![51701505_1300245140113351_514233466527678464_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/02/51701505_1300245140113351_514233466527678464_n1.jpg?w=780)
İnsanlık tarihi hakkında bildiklerimizi yeniden düşünmemizi sağlayacak, yerleşik tarih anlayışını ve bilgilerini değiştirip, dinler tarihini sorgulatacak, bir kısmımızın varlığından haberi dahi olmadığı bir arkeolojik çalışma 1995 yılından beri Urfa Göbeklitepe’de devam ediyor. İnşası Milattan önce 10000 yılına uzanan Göbeklitepe tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor. Göbeklitepe İngiltere’de bulunan Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha eski. Ayrıca yerleşik hayata geçişi temsil eden kültür bitkisi buğdayın atasına da Göbeklitepe eteklerinde rastlanmıştır. İnşa edildikten 1000 yıl sonra üstleri insanlar tarafından kapatılarak gömülen bu tapınaklar yeniden gün ışığına çıkıyor.
1. Göbeklitepe’nin coğrafi konumu
Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında, yaklaşık 300 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde geniş görüş alanına hakim bir konumda yer almaktadır.
2. Göbeklitepe, tarihin bilinen ilk ve en büyük tapınağı

Neolitik döneme ait Göbeklitepe, ilk tapınağın dolayısıyla yeryüzündeki ilk inancın merkezi olabilmesi açısından önemli. Bu bölgede yaklaşık 20 tapınak tespit edilmiş ve şu ana kadar yalnızca 6 tapınak gün ışığına çıkartılmıştır.
3. En eski yapıttan 7500 yıl daha eskiye ait
Göbeklitepe bu zamana kadar bilinen en eski yapıt ve tapınaktan 7500 yıl daha eskiye ait. Göbeklitepe’nin keşfine kadar bilinen en eski tapınak ise Malta’da bulunmakta ve 5000 yaşında. Ayrıca Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha yaşlı…
4. Kayaların biçimlendirilmesi ve tapınağın inşası
Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemde insanoğlu bitki toplayan ve hayvanları avlayan küçük gruplar halinde sürekliliğini sağlıyordu. Kayalık bölgelerden, büyük sütunların ve ağır taşların el arabaları ve yük hayvanları olmadan 2 kilometre taşınarak Göbeklitepe’ye getirilmesi için muhtemelen tarihte insanların ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde bir arada olması gerekmişti.
5. Mağara duvarlarındaki resimlerden kabartma hayvan figürlerine

Mağarada duvarlarındaki avcılığı temsil eden resimlerden ziyade burada hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiş, sanatsal açıdan farklı bir anlayışı etkileyici biçimde yansıtmaktadır. Taşlar üzerinde işlenmiş akrep, tilki, boğa, yılan, yaban domuzu, aslan, turna ve yaban ördeği figürleri yer almaktadır. Bir kısım arkeoloğa göre bu hayvan figürleri tapınağı ziyaret eden farklı kabilelerin sembolü olarak nitelendiriliyor.
6. Buğdayın atası Göbeklitepe’de
Bölgede yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular doğrultusunda önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiği ortaya çıkarıldı.
7. T sütunlarda yer alan 3 boyutlu aslan figürü

Arkeologlar boyları 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan figürleri olduklarını düşünüyorlar. Sütunlar üzerine yansıtılan diğer figürlerden farklı olarak aşağı doğru iner şekilde tasvir edilen 3 boyutlu aslan kabartması dikkat çekiyor. Bu ve diğer aslan figürleri neolitik dönemde aslanların Anadolu’da yaşamış olma ihtimalini güçlendiriyor. İnsanları temsil eden T sütunlarının ağırlıkları 40 ile 60 ton arasında değişiyor.

8. Çiftçinin bulduğu oymalı taşla gelen arkeolojik devrim
1983 yılında tarlasını süren Mahmut Kılıç tarlada bulduğu oymalı taşı müzeye götürdü fakat eser sıradan bir arkeolojik bulgu olarak Urfa Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. 1963 yılında ise İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi ortak bir çalışma yürütmüş, bölgeyi incelemiş fakat çalışmaların üzerinde durulmamıştır.
9. Ve çalışmalar 1995 yılında başlıyor
Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Prof. Dr. Klaus Schmidt’in bilimsel danışmanlığında kazılar başlamıştır. 2007 yılında ise kazı başkanlığına Klaus Schmidt getirilmiştir.
10.Tarihi tapınakta tarihi hırsızlık
2010 yılında, 40 santimetre boyunda, 25-30 kilogram ağırlığında taştan yapılmış ve üzerinde hayvan figürleri olan insan başı heykelinin çıkartıldıktan iki gün sonra kazı alanından çalındığı tespit edildi.
11. Bira için tarım!

Bulgular taş devri insanlarının bira içtiğini de gösteriyor. Kazılarda şu ana kadar en büyüğü 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı bira varili bulundu. Klaus Schmidt, bulgular ışığında, insanoğlunun ekmek için değil, bira uğruna tarıma başladığına, bunun da ilk kez Urfa’da gerçekleştiğine kanaat getirmiş.
12. Sıvı kullanılarak yapılan törenler
Arkeologlar tapınak kalıntılarındaki zeminlerinin özellikle sıvıyı geçirmeyecek şekilde yapıldığına dikkat çekiyor. Buradan, törenleri ne olduğu şu an kesinleşmese de bir sıvı (kan, su, alkol v.b.) eşliğinde gerçekleştirdikleri fikri oluşuyor.
13. Tarımla değil tapınakla gelen yerleşik hayat
Göbeklitepe, yıllardır tarih derslerinde öğretilen “göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik hayata geçtiği” tezini de çürütüyor. Yerleşik hayata geçişin çiftçilik ve hayvancılığın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleştiği düşünülüyordu. Schmidt’e göre ise avcı ve toplayıcı toplulukların Göbeklitepe gibi dini merkezlerde sürekli olarak bir araya gelmelerinin sonucunda yerleşik hayata geçilmiştir. Kalabalık toplulukların ibadet merkezine yakın olma arzusu ve çevrede bu toplulukların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde yeterli kaynak bulunmamasından dolayı insanlar tarıma yönelmişlerdir. Yani tarım yerleşik hayatı getirmemiş, dini mabetlerin etrafında kalma arzusu sonucunda yerleşik hayat tarımı getirmiştir.
14. Göbeklitepe UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’nde

Göbeklitepe 2011 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Geçici Listesi’ne alınmıştır.
Göbeklitepe’de kazı başkanlığını yürüten Prof. Dr. Klaus Schmidt yaşadığı kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.
“Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla tapınma merkezinin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu tespit ettik. Yaptığımız araştırmalarda, Cilalı Taş Devrinde yaşamış insanların, yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların (Stel) üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor” Prof. Dr. Klaus Schmidt
Kaynak: onedio

Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi. Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı:
– Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.
Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu. Üstad “İşte problem bu”, dedi ve öğrencilerine başka hiçbir şey söylemeden gözlerini yumdu. Herkes vazonun ve gülün güzelliğine hayran oldu. Ortada bir problemin olduğunu ve onun çözümünün bulunması gerektiğini bilen talebeler kafa yormaya başladılar.
Ansızın talebelerin birisi yerinden kalktı ve elinin tersiyle sehpadaki vazoyu yere savurdu. Üstad gözlerini açtı ve “Artık benim başdanışmanımsın”, dedi. Talebeler olan biteni anlayamadı. Üstad ise sözlerine şöyle devam etti:
– Sizler problemin içindeki cazibeye kapılarak onu çözmekten aciz kaldınız. Bu kardeşiniz ise problemin problem teşkil ettiğinin bilincinde olarak onu ortadak kaldırdı. Hayatımızda cazibesine kapıldığımız bir sürü problem olur, kalbi okşayan ama sorun yaratmaktan başka işe yaramayan ve vazgeçmek istemediğimiz ilişkiler, alışkanlıklar ve istekler gibi.
Önemli olan çözüme odaklanmaktır, bizi çözümden uzaklaştıran problemin içindeki güzelliğe değil.
* PAULO COELHO

Şu hayatta bütün filmlerini izlemek istediğim yönetmen sayısı bir uzaylı elinin parmaklarını bile geçmez. Rahmetli Theo da bunlardan biri. Kendisi Yunan asıllı olup şiir, fotoğraf, müziği bilendırda çekip uzo bardağında servis eder. Filmlerinden keyif alabilmek için öncelikle, yüzlerce uçarlı kaçarlı boktan Hollywood filmi izleyip; “Lanet olsun dostum! Sinema bu olmamalı” demiş olmanız gerekiyor. Angelopoulos’un puslu kadrajında, yollar, yolculuklar, topraktaki ve aklımızdaki sınırlar, mitolojik göndermeler, politika, tanrıyı ve özgürlüğü arayış, insani duygular ve daha nicesi bir şiirin mısraları gibi alt alta dizilir. Genel izleyecinin “bayık” diye tanımlayacağı çok uzun sahnelerle anlatır derdini bu adam. Bir de neredeyse tüm filmlerinin müziklerini yapan Eleni Karaindrou isimli bir kankitosu vardır ki o ayrı bir blog yazısı konusu…
Aşağıda en beğendiğim 7 filmini sıralıyorm. Hemen hepsini yeyip bitirmeyin sakın, karnınız ağrır!
1-Mia aioniotita kai mia mera (Sonsuzluk ve bir gün) http://www.imdb.com/title/tt0156794
Hayatının son demlerini yaşayan hasta bir adam ve Yunanistan’a yasa dışı yollardan göçmüş bir veletin yollarının kesişmesiyle başlar. Zamanda ani geri dönüşler ile ihtiyar Alexander’ın hayatına göz atarız. Masalsı bir havada giderken, hayatın keskin, buzlu ve uzun virajlarında “gerçekler” ile çarpıştırır bizi Theo reyiz.
2-Topio stin omichli (Puslu Manzaralar) http://www.imdb.com/title/tt0096288
2 küçük kardeşin Almanya’da yaşayan babalarını bulabilmek için çıktıkları yolculuğu konu alır. Tam bir yol filmidir. Arayışı, bulamayışı, hayal kırıklıklarını, ilk aşkı ve gitmeyi anlatır.
