Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır. Zaman, insanları değil armutları olgunlaştırır.
Peyami Safa
Gürül gürül akan bir derenin etrafında yemyeşil kocaman bir yeşil alan varmış. Cıvıl cıvıl hayat dolu, bin bir çiçekle, bin bir böcekle, kuşlarla dolup taşarmış bu mera. Suyun maviliği, yeşilin canlılığı, güneşin parlaklığı, dünyanın bu köşesinden hiç eksik olmazmış. Bu uçsuz bucaksız merada zamanı gelince, fırtınalar da olurmuş, yangınlarda çıkarmış, kuraklık bile olurmuş ancak bu meranın adı hep sulak, yemyeşil, aydınlık mera olarak geçermiş.
Ben gönlümde, zihnimde yarattım o merayı. Her sabah uyandığımda gözlerimi açmadan, meramı hayal ederim ve bugün yine o aydınlık günlerden biri olacak, merak etme Selim derim.
Bu sabah uyandığımda meramda hiç tanımadığım, ürkek, tetikte, canlı, merama renk getiren bir ceylan gördüm. Ceylan kocaman gözleriyle bana baktı; Eğer avcıysan ben av değilim, sadece buradayım ne olur müsaade et merana alışayım. Serin suyunu içeyim, körpe otunu yiyeyim, kendimi emniyette hissedeyim.
‘’Gel’’ dedim küçük ceylan, bulunduğun alan yeteri kadar büyük, huzurunu bul, emniyeti hisset, saati gelince ne de olsa fırtınaya da beraber karşı koyarız, su baskınına da.
‘’Ne istiyorsun benden?’’ dedi, ‘’bu sabah için günaydın’’ de, ‘’bir hayat seni onurlandırsın’’ de, ‘’bir ben burada bu an mutluyum de bana yeter’’, dedim…
Selim Gabay
03 Aralık 2009 11:42

Elimin, beynimin, kalbimin her bildiğini paylaştım, kimsenin fikrine önem vermedim, kimsenin de ağzının içinde değerimi bulmadım…
Selim Gabay

Akşam yattığımda kendime veremeyecek hesabım olması çok korkuttu beni…
Selim Gabay
Bazı insanlarda diğerlerinden farklı olarak empati duygusu gelişmemiştir. Bu büyük oranda geçmişte anne-bebek ilişkisinde duygu paylaşımındaki eksik ve ihmallere bağlıdır. Empati duygusu gelişmediğinde ilişkide karşıdaki kişinin ne hissettiğine yönelik hassasiyet ortadan kalkar ve bu hassasiyetin yerine umursamazlık geçer. Bu kişiler karşılarındaki kişinin yaşadığı sıkıntının, acının, ağrının veya zararın farkında olmadıklarından karşılarındaki kişiye rahatlıkla fiziksel ve/veya ruhsal acı verebilirler. Bir diğerinin ne hissettiğini anlama becerisi olmadığında, kişi daha soğukkanlı ve acımasız, büyük ihtimalle zarar verici ve incitici olacaktır.
Çoklu Zeka Uygulamaları…


İnandığı şeyi yapan insanın, enerjisi asla tükenmez…
Goethe

“Bütün yapacağınız, insanların sizinkinden farklı davranışlara sahip olduğu gerçeğine saygı duymak ve diğer insanlarla birlikte kendi yolunuzda yürümektir.” Judi James
Döktüğüm yaşları bağışlıyorum.
Acıları ve aldatmaları bağışlıyorum.
İhanetleri ve yalanları bağışlıyorum.
İftiraları ve ahlâksızları bağışlıyorum.
Nefreti ve zulmü bağışlıyorum.
Yüreğimi yakan darbeleri bağışlıyorum.
Yıkılan hayalleri bağışlıyorum.
Ölen umutları bağışlıyorum.
Sevgisizliği ve kıskançlığı bağışlıyorum.
Umursamazlığı ve kötü zihniyeti bağışlıyorum.
Haklılık uğruna haksızlık edenleri bağışlıyorum.
Öfkeyi ve şiddeti bağışlıyorum.
