2018 yeni yıl dileğim herkese

IMG_4391
Başucunda teklemeyen bir saat, bilincinde keskin bir ışık ve ruhunda bir battaniye dursun.
Yerde hep, seni istediğin yere götürecek bir çift terlik olsun.
Karanlığın kısa sürsün, ılık olsun. Tünel olmuş olsun, aydınlığa çıksın.
Güneş her gün doğudan gelip, gözüne girsin. Girsin ki, seni yeni bir şeye uyandırsın.
Her gece, içinde güzel masallar dolansın. Sustuklarında gözlerin kapansın. Dudağına bir tebessüm yapışsın.
Duvarda, başkalarına, sahip olduklarından daha fazlasını vermek için, bir plan asılsın. Her şey ona göre yürüsün.
Lavabodan aksın gitsin kıskançlık, endişe, haset, kibir ve kin. O asitler ki, borulardan lağıma doğru yollandıklarında, bütün tıkanıklıklar açılır.
Korkuların, tüllerini havalandıran rüzgar olsun. Korkmayan yok, korkuyla yelken açan az. Bırak, odana girsinler.
Hiç aramadıklarını çaldıracağın, kalp kazanarak kapatacağın bir telefon dursun masada. Ve bir liste önünde. Kısalsın bitsin. Kendi üzerini çizmen yeterli.
Sana hep ilk hoşgeldini ve en son hoşçakalı diyecek olan, ayaklarının altında duran o paspasın, en değerli varlığın olduğunu unutma. O paspas ki, çamurunu siler ve içeri buyur eder. En yakınındır o, hergün kıymetini bilerek bas ona.
Odanı hep havalandır, kapısını hep açık tut ve perdeleri kapatma. Hava nasılsa kapanıcak arada. O zaman da tüneli hatırlarsın.
Bu dönüşün kutlanmaya değer olsun. Zilini sürprizler çalsın.
Bu dilekleri okuyan isterse, bunları bana da dilesin. Bu hanede tek kuralı bu olsun.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İstediğiniz Her Şeyi Gerçek Kılmanızı Sağlayacak Yegâne Kavram: Çekim Yasası

cekim-yasasi-filoji-com[1]

 

Çekim yasasını daha önce hiç duymayanlar için kısaca özetlemek gerekirse, herhangi bir isteğinizi zihninizde canladırdıktan ve o isteğin gerçekleşme halini detaylıca, derinlemesine düşündükten sonra o isteğin gerçeğe dönüşme fenomeni olarak adlandırabiliriz. Aslında işin temelinde yatan şey, evrendeki her şeyin frekanslar aracılığıyla birbiriyle iletişim halinde olduğu inancıdır. Bu temele dayanarak, kişi eğer düşünceleri aracılığıyla kendini hayalini kurduğu gerçeklik ile aynı frekansa sokabilirse, o isteğe kavuşacaktır.

Bu kavramla karşılaşan birçok kişi ilk başta bunu saçma ve hatta komik bulmakta. Ancak bugün birçok işadamı, oyuncu, sporcu, politikacı ve birçok zengin ismin çekim yasasını kullanarak bulundukları pozisyona geldikleri bilinen bir gerçek. Kısa bir Youtube aramasıyla kendi ağızlarıyla çekim yasısını kullandıklarını söyleyen birçok ünlü isimle karşılacaksınız. Yani altında yatan sebebi bilimsel olarak açıklayamasakta, çekim yasası var ve çalışıyor.

Çekim yasası ile ilgili bugüne kadar yüzlerce kitap yazıldı, onlarca kişisel gelişim uzmanı bu konu ile alakalı konuşma ve seminer düzenledi… Ancak işin aslı çekim yasası karmaşıklıktan uzak oldukça basit bir temele dayanıyor: “Birşeyi iste ve onun için çalış.” Çekim yasası ile ilgili yanlış bilinen noktalardan en kritiği budur. Bazı kişisel gelişim uzmanlarının söylediğinin aksine bir isteği düşledikten sonra, yan gelip yatamazsınız! İsteğinizi gerçek kılmak için hareket etmelisiniz. Buna kısaca akış içerisinde olmak denmekte.

Eğer sizde çekim yasasını aktif bir şekilde kullanmayı düşünüyorsanız, basit ve kısa bir biçimde hazırlanmış ancak oldukça etkili olan bu 11 maddelik listeye mutlaka göz gezdirin;
1. Yazın
Geçmişte istediğiniz ve gerçek olmuş bir şeyi yazmakla başlayın. ‘’Bunun için minnettarım’’ veya ‘’Artık bu bende var’’ gibi. Ardından şuan ki isteğinizi düşleyin ve ‘’Bana yaklaşan bu şey için mutluyum ve geldi.’’ gibi, olumlayıcı bir cümle yazın. Cümleleriniz size özgüdür. Ancak gelecek için isteğiniz dileğiniz ile geçmişte istediğiniz ve gerçek olmuş şeyi aynı kağıda yazmanızın sebebini iyi anlamalısınız. Bunun sebebi, gelecek için istenen şeyi de, gerçeklik frekansına sokmaktır. Yani dileğiniz daha gerçekleşmeden, gerçekleşmiş gibi şükretmelisiniz.

2. Spesifik Olun
İstediğiniz şeyin detaylarını tutun ve onu gerçekten zihninizde görün. Zihninizde kısa filmler oynatarak o anı gerçekten yaşayın. Bu hayal sekanslarının oldukça faydalı olduğunu unutmayın.
3. Küçük adımlarla ilerleyin
Çekim yasasını duymuş, denemiş ancak sonuç alamamış insanların en çok hata yaptığı adım burasıdır. Örneği maaşınız 5 bin TL iken, ayda 50 bin TL kazandığınız bir gerçeklik hayal ederseniz bu dileğiniz tabi ki, kısa vadede gerçekleşmeyecektir. Yine aynı örnekten ilerlemek gerekirse, maaşınızda makul bir artış olacağını hayal etmelisiniz. Bu miktarı mantık çerçevesinde belirleyin. Bu şekilde düşlemeye başladığınızda beklediğiniz değişimin gerçekleşeceğine emin olabilirsiniz.

4. Akışa ters isteklerde bulunmayın
Evrenin doğal bir akışı vardır. Olması gerekenler ve olmaması gerekenler kutsal bir dizge ile bellidir. İsteklerimizi düşlerken bu akışa ters düşmek bizi sadece hayal kırıklığına uğratır. Örneğin, çok beğendiğiniz Hollywood starı ile evleneceğinizi hayal edip evrenden bunu dilemek akışa tamamıyla ters bir istektir ve gerçekleşmeyecektir. Kendi gerçekliğiniz dahilinde bulunan ihtimaller üzerinden isteklerini ilerletirseniz, isteklerinizi gerçek kılma potansiyeliniz oldukça yüksektir.
5. Gerçekten istediğinizden emin olun
O şeyi gerçekten istediğinizden ve onun sizin için olduğundan emin olun. Diğer insanların sizin için istediklerini düşünmeyin, kalbinizin derinliklerinde o şeyi hissetmiyorsanız gerçekleşmeyecektir. Çünkü evren enerjinizle eşleşir ve enerji asla yalan söylemez.