3-To livadi pou dakryzei (Ağlayan Çayır) http://www.imdb.com/title/tt0366721
20. yüzyılın başlarında yaşadıkları yerden göçmek zorunda kalan bir grup insan görüntüleriyle başlar. Birlikte büyüyen esas oğlan ve yetim esas kızın zaman ve hormonlar ile alevlenen aşkını izleriz. Sonrası yine hep dert, hep tasa… Olaylar, olaylar…
4-To vlemma tou Odyssea (Ulis’in Bakışı) http://www.imdb.com/title/tt0114863
Amerikalarda gurbet hayatı süren bir sinemacının çekilmiş ilk filmin peşinden gidişini anlatır. Varlığından emin olmadan bir efsanenin ardında o Balkan toprağı senin bu Balkan toprağı benim dolaşır bu herif. Ağırdır, karadır bu film. Replikleri ile sırtınıza, ucuna iğne takılmış tüftüf kağıtları fırlatır zalım Theo.
5-To meteoro vima tou pelargou (Leyleğin Geciken Adımı) http://www.imdb.com/title/tt0102439
Stelyo Berberakis kılıklı bir habercinin iş icabı Yunanistan — Arnavutluk sınırındaki hiç de şirin olmayan bir köyde yaşadıkları anlatılır. “Sınırlar bizim içimizde…” mottosu taşır bu film. “Başlarım siyasetinize” deyip basıp giden bir politikacının izini sürer gibi yapıp mülteci hayatını anlatır.
6-I skoni tou hronou (Zamanın Tozu) http://www.imdb.com/title/tt0765442
Sanatçı bu eserinde, “sevginin deadline’ı olur mu?” sorusunu sormuş. Cevabını da, politik manzaralarla süslü bir sulu boya tabloyu kafamızdan aşağı geçirerek vermiş. Amerika, Almanya, İtalya, Rusya, Kazakistan, Kanada gibi alakasız ve çarpık mekanlarda bir makrome örer gibi örmüş hikayeyi adam.
7-O melissokomos (Arıcı) http://www.imdb.com/title/tt0091506
Bütün gün, baldır, petektir uğraşan bir arıcının kovanlarını bahar ile kavuşturmak için çıktığı yolculuğu anlatır. İçsel bir zaman yolculuğuna dönüşür birden. Koptuğu ailesini, eski arkadaşlarını ve büyüdüğü evi ziyaret eder. Yol arkadaşı da Amerikan özentisi genç bir kızcağızdır.
Kaynak: bora gökalp

Bir kimse ile karşılaştığınız zaman, onu nasıl görürseniz, kendinizi de öyle göreceksiniz. Ona nasıl davranırsanız, kendinize de öyle davranacaksınız. Onun hakkında ne düşünürseniz, kendi hakkınızda da öyle düşüneceksiniz. Bunu asla unutmayın, çünkü siz o insanda ya kendinizi bulacak ya da yitireceksiniz.” Mucizeler Kursu
İlişkiler yaşamı anlamak, kim olduğumuzu, korktuğumuz şeyleri, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün nereden geldiğini ve gerçek sevginin anlamını keşfetmek için bize sunulmuş fırsatlardır. İlişkiler evrenin laboratuarlarıdır ki, orada karşılıklı olarak azami büyüme fırsatına sahip olan insanlar bir araya gelir ve birbirlerinin gelişiminde görev alırlar. Hiçbir karşılaşma rastlantısal değildir. Karşılaşması gerekenler karşılaşacaklar ve bir ilişki potansiyeli içinde birbirlerinin gelişmesine öğrenmesine katkıda bulunacaktır.
Bir ilişkide üç öğretim düzeyi vardır, diyor Marianne Williamson:
Birinci düzey, bizim tesadüfen karşılaşma olarak düşündüğümüz, örneğin iki yabancının asansörde karşılaşması veya iki öğrencinin okuldan eve birlikte yürümeleri gibi. Bunda bile, olabilir ki asansördeki insanlar birbirlerine gülümseyebilirler ya da öğrenciler arkadaş olabilirler. Biz en çok da bu rastlantısal karşılaşmalarda, kişiliklerimizin sert ve sivri kenarlarını törpüleme fırsatı buluruz. Rastlantısal karşılaşmalarda kendini belli eden kişilik zaaflarımız, yakın ilişkilerde kaçınılmaz bir şekilde büyümüş olarak ortaya çıkacaktır. Eğer banka veznedarına ters davranırsak, en çok sevdiğimiz insanlara karşı nazik davranmamız daha zor olacaktır.
İkinci düzey, daha sürekli bir ilişkidir ki burada iki kişi, bir süre için, oldukça yoğun bir öğretme-öğrenme sürecine girer ve sonra görünüşte ayrılırlar. Birlikte geçirdikleri zamanlarda onlar, öğrenecekleri bir sonraki dersleri için gerekli deneyimlerden geçerler. Yaşadıkları fiziksel yakınlık onların arasındaki yüksek öğretim ve öğrenim düzeyini artık kaldıramaz (taşıyamaz) olduğunda, ödev fiziksel ayrılığı gerektirecektir. Bununla birlikte, bu ilişkinin sonu gibi görünse de aslında bir son değildir. İlişkiler ebedidir. İnsanlar fiziksel madde değil, enerji olduklarından, ilişkiler de bedene değil, zihne aittir. Bedenlerin birleşmesi gerçek birleşmeye delalet edebilir de, etmeyebilirde; çünkü önemli olan zihinsel birleşmedir. Yirmi beş yıl aynı yatakta uyumuş insanların gerçek anlamda birleşmiş olmayabileceği gibi, birbirlerinden kilometrelerce uzakta olan insanlar asla ayrılmamış olabilirler.
Çoğu zaman, ayrılmış ya da boşanmış çiftler görürüz ve onların ilişkilerinin “başarısızlığa uğramasına” üzülerek bakarız. Fakat eğer her iki insan öğrenmeleri gerekli olanı öğrenmişlerse, o zaman o ilişki başarılı olmuş demektir. Şimdi artık, daha başka yollardan daha çok şey öğrenmek için fiziksel ayrılığın vakti gelmiş olabilir. Bu sadece bir başka yerde, başka insanlardan öğrenmek anlamına gelmez; aynı zamanda, ilişkinin mevcut biçimini bırakarak saf sevgi derslerini öğrenmek anlamına gelir.
Üçüncü öğrenim düzeyi ise, bir kere kurulduktan sonra hayatımız boyunca devam eden ilişkilerdir. Kendisiyle bir ömre değer dersler öğreneceğimiz bir kimse, hayatımızdaki varlığı ile bizi büyümeye zorlayan kimse demektir. O kimi zaman ömrümüz boyunca kendisi ile sevgi dolu paylaşımlarımız olan birini temsil eder, kimi zaman ise yıllar buyunca, hatta ebediyen böğrümüzde bir diken gibi deneyimlediğimiz birini temsil eder. Birinin sırf bize öğreteceği pek çok şeyi bulunması demek, onu sevdiğimiz anlamına gelmez.
Bize öğretecek en çok şeyi olanlar, kendi sevme kapasitemizin sınırlarını bize gösteren kimselerdir. Onlar korkulu hallerimizi bilinçli ya da bilinçsiz olarak zorlayanlardır. Onlar bize duvarlarımızı gösterirler. Duvarlarımız bizim yaralarımızdır –bizim artık daha fazla sevemeyeceğimizi, bundan daha derin bir bağ kuramayacağımızı insanları bir noktadan sonra bağışlayıp geçemeyeceğimizi hissettiğimiz yerlerdir- Biz nerelerde şifaya ihtiyacımız olduğunu görmek ve bu şifa sürecine yardımcı olmak için birbirimizin hayatında yer almaktayız.
Eğer bir ilişki şifa bulmamış taraflarımızı örtbas etmemize olanak veriyorsa, o zaman o bizim büyümemize değil, saklanmamıza yarıyor demektir. Evren bunu asla desteklemez.
MARIANNE WILLIAMSON
Sevgiye Dönüş Kitabından
Kaynak: filiz Kılıçarslanın yaşam öğretileri sayfasından alınmıştır

Arjantinli ünlü yazar Jorge Luis Borges’in ”Yolları Çatallanan Bahçe” isimli eserinde zaman, sonu gelmeyen labirentler olarak sıralanır karşımızda. Önümüzdeki yollar sonsuza kadar çatallanıp durur. Kitaptan çarpıcı 10 cümleyi sizin için derledik.
Jorge Luis Borges (1899-1986) Arjantinli öykü, deneme yazarı, şair ve çevirmen. Dünya edebiyatının özgün kalemlerinden olan Borges, nesirle şiiri birbirine yaklaştıran yazım tarzıyla kaleme aldığı eseriyle zihnimizin en ücra köşelerine kadar sızar. Kader, özgürlük, gerçeklik gibi çetrefilli konularla huzurumuzu kaçırır.
Yolları Çatallanan Bahçe de onun üslubundan nasibini fazlaca almış bir kitap. Bu eserinde Borges zamanı işler. Zaman, 18 hikâyede farklı mekânlar farklı karakterlerle ünsiyet kurarak bir bilmeceye dönüşür adeta. Kısa ama içten bir üslupla kaleme alınan hikâyeleri okurken kendinizi, zaman-mekân-kader üçlüsünün tasarladığı bir labirentte bulursunuz. Önünüzdeki yollar çatallanıp durur sonsuza kadar. Tam sonuna geldiğinizi düşündüğünüz anda, zaman ve kaderin el ele verip hazırladıkları, yeni sınamalarla burun buruna gelirsiniz. Bir girdaptan diğerine savrulursunuz.
Zaman ve kader kıskacında, insanoğlunun köşeye sıkışmışlığını ve acziyetini iliklerimize kadar hissettiren kitaptan derlediğim 10 cümle:
1. “Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor.”
2. “Düşünmek, çözümlemek, uydurmak kuraldışı edimler değildir, zekânın olağan soluk alıp verişidir.”
3. “Her türden eksiklikle mücadele ederim ve kuvvetle muhtemel gelirim de üstesinden, fakat nasıl baş ederim gaybla; kader bazen yolları çatallanan bahçe ve sık sık sınanıyor bir şeylerle sadakatimiz garpla ve şarkla ve başka insanlarla.”
4. “Karanlıkta yol alan hikâye karanlıkta son bulur.”
