Sohbetin tam ortasında birdenbire "kopuyor" ve yalnızlığımızı özlemeye başlıyoruz. Yalan mı? Hayır! …

On, on beş yıl öncesine kadar… Yalnızken içimizi tatlı bir özlem sarar; dostlarla bir araya geleceğimiz saatleri iple çekerdik. Oysa şimdi… Sohbetin tam ortasında birdenbire “kopuyor” ve yalnızlığımızı özlemeye başlıyoruz. Yalan mı? Hayır! …

Pek dışarıya vurmuyoruz ama “yeni hayat”ımızın en belirleyici duygularından biri bu. Popüler kültüre bakacak olursak, yalnızlık lafından geçilmiyor. Bazen çok şikâyet ediyoruz modern yalnızlıklardan.

 Bazen de iş güç koşuşturmasına, üfürükten dostluklara, yalandan sevişmelere karşı yalnızlığı yücelttiğimiz oluyor. Fakat işin doğrusu… Yalnızlığın lafı var, kendisi ortada yok! Sık sık tek başımıza kalıyoruz ki, bu yalnız kalmaktan çok farklı bir şey! Ve esas sorun şu ki…

 Tek başımızayken de başkaları hemen yanı başımızdalar. Cep telefonumuzdan ne zaman aransak bulunuyoruz. Mesajlaşmalar, mailleşmeler hiç durmuyor. Başkaları nerede, şu an ne yapıyorlar, ruh halleri nasıl? Hepsinden anında haberimiz var. Peki bütün bunlara gerçekten ihtiyacımız var mıydı, diye sormayın sakın! Yersiz bu soru, çünkü ihtiyaçlar yaratılıyor. Dijital iletişim döneminden önce nasıl yaşadığımıza benim yaşımdakilerin bile aklı ermiyor.

Sanıyor musunuz ki, bütün bunlar hayatımızı değiştirmedi, değiştirmez! Hem de nasıl değiştirdi. Huyumuzu, suyumuzu bile değiştirdi. Bir arkadaşım geçenlerde bana hayret dolu gözleriyle bakarak “Yeni fark ettim” dedi: “Karşılıklı konuşurken çok yumuşak ve huzurlu birisin. Fakat telefonda neredeyse asabi birisine dönüşüyorsun!” Gözleminde haksız olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki de “konuşmak” denen şeyin yeniden “karşılıklı” olmasına, o anlara has kalmasına özlem duymaya başladım. Belki uzun sessizliklere ihtiyacım var. Aranmak güzel şey elbette! Ama sürekli “orada” bulunmak, hep “hazır ve nazır” halde olmak aynı şey mi?

Kimi düşünürler günümüzü “anksiyete çağı” olarak tanımlıyorlar ya… Yani endişe, huzursuzluk, hatta panik çağı olarak! Doğru! Ancak bu gelişmeyi bir hastalık olarak görmekten çok yaşam biçimimizin kaçınılmaz ürünü olarak görmek gerekiyor. Başka çaresi yok çünkü! Bir zamanlar muhabbet vardı. Her türden endişeyi yatıştırma özelliği taşırdı.

En zor zamanlarda bile sözcüklerin, dokunuşların, bakışların imdadımıza yetişmesi güzeldi. Artık hep haberleşme, hep haber var! Ve her an kötü bir haber alma endişesi !…♥ H.Babaoğlu

‎” Kendini yenmek kadar kutsal bir savaş; kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur.”

” Kendini yenmek kadar kutsal bir savaş; kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur.”

 

Stefano E. D’ Anna

Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş

Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

Chuck Palahniuk

Bütün mesele, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır…

Bir aşk birçok aşktan yapılıyor…

 

Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.Akşam üzerleri kaşılaşıyorduk, ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma.Aynı terasta yan yana kuruyordu çamaşırlarımız, bu ürpertiyordu beni; acemi, tutuk bir kaç sözlük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni.Işığın azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine.

Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda. Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda.İkimizde yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında.

Oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki çekim. Tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara. O akşam terastaydık gene.Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları.

.Nedense her zamankinden başka bakıyordun bana. Sonra uzulca dedin ki: ‘İlk kez bir erkeğin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde.’ Benim için yaz başlamıştı. ‘Dokun öyleyse,’ dedim. Sustun.Uzun uzun baktık birbirimize.

Kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde.Sonra hiçbirşey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını.Saatlerce orada, gecede ve o terasta kaldım.

Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin baktım.Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgârda. Bir daha hiç rastlamadım sana, hirbir yerde hiçbir yazda.Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş.On üç yıl önce içinde uyanan isteğin anısı saklı duruyor mu sende?