 

6. İnanın
İsteğiniz inanç sisteminizle eşleşmek zorundadır. İşte bu en önemli adımdır çünkü bu çekim yasasının eşleşeceği şeydir. Bir şey istediğinizi düşünüyorsanız ancak istediğiniz şeyi kalbinizin derinliklerinde hissedemiyor, tereddüt ediyor ve gerçekleşmeyeceğini düşünüyorsanız işte bu tam da alacağınız sonuçtur. Bu şeyi ne kadar derinden istiyorsunuz? Bunun gerçekleşeceğine inanıyor musunuz? İnanç sisteminiz güçlenene kadar küçük küçük başlayın ve onu inşa etmeye devam edin.
7. Onaylayın
İsteğinizi onaylayan ve güçlendiren kendinize has pozitif ifadeler ortaya çıkarın. Her ne zaman aklınızda bir şüphe olursa veya tereddüde düşerseniz zihninizi bu pozitif ifadelerle doldurun.

8. Rahatlayın
Rahatlayın ve istediğiniz şey size doğru geliyormuş gibi davranın. İstediğiniz şeyin olması için ne kadar çok yalvarırsanız ve mutsuz olursanız o kadar çok onu bir gerçeklik olarak zihninizde canlandıramazsınız. Bir dilek uğrunda çalışmak ayrı şey, onun için yalvarmak ayrı şeydir. İstediğiniz şeyi görün, inanın ve size yaklaştığını hissedin ve üzerinizdeki negatif düşünceleri bırakın. Unutmayın, o istek zaten sizin. Tek yapmanız gereken ona doğru ilerlemek, yalvarmak değil!
9. Şükredin
Şu anda sahip olduğunuz her şey için şükredin. Çekim yasası şükrettiğiniz her şeyi size getirmeye devam edecektir. Şükür mucizeleri mıknatıs gibi çeker…

10. İstediğiniz şeyi zihninizde görün
İstediklerinizin ve rüyalarınızın gerçekleştiğini zihninizde bir film gibi canlandırın ve görün. Ve onları en ufak bir şüphe dahi duymadan ilk başta zihninizde canlandırın. Sonuçları görün ve hayal gücünüzün koşmasına izin verin.
11. İlham alın
Bir şeyler yapmak için rastgele ilhamlar almaya ve etrafınızdan rastgele iyi hisler elde etmeye başlayın. Ne zaman büyük bir dürtü, ilham veya bir düşünce alırsanız, hemen ona göre hareket edin. İstediğiniz zaman daima cevap alırsınız. Çünkü evren sizi hep destekliyor, size rehberlik ediyor ve hayatınızda istediğiniz her şeyi elde etmenizi istiyor.

 

Paulo Coelho’nun, Simyacı kitabındaki yaşlı kralın dediği gibi; “Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.”

http://filoji.com/istediginiz-her-seyi-gercek-kilmanizi-saglayacak-yegane-kavram-cekim-yasasi/

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor, Masumi Toyotome . “Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor..

25289435_1974919086161495_5958612271118397094_n[1]

 

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor, Masumi Toyotome . “Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor.. Sonra anlatmaya başlıyor :
“Sevgi üç türlüdür !..”
1-Birincisinin adı “Eğer” türü sevgi!..
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome “En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor. Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi.. “Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar. “Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı birşey kazanmaktır.”
Yazara göre evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. Ve malesef en saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor. Fakat aslında insanlar “Eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler…
2-İkinci türe geçiyoruz. “Çünkü” türü sevgi.

Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
“Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey başardığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.” Örnek mi?..
“Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin/yakışıklısın!” “Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..” “Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..”
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.
Ama derin düşünürseniz, bu türün, “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana… İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.
Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen güzel kıza içerler. Üstü açık BMW’si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. “O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor, yazar. ” ‘Çünkü’ türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz” diyor.
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.
Birincisi; “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu. Tüm insanların en az iki yönü vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği… “İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse” korkusu buradan doğar.
İkincisi de; “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..” endişesidir. Japonya’da bir kuru temizleyicide çalışan dünya güzeli bir kızın yüzü patlayan kazan yüzünden parçalanmış. Kız fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, onu artık ziyarete bile gitmemişler… Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Ve kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.
Japon yazar “Toplumlardaki sevgilerin çoğu “Çünkü” türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür” diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne ?
Ve işte sevgilerin en gerçeği!.. Nedir peki, gerçek sevgi.. Asıl sevgi.. En güzel sevgi ?..
3-“Üçüncü tür sevgi, ‘Rağmen’ diye adlandırdığım türdür” diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için, “Eğer” türü sevgiden farklıdır bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını temel olarak almadığından, ‘Çünkü’ türü sevgi de değildir bu. Bu üçüncü tür sevgide, insan “birşey olduğu için” değil, “birşey olmasına rağmen” sevilir. Güzelliğe bakar mısınız? ‘Rağmen’ türü sevgi!
Esmeralda, Qusimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına “rağmen” sever. Yakışıklı ve zengin delikanlı da Esmeralda’ya çingene olmasına “rağmen” tapar ! Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara ‘rağmen’ sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..”
Burada insanın, iyi, çekici, basarılı ya da zengin bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen”, olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor kişi. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar “Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur” diyor. “Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.” “Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ‘Rağmen’ türü sevgiyi şu anda yaşıyor olmanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.”
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome: “Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak ve mutlu edecek bu sevgiyi bulmak çok zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var ve başkalarına verecek kadar fazlası kimsede yok…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.

Sezgin Kaymaz - Bakele[1]

” Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.
Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
“Sen yorulma, ineği ben sağarım.”
Gider sağardı.
“Su vereyim mi Bakele?”
Verirdi.
Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi Bakele’nin elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.”
Yakardı.
Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
“Sen niye okumuyosun dede?”
“İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek öldürülmez, kelebeğin kanadına dokunulmazdı.
Öğrenirdim.
Bakele macirdi.
“Macir ne demek dede?”
“Göçmen demek oğlum.”
“Göçmen ne demek?”
Başka memleketten gelmiş insan demekti.
Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.
Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı kitapları kendim okumayı öğreniyordum.
Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.
Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.”
Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğurur da getirirdi hem.
“Semiha çay koy.” Derdi babam.
Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırtacaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.
Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geldi gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, kim rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
Ne edecekti dedem?
Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüzde düştü, annem ağlar, babam ağlar; köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.
Vesile?
“Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedemin eteğine.
“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?”
Anlattı.
“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.
İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim…” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem….
Günaydınlar..
Mutlu bir gün/günler geçirmeniz dileğiyle….