5. “Tennyson bir zamanlar tek bir çiçeği anlayabilsek kendimizin ve dünyanın ne olduğunu bilebileceğimizi söylemişti.”
6. “Bir ölüyü bekletirken, çürüme sürecinin cesede eski yüzlerini kazandırdığı görülür.”
7. “Bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.”
8. “Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak, onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur.”
9. “O zaman gerçeğin, çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmediğini düşündü.”
10. “Uykuya daldığı geceler, ona kendini içlerine bırakabileceği derin, karanlık kuyular gibi geliyordu.”
alıntı
Jorge Luis Borges, 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’te doğdu. Kardeşi Norah’ın doğumunun ardından Borges Ailesi, gangsterleri, bıçaklı dövüşçüleri ve tango dansçılarıyla ünlü bir mahalle olan Palermo’ya taşındı. Bu mahallenin tehlikeli, tutkulu, düşük kahramanları gelecekte onun öykülerinde karşımıza çıkmak üzere belleğine kazınacaktı.
Ailesi bu mahalleye pek uymayan orta sınıf bir aileydi. Babası Jorge Guillermo Borges bir avukat ve psikoloji eğitmeniydi, annesi Leonor Acevedo Suárez ise bir çevirmen. Babasının annesi İngiliz olduğu için evde iki dil konuşuluyordu, İngilizce ve İspanyolca’yı aynı anda öğrendi. Babası ise satranç tahtası üzerinde ona felsefeyi ve edebiyatı öğretti.
Borges, 1902
Edebiyatla ilk tanışıklığı, babasının kütüphanesindeki İngilizce kitaplar sayesinde oldu. Kütüphane ona kutsal kitapların, mitolojinin, masalların da kapısını açar. Yedi-sekiz yaşlarında Don Kişot’tan esinlenerek hikayeler yazmaya başlar. Dokuz yaşındaysa Oscar Wilde’ın Mutlu Prens eserini İngilizce’den İspanyolca’ya çevirir, bu çeviri yerel gazete El Pais’te yayınlanır.
Jorge Luis Borges kızkardeşi Norah Borges ile
Borges’in babasının gözlerindeki rahatsızlığı nedeniyle aile 1914 yılında Cenevre’ye taşınır. Bunun ardından 1919’dan sonra birer yıl Majorca ve İspanya’da yaşadılar, bu dönemde Fransızca ve Almanca da öğrenir. 1921 yılında Buenos Aires’e geri dönerler. Cenevre’de 15-16 yaşlarındayken babasının, kadınlarla bir sorunu olduğunu düşünerek oğluna hayat kadını olan metresini sunması Borges’in hayatı boyunca kadınlarla ilişki kurmakta zorluk çekmesine sebep olur.
Jorge Luis Borges annesi, babası ve kızkardeşiyle
1923’te ilk şiir kitabı olan Buenos Aires Tutkusu’nu (Fervor de Buenos Aires) çıkarır.
Anlar
Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Neşeli olurdum, geçmişte olmadığım kadar,
ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
içine de yeterince ciddiyet katardım.
Bu denli temiz, titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Hiç çekinmezdim daha fazla riske girmekten de…
Daha çok yolculuklara çıkar, gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
hele dağlara tırmanmanın, ırmaklarda yüzmenin keyfini…
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boşverirdim kuru nimetlere.
Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de
yalnızca düşlerin değil, yaşamın gerçeğini taşırdı.
İşte onlardan biriydim ben ömrü boyunca hani, her saniyesini
verimli kılmaya çalışan insanlardan biri.
Ama aynı an’lara yeniden geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim, mutlu an’ları…
Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…
Ama ne çare.. İş işten geçmiş ne yazık ki!
85’indeyim artık ve biliyorum ki… Ölmekteyim.
(Çeviri: Gönül Gönensin)
“Gerçek öykücülüğüm ilk kez 1933’te basılan Alçaklığın Evrensel Tarihi ile başlar” der. Critica Gazetesi’ne yazdığı yazıları topladığı bir kitaptır. Borges, kitabın adında geçen alçak sözünün ağır olduğunu ifade etse de, hikayelerin ardında başka bir şey olmadığını da ekler. Serseriler, kabadayılar, kaçakçılar, çeteler, korsanlar, köle tacirleri, katiller, fahişeler, darağaçları, sahtekarlar, düzenbazlar… Çoğunlukla da hikayesi anlatılan alçak karakterin öldüğüne ya da maskesinin düştüğüne tanıklık ediyoruz.
“Açgözlülükle ekilip hoyratça işlenen, kötü kullanılan toprak, çok geçmeden bitkin düşüp tükenir, yerini ayrıkotları ve yosunlarla kaplı bir bataklığa bırakırdı. Terkedilmiş çiftliklerde, kasabaların kenar mahallelerinde, sık kamışlıklarda, ırmağın bataklığa dönüşmüş kollarının kıyılarında yoksul Beyazlar yaşardı. Bunlar genellikle balıkçılıkla geçinirler, zaman zaman avcılık yaparlardı, ama at çaldıkları da olurdu.” (Zalim Kurtarıcı Lazarus Morell, Alçaklığın Evrensel Tarihi)
Asıl Borges stili ise 1935’te yazdığı ve hayali bir romanı eleştirdiği Al-Motasim’e Bir Bakış isimli öyküsüyle ortaya çıkar. Kitap yayımlandığı tarihte edebiyatın bir dönüm noktası olarak nitelendirilir. Borges, İl Kütüphanesi’nde dokuz yıl çalıştı ve en güzel öykülerini o dönemde kaleme alır. Bu öyküleri 1942’de yayımlanan Yolları Çatallanan Bahçe’de toplar. Yıllar sonra iki ana kitabım dediği Ficciones (Anlatılar) ve El Aleph, bu öykülerin seçilmiş ve geliştirilmiş hallerinden oluşur.
“- Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?
Bir an düşündükten sonra cevap verdim.
– Satranç sözcüğü.
– Tam üstüne bastınız, dedi Albert. Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel, bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor. Bir sözcüğü hiç kullanmamak, onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur.” (Yolları Çatallanan Bahçe)
1943
Labirent sözcüğü ise neredeyse Borges’le özdeşleşen bir sözcüktür. Borges’in öykülerinde yaşama karşılık gelir. En çok kullandığı ikinci simge ise aynadır. Kendinde olmayan bir gerçekliği göstermesiyle kişisel bir yanı vardır aynaların. Borges, evrenin sonsuzca büyüyen, birbirini yineleyen, birleşen, ayrışan, paralel giden baş döndürücü bir zaman ağı olduğuna inanmıştır. Bu ağ, bütün zamanların olasılıklarını içinde barındırmaktadır. Labirent gibi her dönüş, muhtemel değişik geleceklere açılmaktadır. Borges’in küçük bir çocukken, bakır bir gravürde fark ettiği labirent, merkezinde bir canavarın beklediği kapısız bir evin korkusuyla içini kaplamış ve yaşamı süresince de kurtulamamıştır.
1930’dan 1940’ların başına kadar Borges, aşk hayatı bakımından son derece yalnızdır. Ayrıca 1938 Noeli’nin arifesinde geçirdiği ölümcül kaza (kafasını açık bir pencerenin köşesine çarpar) uzun haftalar yatakta kalmasına sebep verir, böylece yalnızlığı perçinlenir. Nekahet döneminin ardından da Ficciones ortaya çıkar. Jorge Luis Borges, 1944’te yayımlanan kendisine dünya çapında tanınırlık sağlamış olan öykü kitabı Ficciones’in önsözünde “Sözle birkaç dakikada açıklanabilecek bir düşünceyi beş yüz sayfaya yazmak zor ve yorucu bir iş” diyor. Bu yüzden düşsel kitaplar üzerine notlar yazmayı daha akla yakın bulduğunu söylüyor. Borges öykücülüğünün ikinci dönemini oluşturan bu kitap, Borges’in yazınsallığının özgün kısımlarını içeren hikayelerden oluşur. Çünkü edebiyat dünyasında Borgesvari olarak tanımlanan durum, bu hikayelerdeki kısır döngüler, ironiler, kozmik metaforlar, sonsuzluk ve labirent gibi motiflerinin kullanılmasıyla oluşur.
“Gözlerinin önünde, sanki bir rüyadaymış gibi Hindistan haritası belirdi. Sonra birden kendine güveni yerine geldi, sayfanın üzerindeki en küçük harflerden birine dokundu. Aynı anda her yerde birden bulunduğu belli olan bir ses, “Çalışmak için istediğin zaman bağışlandı” dedi. Rüyanın burasında uyandı Hladik. İnsanların rüyalarının Tanrı’ya ait olduğunu hatırladı, Maimonides rüyalarda duyulan sözlerin, açık seçik duyuldukları ve onları söyleyen, göze görünmediği takdirde, Tanrı sözü olduklarını ileri sürmüştü.” (Gizli Mucize, Ficciones)
Borges, kızkardeşi Norah Borges ile
İkinci Dünya Savaşı’nda Borges Nazilere karşı ve müttefiklerden yana tutum takınarak Juan Perón yönetimindeki Arjantin’de muhalifler arasında yer alır. Annesi ve kızkardeşi Peron hükümetine karşı çıkıp hapse atılınca, Borges de Peron’a karşı bir bildiriye imza attığı gibi Juan Peron’u zalim, karısını ise sıradan bir fahişe olarak niteleyecek kadar keskin eleştirilerde bulununca kütüphanedeki görevinden uzaklaştırılır ve belediye pazarında gıda müfettişi olarak çalışmak zorunda kalır.
1955’te Peron Hükümeti devrildikten sonra, Arjantin İngiliz Kültür Derneği’nde İngiliz Edebiyatı öğretmenliğine getirilir, o kent senin bu kent benim dolaşmaya başlar. Uzakdoğu din ve öğretileri, Kabala mistisizmi, İran tasavvufu, İzlanda destanları ve dünyanın her yerinden garip metaforları böylece derlemeye başlar.
Jorge Luis Borges, Estela Canto
Alef (El Aleph), Jorge Luis Borges’in birçok eleştirmen tarafından en iyi eseri olarak kabul edilir. Borges 1949’da kitabın çıkışının ardından Arjantin’in edebiyat dehası olarak anılmaya başlamıştır bile. Bu eser, 17 öykülük bir yapıttır ve içerisinde kadın karakterleri barındıran birden fazla öykü vardır. Simgeler dünyası, harfler ve bilinmedik işaretler, tıpkı Musevi mistikleri ve İbranice gibi hep ilgi alanındaydı. Kabala öğretisinde Tanrı’nın bu dünyayı yaratırken kullandığı üç öncü sesin ilki İbrani alfabesinin ilk harfi, arapçadaki Elif’in karşılığı olan Alef kitabına ad olur.