İhmalkârlığı ve unutkanlığı bağışlıyorum.
Bütün kötülükleriyle dünyayı bağışlıyorum
Coelho
Sinema haricinde birçok ilgi alanım var ama mitoloji ve tarih en önde gelenleri diyebilirim. Homeros’un yıllar yıllar önce yazdığı İlyada ve Odysseia destanı ise benim için en önemlisi diyebilirim. Daha çok küçük iken okuduğum bu destan beni çok derinden etkilemiş ve mitolojiye olan ilgimi arttırmıştı. Hepinizin bildiği gibi destanın bir bölümü Truva savaşını anlatır. Diğer bölümü ise İthaca Kralı Odysseus’un eve dönüş hikayesini konu alır. Savaşta kazanılan zaferin(hileli de olsa) mimarı Odysseus, evi İthaca’ya dönerken başından birçok olay geçmiştir. Askerleri ile evi dönüş yolculuğu yıllarını almıştır. İşte bu bekleyiş, en çok sevgili karısı Penelope’yi üzmüştür. İthaca ülkesi, kralsız ve lidersiz kalmıştır ve soylular tarafında kraliçe Penelope, biriyle evlenmesi yönünde yoğun bir baskı altına alınmıştır.Ayrıca, babasının da baskıları artık Penelope’u yıldırmıştır. Fakat o, halen çok sevdiği kocası Odysseus’un ölmediğini düşünmektedir ve kendince bir çıkış yolu bulur ve babasını ikna eder.
Olay şudur ki, Penelope bir halı örmeye başlar, eğer o halı bitmeden kocası gelirse ne ala, eğer gelmezse başka biriyle evlenmek zorunda kalacaktır. Her sabah halıyı örmeye başlayan Penelope, akşamları olunca bir bir ördüklerini çözer. Bu durum sayesinde Penelope’un halısı birtürlü bitmez ve kocası Odysseus geç de olsa İthaca’ya varır. İşte, o günden sonra Penelope’nin yünü diye bir deyim oluşur. Halen uluslararası ilişkiler dalında çokça kullanılan bu deyim, birtürlü çözüm yolu bulunamayan uzadıkça uzayan süreçler için kullanılır…
Arkadaşlar, yeni enerjiye açmak demek, evinizi yeniden dizayn etmek için bir iç mimara teslim etmek gibidir. Mimar sizden gelecek talimatı bekler. Siz de hadi dediğiniz anda başlar ekibiyle çalışmaya. Önce evinizdeki tüm eşyaları çıkarttırır. Her ne varsa. Bu arada o eşyaların altından unutulmuş neler neler çıkar. Nasıl toz toplamıştır altı yumak yumak böyle. Hani normalde kendi evimizi cillop gibi yaparız da ruhumuzun evlerini temizlemeyiz pek. Hatta alışkanlıklarımız nedeniyle babaanne evlerine benzer ruh evlerimiz. Girip gezebilsek normal evlerimiz gibi neredeyse çıldırtıcı şekilde kendimize ait eşyalar sandığımız şeylerin aslında hep atalarımızdan kalanlar olduğunu, onlardan miras aldıklarımızı doldurduklarımızla yaşadığımızı görürdük ruhumuzun evlerinde. Mobilyalar dededen gelir, yatak odası takımı anneden, örtüler perdeler anneanneden, yemek takımları babaanneden, iş eşyaları babadan… Sizin kendinizin beğenip aldığı anca birkaç oyuncak vardır belki de… İşte bizlerin ruhsal evleri aynen böyledir ve buraya o kadar alışmışızdır ki elbette ki iç mimar girip ne var ne yok attırırken içimizden parçalar sökülür resmen…
“Ama ama ama o benim anneannemin perdesi… Bana ‘Kızım böyle gezilir mi sere serpe, ne der elalem’ dediği gün takmıştım evime” diye itiraz edersin; ama iç mimarla kontratında der ki “Bir kere mimar girdiğinde eve işini bitirmeden çıkışı olmaz ve mimar tüm evi baştan aşağı değiştirme hakkına sahiptir” Bunu yapmalıdır çünkü yeni yapacağı tasarıma o perdeler gitmez. Dedenin “Ağır oturaklı olacak erkek dediğin, ne öyle zıp zıp zıplıyorsun” koltukları da gitmez yeni tasarıma… Babanın “Öyle oyunla falan geçirecek zamanın yok, ekmek aslanın ağzında, sürünürsün” diyerek aldığı çalışma masası da…