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

2018’e Dolunayda Gireceğiz… Fazlalıklardan, Yüklerden, Seni Üzenlerden Kurtulma Zamanı…

25395795_1292535177518915_4425657902497407263_n1[1]

 

İstediği olmadığında karakter değiştirenden,
Aramadığın sürece aramayandan,
İşi düşmedikçe tanımayandan,
İşi bittiğinde yanında durmayandan,
Devamlı kendini anlatandan,
Kişiliğiyle değil, etiketiyle konuşandan,
Anasını babasını tanımayandan,
Kendisini vazgeçilmez sanandan,
Değer görmek için yalakalık yapandan,
Menfaati için susandan,
Kul hakkı yiyip adalet diye bağıranlardan,
Seni seviyorum deyip, kaşı gözü oynayandan,
Ruha değil, bedene değer verenlerden,
Şahsiyete değil, cinsiyete değer verenlerden
Güçlülerin gölgesine girip, zayıflıklarını örtenlerden,
İlgi toplamak için kendini küçük düşürenlerden
Yalnız kalma pahasına olsa da,
TEK TEK KURTULUN…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Her sabah sevinçle uyan… Daima ileriye bakarak…

img-aNfXNO[1]

Belki bu yıl çok şeye kızdın…
delirdin…
kırdın…
Belki kendinden ödün verdin…
savaştın…
tek kaldın…
Belki aşık oldun…
belki sevildin…
belki terk edildin…
Belki aldatıldın, belki istenilmedin…
kim bilir …
Belki çok para kaybettin…
belki işinden oldun…
Belki “ne yapıyorum ben yaa” cümlesini ard arda kurdun…
Her ne yaptıysan yaptın…
HER NE OLDUYSA BİTTİ… bitti…
Onlar senin bir üst kata çıkman için yaşaman gerekenlerdi, bırakman gerekenlerdi, o kadar…
bu çok güzel bir yıl olsun tamam mı? …
buna sen de gayret et!….
KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞMANIN ZAMANI ŞİMDİ!..
YENİDEN BAŞLA HERŞEYE…
gülmekten yanakların çatlasın..
paranı koyacak cüzdan bulama…
bankalar “yatırım” hesabın için telefonlarda kalsın…
sağlık bedeninden aksın…
aşk kalbini patlatsın…
sen ışıl ışıl ol, herkes peşinde dolaşsın…
başarıların dillerde dolaşsın…..
yastığa koyduğun kafanda “huzura” daha fazla yer kalsın….
ve her gece “iyi ki bunları yaptım,”
“iyi ki bunları yaşadım” diyerek uyu…
yaşadıklarından ne öğrendiğini fark ederek…
büyüyerek…
yaşadığın herşeyden ve herkesten özgürleşerek…
YALNIZCA kendin olarak…
kendin için yaşayarak…
Her sabah sevinçle uyan…
daima ileriye bakarak…
❤ ışık

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Geçen yılda Geçen yılı Yaşadınız mı?

imagesG8LRCA3A

Geçen yılda
Geçen yılı
Yaşadınız mı?
Bu yılı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu?
Ya siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimenlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın bunlar gibi birçok “küçük şey”e bağlı olduğunu
Hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün.
Yayılın çimenlerin üzerine,
Acele edin.
Er ya da geç
Çimenler yayılacak üzerinize.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Arınma Suyu – Arınmak için Cevher İksiri

21588_207370479602627_3877898702557880931_n[1]
Bu oldukça yalın ve basittir. Cevher iksiri yapımı da denir bu yönteme. İhtiyacınız olan bir litrelik su ve bir adet kuvars kristali.
1- Öncelikle bir kuvars satın alın veya elinizde olanı kullanabilirsiniz. Soğuk akan suda 10 dakika veya tuzlu su içerisinde 1 gün bekletmek suretiyle kristalinizi arındırdın.
2- Ardından kristali programlamak için hafif bir meditasyon yapın. Kristali elinize alın, onunla temasa geçin, enerjisiyle birleşin ve onu arınma taşı yapmak için programlayın. “Bana arınma için yardımcı ol, sularımı arınmanın enerjisiyle kutsa” diyerek kristalinizi arındırıcı ışıkla doldurun ve bu ışıkla parladığını imgeleyin.
3- Temiz bir kap alın (mümkünse cam, kesinlikle metal olmamalı ) ve temizleyin. Bu camdan bir kavanozda olabilir. Tercihen bir litrelik yapın.
4- İçerisine temiz içilebilir (doğal kaynak suyu) su koyun. Ve içerisine kuvars kristalinizi atın. Ardından Ellerinizi suyun üzerine koyarak kuvarsın tesiriyle ve sizde ışığı taç çakradan çekerek suyunuzu yükleyin. Suyun bembeyaz ışıkla parladığını imgeleyin ve suya “sesli” bir şekilde emir vererek yükleyin. “seni kuvarsla ve ışıkla yüklüyorum ve kutsuyorum. Bana arındırma getir.” İsterseniz kavanozun üzerine “arınma” yazan bir etiket yapıştırabilirsiniz.
5- Bu işlemleri yaptıktan sonra güneş ışığına çıkarın ve sabahtan güneş kapanana kadar açık havada güneş ışığında suyunuzu bırakın. Güneş ışığı ile yüklenmesi önemlidir. Suyun ağzını toz kaçmaması için kapatmayı unutmayın. Güneş ışığına çıkardığınızda kavanoza sert bir cisimle 10 kere vurun ve titreştirin. Bu titreşim suyun enerjisini yükseltecektir.
6- Günün sonunda suyunuzu içerin alın ve buzdolabına kaldırın. 7 gün boyunca her gün bu sudan içeceksiniz. Su bitene kadar kuvars kristalini çıkarmayın.
Alıntı

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

%100 DÜŞÜNCE GÜCÜ VE İLGİNÇ BİR TEST

peri[1]
Bir düşünsenize, insanoğlu tüm islerini tek parmakla yapıyor olsa idi, o zaman 10 parmakla donatılmış olarak doğmazdık. Eğer beyin hücrelerimizin sadece %10′u mutlu, seviyeli bir yaşantı sürdürmeye yetse idi, kafamız tam 10 kati daha fazla hücre ile dolu olmazdı. Aslında, insanoğlu dünyada beyin kapasitesinin % 100′ünü kullanmayan tek varlıktır. İnsanoğlu ayni zamanda, beraber yasadığı diğer canlılar ile sürekli uyumsuzluk halindeki tek varlıktır.
Yunuslar da benzer bir beyin ile donatılmışlardır, ancak onlar beyin kapasitelerinin tümünü kullanarak yaşamlarını akilli, eğlence sever, çevreleri ile uyumlu varlıklar olarak devam ettirmektedirler. İnsanların da daha fazla beyin kapasitesinin kullanımı ile daha mutlu, daha uyumlu bir yasam sürebileceğini söylemek yanlış olmaz. Siz hiç, beyninin % 100′ünü kullanan birisinin suç, savaş, açlık, salgın hastalık, ön yargı ve çevre katliamı ortamlarında olabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Başka bir deyişle, bizler de ayni diğer canlılar gibi mükemmel yaratılmışız; ancak, onlar gibi tüm potansiyelimizi kullanamıyoruz. Neden? Belki, bizler diğer canlılar gibi enerji kaynağına nasıl bağlanacağımızı artik bilemiyoruz ya da kendi özgür irademizi kullanma konusu umurumuzda değil. Belki de özgür irade, sadece bedeninin tepkilerine cevap veren % 10 kullanımlı insanlar için çok karmaşık bir ifade.