Alef söz konusu olduğunda Estela Canto adını anmamak olmaz. Borges, Estela ile 1944 yılında tanışır ve onunla birkaç yıl süren bir arkadaşlıkları olur. Bu birkaç öpücüğün ötesine geçmeyen bir ilişki ve kitaptaki öyküleri Borges, Estela Canto’ya kur yaparken yazar. İlk iki kitaba göre kadın karakter sayısının Alef’te daha fazla olması belki de bu sebeptendi. Zaten kitaba adını veren öykü Alef’i Estela Canto’ya ithaf eder ve öykünün olay örgüsünde ikinci planda bir aşk hikayesi vardır.
“Beatriz Viterbo 1929’da öldü. O zamandan beri evine gitmemezlik ettiğim tek bir otuz nisan geçmedi. Genellikle tam yediyi çeyrek geçe gider ve yirmibeş dakika kadar kalırdım. Sonraları her yıl biraz daha geç gitmeye ve biraz daha uzun kalmaya başladım. 1933’te şiddetli bir sağanak imdadıma yetişti ve beni yemeğe alıkoymak zorunda kaldılar. Tabii bu olayı örnek alma fırsatını kaçırmadım. 1934’te sekizi biraz geçe, büyük bir kutu Santa Fe şekerlemesiyle gittim ve çok doğal bir şey yapıyormuşum gibi yemeğe kaldım. İşte yavaş yavaş Carlos Argentino Daneri’nin güvenini kazanmam, bu hüzünlü ve umarsız aşk yıldönümleri aracılığıyla oldu.” (Alef)
1950’de kalıtımsal bir hastalık nedeniyle giderek artan görme yeteneğini de tamamen kaybetti. Tıpkı babası gibi… Buenos Aires Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Borges’in yazı yazmasına annesi, arkadaşları ve sekreteri yardımcı oluyordu. Düş Kaplanları, Düşsel Varlıklar Kitabı, Brodie Raporu ve Kum Kitabı bu dönemin ürünleriydi. Giderek iç dünyasının derinliklerinden gelen fantastik öğeler, türlü çeşit oyunlar ve alegorilerle bezenmiş ama yine de yalın bir masal üslubunda dile gelen öyküler…
Jorge Luis Borges ve annesi Leonor, 1962
Jorge Luis Borges her zaman derin, hırçın, romantik ve bir o kadar da bilge bir adam olarak bilindi. Kimileri hepsini aynı anda yaşayıp yansıtabildiği bu özelliklerinden birini ya da birkaçını öne çıkardı. Bazıları onun yaptığı politik hataları gündeme taşıdı. Latin Amerika solunun Sovyetler Birliği’ne verdiği koşulsuz desteği hiçbir zaman anlayamadı. Borges’in sola olan yoğun antipatisi onu 1970 başlarında askeri cuntayı desteklemeye götürdü. Kısa zamanda hatasını anladı. Bu kez de cunta karşıtı oldu. Diktatör Pinochet’in elinden ödül alması hataların en büyüğüydü belki de.
Borges ve annesi Leonor
1975’te yayımlanan son öykü kitabı, Kum Kitabı’ndaki öykülerde biyografik öğeler bolca. Bunların dışında öykülerin çoğunda karşılaşılan yaşlı adam motifi Borges’i düşündürüyor ve her öyküde biraz Borges buluyorsunuz.
“Yarım yüzyıl boşu boşuna geçmiyor, bizim gibi değişik şeyler okuyan ve değişik zevkleri olan kişiler arasında geçen bu konuşmadan sonra birbirimizi anlayamayacağımızın ayrımına vardım. Hem çok farklıydık birbirimizden, hem de çok benzer yanlarımız vardı. Her ikimiz de birbirimizi aldatamazdık, bu da söyleşimizi güçleştiriyordu. Her birimiz ötekinin karikatürleştirilmiş öykün tüsüydük. Durum, çok uzun süremeyecek denli anormaldi. Öğüt vermek de tartışmak da yararsızdı, çünkü onun kaçınılmaz yazgısı ben olmaktı.” (Öteki, Kum Kitabı)
Jorge Luis Borges, annesi Leonor ve Elsa Astete
Borges’in tek büyük aşkı baskın karakterli annesiydi. Leonor edebiyatla ilişkisi kuvvetli, Kafka, Faulkner çevirileri yapan, Borges’in öykülerini ilk elden gören, körlüğünde Borges’e kitap okuyan ve bazı öykülerini dikte eden bir annedir. 45 yaşında annesinden gelen bir telefonla, hazır ola geçip telefonda “Tabii ki anneciğim, nasıl isterseniz anneciğim” diye soluksuz kaldığı ve aşık olduğu, birlikte olduğu hiçbir kadını annesinin onaylamadığı da bilinir.
Annesi 90 yaşına geldiğinde Borges’in evlenmesi için ona baskı yapmaya başlar. Ona Elsa ismindeki ne edebiyatla ne de Borges’in düşünce tarzıyla ilgisi olmayan birisini önerir. Borges evlenir. 1967 yılında evlenen Borges’in evliliği tam bir faciadır. Evlendikleri gün birlikte uyumak istemez. 68 yaşındaki Borges, alıştığı yatağında tek başına uyumak ister. Balayı için otele gidilecekken karısına Borges değil, Borges’in annesi eşlik eder. Borges’in yaptığı evlilik sadece 3 sene sürer.
Borges ve María Kodama
Annesinin 1975’te ölümünün ardından Borges, İzlandalı sevgilisi María Kodama ile dünya yolculuğuna çıkar. María Kodama, Borges’in üniversitede ders verdiği zamanlarda öğrencisi olan, sonradan Borges’in öykülerini dikte eden biridir. Annesinin ölümünden sonra Borges’in hayatında baskın bir figür olur. María Kodama’nın etkisiyle, vasiyetini değiştirir Borges ve kızkardeşi ve akrabalarını çıkarıp tüm varlığını María’ya bırakır.
1986 yılında artık öleceğini hisseden Borges, kitaplarla ilk tanıştığı yer olan Avrupa’ya dönmek ister. Bir şiirinde söylediği gibi, Cenevre’ye ölmek üzere giden Borges Nisan 1986’da María Kodama ile evlenir, Haziran 1986’da yaşama veda eder. Kızkardeşinin, atalarının yanına gömülmesi ısrarına rağmen bugün İsviçre’de Krallar Mezarlığı’nda gömülüdür.
Kaynak
![50107956_2258248604420025_2921010036853440512_o[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/01/50107956_2258248604420025_2921010036853440512_o1.jpg?w=780)
Tarlada doğmuşum ben… Annem göbeğimi ‘çekme’ bıçağı ile kesmiş, şalvarına sarıp, atmış atının terkisine, getirmiş eve… 23 Nisan 1929’da, Tekirdağ’ın Büyükyoncalı köyünde.
Mürüvvet Sim, yarım asırlık ömrünün başlangıç noktasını böyle özetliyor… Fakir bir aile oluşlarını, iki yaşındayken İstanbul’a göçüşlerini, köyle İstanbul arasında mekik dokuyuşunu ve bir sokak çocuğu gibi büyüyüşünü.
Topkapı Takkeci Mahallesi’nde oturuyorduk. Annem hizmetçilik yapıyor, babam bahçelerde çalışıyordu.. Hep söylerler, çok yaramazmışım küçükken… Mahalleli, ‘Korkunç Mürüvvet’ adını takmış bana.
Hangi evde balık pişse,kendi kendini davet edermiş küçük Mürüvvet. Hele bir dediği olmasın, camı çerçeveyi indirirmiş… Herkesi o kadar yıldırmış ki mahalleli, aralarında para toplar, Mürüvvet’i sinemaya gönderirlermiş… Hiç değilse iki saat başlarını dinlemek için.. Sinema dönüşü, mahallenin tüm kadınlarını başına toplar, gittiği filmi oynayarak anlatırmış.
Mürüvvet Sim, yoksul annesi Esma ile babası Mehmet’i, sanatçı olduktan sonra, sultanlar gibi yaşatmıştı.
Bende artistlik merakı işte o günlerde başladı,” diyor Sim.. Ve ilginç bir sır veriyor bize… Hani Filiz Akın-Türker İnanoğlu evliliğinin meyvesi İlker İnanoğlu’nun, bir zamanlar gişe rekorları kıran “Yumurcak” filmi var ya, işte o filmin senaryosu, Mürüvvet Sim’in bir gün sette çocukluk anılarını anlatmasından kaynaklanmış.. Kısacası, “Yumurcak” filminin yumurcağı, Mürüvvet Sim’den başkası değilmiş.
Mahalle terzisinin ona arkadaşlarının elbiselerinin artıklarından diktiği süslü elbiseleri anımsıyor… Gözlerindeki çocuksu pırıltılar yaşlara dönüşüyor… Ağlıyor… Tıpkı Topkapı’nın Takkeci Mahallesi’nin Yumurcak’ı gibi… Elindeki minicik örgü yeleğe dalarak… Ve anlatıyor bu gözyaşlarının nedenini ;Her gün akşamüstü, günbatımı zamanı bir gariplik çökerdi içime… Mahallenin her anası, çocuğunu çağırır, üzerlerine yelek giydirirlerdi.. Bir ben kalırdım yeleksiz… Üşümesinden korkulmayan, kenarda, terkedilmiş… Anacığım, karanlıklarda dönebilirdi çalıştığı yerlerden eve… Hiçbir zaman da yeleğim olmamıştı… Hep yelek özlemi içinde idim… Kıskanırdım, sırtlarına yelek geçirilen arkadaşlarımı… O yaramaz Mürüvvet gider, bir köşede sessizce ağlayan zavallı bir çocuk gelirdi o saatler…”
Bu yelekler yaşamında öylesine önemli bir iz bırakmış ki, Mürüvvet Sim’in… Tam 38 yıldır, durmadan yelek örer o… Ördüklerini sokaktaki kimsesiz çocuklara elleriyle giydirir, bakımevlerine bağışlar, armağan olarak, Anadolu’nun dört bir yanındaki köy çocuklarına gönderir… Yaşamının bir parçası bu yelekler… Eline geçen en küçük bir yün parçası, eski hırkaların sökülmüşleri, hep miniklere yelek oluyor Mürüvvet Sim’in becerikli ellerinde..
