sonra Paris’in yolunu tuttu ve burada eski dostları Tristan Tzara ve Picasso ile görüştü. Picasso’nun önerisiyle aynı atölyede seramik ve resim yapmaya başladı. Paris’te sanatını icra ediyor, arkadaşları ile sanatsal tartışmalar yapıyordu ama aklı ve yüreği Türkiye’deydi. “Burada, Fransa’da yaşadığımı söyleyemem. Burada, Türkiye’yi yaşıyoruz” diyordu bir söyleşisinde.

14. Vatan hasreti çekenler Paris’te bir arada

abidin dino paris toplu
Paris’te yaşadığı sürece pek çok sergi açtı, büyük övgüler aldı. Eşi ile beraber oturdukları ev, Paris’e yolu düşen dostların uğrak yeri olmuştu. Bunlardan biri de Nâzım Hikmet’ti. Nâzım, Paris’e geldiğinde dostları Abidin ve Güzin Dino’yla buluşup hasret giderirdi. Her ikisi de ülkesinden uzaktaydı. Birbirlerini iyi anlıyorlardı. Bu ziyaretler de Nâzım’a zaman zaman eşi Vera Tulyakova da eşlik ediyordu. 1960’lı yıllarda Nâzım, Vera’ya ithafen yazdığı gelmiş geçmiş en güzel şiirlerden biri olan ‘Saman Sarısı’nda Abidin’e de sesleniyor ve mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını soruyordu.

15. “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”

mutlulugun-resmi-abidin-dino
“Seher vakti habersizce girdi gara ekspres” dizesiyle başlıyordu efsane şiir, Saman Sarısı. Şiir boyunca Varşova’ya uğruyordu Nâzım. Bristol Oteli’nde derin uykulara dalıyordu. Sonra Havana’ya gidiyordu, Asya ve Avrupa otellerinin lobilerinde yudum yudum içiyordu şehirlerinin hasretini. Prag‘a düşüyordu yolu ve oradan başka bir yere, oradan da başka bir yere…

Saman sarısı saçlar ve mavi kirpikler karşılıyordu onu her seferinde. Sonra Abidin Dino’ya sesleniyordu: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye soruyor, “İşin kolayına kaçmadan ama” diye de ekliyordu. Abidin Dino da Nâzım’ın bu sorusunu yine bir şiirle cevapladı ve dedi ki: “…Bağrımıza bassaydık seni, yapardım mutluluğun resmini…”

16. “Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek”

guzinle yasamak abidin dino
Nâzım’ın şiirinden sonra, Abidin Dino ile yapılan her röportajda mutluluğun resmini yapıp yapamadığını sormak neredeyse bir gelenek oldu. Dino verdiği röportajlardan birinde bu soruya şu cevabı verdi: “Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da, mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum.

17. Ülkeye kesin dönüş

abidin dino heykel
Dino’nun kısa süreli olmasını dilediği ayrılık yirmi yıl sürdü. Dino, Türkiye’deki ilk kişisel sergisini 1969 yılında açtı. Ülkeye gelmek için bir 10 yıl daha geçmesi gerekti. 1979 yılında Fransız Plastik Sanatlar Birliği’nin onursal başkanlığına seçildi. Aynı yıl dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün davetlisi olarak İstanbul’a geldi.

1989’da da Fransız Kültür Bakanlığı’nın Sanat ve Edebiyat Altın Şövalye Nişanı ile ödüllendirildi. 1990 yılında kansere yakalanan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 tarihinde Paris’te yaşamını yitirdi. Ölümünden sonra Dino’nun cenazesi İstanbul’a getirilerek Aşiyan’daki aile mezarlığında toprağa verildi. Aynı yıl Dino’nun anısına el motiflerinden oluşan heykeli Maçka Parkı’na yerleştirildi. Dino’nun ayrıca Kadıköy Özgürlük Parkı’nda da heykeli vardır.

18)Bazı eserleri

Birşey yap güzel olsun.. Çok mu zor ?

tumblr_static_tumblr_static_286ui75n2p1cwssg808kkws4w_640[1]

 

 

Birşey yap güzel olsun..
Çok mu zor ?
O vakit güzel birşey söyle..
Dilin mi dönmüyor ?
Öyleyse güzel birşey gör veya güzel birşey yaz..
Beceremez misin ?