Bu potansiyelin kullanılmamasının nedeni ne olursa olsun, burada da kullanmazsan kaybedersin gerçeği ortaya çıkmakta ve normal bir insan yanlış kullanım veya kullanıl-mama yüzünden günde 100.000 beyin hücresini kaybetmektedir. Bu potansiyel değerlendirilmedikçe de, kişinin durumu zamanla daha kötüye gitmektedir. Sizce neden Alzheimer, Parkinson gibi hastalıkların oranı dünyanın doğum oranı ile ayni oranda büyümektedir. Peki, çözüm ne?
Gerçekten de beynimizin tam kapasitesini kullanabilir, bu sayede yasam kalitemizi yükseltebilir miyiz? Tabii ki yapabiliriz. Hafıza kaybına uğramak yerine hafıza sihirbazı, en basit problemlerden bunalan kişi yerine yaratıcı bir dahi, mutluluktan uzak, tekdüze yasam tarzı yerine diğer canlılar ile tam ve değişken bir uyum içerisinde olmayı öğrenebiliriz.
Aslında yaşam düşündüğümüzden daha zor. Parasızlık, kötü geçen çocukluk ya da çevremizdeki diğer insanlar, dış etken olarak insanin kişiliğini etkiler. Ama tüm olumsuzluklara rağmen, kötü başlangıç yapıp sonra da istikrarlı, mutlu bir yasam kuran insanlar da vardır. Bu kişiler, kendini yetiştirmenin ve sürekli geliştirmenin faydalarını fark etmiş, öğrenmiş insanlardır. Kişi, kendini tanıma sürecini geliştirdikçe, aslında içinde bulunduğu konumu veya durumu ile ilgili gerçeğin, tamamen kendi bilinçli, içgüdüsel veya tepkisel seçimlerinden kaynaklandığı fark eder.
Aklın ve vücudun tam ve doğru kullanımı ile kişinin kendini daha iyi hissetmesi, dolayısı ile ruhsal gelişimi, daha bilinçli bir yasam tarzı seçmesini sağlar.
Birçok insan tekdüze günlük hayata takılmakta, sadece tepkisel davranışlar sergilemekte böylelikle çevresindeki birçok olasılıkları ve seçenekleri görememektedir. %100 beyninizi harekete geçirmek için aşağıdaki beyin jimnastiği testini yedi gün boyunca deneyin ve bu kısa süre içerisinde ne kadar yol aldığınızı görün.

Testteki her bölüm beyninizin baksa bir bölgesini çalıştırmaktadır.
1. Vücudunuzu değişik yeni yöntemler ile sınayın. Normalde hangi elinizi kullanıyorsanız bir günlüğüne saçınızı taramak, dişlerinizi fırçalamak, çayınızı karıştırmak gibi basit işlemlerde elinizi değiştirin. Gözünüzü kapatın ve eşyaları hissederek odanızın içinde dolasın. Sesleri dinleyin, çevredeki kokuları duymaya çalısın. Yere düsen eşyaları ayağınız ile almaya çalısın, kapıyı, buzdolabını ayağınız ile kapatın. Okuduğunuz kitaptan bir sayfayı yan tutarak, bir sayfayı da ters tutarak okumaya çalısın.
2. Normalde sorgulayıp, eleştireceğiniz bir kişi hakkında onu onurlandıracak bir iltifat bulmaya çalısın. Kişi hakkındaki yargınızı sorgulayıp, kendinizi onun yerine koyup durumu tekrar gözden geçirin.
3. Buzdolabınızı açıp, birkaç saniye içindekileri gözden geçirin. Kapatıp içinizden tekrarlayın. Ayni şeyi bir oda içindeki eşyalarda, bir mağaza vitrinindeki kostümlerde, duvarda asili detaylı bir resimde deneyin. Adetleri, büyüklükleri, renkleri hatırlamaya çalısın.
4. Her gün beş dakika kendinizi başka bir insan yerine koyun. Sizin su anda olduğunuz durumda o kişinin neler hissedebileceğini, neler düşünebileceğini hayal edin.
5. Kendinizi moralsiz veya keyifsiz hissettiğinizde, hayatta en çok istediğiniz şeyin ne olduğunu hatırlayıp, başarılı olmanız için ne yapmanız gerektiğini tekrarlayın. Ne zaman negatif bir düşünceye kapılırsanız, kafanızda yarattığımız bu küçük pozitif filmi tekrarlayın.
6. Gün içerisinde her saat başı, birkaç saniye için önceki saat içerisinde ne olduğunu düşünün. Günün sonunda, tüm günün bir değerlendirmesini yapın. Hatırlayamadığınız küçük parçalar sizin gün içerisindeki çok fazla bilinçli olmadığınız dakikaları gösterir.
7. Günlük hayatınıza adaptasyon ve esneklik kazandırmak için her gün farklı bir şey yapın. Alışverişinizi değişik dükkândan yapın. Eve geliş yolunuzu değiştirin. Evde ekmek veya kek pişirin. Farklı bir spor yapın. Kendinizi yeni bir komsuya tanıtın.
Her gün ayni şeylerin yapılması beynin hep ayni bölümlerinin kullanılmasına, diğer bölümlerin körelmesine yol açar. Unutmayın çeşitli, farklı uyarımlar, beyin kapasitesinin kullanımı için en önemli anahtardır. Ayni zamanda sizi yoran, sizi zorlayan, rahatsız eden alışkanlıklarınızı bırakmanızı da kolaylaştırır.
İstediğiniz rüyayı görmeyi veya uyandığınızda gördüğünüz rüyayı hatırlamayı istemez misiniz?

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Simdiye dek zorladigimiz kapıları belki açacağız belki de yanlış kapının önünde beklediğimizi fark edecegiz.Hepimize hayırlı olsun

26112385_1056800161128407_5113837705650025281_n[1]

1971 sonu ve 1972 doğumlular ya da natal haritasında 29 drc başak, 0 ila 1 drc Terazide Plüton ‘u olanlara diyecek sözüm var. 😊 Transit Satürn oğlak burcuna geçti artık ve ciddi bir yapılanma dönemi içindesiniz. Yıkılanlari toplama,kararlı bir şekilde yaşama yeni bir yön verme zamanı şimdi.
Koç Noktasından giriş yapan Satürn üstelik de natal Plüton ile de birlikte çalışınca, toplumsal anlamda ortaya kalıcı işler koymak için müthiş bir enerjiyi ortaya çıkartacak. Bu gücü yıkıcı, acımasızca ve amaçsız bir şekilde de kullanabilir; herkesin nefretini kazanabilirsiniz ya da bu muazzam gücü yapılandırıp, şimdiye dek yapamadığınız şeyleri gerçekleştirmek için sıçrama tahtası olarak da kullanabilirsiniz. Seçim sizin , seçim bizim 😊 Hayatin içindeki ve asıl ruhun derinliklerindeki yabani otları ayıklama zamanı…Simdiye dek zorladigimiz kapıları belki açacağız belki de yanlış kapının önünde beklediğimizi fark edecegiz.Hepimize hayırlı olsun

Kaynak: Hülya Değer Facebook Sayfası

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ruhunun Güzelliği Hareketlerine Yansımış Olan İnsanların 7 Ortak Özelliği

woman-591576_640[1]

 