Dağınıklığın Enerjiye Etkisi!!!Daha Okurken Kafanız’ın Dağınıklığı Gidecek Mutlaka Okuyun!
Enerji durağanlaştığında dağınıklık yığılır, dağınıklık büyüdükçe de enerji durağanlaşır.
DAĞINIKLIK TIKALI ENERJİDİR
Dağınıklığın karşılığı olan “Clutter” sözcüğü, Ortaçağ İngilizcesindeki donma, pıhtılaşma anlamındaki “clotter” kelimesinden gelmektedir. Arttıkça sizi içine alması, yolunuzu tıkaması da aynı şeye işaret eder.
Dağınıklık arttığı oranda mekana düşük seviyeli enerjiler de çekilmiş olur.
Benzer benzeri çeker, prensibi burada da geçerlidir.
Bunu her insan bilir; Sokakta yürürken birinin bir kenara bir izmarit veya boş bir sigara paketi attığını görürsünüz. Ertesi gün aynı yerden geçerken bir de bakarsınız, izmaritin/paketin yanında daha başka atıklar da birikmiş. Çok geçmeden burada bir çöp tepesi oluşur. Dağınıklık evlerde de aynı şekilde çoğalır. Başta az bir şeyle başlar, derken büyüdükçe büyür, çevresindeki durağan enerji de ona bağlı olarak çoğalır ve yaşamınız üzerindeki durağanlaştırıcı etkisini hissettirir.
İnsan yaşamında yeni bir sayfa açmak istediği zamanlarda, ya da sıkıntı bastığında kendini, evindeki veya odasındaki dağınıklığı toparlarken ya da bazı eşyaların yerlerini değiştirirken bulabilir.
Fakat insanların büyük çoğunluğu dağınıklıklarıyla yaşamaya alışabilmektedirler. Tıkalı enerji son derece yapışkandır ve gerçekten silkelenip bir şeyler yapmak için esaslı bir çaba gerekir.
DAĞINIKLIK NEDİR?
Oxford sözlüğünde “düzensizce birikmiş nesne kalabalığı” olarak tanımlanan dağınıklık, dört sınıfta ele alınıyor:
* Kullanmadığınız ya da sevmediğiniz nesneler
* Dağınık ya da düzensiz eşya
* Çok küçük bir alanda çok fazla eşya
* Tamamlanmadan yarım bırakılmış her şey
KULLANMADIĞINIZ YADA SEVMEDİĞİNİZ NESNELER
İnsan sahip olduğu her şeye görünmeyen kılcal enerji damarlarıyla bağlanır. O eşyaya verilen değer, yüklenen anlam, onun hakkındaki düşünce ve duygular eşya ile insan arasında bir alışveriş meydana getirir. Pozitif anlamda kullanılan, yararlı olan, bir fonksiyon gören veya sevilen nesneler olumlu enerjinin yayılmasında yararlı olabilir. Bunun tersine evdeki kullanılmayan, bozuk, sevilmeyen, kurtulunmak isteyip de atılmayan, başkasına ait olan, bir kenarda unutulan her şey, enerjinin durağanlaşmasına yol açar.
Sizin için bir anlam ifade etmeyen, önemi olmayan, kullanılmayan şeylerden kurtulunduğunda insan kendini bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak da hafiflemiş hissedecektir.
DAĞINIK YA DA DÜZENSİZ EŞYA
Sadece sevilen ve kullanılan eşyaları evde tuttuğumuzu varsayalım, eğer bu eşyalar dağınık duruyorlarsa, mekan dağınık sıfatını korur, aradığımızı bulmamız zorlaşır.
Neyin nerede olduğunu bildiğinizde yaşam kolaylaşır.
Örneğin hepimiz evimizde yatağımızın nerede olduğunu biliriz. İnsanın yatağıyla arasındaki enerji bağı dolaysız ve açıktır. Bir de ev anahtarınızı veya şemsiyenizi veya başka bir şeyi düşünelim. Yeri genellikle tam olarak biliyor muyuz, yoksa zihinsel olarak ortalığı ayağa kaldırdığımız oluyor mu? Ya yanıtlamamız gereken mektup, ya da zarfa koyup atılmayı bekleyen bir mektup? Bazen haftalar sonra gazetelerin arasından elimize geçebilir.
Neyin nerede olduğunu bilmekten kaynaklanan huzur ve açıklık, bu durumlarda stres ve karmaşaya dönüşür.
Cüzdanımız veya çantamız o an için önemli gelen ama birkaç gün sonra işlevini yitiren telefon, adres ve not kağıtlarıyla, gerekli gereksiz broşürlerle dolup taşıverir.
Ya ani bir itilimle otomatik olarak alınan veya toplanan şeyler…
Eve getirir, “Şimdilik şuraya koyayım da sonra kaldırırım.” deriz. Ancak koyduğumuz yerde kalır. Kimi zaman aylarca kimi zaman yıllarca kalabilirler. Akla geldikçe veya gördükçe zihnimizin bir köşesinde belli belirsiz bir bıkkınlık yaratırlar.
Burada önerilen elbette abartılı bir titizlik veya düzenlilik hastalığı değildir.
KÜÇÜK BİR ALANDA ÇOK FAZLA EŞYA
Kimi zaman sorun yerden kaynaklanabilir. Aile büyür veya eşyalar çoğalır ama mekan aynı kalır. Dağınıklık zamanla evde nefes almakta güçlük yaratan bir hal alabilir. Çözüm büyük bir yere taşınmak ya da evde ciddi bir ayıklama yapmaktır.
TAMAMLANMADAN BIRAKILMIŞ ŞEYLER
Dağınıklığın bu türünü görmek daha zor, bilmezden gelmek daha kolaydır. Ancak sonuçları birçok alana yayılır. Tamamlanmadan bırakılmış her şey fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal alanda dağınıklık ve tıkanıklık yaratır.
Evinizdeki veya çekmecenizdeki ele alınmamış şeyler, yaşamınızda ele almadan bıraktığımız şeyleri yansıtır ve sürekli olarak enerjimizi çeker. Kırık çekmecenin tamiri, bozuk bir saatin veya aracın onarımı, damlayan musluğun contasının değiştirilmesi gibi ufak tefek tamiratlar bile mekanın enerji akışında önemli roller görür. Ve mantal alanda da ümit ve uyanıklık hallerine ulaşmada yararlı olabilir.
Dikilecek düğmeler, aranması gereken telefonlar, koparılması gereken ilişkiler ve diğer her tür belirsizlik, dönüp yüzleşmediğimiz sürece ilerlememize engel olur. Eğer istenirse insandaki tevil ve savunma mekanizmaları bunları gayet güzel bastırıp kamufle edebilir, ama bunu yapmak için daima enerji tüketir. Bitmeyen her iş yaşam enerjimizden çalar, adeta bir enerji vampiri gibi bizi sömürür.
DAĞINIKLIK BİZİ NASIL ETKİLER?
Çoğu insan dağınıklıktan nasıl etkilendiğini bilmez. Dağınıklığıyla yaşamaktan memnunluk bile duyabilir. Dağınıklığın etkisi ancak ondan kurtulunduğunda duyulacak rahatlama ve huzur ile anlaşılabilir.
DAĞINIKLIK KENDİNİZİ YORGUN VE UYUŞUK HİSSETMENİZE NEDEN OLUR
Çoğu dağınık insan ortalığı toparlamaya hali olmadığını söyler. Kendilerini sürekli yorgun hissederler. Oysa yorgunluğun nedeni dağınıklığın çevresindeki durağanlaşmış enerjidir.
DAĞINIKLIK SİZİ GEÇMİŞE BAĞLI KILAR
Bütün boş alanlarımız dağınıklıkla dolarsa yaşamımıza girecek hiçbir yeniliğe yer kalmaz. Düşüncelerimiz geçmişe takılıp kalır. Bakışlar ileriye bakmaktan çok geriye çevrilir. Sorunlarla yüzleşip daha iyi bir gelecek yaratmak yerine, geçmişi suçlarız.
DAĞINIKLIK BEDENDE DE TIKANIKLIKLARA YOL AÇAR
Dağınıklık aşırı bir hale geldiğinde evinizin enerjisi tıkanır. Aynı şey bedenimiz için de geçerlidir. Dağınık kişilerde kabızlık ve hazım bozuklukları, ciltte donukluk ve bozulmalar gibi rahatsızlıklara daha sık rastlanır.
DAĞINIKLIK KİLONUZU ETKİLER
Yapılan gözlemler, aşırı kilolu insanların genellikle dağınık insanlar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bir bayanın dediği gibi;
“Evinizi ıvır zıvırdan arındırdığınızda bedeninizi abur cuburla doldurmak da size artık doğru gelmiyor.”
DAĞINIKLIK ERTELEMEYE YOL AÇAR
Dağınıklık içinde yüzüyorsanız, işlerinizi yarına erteleme eğiliminiz olabilir. Dağınıklık enerjinin hareket yeteneğini azaltarak herhangi bir şeye girişmenizi zorlaştırır.
DAĞINIKLIK UYUMSUZLUĞA YOL AÇAR
Dağınıklık aileler, ev ve iş arkadaşları arasındaki tartışmaların nedenlerinden biri olabilir. Eğer siz gırtlağınıza kadar dağınıklığa gömülmüş olarak yaşıyor ya da çalışıyorsanız ama çevrenizdekiler sizin gibi değilse onların yaşama biçimi sizi engellemez ama sizinki onları kuşkusuz engeller.
DAĞINIKLIK YILGINLIK YARATIR
Dağınıklık enerjinizi aşağı çekerek kendinizi yılgın, depresif hissetmenize neden olur.
Depresyon türlerinin çoğu Yüksek Benliğinizin sizi, başka bir şey yapmanızın zamanı gelmiş olduğu için yapageldiğiniz şeye devam etmekten alıkoymasından kaynaklanır.