O zaman güzel birşeye başla..
Ama hep güzel şeyler olsun..
Çünkü; Her insan ölecek yaşta…

Şems-i Tebrizi

Akşamları eve biraz geç gel yahu

13346896_1765342020348927_1497067262161371447_n[1]

 

“Evine bağlı, evinde olmayı seven bir adam. “Akşamları eve biraz geç gel yahu bir erkek hiç dolaşmaz mı” dedim. Ertesi gün altıyı çeyrek geçe geldi. Sonraki gün altı buçuk. Normalde altıda gelirdi. Bir gün toz aldım bezi silkelemek için pencereden eğildim ki kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor.”
Tomris Uyar
Cemal Süreya için.

35 YAŞINDA BEKAR KADIN OLMAK

duygularin-ifade-edilmesinde-ciceklerin-yeri1[1]

20 gün sonra 36 yaşına girecek bir ablanız olarak kabul edin sözlerimi.

Ben hayatı tersinden yaşadım…

18 yaşıma basana kadar barlara girmeye çalışıp, reşit olduğum gün duruldum…

19 yaşımda beraber yaşamaya başladığım adamla 21 yaşımda evlendim…

22 yaşımda anne oldum, 24 yaşımda ikinci çocuğum oldu…

ikinci çocuğumu emzirirken üniversiteye döndüm…

okudum, çalıştım, çocuklarımla ilgilendim…

30 yaşıma gelip yurt dışında burs kazandığımda, 1 yıllığına çocukları anneme emanet edip gittim…

Döndükten bir süre sonra da boşandım…

En çok bana veriyorlardı bu mesajı: Boşandın, hayatın bitti, orta yaşlısın artık, iki çocuğun var diye…

Ben de bu durumu kanıksamaya başlamıştım artık…

Ne de olsa artık genç değildim…

Bundan dolayı normalde özgüvenim yüksek olsa da hayatımdaki kişiyi memnun etmek için saçma sapan şeyler yaptım…

Şubat ayının sonunda birden bir aydınlanma yaşadım…

Karşımdaki adam kaşımdan gözüme, kılığımdan kıyafetime, saçımdan makyajıma kadar her şeyimi eleştiriyordu…

incir çekirdeğini doldurmayacak bir “Ben kıvırcık saç sevmiyorum, o saçların hep toplu olacak!” tartışmasından sonra banyoya gittim…

Aynaya baktım ve “ne yapıyorum ben?” diye sordum kendime…

Bütün hayatını kendi dilediği gibi yaşamış, hep seven ve sevilen biri olmuştum…

Aynanın karşısındaki kişi ise ben değildim artık…

Yalnız kalmaktan korktuğu için sürekli taviz veren bir kadın vardı karşımda ve ben o kadından hiç hoşlanmadım…

O aynanın karşısında saçlarımı kökünden kazıdım…

O “ne yaptın sen!!!” diye bağırırken adamın karşısına geçip eline saçlarımı verdim ve dedim ki “ister fön çek topla, ister kıçına sok bunları, hadi hoşçakal!”

Sonrasında pişman olur muyum acaba diye düşünmüştüm ama açıkçası şu güne kadar herhangi bir pişmanlık yaşamadım…

36’ya merdiven dayamış, kocaman çocukları, 1,5 metrelik boyu, subay traşı saçları olan bir kadının bile her gün bir şekilde iltifat alabileceğini gördüm…

KiMSEYE MECBUR DEĞiLiZ HEMŞiRELERiM.

Hayatımız bitiyor falan değil…

Özgüveninizi zedelemeye çalışan kara propagandalara aldanmayın…

Biz kendimizi sevip beğenince başkalarının da beğeneceğini unutmayın…

Özgüveninizi sağlam tutun, yürüyüşünüz bile değişir…

30 yaşında kadın genç kızlıktan kadınlığa daha yeni terfi etmiştir…

kendini keşfetme sürecinin en başındadır…

iyi insanlara karşı iyi ve mütevazi olurken, egosunu zedelemeye çalışan terbiyesizlere karşı da “bastığım toprağı, soluduğum havayı şereflendiriyorum!” mesajını vermelidir…

Ayrıca “30 yaşına gelmiş kadın çok rerörerö!!” diyen adamların hiçbiri bir biscolata erkeği değil, lütfen bunu unutmayın…

Çoğu benim bakkal hüseyin efendi’ye benziyor…

– Ne yaptın hocam sen ya? yakışıyor mu hiç bu yaşta?