1. Dürüsttürler ancak kalp kırmamak için ve gönül yapmak için yalan da söylerler. Günümüzün menfaate dayalı, yüzeysel ve genel geçer ilişkilerini anlamlandıramadıkları için topluma adapte olamayıp yalnız kalabilirler.
2. Sabırlıdırlar, fevri değillerdir, gözlerinin içi güler, karşılarına çıkan ruhsuz insanları dahi “acaba” diyerek anlamaya çalışır, kendisinden daha kötü durumda olanlara yukarıdan bakmazlar.
3. İnsanları kırmamak için kendilerinden cok baskalarini onemseyebilirler. Ancak onemsedikleri insanlar tarafindan hor kullanılır, kırılırlar. Ama yine de bu huylarından vazgeçemezler.
4. Özür dilemekten gocunmazlar. Önyargılı değillerdir. Yaptıkları iyilikleri şova dönüştürmezler ve bunu yapan insanlardan hiç hazetmezleler. Bir şeylerini paylaşırken içleri gitmez…
5. Hayvan, çiçek ve doğayı severler. Hatta öyle ki korktukları hayvanları bile gözetirler, acı çekmelerine üzülürler. Çevrelerine saygılıdırlar. Yerde gördüğü çöpü alıp çöpe atan insanlar hep bu gruptadır.
6. İkram ederler. Ellerine bir yiyecek geçtiğinde mutlaka size de uzatır almanız için ısrar ederler. Çikolatasını bölüp uzatan, ekmeğini ikiye bölüp önünüze koyan insanlar hep bu gruptadırlar.
7. Masadaki son lokmayı almamak için kırk takla atan insanlar da bu gruptadır. Yemek isteseler dahi tabağı sofradakilere “Hadi şunu ye!” diye ısrar içinde uzatırlar. Sadece kendilerini, kendi durumları değil çevresindeki sevdiklerinin iyi olması, doymuş olması, halllerinin yerinde olması onlar için önemlidir.
Ek olarak;
Kırılmaları… Ancak kırıldıkları halde, yine de onları kıran kişinin iyiliğini düşünmeleri, nasıl olduklarını içten içe merak etmeleri ve onların zarar görmemesini dilemeleri…
http://filoji.com/ruhunun-guzelligi-hareketlerine-yansimis-insanlarin-7-ortak-ozelligi/

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Ruhunun Güzelliği Hareketlerine Yansımış Olan İnsanların 7 Ortak Özelliği

 

1. Dürüsttürler ancak kalp kırmamak için ve gönül yapmak için yalan da söylerler. Günümüzün menfaate dayalı, yüzeysel ve genel geçer ilişkilerini anlamlandıramadıkları için topluma adapte olamayıp yalnız kalabilirler.

2. Sabırlıdırlar, fevri değillerdir, gözlerinin içi güler, karşılarına çıkan ruhsuz insanları dahi “acaba” diyerek anlamaya çalışır, kendisinden daha kötü durumda olanlara yukarıdan bakmazlar.

3. İnsanları kırmamak için kendilerinden cok baskalarini onemseyebilirler. Ancak onemsedikleri insanlar tarafindan hor kullanılır, kırılırlar. Ama yine de bu huylarından vazgeçemezler.

4. Özür dilemekten gocunmazlar. Önyargılı değillerdir. Yaptıkları iyilikleri şova dönüştürmezler ve bunu yapan insanlardan hiç hazetmezleler. Bir şeylerini paylaşırken içleri gitmez…

5. Hayvan, çiçek ve doğayı severler. Hatta öyle ki korktukları hayvanları bile gözetirler, acı çekmelerine üzülürler. Çevrelerine saygılıdırlar. Yerde gördüğü çöpü alıp çöpe atan insanlar hep bu gruptadır.

6. İkram ederler. Ellerine bir yiyecek geçtiğinde mutlaka size de uzatır almanız için ısrar ederler. Çikolatasını bölüp uzatan, ekmeğini ikiye bölüp önünüze koyan insanlar hep bu gruptadırlar.

7. Masadaki son lokmayı almamak için kırk takla atan insanlar da bu gruptadır. Yemek isteseler dahi tabağı sofradakilere “Hadi şunu ye!” diye ısrar içinde uzatırlar. Sadece kendilerini, kendi durumları değil çevresindeki sevdiklerinin iyi olması, doymuş olması, halllerinin yerinde olması onlar için önemlidir.

Ek olarak;

Kırılmaları… Ancak kırıldıkları halde, yine de onları kıran kişinin iyiliğini düşünmeleri, nasıl olduklarını içten içe merak etmeleri ve onların zarar görmemesini dilemeleri…

http://filoji.com/ruhunun-guzelligi-hareketlerine-yansimis-insanlarin-7-ortak-ozelligi/

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

HER ZAMAN YALNIZSIN…

wp-mevlana-003-680x450[1]

 

HER ZAMAN YALNIZSIN…
Anlatılanlara göre bir gün Mevlana, Şems-i Tebrizi’yi evine davet eder. Şems, Celalettin Rumi’nin evine gider ve ev sahibinin ikramını gördükten sonra ona sorar:
– Benim için şarap hazırladın mı?
Mevlana hayret içerisinde sorar:
– Meğer sen şarap içiyorsun, öyle mi?
Şems cevap verir:
– Evet.
Mevlana:
– Bunu bilmiyordum.
– Mademki öğrendin bana şarap ikram et.
– Bu gece vakti şarabı nereden bulabilirim?
– Hizmetçilerinden birine söyle gidip alsın.
– Bu iş yüzünden Tanrı’nın karşısında şeref ve haysiyetim beş paralık olur.
– O zaman, git kendin al.
– Bu şehirde beni herkes tanır. Ecnebi mahallesine gidip nasıl şarap alabilirim ki?
– Eğer bana saygın varsa benim rahatım için bunu yapmalısın. Çünkü ben geceleri şarapsız ne yemek yiyebilir, ne konuşabilir, ne de uyuyabilirim.
Mevlana, Şems’e olan saygısından ötürü cübbesini omzuna atar, koltuğunun altına büyük bir şişe saklar ve ecnebi mahallesine doğru yola düşer.
Oraya varıncaya kadar kimse onun ecnebi mahallesine gittiğini düşünmez ama ulaştığında insanlar hayret içinde onu takip etmeye başlarlar ve Mevlana’nın bir meyhaneye girdiğini, bir şişe şarap aldığını ve onu sakladıktan sonra dışarı çıktığını görürler.
Henüz ecnebi mahallesinin dışına çıkmadan mahalle sakinlerinden Müslüman bir grup onu izlemeye başlar ve sayıları an be an çoğalır ta ki Mevlana’nın imamı olduğu herkesin arkasında namaz kıldığı caminin önüne gelinceye kadar.
Hal böyle iken kalabalığın içinde bulunan Mevlana’nın rakiplerinden birisi:
– Ey millet! Her gün arkasında durup namaz kıldığınız Şeyh Celaleddin ecnebi mahallesine gidip şarap aldı…
diye bağırdıktan sonra Mevlana’nın cübbesini çekip atar.
Milletin gözü şişededir.
Adam devam eder:
– Mümin olduğunu iddia eden, sizin inandığınız bu münafık şimdi şarap almış ve kendi evine götürüyor.
Sonra Celalettin-i Rumi’nin yüzüne tükürür.
Ve başına öyle bir vurur ki Mevlana’nın sarığı açılır ve boynuna dolanır.
Halk, bu sahneyi gördüğünde özellikle de Mevlana’nın sessizliği karşısında kesin olarak Mevlana’nın sahte takva elbisesi altında onları bir ömür boyu kandırmış oldukları kanaatine varır.
Sonuç olarak ona saldırmak için hazırlanırlar ve hatta öldürmeye niyetlenirler.
İşte tam o anda Şems birdenbire orada belirir ve haykırır:
– Ey hayasız insanlar, dini bütün bir insanı şarap içme töhmeti altında bırakmaya hiç utanmıyor musunuz? Gördüğünüz bu şişenin içinde sirke var. Zira her gün yemeğinde kullanıyor.
Mevlana’nın rakibi bağırır:
– Bu sirke değil, şarap.
Şems şişenin ağzını açar ve Mevlana’nın rakibi de dahil olmak üzere oradaki herkesin avuçlarına, şişenin içindeki sıvıdan biraz döker.
Mevlana’nın rakibi başını döverek Mevlana’nın ayaklarına kapanır ve halk da Mevlana’nın elini öpüp dağılır.
Sonra, Mevlana Şems’e sorar:
– Bu akşam beni niçin böyle bir facianın içine sürükledin ve rezil rüsva olmama izin verdin?
Şems der ki:
– UĞRUNA GURURLANDIĞIN ŞEYLERİN SERAPTAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY OLMADIĞINI ANLAMAN İÇİN.
Sen bir avuç sıradan insanın saygısının senin için ebedi bir sermaye olduğunu düşünüyordun ama gördün ki bir şişe şarap aldatmacasıyla hepsi yok olup gitti. Senin suratına tükürdüler, başına vurdular ve hatta seni neredeyse öldürüyorlardı. Senin sermayen işte bu kadardı ve bu gece bir anda nasıl yok olduğunu gördün. O halde öyle bir şeye tutun ki zamanın geçmesi ve olayların değişmesiyle yok olmasın.
Dünya bir HİÇ…
Ehl-i dünya bir HİÇ…
Ey HİÇ! Birleşme HİÇ’le bir HİÇ için…
Ölümden sonra geriye ne kalır, bilir misin?
AŞK’tır, MUHABBET’tir
Gerisi tamamen HİÇ.
Şems/ Mevlana