Birden adını hatırlamadığımı farkettim bu şiiri yazarken, ama terasta çırpınan havlunun rengi hâlâ gözlerimin önünde. On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendi kendime.

Sonra anladım: Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde.

Yazar : MURATHAN MUNGAN

Dibini görmediğin suya atlamadığın gibi, sonunu bilmediğin sevgiye teslim etme kendini…

BİRBİRİNE YASLANARAK YÜRÜTÜLMEYE ÇALIŞILAN İLİŞKİLERDE,BİRİSİ POZİSYONUNU DEĞİŞTİRDİĞİNDE İKİSİ DE YERE DÜŞER VE CANLARI ACIR.

 Aşkın ilk heyecanı geçtikten sonra insanı süründürmesinin nedeni budur. Herkes ilişkide daima kendi dengini bulur.Duygusal olgunluk yaşımız ne ise aynı yaşta aşk oyunu oynayan arkadaşı hayatımıza çekeriz.Bebekler bebeklerle,çocuklar çocuklarla,yetişkinler yetişkinlerle birlikte olmayı seçer…

Sekiz yaşındaki çocuk yirmi yaşındaki bir kişiye duyduğu hayranlığı aşk sanabilir.Mesela benim çocuklarım biri yedi biri dokuz yaşındayken ,ikisi de on beş yaşındaki bebek bakıcısı kıza âşıktı.Hep bu genç kızın kendilerine bakmasını istiyor,onun geleceği saatleri iple çekiyorlardı.

Ama yirmi yaşındaki biri sekiz yaşındaki çocuğa âşık olmaz.Bunun olmayacağını bilir.Olgun bir birey,partnerinin çocuk bakıcısı olmayı seçmez.O eşitlik ve özgürlüğe dayanan bir ilişki ister.

Sevgi insanı olgunlaştırır.İçimizdeki sevgi ifade bulduğu ölçüde olgunlaşırız ve ışığımızı yayarız. Sevgi verir,sevgi çoğaltır,ve sevgi özgürleştirir.Doğası budur.olgun ilişkide iki insan da birbirinden almaya değil birbirine ne vereceğine odaklıdır.Vermekten müthiş doyum hisseder.İki taraf da kendisini eskisinden daha özgür hisseder.Sevginin özgürleştirici gücüdür bu.

Sevginin ancak özgürlük ortamında gelişimini sürdüreceğini bilir olgun sevgi. Özgürlüğü kısıtlayan,yok eden sevgi değildir.Aşktır,tutkudur,alışkanlıktır,karşılıklı gizli çıkar ilişkisidir ama sevgi değildir. Özümüz özgürdür,özümüz sevgidir.

 Olgun insan sevgi eksikliğini başkası ile değil,içindeki sevgiyi ortaya çıkararak tamamlayan,kendisini bütün haline getiren insandır.

İki bütün insanın birlikteliği; İki tarafı da zenginleştirir. İki tarafı da çoğaltır. İki tarafı da daha özgür ve aynı zamanda birbirlerine bağlı kılar; bağımlı değil. İki taraf ta bireydir; tek başına olma zamanları kendi yaratıcılıklarını ifade etme,üretken olma zamanıdır.

Tek başına olmaktan da birlikte olmaktan da keyif alınır. Hem birey hem bir olmanın ne anlama geldiğini ancak sevgi bilir. Nil Gü

Sevgili dediğin,

Arsız güçlü olunca, haklı suçlu olurmuş…

Yapabileceğiniz en Berbat şey,kara kara düşünüp "keşke şunu yapsaydım" demektir

Yapabileceğiniz en Berbat şey, kara kara düşünüp “keşke şunu yapsaydım” demektir.

G. C. Lichtenberg

Her yüze bakma can…

Hayat bazen çok cimridir

Hayat bazen çok cimridir: İnsanın yeni bir duygu tatmaksızın, günler, haftalar, aylar, hatta yıllar geçirdiği olur. Sonra, bir kapıyı bir kere açınca, ortaya çıkan boşluğa adeta bir çığ iner. Bir an hiçbir şeyiniz yoktur, bir sonraki an, kabul edebileceğinizden fazlasına sahipsinizdir

Paulo Coelho

Yaprak, ağaçtan sıkılmıştı;

Yaprak, ağaçtan sıkılmıştı;

Sonbahar bahaneydi..

Müşfik Kenter _______

Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de giremedikleri için iki yola da giremezler.

Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de giremedikleri için iki yola da giremezler.

Orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar.

Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir..”

Dr. Allen Wheelis (Psikanalist)

NEREYE giderseniz gidin, TüM kalbinizle GiDiN.

NEREYE giderseniz gidin, TüM kalbinizle GiDiN.

Konfuçyüs