DAĞINIKLIK BAGAJ FAZLASI YARATIR
Eviniz aşırı dağınıksa, büyük olasılıkla yolculuğa çıkarken de yanınıza çok eşya alıyorsunuzdur. Dağınıklık bağımlıları “GEREKİRSE” diye peşlerinden sürükledikleri eşya için fazla bagaj ücreti ödemek durumunda kalırlar. Tatilden dönüldüğünde valizlerden bir yığın hiç giyilmemiş temiz ama buruşuk kıyafetler çıkar.
İnsan duygusal ve zihinsel açıdan da fazla bagaj taşımaya eğilimlidir.
DAĞINIKLIK FAZLADAN TEMİZLİĞE NEDEN OLUR
Dağınık bir alanı temizlemek iki kat daha fazla zaman alır. Ne kadar dağınıksanız o kadar çok toz ve kir birikir, enerji o kadar durağanlaşır, temizlik yapmak isteği de azalır.
Yaşadığımız evin odalarını tek tek dolaşıp dağınıklık yaratan gereksiz ve kullanılmayan giyecek ve eşyaları gözlemleyip bunların evimizdeki fazlalık ve dağınıklıktaki payını ve işgal ettikleri alanı yüzdeye vurduğunuzda ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı olacaktır.
Uzmanlar ortalama büyüklükteki bir evin odalara göre dağılımını şu şekilde yapmaktadırlar:
* Koridorlar yüzde 5
* Oturma odası yüzde 10 – 15
* Mutfak yüzde 30 – 40
* Yatak odası yüzde 40
* Banyo yüzde 15 – 20
* Kiler, depo, tavan arası, bodrum, kömürlük vs. yüzte 100 -200
Toplam : 220 – 250 Oda başına düşen ortalama dağınıklık yüzde 35 – 45 arasıdır.
Evinize ödediğiniz kira, elektrik, ısınma vs. masrafların neredeyse yarıya yakını boşuna hammallığı yapılan şeylere ödenmektedir. Bu alanları pozitif yönde sağlıklı işlerde kullanmak varken olumsuz enerjilerin çoğalmasında kullanmaktayız.
İNSAN NEDEN DAĞINIK YAŞAR?
Dağınıklığın altında görünenden çok daha derin nedenler yatmaktadır.
Çok meşgulüm, vaktim yok, benim için önemli değil, herkes kendi eşyasını toplasa ortalık dağılmaz? vs. gibi açıklamalar birer bahaneden öteye gitmez.
Lazım Olur Diye Saklamak
İnsanların başlıca biriktirme nedenleri budur. “Nasıl atayım ki” diye yakınırlar, “günü gelir lazım olur”. Bu noktada gerçekten ihtiyacımız olan şeylerle, olmayan şeyleri tüm bağımlılıklarımızı bir kenara atarak ayırdetmek gerekir.
Lazım olur diye eşya saklamak geleceğe güvensizlik işaretidir. Unutmayalım ki düşüncelerimizle kendi geleceğimizi biz yaratırız.
Uzmanların konu ile ilgili rastladıkları gerçek vakalardan birkaç örnek:
* Balık sevmeyen bir adamın tavar arasında on beş yıl boyunca saklanmış beş akvaryum.
* Yirmi yıl boyunca bahçede biriktirilmiş boş şişeler, yağ kapları, kavanozlar, yumurta kutuları.
* Geçmiş yıllara ait onlarca telefon rehberi.
Evimizi bu gözle araştıracak olursak bu listeye ilave edeceğimiz pek çok şey olacaktır.
KİMLİK
Sahip olduklarımıza sıkı sıkı tutunmamızın başka bir nedeni de kimliğimizin onlara bağlı olduğunu hissetmemizdir. Eşkoşmalar da diyebileceğimiz eşyayla olan aşırı bağlar insanın kendi hakkındaki yüzeysel fikrini ve imajını koruma çabalarından biridir. Bazı şeylerle öylesine özdeşleşmişizdir ki, onu attığımızda kendimizden bir parçayı koparırcasına bir hal yaşarız.
Çevremizdeki dağınıklığın görünmeyen nedeni, içinde bulunduğumuz duygusal ve zihinsel dağınıklıktır.
DAHA ÇOĞUN DAHA İYİ OLDUĞU İNANCI
Bugün hepimizin evlerinde eksiksiz mutfak setlerimiz var. (Gazeteler bile veriyor) Küçük şeyleri doğramak için küçük bıçaklar, büyük şeyleri doğramak için büyük bıçaklar, sivri uçlu, küt uçlu, hafif, ağır, et bıçağı, balık bıçağı, sebze bıçağı, meyve bıçağı vs. Bu setlere sahip olmamıza rağmen ev hanımlarının çoğu tüm bu işleri bir bıçakla hallederler.
Beynimiz tam tekmil bir bıçak setine ihtiyacımız olduğuna reklam devleri tarafından yıkanmıştır.
Daha çoğun daha iyi olduğu düşüncesi, mallarını satmak isteyen üreticilerin kafamıza nakşettiği bir yalandır.
EVİNİZDEKİ DAĞINIKLIK ALANLARI:
Ana Giriş Kapısı
Evinizin kapısının dış tarafı dünyaya bakışınızı, iç tarafı da kendi yaşamınıza bakışınızı temsil eder. Tıpkı insanlar gibi enerji de bu kapıdan içeri girer çıkar. Giriş kısmındaki darlık ve dağınıklık evinize taze enerjilerin giriş çıkışını engeller. Burası temiz ve düzenli durması gereken en önemli alandır. Askıda duran ve kullanılmayan paltolar vs., yerlerde duran ayakkabı, çizmeler vs., gereksiz kuru veya plastik çiçekler, şemsiyeler, bozuk paralar, fişler, telefon, elektirik faturaları, broşürler, eski gazete dergiler vs.
Kapıların Arkası
Kanca ya da kapı tokmaklarına asılı şeyler (giysiler, gecelikler, havlular, çantalar) olduğu kadar bütünüyle açılmasını engelleyecek mobilya, eşya, sepet vs. şeyleri de kapsar. Kapılarınız ardına kadar açılmazsa evinizde enerji serbestçe dolaşamaz, giriştiğiniz her iş için daha fazla çaba harcamanız gerekir.
Koridor ve Holler
Buralardaki dağınıklık yaşam taşıyıcı enerjinin evin içinde akışına engel olmaktadır.
Mutfak
Mutfak dolaplarınızın içinde neler gizleniyor? Ya bitmeden alınan yiyecekler…
Bütün dolaplarınızda esaslı bir ayıklama ve temizliğe girişin. Derin dondurucunuzla buzdolabınızı da unatmayın.
Yatak Odaları
Yatak odaları genellikle evde yer bulamadığımız şeyleri koyduğumuz bir odadır. Yatak odalarındaki dağınıklık çocuklar ve yetişkinler için de olmaması gereken bir şeydir.
Yatak odası evdeki en önemli odadır. Çünkü nerede ve nasıl uyuduğunuz yaşamınızı büyük ölçüde etkiler. Yaşamınızın üçte birini yatak odasında geçirirsiniz. Bu nedenle yatak odasının düzenli ve sade olması çok önemlidir.
Yatak altlarına itilen ıvır zıvırlar uyku kalitesine bile önemli etkide bulunmaktadır.
Örneğin tuvalet masalarının üstleri de kullanılmayan pek çok boş parfüm vs. şişeriyle doludur. Enerjinin yumuşak ve uyumlu dolaşımı için yatak odalarındaki yüzeylerin olabildiğince temiz ve boş tutulması önerilmektedir.
Dolap Tepeleri
Dolap tepelerine saklanan ve tıkılan şeyler… Evinizde göz hizasından yukarılara yığılmış dağınıklık genellikle bunaltıcı bir etki yaratır, hatta baş ağrısı bile yapabilir.
Dolap İçleri
Çoğu insan sahip olduğu giysilerinin yüzde 20’sini giyer. Bundan kuşkusu olanlar bir ay boyunca bir test yapabilirler. Bu oran sadece giysiler değil, sahip olduğunuz çoğu şey ve yaşamdaki çoğu etkinliğe de uyarlanabilir.
ZİHİNSEL DAĞINIKLIĞI GİDERMEK
Tasalanmaya Son Verin
Endişe sallanan ata benzetilir. Ne kadar hızlı hareket ederse etsin hiçbir yere gitmez. Endişe bütünüyle bir zaman israfıdır. Zihinde öylesine bir dağınıklık yaratır ki, hiçbir şeyi açıklıkla düşünemez olursunuz.
Endişelenmeyi bırakmayı öğrenmenin yolu, her şeyden önce dikkatinizi odakladığınız şeye güç kazandırdığınızı kavramaktan geçer. Bu nedenle bir konuda ne kadar endişe düşünceleri üretirsek, o şeyin ters gitme olasılığını da yükseltmiş oluruz.
“Korktuğum başıma geldi”
“Sakınılan göze çöp batar”
gibi sözler de bu mesajı insanlara vermek için söylenmiştir.
Endişe öyle derinlere işleyen bir alışkanlıktır ki, bundan kurtulmak için kendimizi bilinçli olarak eğitmemiz gerekir. Kendimizi endişe halinde fark ettiğimiz an durup düşünüp düşünceleri kontrol edip yönünü değiştirme egzersizleri yapmak gerekir. Bu konuda yakınlarımızdan yardım da isteyebiliriz.
Endişe ve tasa yaratan şeylerin listeleri çıkartılıp bunlar tek tek çözümlenebilir.
Eleştirmeye ve Yargılamaya Son Verin
Eleştiri ve yargılama insanda en büyük enerji kayıplarına neden olur. Biraz incelenirse, özellikle başkalarına yönelik eleştirileri ve yargılarımalarımızın altında merkez noktamızın kendi zevk ve alışkanlıklarımız, düşünce kalıplarımız olduğunu anlayabiliriz. Ayrıca kendimizde olup da hoşumuza gitmeyen yönlerimizi değiştirmek yerine bu memnuniyetsizliğimizi başkalarını eleştirerek hafifletmeye çalışırız.
Aslına bakacak olursak hiç kimseyi eleştirip yargılayacak durumda değiliz. Çünki varlıkların gerçek ihtiyaç ve kapasitelerini bilmediğimiz için yapacağımız değerlendirmeler son derece isabetsiz olacaktır.