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…

siron[1]

 

 

BU DÜNYA DA NEFES ALMAYA BAŞLAYAN HER İNSAN ŞİRON YARASINI TADACAKTIR…
Hepimizin bu hayattan aldığı bir yarası vardır.İçerlerde biryerlerde kanayan,sızısı hiç bitmeyen ama şekil değiştiren ,canımızı yakan Şiron yaralarımız vardır…
Şiron uzun zamandır Retro hareketteydi,gölge yanlarıyla birlikte 12 Aralıkta düz seyrine başladı !
Buda ;”Acılarımızla ve şifalarımızla yüzleşme zamanı “demektir…
Şiron retro durumda iken Satürn ile kare (olumsuz)açıdaydı.Bu açı bize korkularımızla yüzleşme verdi ,kimileri işten çıkarıldı veya ayrıldı,kimilerinin ilişkileri bitti.Belkide ilerde bize acı verecek olayları bitirdi ,kopardı bu zorlayıcı açı,bizlerin bitiremediğini Satürn ve Şiron bizim için bitirdi,veya yine bu ikili bizlere yeni Pathesis (manevi acı)acıları yaşattı .Bu açı Satürn Oğlak burcuna geçişiyle kapandı ,fakat yaşanan bu olumsuz açının etkisi henüz bitmiş değil ,bu yüzden dikkat etmekte fayda var …
Yaralı Şifacı Chiron Retro iken bizleri sorguladı ve sınadı…
Herbirimizin ne kadar fedakar olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar merhametli olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar empati yapabildiği sorgulandı.
Herbirimizin paylaşmayı ne kadar başarabildiği sorgulandı.
Herbirimizin korkuyla,sınıflandırmakla değil de sevgiyle ve şefkatle ne kadar “BİR OLABİLDİĞİMİZ” sorgulandı.
Korkularımızla ,ne kadar kendimizi güvende hissettiğimizle ,duygusal ihtiyaçlarımızla sınandık…
Şiron haritalarımızda hangi evimiz de ise o alanlarda belki yaralar aldık,belki de başkalarına şifa olduk.Sınandık ve sorgulandık…
ŞİRON BİZE;” Yaralı olduğun her ne ise,canını yakan ne ise,diğerlerine o alanda şifa ver “ der…
KİMDİR BU ŞİRON?HİKAYESİ NEDİR DERSEK ;
Şiron mitolojide yarı at yarı insan olan ve de ölümsüz olan bir varlıktır.
Doğduğu andan itibaren büyük yarları vardır .Annesi ve babası onu aşk ve sevgi üstüne olan bir birleşmeden değil de ,hayvani duygularla yani tamamen içgüdüsel bir birliktelikten Dünya ya getirmiştir.Yarı at yarı insan olan bu varlığı gören annesi ondan tiksinmiş ve istememiştir.Terkedilen Şiron ne yazık ki ne annesini ne de babasını hiç tanımamıştır.Onu bulan Apollo büyütüp beslemiş dolayısıyla sevgiyi,şefkati üvey babası dediğimiz Apollo da bulmuştur.Aynı zaman da Apollo Şiron’un öğretmeni de olmuştur.Zamanla Şiron akıllı ve deneyimli biri olmuştur.Aynı zman da kahin,doktor,öğretmen ve müzisyende olmuştur.
Fakat tüm olumlu durumlara rağmen yüreğinde hissettiği derin yarayı hiç unutmayacaktır.Terkedilmişliğini,sevgisizliğini ve aşağılanma duygusunu atlatamayacaktır.
Şiron’un, fiziksel olarak yaralanmasına dair pek çok hikaye vardır ,ben size en bilinen hikayeyi anlatarak adının neden “YARALI ŞİFACI “olduğunu aktarmaya çalışacağım.
Santorlar tarafından düzenlenen yemekte kavga çıkar ve atılan oklardan biri Şiron’un bacağını yaralar.Tarifsiz acılar içinde olan Şiron ölümsüz olduğu için ölemiyordur.Kendi acısını dindirmek için uğraştıkça ,çareler aradıkça,ilaçlar melhemler buldukça başkalarını iyileştirmekte çok başarılı hale geliyordur.Tanrılardan yardım dileyerek kendisini ölümlü hale getirmelerini ister.Yer altına mahkum edilen başka bir Tanrıyla yer değiştirir ve acılarına son vererek ölümü tadar …Şiron acılarını ölümle dönüştürerek sızılarına son vermiştir…
Hepimiz birilerine yara ,birilerine de şifacı olmuşuzdur ya da olacağızdır.Şiron bizim en derin yaralarımızı ifade eder.Şiron yaraları, ruhun olgunlaşması ve hayatın sadece kendi etrafında dönmediğini anlaması,diğerlerinin de acıları olabileceğini düşündürmesi açısından çok önemlidir hatta gereklidir de…
Zevk uğruna yapılmış sonrasında terkedilmiş ve günümüz yetimhanelerin de büyümek zorunda bırakılmış ,o minicik kalplerin yarasıdır Şiron…
Anne kucağının sıcaklığını yaşamadan,bir babanın gölgesinde dinlenemeyen ,aile yuva nedir bilmeyen sevgisiz,savunmasız,eksik ve hep eksik kalacak bir çocuğun yüreğinde ki sızıdır Şiron…
Düşününki; Bir defa bile “ANNE “ diyemeyen diller var aramızda,işte bu derin sızı bir terkedilmişlik,belki aşağılanma,sevgisizlik ,korkular şeklinde bu minik bedenlerde büyük bir acı ve travma yaratacaktır…
Fakat öte tarafta ise herşeye sahip ama asla anne ya da baba olamayacak insanlarda vardır.Evlat sahibi olamamak bu kişilerin Şiron yarası olacaktır…
Her iki ruhunda bu hayatta bu eksiklikleri yaşayarak deneyim kazanması ve olgunlaşması için gerekli bir süreçtir.
İki değişik yara şekli ve ikisi de çok acıtan yaralardır ama şifa da tam burada vuku bulur aslında.Evlat sahibi olamayan ,o cennet kokusunu tadamayan çift ,anne ve babadan yoksun olan bu yavruları evlat edinerek Şiron yaralarını tedavi etmektedirler.Birbirlerinin yarası ,aynı zaman da birbirlerine de şifa olmuştur…
Şiron yaraları bilinçaltımızda derinlerde sessizce bekleyen,ancak olaylar doğrultusunda uyanıp önümüze dikilen ve yaşanmak zorunda bırakılan derin sızılarımızdır…
Farkındalığı yüksek olan bir insanın yarası evlat acısıyken,beşeri yaşamaya devam eden insanın yarası ise aşk acısı olacaktır…
Ama unutmayalım ki;Şiron yaraları bizim en değer verdiğimiz,en sevdiğimiz yerden bizi vuracaktır.!
Peki biz milletçe sorgulandığımız bu dönemde manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktık?
Yardıma muhtaç olan bir insana,bir hayvana,hatta bir ağaca ne kadar merhametli davrandık?
Ben değil de biz olabildik mi?
Hergün şehit olan o ana kuzularına ne kadar sahip çıkabildik?
Evladının yanağını öpmek varken ,toprağını öpen o anayı anlayabildik mi?
Tacize,tecavüze,haksızlığa uğrayan o minicik kalplere ne kadar yardım edebildik?Onların sesi olmayı başarabildik mi?
Toplum olarak bu temalarla sınanıyoruz .Ne kadar başarılı olduğumuz da zaten aşikar…
Şiron bize alacağımız yaraları gösterirken ,şifasını da nereden bulabilceğimizi de gösterir.
Haritalarımız da Şiron’un semboliği “ ANAHTAR” şeklindedir .O anahtarla doğru kapıyı açmayı bilelim yeter ki…
Kendi yaralarımızın şifacısı da,toplumsal yaralarımızın şifacısı da yine biz ler olacağız …
Başkalarının yaralarını sarmayı öğrendiğimizde kendimiz de şifa bulacağız…
Herbirimizin bu Dünyaya geliş amacı varsa eğer,Şiron yaraları da bu amaca hizmet etmek için vardır.
Gökyüzünde ki Şiron,natal haritanızda ki Şiron’a dokunduğunda şifalanma dönemi başlar.Ancak Şiron sizden bir şey ister;”Seni acıtan o şey her ne ise onu bırak,yok et” der…İçinizde ki acıyı dönüştürün! Kendinizi iyileştirin! Yaşanan her acı bizi olgunlaştırır,ruhumuzu özgürleştirir…
Her yara birgün mutlaka şifa bulacaktır! Önce kabuk bağlayacak, sonra o kabuk düşecek fakat izi hep baki kalacaktır.Bizi derinden sarsan olaylar elbette unutulmaz, ama şekil değiştirir.O yarayla yaşamayı öğrenmişizdir. Ve artık kocaman bir eksiklik vardır derinlerde biryerlerde…İşte o eksik kalan tarafımızı güçlendirip insanlığa yardım edelim.Olan olmayanla paylaşırsa eğer tüm yaralar şifa bulur…(1961 / 1969 Doğumlu olanların Şiron’u Balık burcundadır,Göksel Şiron da Balık burcunda olduğu için bu kişilerin şifalanma dönemidir …)
ŞİFA MISIN ,ZEHİRMİSİN KARAR VER !
KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…
Acılarla ,ızdıraplarla olgunlaşacağımızı unutmayalm!
İÇİMİZDE Kİ “BİZ OLMA DUYGUSUNU” ÖLÜMSÜZLEŞTİREBİLMEK DİLEĞİYLE…
SEMA YAVUZ
SEVGİLERİMLE