Mimar büyük eşyaları çıkarttırır ve ardından bir bakarsın evin içini olduğu gibi tahtakuruları sarmış. Kemirilmiş ruhunun evi. Önce tüm ahşaplar sökülür. Hayatını dayandırdığını sandığın her ne varsa. Sonra da ilaçlama ekibi girer devreye, iyice dezenfekte eder ruhunuzun evini… Bu arada bir sürü gizli bölme bulur ekip, oralara neler tıkılmıştır ailenizden saklamaya çalıştığınız neler. Ne oyuncaklar, ne resimler, ne anılar. Çok sevmişsinizdir ama korkmuşsunuzdur paylaşmaya… Mimar onları gülümseyerek, restore ettirmeye yollar bir arkadaşına. Elden geçirtecektir onları, parlattıracaktır ve yeni tasarımda camdan bir pano içinde sergileyeceksinizdir evinizin içinde onu…
Fakat siz bunları bilmezsiniz. Ruh evinize bir girer bakarsınız ve tuğlaları görünen bir inşaat kalmış geriye. Bir an paniklersiniz “Ben ne yaptım” diye. Ortaya neyin çıkacağına dair bir fikriniz yoktur. Etraf felaket durumdadır…
İşte şu anda hemen hepimizin yaşadığı böyle bir şey… Yeni enerjiyi davet ettik ve mimar evimize daldı. Şu anda kimimizin evlerinden eşyaları çıkartılıyor, kimimizinki ise tuğlalarına kadar sökük vaziyette. Planlara bakmak istiyorsunuz ama Mimar “Sen bana güven, ben seni çok iyi tanıyorum. Ortaya çıkacak evde yaşamaya doyamayacaksın. Ama planlara karışırsan olmaz, bazı şeyleri henüz algılamayabilirsin. Sen keyfine bak, her şey harika olacak” diyor…
Tabii şimdi biz de “Ustalara güven olmaz” inancı vardır. Bırakırsın ustaya evin içine de edebilir deneyimini de yaşamışızdır da hani bu usta bizim köşedeki kartonpiyerciden biraz farklı. Özünde evrenleri, galaksileri, gezegenleri yaratmış yaratıcının ruhundan almış. Kendimizi bırakabiliriz rahatlıkla…
Bakalım proje bittiğinde nasıl ruh evlerimiz olacak… Ben kendiminkini merak ediyorum. Şu anda benimki de tuğlalarına kadar sökük. Onlar içeride çalışmalarını yaparken ben de dışarıya çıkartılmış eski eşyalarımı inceliyor ve hangisi bana kimden gelmiş, nasıl etkileri olmuş onları inceliyorum vedalaşmadan onlarla… Yıllarca kullandım onları, her ne kadar onları kendim zannetsem de… Vedalaşmadan son bir teşekkürü hakediyorlar… Ama onlara yeniden sahip olmaya veya onların başında da geçirmeye niyetim yok proje devam ederken tüm zamanımı. Görüyor ve teşekkür ediyorum. Zaten yıllarım onlarla geçti, Mimar Usta diyor ki “Hadi vedalaş da biraz git denize gir. Senin evin deniz kenarındaymış da fark etmemişsin bile… Biz işimizi bitirdiğimizde, peyzajcılar girecek bahçene, sonra da belediye… Hep birlikte sadece evini değil, yaşadığın çevreyi de elden geçireceğiz. Bugüne kadar çağırmamıştın bizi hiç ama zamanı geldi. Hadi bakalım biz işimize, sen de denize…”
Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Allah kuluna üç şekilde cevap verir;
“Evet” der, istediğini verir;
“Hayır” der, daha iyisini verir;
“Bekle” der ve en iyisini verir…