Dedikoduya Son Vermek
Başkalarının yüzlerine söyleyemediğimiz düşünce ve yargılarımızı, onların olmadığı ortamlarda dile getirmek, bundan da bir zevk duymak da zihnimizde fazlasıyla dağınıklık ve enerji kaybı yaratır. Başkaların yüzüne söyleyemeyeceğimiz hiçbir şeyi onların arkasından da söylememeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.
Ağlayıp Sızlanmaya, İsyan Etmeye Bir Son Vermeliyiz
Ağlayıp sızlamak, her şeyi ve herkesi suçlamak, problemlerin kaynağını ve sorumlusunu daima dışımızda aramak da düşüncelerimizide büyük dağınıklık yaratır.
Zihinsel Gevezeliğe Son Vermek
Psikologlar ortalama insanın aklından günde atmış bin düşünce geçtiğini tahmin ediyor. Ve ne yazık ki bu düşüncelerin % 95’i önceki günkü düşüncelerin aynısıdır. Bir önceki günküler ise daha önceki günki düşüncelerle aynıdır. Ve bu şekilde katlanarak sürüp gitmektedir.
Kısacası zihinsel faaliyetimizin büyük çoğunluğu verimsiz, tekrara ve alışkanlıklara dayalı, insanı hiçbir yere götürmeyen zihinsel gevezeliklerden ibarettir.
En son ne zaman farklı ve özgün bir düşünce ürettik?
Bizlere bunlar öğretilmiyor! Genellikle hepimiz belli düşünce kalıplarıyla yaşayıp, zihinlerimizi gündelik yaşamın yüzeysel akımlarıyla doldurmaktayız.
Eğerki gün içerisinde kendimizi tüm düşünce akımlarından uzak tutup çok değil beş on dakika ayırabilirsek, içsel gevezeliği dindirerek, şuurumuzu daha yüksek bir bilgeliğe açık hale getirip, yaşamımızda yol gösterici etkileri ayıklayıp seçebiliriz. Yaratıcılığımızı artırabiliriz.
Bu Gününün İşini Yarına Bırakmamak
“Bu günün işini yarına bırakma” sözünü yaşamımızda hayata geçirmeliyiz.
Örneğin size bir telefon numarası verecek arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Numara yanındadır ama ertesi gün arayıp vermeyi önerir veya siz onu daha sonra arayıp öğreneceğinizi söyleyebilirsiniz. O an bitmesi gereken bir iş ertesi güne uzamıştır ve başka aksaklıkları da beraberinde getirecektir. Ertesi gün o numarayı aramanız gerektiğinde arkadaşınızı bulamayabilirsiniz. Ve o numara ile ilgili iş ertesi günlerde unutulur. Zincirleme olarak pek çok problem yaşanabilir.
Ertelenen işin akılda tutulması büyük bir enerji kaybıdır.
Telefon numarasını hemen orada alın, yaşamınızda yapılacak işler listesi bir madde eksilmiş olsun.
Yerine getirilmemiş sözler de büyük bir enerji kaybına ve zihinsel dağınıklığa neden olur.
Bir arkadaşımızla hafta sonu için bir program yaparız, fakat günler geçtiğinde o gün bizim için öncelik sırası daha yüksek olan bir durumla karşılaşabiliriz. En doğrusu meseleyi fazla uzatmadan arkadaşımızı aramaktır. Bir bahane bulmak, yalan söylemek ya da isteksizce buluşmak buluşma gününün öncesi ve sonrası ciddi enerji kayıplarına neden olacaktır.
RUHSAL DAĞINIKLIĞI GİDERME
Fiziksel, duygusal ve zihinsel dağınıklığın varlığın gelişimine en önemli olumsuz etkisi üzerinde durarak konuyu toparlamaya çalışalım. Dağınıklığın yaşamımızdaki farklı görünümlerinin sonucunda varlığımız, yaşam amacının farkındalığını yitirir.
Dünyaya gelirken beraberimizde getirdiğimiz özgün amacımızın yeniden yüzeye çıkıp anlaşılabilmesi için dağınıklıklarımızı temizlemeliyiz.
Hemen hemen tüm ruhsal ve felsefi bilgiler, içinde yaşadığımız çağın gezegenimiz tarihinde insan gelişimi bakımından en önemli zaman olduğu konusunda ortak bir noktada birleşmektedir. Dünyanın büyük bilgi kaynakları eskiden pek az insanın elindeydi. Çağımızda ise bu tam tersi durumdadır. İnsan istediği bilgilere küçük bir çaba ile ulaşabilir.
Bugün bulunduğumuz noktaya ulaşana dek varlığımızın yeryüzü okulunda teptiği sayısız yolları ve verdiği büyük mücadeleleri düşündüğümüzde, içinde bulunduğumuz durumun değerini anlayabiliriz.
İçsel varlığımızın sesini duyabilecek hale geldiğimizde bütün gereksinimlerimiz karşılanır.
Kendimizde, çevremizde ve yaşamımızda daha uyumlu, esnek, huzurlu ve başarılı olmak istiyorsak, basamak basamak dağınıklıklarımızı düzene sokmalıyız. Bunun aslında hareket noktası zihin olmalıdır. Bu nedenle daha fiziksel ve elle tutulur çözümler çağımız insanları tarafından daha fazla ilgi bulabiliyor.
Odamızın dağınıklığı zihnimizin dağınıklığının bir yansımasıdır. Fakat yapay bir şekilde sadece odamızı toplayarak veya bir yardımcı tutup temizleterek zihnimizdeki çöplerden kurtulabilir miyiz?
Hayır.
İçinde bulunduğumuz ikilemlerden, yargılamalardan, şikayetlerden, hoşnutsuzluklardan, güvensizliklerden ve endişelerden kurtulabilir miyiz?
Hayır. Eğer bu kadar kolay olsaydı, şeklen uygulanan pek çok öğreti dünyayı pozitif bir küreye çevirmeye yeterli olurdu.
Şekil değil öz önemlidir.
Elbette başlangıç için fizik boyuttan başlayabiliriz, fakat bunu o seviye ile sınırlı tutmamak gerekir. Fizikten başlayıp mantal seviyeye doğru hareket edebiliriz.
Günlük yaşam dediğimiz, insana sıradan ve anlamsız gibi gelen yaşamlarımızın içinde fark edilip öğrenilmeyi bekleyen sayısız dersler ve deneyimler saklıdır. Yaşamın bu yönlerini görebilmenin yolu ise bakış açımızı değiştirmeden geçmektedir. Aynı şekilde bakıldığında her şey aynı görünür. Bakış açısı değiştiğinde yaşamın muhteşem akışı ve değişkenliği fark edilebilir.
Alıntı.
![paulo-coelho-xavier-gonzalez-author-photo-2-1541719532[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/01/paulo-coelho-xavier-gonzalez-author-photo-2-15417195321.jpg?w=780)
“Anı yaşa. Aşk yap. Çay yap. Kısa konuşmalar yerine sohbetleri kucakla. Bir bitki al,onu sula. Yatağını düzelt. Başkasının da yatağını düzelt. Koş. Sanat yap. Yarat. Denizde yüz. Yağmurda yüz. Risk al. Soru sor. Hata yap. Öğren. Değerini bil. Deli gibi sev. Çabuk affet.”
Paulo Coelho
![49789451_1971510039628635_5196680707539206144_n[1]](https://anetteinselberg.com/wp-content/uploads/2019/01/49789451_1971510039628635_5196680707539206144_n1.jpg?w=780)
Ey sevgili…
Heyben acıyla dolar da nefes alamazsan gel..!
Huzur bulacağın kıyılarım senindir…
Umutların solar kurur da su bulamazsan…
Beraber sulayalım gözyaşlarım senindir…
Kanadın kırılır da maviye uçamazsan ne güne duruyor al..!
Kanatlarım senindir…
Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan
kendime ettiğim dualarım senindir…
Hz . Mevlana
Bu yazıda bereketin size akmasını durduran şeyin ne olduğunu ve artan yüksek miktarlardaki parayı almaya nasıl açık olabileceğinizi öğrenebilirsiniz.
1. Parayla ilgili engelleyen inançlarınızı tanımlayın
Eğer paranın hayatınıza serbestçe akmasına izin vermiyorsanız, bu her zaman parayla ilgili engelleyen inançlarınız olduğu anlamına gelir.
Bilinçaltınıza ailenizden ve öğretmenlerinizden sıkça tekrar edilmiş kalıpları alırsınız ve böylece bunlar inanca dönüşürler.
Çocukken anne babanızın, öğretmenlerinizin ve diğer otorite figürlerinin hep doğru olduğunu düşündünüz ve böylece fikirlerinin geçerliliğini sorgulamadınız ve hepsini gerçek saydınız. Sıkça tekrar edilen görüş ve kalıpları bilinçaltına aldınız ve hayat deneyiminiz de sahip olduğunuz inançların yansıması haline dönüştü.
Bu tarz inançları tanımlayabilmek için çocukken anne babanızın parayla ilgili hangi görüşlere sahip olduğunu hatırlamanız gerekir. Varlıklı insanları eleştirirler miydi? Genellikle almaya güçlerinin olmadığını mı tekrar ederlerdi? Borçlardan ve bozuk maddi durumdan mı bahsederlerdi? Bütün bunlar bilinçaltınızın derinliklerinde bulunan muhtemel engelleyen inançlar olabilir.
Bu inançları bulup çıkartmak zaman alabilir ancak bu zamana değer. Finansal durumunuz buna bağlıdır. Bunları bir kez açığa çıkardığınızda paranın hayatınıza serbestçe akmasını da sağlayacaksınız.
Sıkça tekrar edilen ifadeleri hatırladığınızda bunları yazın ve yüksek sesle okuyun. Okuduğunuz ifadeye cevap olarak karnınızda negatif bir his oluşuyorsa bu sahip olduğunuz engelleyen bir inancı açığa çıkardığınızı gösterir.
Şimdi bu engelleyen inancı düşünmeye çalışın. Bu inanca sahip olmanın faydası var mı? Bu inancın bereketin akışını engellediğini ve işe yaramaz olduğunu anlamaya çalışın.
Sahip olduğunuz bu inancın başlangıçta size ait olmadığını anlamanız gerekir. O yalnızca anne babanıza veya öğretmenlerinize ait sıkça duyduğunuz bir görüştü ve sonuç olarak bilinçaltınız onu kabul etti.
Anne babanızın sizin yalnızca iyiliğini istediğini anlamalısınız. Onlar da anne babalarından böyle görmüşlerdi ve o yüzden size doğru bir şey öğrettiklerini zannettiler. Bu tarz ifadelerin size zarar vereceğinin farkına varamadılar.
Anne babanızı maddi bereket konusundaki bilgi eksikliğinden dolayı tamamen bağışlamalısınız. Öğretebilecekleri en iyi şeyi öğrettiler o yüzden onlardan aldığınız tüm güzel dersler için takdir edici olun ve çok iyi olmayan dersler için de anlayış gösterin.
Anne babanızı tamamen bağışlayıp onların kıymetini bildiğinizde kısıtlayan inancı da sonsuza dek çözmüş olacaksınız. Şimdi yapacağınız tek şey bereket ile ilgili pozitif bir olumlama söylemek.
Bu olumlamalar şöyle olabilir:Para hayatıma kolayca ve sıkça akıyor.
Farklı kaynaklardan artan miktarlarda para kazanıyorum.
Her gün para kazanma fırsatları ile karşılaşıyorum.
Para kazanmak benim için çok kolay.Ben şimdi paramı akıllıca kazanıyor, biriktiriyor, harcıyor ve yatırıma dönüştürüyorum.
Parayı bollukla kazanmayı hak ediyorum.
Bir mıknatıs gibi parayı çekiyorum.
Hayatımın işini yaparak büyüyor ve gelişiyorum.
Hayal ettiğimden daha fazla sevgi, mutluluk ve paranın hayatıma girmesine izin veriyorum.
Hem para kazanıp hem de kendimi eğlendirmeyi hak ediyorum.
Tüm dünyanın parasını ve kendi paramı onurlandırıyorum.
Para benim dostumdur.
Para yaşamımda özgürce ve sürekli dolaşıyor.2. Para akışı tıkanıklıkları için evinizi kontrol edin.
Giriş kapısında, yüzünüzü kapıya dönmüş olarak durduğunuzda evin sol karşı köşesinde ne olduğunu kontrol edin.
Eğer eviniz yoksa ve bir kiralık bir odada yaşıyorsanız, yine aynı şey geçerlidir. Kapıda durun ve içeriye bakarken sol karşı köşede ne olduğuna bakın. Bu köşenin ne içerdiğine bakın.
O köşede bir dağınıklık görüyorsanız orayı mümkün olduğunca çabuk temizlemelisiniz. Para bölgesindeki dağınıklık para akışını tıkar.
Bu bölgeye koyacağınız bazı para sembolleri ile burayı güçlendirin. Bu semboller (Çin paraları, içi para dolu bir kap gibi) geleneksel bereket sembolleri veya size özel semboller olabilir.
Bozuk veya tam çalışmayan şeyleri tamir edin. Böyle şeyler de para akışını tıkar.
Para bölgesi aynı zamanda hayal panonuzu veya maddi olarak arzuladığınız şeylerin resmini koyabileceğiniz harika bir yerdir.
Buraya yeşil veya mor renkli şeyler koyun. Mor çiçekler olabilir veya mor ve yeşil resimler. Yeşil gelişmeyi, mor bereketi sembolize eder. İkisi beraber artan bereketi sembolize eder.
3. Kullandığınız dile dikkat edin
Hiçbir zaman yoklukla ilgili konuşmamalısınız, hangi gerekçe ile olursa olsun. Bu konuda şaka bile yapmamalısınız. Yokluktan bahsettiğinizde yokluğu düşünürsünüz ve yokluğun zihinsel bir görüntüsünü yaratırsınız. Ve sonuç olarak da yokluğa sahip olursunuz.
Maddi durumunuzdan yalnızca olumlu şekilde bahsedin. Eğer paranız yoksa, paranın hayatınıza gelmekte olduğunu ve ihtiyacınız olduğunda paranızın hep olduğunu söyleyin.
Başta yalan gibi görünebilir ancak zamanla bereketle ilgili bu pozitif ifadelere alışacaksınız ve hayatınızda artan bir para akışı deneyimleyeceksiniz.
4. Seçici odaklanmayı uygulayın
Yoklukla ilgili sembollere ve görüntülere bakmayın çünkü yokluk hayatınıza yansır. Daima bolluk bereket ile ilgili sembollere bakın.
Bahçedeki çiçeklerin bereketine, gökyüzündeki yıldızların bolluğuna, lüks arabalara veya zengin insanlara odaklanın. Birçok bereket sembolü vardır. Bu sembollere sürekli olarak odaklandığınızda, yüksek bir titreşim yaymaya başlayacaksınız ve bu da size daha bol para akışını açacak.
Yoklukla ilgili sembolleri tamamen göz ardı edin. Onlara hiç dikkat etmeyin ve bu şekilde yokluğu hayatınıza davet etmemiş olacaksınız. Genel olarak, hayatınızda görmek istediğiniz şeye odaklanın.
5. Bolluk içindeki insanların arasında olun
Eğer tüm arkadaşlarınız parasızsa sizin de maddi zorluklar yaşıyor olmanız sürpriz olmaz. Yalnızca varlıklı en azından borcu olmayan insanların arasında olun. Bu tanıma uyan hiçbir arkadaşınız ya da akrabanız yoksa, maddi durumunuzu yoluna koyana kadar yalnız kalın. Böylece maddi bolluk içindeki kişileri çekmeye başlayacaksın
Parasız insanları dışlamak istemeyebilirsiniz ancak parasızlıktan şikayet ederek size verdiği zararları düşünün. Zihninize yokluğun resimlerini işliyorlar ve bu da sizin gerçeğiniz olarak hayatınıza yansıyor.
Sizin için hangisinin daha önemli olduğunu düşünün. Varlıklı olmak ve kendinizi özgürleştirmek mi yoksa şikayet eden arkadaşlarla nefret ettiğiniz bir işe yapışıp kalmak mı? Bu tamamen sizin seçiminiz.
6. Çevrenizde daha fazla para kanıtı yaratın
Sahip olduğunuz tüm ucuz şeylerden kurtulun ve sadece kaliteli olanları bırakın. Sıkça alışverişe gitmemelisiniz çünkü böylece yokluk enerjisi yayan birçok ucuz şey alabilirsiniz. Az alın ancak zenginliği sembolize eden daha kaliteli ürünler alın.
Yüksek fiyatlı eşyalara sıcak bakmıyorsanız bu fikrinizi değiştirme zamanı. Bu o ürünlerin ne olduğuyla ilgili değil, onların değeri, fikri ve markası ile ilgili. Siz bir zenginlik sembolü alıyorsunuz. Bu eşyalara sıcak bakmıyorsanız, onlar sizin için hiçbir zaman alınabilir olmazlar.
7. Bereket titreşimine geçin
Titreşiminizi yükseltin ki bereketle aynı titreşimde olabilin. Yalnızca pozitif şeylere ve bereket sembollerine odaklanın, olumlu konuşun ve hiçbir zaman nefret, kıskançlık, güçsüzlük gibi düşüncelerin içine girmeyin, çünkü bunlar negatif görüntüleri hayatınıza çekerler.
8. Para konusunda kendinizi iyi hissedin
Birisi para konusunu gündeme getirdiğinde, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Duymaya istekli misiniz, hevesli misiniz, heyecanlı mısınız? Ya da korku, endişe, kafa karışıklığı ve acizlik mi hissediyorsunuz? Bunlar finansal çekim noktanızı gösteren çok farklı titreşimlerdir.
“Kara gün” için para biriktirmemelisiniz çünkü böyle yaparak paraya doğru çok negatif (korku ve acizlik içeren) enerji yönlendirirsiniz. Bunun yerine parayı fırsatlar için bir kenara ayırın. Böylece yeni fırsatlara açık olursunuz ve onları almaya hazır olduğunuz için onlar da size daha çabuk ulaşırlar.
Paraya daha saygılı ve pozitif bir tutum içinde olmaya çalışın, böylece kısa zamanda hayatınıza para akışını yaratmaya başlayacaksınız. Paraya böyle bir tutum içinde olmak size zor geliyorsa; bu durum, konu hakkında hâlâ engelleyen bazı inançlara sahip olduğunuzu gösterir. Bu tarz inançları bulmak ve yok etmek için bu yazıdaki ilk maddeyi yeniden gözden geçirin.
9. Paraya saygıyla davranın
Yolda yerde para görürseniz alın, parayı cüzdanınıza özenle yerleştirin, parayı çantanıza veya cebinize tıkıştırmayın. Paraya saygılı olun ve böylece para sizi izlesin.
Faturalarınızı zamanında ödeyin. Borç aldığınız parayı ödemezseniz, bundan dolayı başka para alamazsınız. Parayı bir yerlerde saklarsanız, bu sahip olacağınız tüm para olur.
Parayı sevgi, mutluluk ve inançla verirseniz, o zaman para akışını açarsınız.
10. Para bağışlayın
Yardım kuruluşlarına, ihtiyacı olanlara ve iyiliğe vesile olacak şeylere para verin. Bu para size on katıyla geri döner. Bu evrensel bir kuraldır.
Paraya ve hayatınızdaki diğer iyi şeylere şükredin çünkü ne kadar şükür içinde olursanız doğası aynı olan şeyler hayatınıza akmaya başlar.
11. Sabırlı olun
Bereket sürecinin tadını çıkarın çünkü yakında zengin olacaksınız. Ancak hâlâ paranızın olmadığının kanıtlarına bakar durursanız emin olun ki para hayatınıza daha yavaş akacak.
Henüz hiç kanıtı olmasa bile, paranın hayatınıza akacağına dair inançlı olun. Paranın yokluğunu gözardı edin ve tüm enerjinizi paranın geldiğine dair inancınıza odaklayın – ve gelir.
Sonuç
Bu para akışını sağlayacak 11 teknik, finansal olarak daha büyük bolluk içinde olmanıza yardım edecek. Bütün teknikleri veya aklınıza yatanları deneyebilirsiniz. İnanç ve heyecanla uygularsanız muhakkak işe yararlar.
Ancak negatif bir tutumla uygulamaya başlarsanız, işe yaramaz çünkü negatif enerji bu tekniklerin faydalarıyla uyumlu değildir.
O yüzden, bu adımlar üzerinde güvenle ve pozitif olarak çalışın ve kısa zamanda gelen paranın tadını çıkarın.
Çeviri: Hakan Arabacıoğlu