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…

25659567_1738833836161896_5356649827893852534_n[1]

BU DÜNYA DA NEFES ALMAYA BAŞLAYAN HER İNSAN ŞİRON YARASINI TADACAKTIR…
Hepimizin bu hayattan aldığı bir yarası vardır.İçerlerde biryerlerde kanayan,sızısı hiç bitmeyen ama şekil değiştiren ,canımızı yakan Şiron yaralarımız vardır…
Şiron uzun zamandır Retro hareketteydi,gölge yanlarıyla birlikte 12 Aralıkta düz seyrine başladı !
Buda ;”Acılarımızla ve şifalarımızla yüzleşme zamanı “demektir…
Şiron retro durumda iken Satürn ile kare (olumsuz)açıdaydı.Bu açı bize korkularımızla yüzleşme verdi ,kimileri işten çıkarıldı veya ayrıldı,kimilerinin ilişkileri bitti.Belkide ilerde bize acı verecek olayları bitirdi ,kopardı bu zorlayıcı açı,bizlerin bitiremediğini Satürn ve Şiron bizim için bitirdi,veya yine bu ikili bizlere yeni Pathesis (manevi acı)acıları yaşattı .Bu açı Satürn Oğlak burcuna geçişiyle kapandı ,fakat yaşanan bu olumsuz açının etkisi henüz bitmiş değil ,bu yüzden dikkat etmekte fayda var …
Yaralı Şifacı Chiron Retro iken bizleri sorguladı ve sınadı…
Herbirimizin ne kadar fedakar olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar merhametli olduğu sorgulandı.
Herbirimizin ne kadar empati yapabildiği sorgulandı.
Herbirimizin paylaşmayı ne kadar başarabildiği sorgulandı.
Herbirimizin korkuyla,sınıflandırmakla değil de sevgiyle ve şefkatle ne kadar “BİR OLABİLDİĞİMİZ” sorgulandı.
Korkularımızla ,ne kadar kendimizi güvende hissettiğimizle ,duygusal ihtiyaçlarımızla sınandık…
Şiron haritalarımızda hangi evimiz de ise o alanlarda belki yaralar aldık,belki de başkalarına şifa olduk.Sınandık ve sorgulandık…
ŞİRON BİZE;” Yaralı olduğun her ne ise,canını yakan ne ise,diğerlerine o alanda şifa ver “ der…
KİMDİR BU ŞİRON?HİKAYESİ NEDİR DERSEK ;
Şiron mitolojide yarı at yarı insan olan ve de ölümsüz olan bir varlıktır.
Doğduğu andan itibaren büyük yarları vardır .Annesi ve babası onu aşk ve sevgi üstüne olan bir birleşmeden değil de ,hayvani duygularla yani tamamen içgüdüsel bir birliktelikten Dünya ya getirmiştir.Yarı at yarı insan olan bu varlığı gören annesi ondan tiksinmiş ve istememiştir.Terkedilen Şiron ne yazık ki ne annesini ne de babasını hiç tanımamıştır.Onu bulan Apollo büyütüp beslemiş dolayısıyla sevgiyi,şefkati üvey babası dediğimiz Apollo da bulmuştur.Aynı zaman da Apollo Şiron’un öğretmeni de olmuştur.Zamanla Şiron akıllı ve deneyimli biri olmuştur.Aynı zman da kahin,doktor,öğretmen ve müzisyende olmuştur.
Fakat tüm olumlu durumlara rağmen yüreğinde hissettiği derin yarayı hiç unutmayacaktır.Terkedilmişliğini,sevgisizliğini ve aşağılanma duygusunu atlatamayacaktır.
Şiron’un, fiziksel olarak yaralanmasına dair pek çok hikaye vardır ,ben size en bilinen hikayeyi anlatarak adının neden “YARALI ŞİFACI “olduğunu aktarmaya çalışacağım.
Santorlar tarafından düzenlenen yemekte kavga çıkar ve atılan oklardan biri Şiron’un bacağını yaralar.Tarifsiz acılar içinde olan Şiron ölümsüz olduğu için ölemiyordur.Kendi acısını dindirmek için uğraştıkça ,çareler aradıkça,ilaçlar melhemler buldukça başkalarını iyileştirmekte çok başarılı hale geliyordur.Tanrılardan yardım dileyerek kendisini ölümlü hale getirmelerini ister.Yer altına mahkum edilen başka bir Tanrıyla yer değiştirir ve acılarına son vererek ölümü tadar …Şiron acılarını ölümle dönüştürerek sızılarına son vermiştir…
Hepimiz birilerine yara ,birilerine de şifacı olmuşuzdur ya da olacağızdır.Şiron bizim en derin yaralarımızı ifade eder.Şiron yaraları, ruhun olgunlaşması ve hayatın sadece kendi etrafında dönmediğini anlaması,diğerlerinin de acıları olabileceğini düşündürmesi açısından çok önemlidir hatta gereklidir de…