“Bayan” dediğin uzun saçlı olur…

+ baymayan olmaya karar verdim…

Not:Alıntıdır.

20 Anlamlı Mesaj

yapraktan-kalpler[1]

 

 

1 – Yüzeyde hazine bulamazsınız.
2 – Pencereniz kirliyse dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır.
3 – Eğer siz kendinizi sevmiyorsanız başkaları neden sevsin?
4 – Ana babanız doğumunuzdan sorumludur, hayatınızdan değil.
5 – Eğer kendinize yön arıyorsanız yolunu kaybetmiş birine sormayın.
6 – Dostluk, ayrı oldukları zaman insanları birlikte tutar.
7 – Fedakarlık çiçeğin köküdür.
8 – Geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil.
9 – Birçok insan hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba eder.
10 – İlerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliğinizdir.
11 – Acı, mutluluğa göre daha çok şarkı bestelemiştir.
12 – Her davranışında başkalarının onayını arayan kimseler hayatin birçok güzelliğini ıskalar.
13 – Gerçek değişim kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır.
14 – Kahkaha ruhun dansıdır.
15 – Mucize, enerjinizi korkularınıza değil rüyalarınıza verdiğiniz zaman baslar.
16 – Karsınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuşmak için sıra mi bekliyorsunuz?
17 – İkiyüzlülük sadece sahibi tarafından görülemez.
18 – Hayatınızı bir para kazanma denemesi olarak kullanmayın.
19 – Gerçek zenginlik vaktinizi insanlara vermektir, para karşılığı satmak değil.
2o – Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir

* Richard Wilkins

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…

13592731_1793540507532676_4750262782622646743_n[1]

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…
Gülmek; ”Saf” denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise; ”Duygusal” görünme riskini.
Birine yakınlaşmak; ”Kendini kaptırma” riskini,
Duygularını açmak; ”Kendini …ortaya koyma” riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;
“Onları başkalarına kaptırma” riskini göze almaktır.
Sevmek; “Karşılık görememe” riskini…
Yaşamak ise; ”Ölme” riskini göze almaktır.
Umutlanmak; “Hayal kırıklığına uğrama” riskini
Çabalamak ise; ”Başarısız olma” riskini göze almaktır…
Ama riskler yaşanmalıdır.
Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.
Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;
Ama Büyüyemez, Sevemez, Değişemez, Hissedemez, Öğrenemez.
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,
Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.
Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…ॐ

~ Leo Buscaglia

Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız…

can-dundar-456486556[1]

Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım..

Bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen…

Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını…
“Uzaklar” çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını…

Marianne Faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: “Saçlarında ılık rüzgarla,spor bir araba sürerek, Paris’e hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti”.

Buket Uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37’nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor “Karayel Hüznü”nde… Bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:

“Bugün benim doğum günüm. Değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. İçine de zehir kattım. Ben Alpler’e gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hâlâ Alp Dağları’na gidemediğimi ayrımsadım. Kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da….Hoşçakalın”.

* * *

“Yaşamak değil. Beni bu telaş öldürecek” dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz…

Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler… Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.

Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20’li yaşlardayken 30’lara kurduk saatin alarmını, 30’larımızda 40’lara, belki sonra 50’lere…

Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize…
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda… Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış…

* * *

Jorge Luis Borges’in derledigi Babil kitaplığında Papini’nin “Ödenmeyen Gün” adlı bir öyküsü vardır. Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:

22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve “Bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim” der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye… 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde… Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu… Ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara… Gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler… Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça “bir gün, bir saat, bir an olsun” gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: “Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik…”
Atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü…

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

“O gün” geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını… Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses… Adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:

“Soylu prenses! .. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla…”

* * *

Erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi Haziran, pupa yelken kıpırdanır içim…

Saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim Haziran’da… Ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız…
Yaşam… O hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını… Yaşarız ertelediklerimizi, “gençliğimizin son günü” çalınmadan elimizden…

Can Dündar