Kafayı ‘Olması Gereken’e Takınca Sohbet Edemezsiniz…

Akatlar’d…a yürüyordum; kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu: “Oğlum dersleri tamamen bıraktı; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?”

“Sohbet ediyor musunuz?”

“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi yaşında.”

“Mesela ne diyorsunuz?”

“Sınavların yaklaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”

“Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.”

“Evet.”

“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.”

“Valla bilmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”

“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.”

Kadın haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı.

İçim burkuldu. Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu.

***

Öğrencileri ve anababaları birlikte çağırdım. Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte anababalar da oturdu.

Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.

“Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim adıyla anacağım bir öğrenci yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.

“Adın ne?”

“Selim.”

“Kaç yaşındasın?”

“On iki.”

“Bugün ayın kaçı?”

“24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.)

“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”

Anladığını belirtmek için başını salladı.

“Lütfen gözünü aç.”

Selim, gözünü açtı.

“Bugünün tarihini söyler misin?”

“24 Aralık 2028.”

“Kaç yaşındasın?”

“Otuz iki.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“İç mimarlık.”

Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessümü var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar.

“Nerede çalışıyorsun?”

“New York, Manhattan’da.”

Anne, babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi.

“Evli misin?”

“Hayır.”

“Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?”

“Kızların hepsi evlendi.”

Gülüşmeler..

“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”

“Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.”

Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik.

“Burası ‘home office,’” dedi.

İçeri girdikten sonra açıkladı:

“Dubleks daire: aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.”

“Selim, salonda neler var?”

“Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.”

“Duvarlarda ne var?”

“Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.”

“Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?”

“Annem ar, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim var, ablam var, ben varım.”

“En küçük sen misin?”

“Evet.”

“Selim, bu fotğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?”

Hiç beklemeden “Evet,” dedi.

“Haydi, anlat bize,” dedim.

“Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.”

Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum:

“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?”

“Hayır!”

“Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”

“Olanla ilgili olarak konuştuk.”

“Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”

“Yeniden konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.”

***

Sohbet özel türden bir konuşma, kendine özgü özellikleri olan bir söyleşidir.

Sohbet içinde olan iki insan o an için güç, onur ve değer yönünden eşittir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar.

Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez.

Doğan Cüceloğlu

Yapabileceklerini düşünmek bile yapabilme gücünü meydana getirir.”

 

 

Yapabileceklerini düşünmek bile yapabilme gücünü meydana getirir.”   | O.Swett Marden

İnsanın öğrenmesi gereken ilk dil tatlı dildir…

İnsanın öğrenmesi gereken ilk dil tatlı dildir. -Barış Manço

Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir.

 

Bir fincandaki kahve gibidir hayat. Bazen tatlı bazen değildir. Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir.

Bob Dylan

HİÇ KİMSE, bu yolculuğu sizin yerinize tamamlayamaz…

 

“Elinizi tutabilir, size rehberlik edebilir, size bilgi verebilir, tembellik ett…iğinizde sizi biraz zorlayabilir, uykulu olduğunuzda sizi uyandırabilir, kızgın olduğunuzda sizi güldürebilir, motivasyonunuzu ve aldığınız ilhamı korumanızı sağlayabilirim ama HİÇ KİMSE, bu yolculuğu sizin yerinize tamamlayamaz. Bu SİZİN yolculuğunuz.”

PATHMAN SENATHİRAJAH

Şimdi ister bir dala tutunup tüm yaşamını kabusa çevir, istersen o dalı bırak ve ayaklarının üzerine bas, sana kalmış…

Korkularına git.

Yavaşça gir ki derinliğini keşfedebilesin.

Ve bazen, çok deri…n olmadığını göreceksin.

Bir Zen hikayesi şöyle anlatır:

Gece yürüyen adamın ayağı kayar ve adam taşlı bir yolda düşer. Metrelerce aşağı düşmekten korkar, çünkü yolun kenarının çok derin bir vadiye uzandığını biliyordur. O’da kenar da sarkan bir dala tutunur.

Gecenin karanlığında, altında görebildiği tek şey, dipsiz bir uçurumdur. Bağırır ve tek duyduğu kendi sesinin yankısı olur. Onu duyacak kimse yoktur etrafta. Bu adamı ve bütün bir gece yaşadığı işkenceyi hayal edebilirsin. Ölüm sürekli altında bekler, elleri üşür, hakimiyetini kaybeder…

Ama tutunmayı başarır ve güneş çıktığında, aşağı bakar…

Ve güler!

Uçurum falan yoktur. Sadece on beş santim aşağıda kayalık bir düzlük vardır. Tüm gece dinlenebilir, rahatça uyuyabilirdi -düzlük yeterince geniştir- ama bunun yerine, bütün gecesini kabus gibi geçirdi.

Kendi tecrübelerimden yola çıkarak sana şunu söyleyeyim: korku on beş santimden daha derin değildir. Şimdi ister bir dala tutunup tüm yaşamını kabusa çevir, istersen o dalı bırak ve ayaklarının üzerine bas, sana kalmış.

Korkulacak hiç bir şey yok

Başının derde gireceğini düşünen insan,

 

Başının derde gireceğini düşünen insan, şu anda başı dertte olandan daha fazla acı çeker.

(Voltaire)

Başkalarına yaptığını…

Başkalarına yaptığını aslında kendine yapıyorsundur. “

Po Chu

Ego üzerine…

 

Vermenin karşılığı aldığınız mutluluk, yine bir egodur. Fakat bu manevi tatmin, Egonuzu olumlu yönde geliştirir.

Bir de kıskançlık duygusu vardır. Aslında kıskanmak İnsanın kendisinde gördüğü eksikliğin burukluğundan başka bir şey değildir… Onun gibi olmaya gayret sarf etmek, olumlu yönde hissedilen bir kıskançlıktır.

Bir de bunun aksi bir kıskançlık vardır. Hem hiçbir şey için gayret sarf etmez, hem de erişemediği insanları küçümseyerek, üstlerine basmaya çalışır… İşte bu olumsuz yönde hissedilen bir kıskançlıktır… Bunu değiştirmek gerekir…

eLEŞTİRİ ÜZERİNE…

 

Eleştiri, olumlu olursa, İnsanı daha derin ArAŞTIRMAYA VE DÜŞÜNCEYE SEVK EDER. fAKAT OLUMSUZ YOLDA ELEŞTİRİLER, ATILACAK ADIMLARI BİLE ENGELLER…

Önce kendi problemlerimizi halletmeliyiz…

Önce kendi problemlerimizi halletmeliyiz… Ardından başkasına yardım düşüncesine varabiliriz. Bu Ego halkasının kırılarak Ego zincirinin kopmasıdır….

İyi ol- İyi düşün- İyilik yap…

 

 

İyi ol- İyi düşün- İyilik yap… Bu üçlüyü yapabilmek zordur. Bunun için Azim-İrade ve Sabır gereklidir.

Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur;gökyüzü bu siyah bulutlar yüzünden değişmez…

 

 

Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur;gökyüzü bu siyah bulutlar yüzünden değişmez. Ve bazen beyaz bulutlarda olur ve gökyüzü bu beyaz bulutlar yüzünden de değişmez. Bulutlar gelirler ve giderler gökyüzü baki kalır.Sen gökyüzüsün ve düşüncelerde bulutlardır. Eğer düşüncelerini titizlikle izlersen,eğer onları kaçırmazsan,eğer onlara doğrudan bakarsan ilk şey bunu anlamak olacaktır ve bu çok büyük bir anlayıştır. Bu senin aydınlanmanın başlangıcıdır.Artık sen uykuda değilsin,artık gelip giden bulutlarla özdeş değilsin,artık sonsuza dek baki kalacağını biliyorsun.Tüm kaygı yok olur.

Osho

Haddimi bilirim…

 

 

Mevlana’ya sorarlar;
– O kadar yazarsın, o kadar okursun ne bilirsin? diye..
Mevlana şu yanıtı verir;
– Haddimi bilirim!..

Yanından geçtiğin her şeye sanki ilk defa bakar gibi bak…

 

Yanından geçtiğin her şeye sanki ilk defa bakar gibi bak.Bunu sürekli bir davranış haline getir.Her şeye sanki ilk defaymış gibi dokun.Ne olacak?Bunu yapabildiğinde geçmişinden kurtulacaksın.Yük,fazlalık,kir,birikmiş tecrübeler…Hepsinden kurtulmuş olacaksın.

Kendini her an geçmişten sıyır.Seninle birlikte olmasına izin verme.Onun seninle birlikte taşınmasına izin verme.Onu geride bırak.

Her şeye sanki ilk defaymış gibi bak.Bu gemişi silip atmana yardımcı olabilecek mükemmel bir tekniktir.O zaman sürekli şimdiki zamanda olacaksın.Ve zamanla şimdiki zaman için büyük bir güven geliştireceksin.O zaman her şey yeni olacak.

OSHO