Zevk uğruna yapılmış sonrasında terkedilmiş ve günümüz yetimhanelerin de büyümek zorunda bırakılmış ,o minicik kalplerin yarasıdır Şiron…
Anne kucağının sıcaklığını yaşamadan,bir babanın gölgesinde dinlenemeyen ,aile yuva nedir bilmeyen sevgisiz,savunmasız,eksik ve hep eksik kalacak bir çocuğun yüreğinde ki sızıdır Şiron…
Düşününki; Bir defa bile “ANNE “ diyemeyen diller var aramızda,işte bu derin sızı bir terkedilmişlik,belki aşağılanma,sevgisizlik ,korkular şeklinde bu minik bedenlerde büyük bir acı ve travma yaratacaktır…
Fakat öte tarafta ise herşeye sahip ama asla anne ya da baba olamayacak insanlarda vardır.Evlat sahibi olamamak bu kişilerin Şiron yarası olacaktır…
Her iki ruhunda bu hayatta bu eksiklikleri yaşayarak deneyim kazanması ve olgunlaşması için gerekli bir süreçtir.
İki değişik yara şekli ve ikisi de çok acıtan yaralardır ama şifa da tam burada vuku bulur aslında.Evlat sahibi olamayan ,o cennet kokusunu tadamayan çift ,anne ve babadan yoksun olan bu yavruları evlat edinerek Şiron yaralarını tedavi etmektedirler.Birbirlerinin yarası ,aynı zaman da birbirlerine de şifa olmuştur…
Şiron yaraları bilinçaltımızda derinlerde sessizce bekleyen,ancak olaylar doğrultusunda uyanıp önümüze dikilen ve yaşanmak zorunda bırakılan derin sızılarımızdır…
Farkındalığı yüksek olan bir insanın yarası evlat acısıyken,beşeri yaşamaya devam eden insanın yarası ise aşk acısı olacaktır…
Ama unutmayalım ki;Şiron yaraları bizim en değer verdiğimiz,en sevdiğimiz yerden bizi vuracaktır.!
Peki biz milletçe sorgulandığımız bu dönemde manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktık?
Yardıma muhtaç olan bir insana,bir hayvana,hatta bir ağaca ne kadar merhametli davrandık?
Ben değil de biz olabildik mi?
Hergün şehit olan o ana kuzularına ne kadar sahip çıkabildik?
Evladının yanağını öpmek varken ,toprağını öpen o anayı anlayabildik mi?
Tacize,tecavüze,haksızlığa uğrayan o minicik kalplere ne kadar yardım edebildik?Onların sesi olmayı başarabildik mi?
Toplum olarak bu temalarla sınanıyoruz .Ne kadar başarılı olduğumuz da zaten aşikar…
Şiron bize alacağımız yaraları gösterirken ,şifasını da nereden bulabilceğimizi de gösterir.
Haritalarımız da Şiron’un semboliği “ ANAHTAR” şeklindedir .O anahtarla doğru kapıyı açmayı bilelim yeter ki…
Kendi yaralarımızın şifacısı da,toplumsal yaralarımızın şifacısı da yine biz ler olacağız …
Başkalarının yaralarını sarmayı öğrendiğimizde kendimiz de şifa bulacağız…
Herbirimizin bu Dünyaya geliş amacı varsa eğer,Şiron yaraları da bu amaca hizmet etmek için vardır.
Gökyüzünde ki Şiron,natal haritanızda ki Şiron’a dokunduğunda şifalanma dönemi başlar.Ancak Şiron sizden bir şey ister;”Seni acıtan o şey her ne ise onu bırak,yok et” der…İçinizde ki acıyı dönüştürün! Kendinizi iyileştirin! Yaşanan her acı bizi olgunlaştırır,ruhumuzu özgürleştirir…
Her yara birgün mutlaka şifa bulacaktır! Önce kabuk bağlayacak, sonra o kabuk düşecek fakat izi hep baki kalacaktır.Bizi derinden sarsan olaylar elbette unutulmaz, ama şekil değiştirir.O yarayla yaşamayı öğrenmişizdir. Ve artık kocaman bir eksiklik vardır derinlerde biryerlerde…İşte o eksik kalan tarafımızı güçlendirip insanlığa yardım edelim.Olan olmayanla paylaşırsa eğer tüm yaralar şifa bulur…(1961 / 1969 Doğumlu olanların Şiron’u Balık burcundadır,Göksel Şiron da Balık burcunda olduğu için bu kişilerin şifalanma dönemidir …)
ŞİFA MISIN ,ZEHİRMİSİN KARAR VER !
KENDİNİ DÖNÜŞTÜR VE FARKINDA OL!EĞER SEN BUNU BAŞARAMAZSAN EVREN SANA BUNU İTTİRE İTTİRE YAŞATIR…
Acılarla ,ızdıraplarla olgunlaşacağımızı unutmayalm!
İÇİMİZDE Kİ “BİZ OLMA DUYGUSUNU” ÖLÜMSÜZLEŞTİREBİLMEK DİLEĞİYLE…
SEMA YAVUZ
SEVGİLERİMLE

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »