80’li – 90’lı yıllarda mı çocuktun? Nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

80’li – 90’lı yıllarda mı çocuktun?   Nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?
1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu. ..
2.- Ön koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi.
3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı.
4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu… 5.- Kasksız bisiklete biniliyordu.
6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu…
7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti.
8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz …
9.- Okul öğlen bitiyordu… Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.
10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kendimizden başka kimse sorumlu değildi.
11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı – çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak …
12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk… aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu.
13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU. onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!
14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!!
15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu? Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu.
16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı …ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
Soru: Nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık?
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik?   Sen de bu jenerasyondan mısın?
Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar “fakat” bizler çok güzel ve mutlu yaşadık.
Değil mi

Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için…

şimdi sessiz duruyoruz kıyısında düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için”

Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için…

Ben Bu Yükü Niye Taşıyorum.

Kaybedenlerin vazgeçilmez sözüdür “neden ben?”

Bu yaşanmış hikayeyi okuduktan sonra fikriniz değişecek!

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün  cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere  vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç  çıktı kar…şılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet  kemerini takti, i pi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.  Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..

 

Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa  düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda’nın gözüne  çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması  neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve  Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini  bulması için Allah\’a dua edebilirdi yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua  etmeye başladı. “Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün.  Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim  lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et.”

 

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak  üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri  “Aranızda lens kaybeden var mi?” diye bağırdı. Branda’nın sonradan  öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe  yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini  çekmişti.

 

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını  babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens  taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa  bunları yazacaktı:

 

“Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum.

 

Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım…”

 

“BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM” demeyin…

Keyifli Bir Yaşam Yolculuğunun İlk Şartı Hafif Olmaktır…

OLGUNLAŞIYORUM…

 
 
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorum buralara kadar gelirken…
Artık eskisi gibi birilerini memnun etmek için çırpınmıyorum, ilişkilerde tasarrufa gidiyorum…
Kendimi keşfe, sevdiğim şeyleri yapmaya zaman ayırmayı öğreniyorum!
Eskiden her konuda konuşurdum büyük bir istekle, dinlemeyi öğreniyorum ve insanların söylediklerinin ardında neler gizlediklerini keşfetmeyi seviyorum……
Sonuçlara odaklı yaşamayı bırakarak olana bitene teslim olmayı öğreniyorum; Çırpınmadan direnç göstermeden…!
İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğreniyorum..
Beni sev diye tutturmadan yaşadığım duyguların bir lütuf olduğunu bunun tadını çıkarmayı öğreniyorum.
Bana fikirlerimi soruyorlar, biliyorum ki, kimse başkalarının hatalarından ders almıyor, yaşamadan öğrenilmiyor hiçbir şey…
Yaşanmışlığın acıların yenilgilerin geride kalan yılların sonuçları kendiliğinden ortaya çıkıyor ve buna olgunluk deniyor.
Ne zaman dersen herkese göre ne kadar dolu yaşadığına aldığın derslere göre değişiyor olgunluğa ermek.
Hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar, yalnız kalmayı becerebilmek ve bu yolculuğun sadece kendimden kendime olduğunu bilmek;
Sorumlu aramadan, suçlu aramadan, kendi dünyanı keşfetmek bu süreci hızlandırıyor

Doğru Bildiklerini Anlat, Ama Akıl Vermeye Kalkma…

BAŞARININ SIRRI (MUTLAKA OKUYUN)


İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan d…a bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. ‘Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?’ diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım edebilirim’ dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: ‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller’ e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. ‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü. John Rockefeller’ e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir’ dedi. ‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.
Herkese başarılar dilerim
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 1 Comment »

Daha Fazla Doğa, Daha Fazla Yürüyüş, Daha Fazla Kahkaha, Daha Fazla Sevgi, Daha Fazla Yolculuk, Daha Fazla Eğlence…

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

 

 

Beş yaşında idim.

Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.

Bir tane yere düştü.

Babaannem eğildi,  aramaya başladı.

Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .

Çocukluk iste,

-Aman babaanne dedim.

– Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.

-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ‘ dedi.

– Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar.

Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var

biliyor musun?’

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.

Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.

Alain’in proposlarini okuyorum.

Birden irkildim.

Babaannemi hatırladım.

Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa

karşı ihanet etmiş olur diyordu.

İlave ediyordu.  Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın  teri,
göz

nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.

Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim.  Geceydi. Sabahleyin, traş olmak

için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

‘Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,  yanda bir kutu var oraya

bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç  çelik sanayisine yardımcı olun’

diyordu.

Doğrusu hayretler içinde kaldım.

Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.

Birçok eşya üzerinde’ İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.

İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık  jiletin bile çöpe gitmesini

istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda

bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir

haberi duyurur.

‘Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.  Siz lütfen hazırlığınızı

yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,

dergi, gazete

varsa,  kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi

olsa,  kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla

ağaç ziyanına engel olun.’

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.

Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül

edememiş,

hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir..

Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.

Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar

gırtlağı aşıyor.

Zamanın başbakanı meclisi toplar.  Kürsüye çıkar.

Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

-Şu andan itibaren der,

-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar

ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.

-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası

açılır.

Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun  bütün kesimlerini, tek

istisna olmadan  kapsadığını söylemeye gerek yok.

Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.

Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak…

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla,  suyu kapamadan bos yere akıtmakta,

gece  çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,

yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına

geçmiyor

muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,

İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.

Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,

Bir komutan bir orduyu,

Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir,

hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

Bir Kerede Bir Küçük Değişiklik…

 

 

Hayatinizda degisikler yaratmak icin en guzel yol ne biliyor musunuz? Bir kerede bir kucuk pozitif degisiklik yapmayi bir aliskanlik haline getirmek. Buyuk degisikliklere niyet edip onlara takili kalmanin yerine, “bir kucuk pozitif degisiklik” kavrami cok iyi calisiyor.

Bir hayal edin…Eger su anda bir kucuk degisiklik yapar ve bu degisikligi
hayatinizda devam ettirirseniz, o zaman bir kac hafta icinde yeni bir olumlu
degisiklige hazir olabilirsiniz. Bu kucuk olumlu degisiklikleri duzenli ve artan bir sekilde devam ettirirseniz, sene sonuna kadar cok fazla degisikligi basarmis  olacaksiniz. Evet, belki kucuk yollarla ama cogunlukla sizi zorlayan ve bir turlu ilk adimi atip hakkinda birseyler yapmaya baslayamadiginiz, zaman icinde ilk heyecaninizi kaybettiginiz buyuk hedefler yerine en azindan bir seyler basarmis olacaksiniz.

Jeff Olson, yazdigi “The Slight Edge” adli kitabinda, hayatta en basarili insanlarin  yasamlarinda kucuk, erisilmesi kolay iyilestirmeler yapan ve boylelikle bunlari yapmaya devam eden insanlar oldugu ile ilgili cok ikna edici bir gercek durumu anlatmis.

Ornegin, diyetinizden o tek bir kotu seyi cikartip yerine saglikli bir sey koyarsaniz
gelecek seneye kadar cok daha saglikli olacaksiniz. Kitaplarinizdan, yeteneklerinizi arttirmak ve bilgi dagarciginiza birseyler eklemek icin her gun biraz okursaniz, gelecek seneye kadar konunuzda daha ehil hale gelmis olacaksiniz. Eger her gun kucuk bir spirituel calisma yapmayi aliskanlik haline getirirseniz, gelecek seneye daha ilham dolu ve yaratici olcaksiniz.

Kendinize zaman icinde cogalip artacak bir seyi yapmanin avantajini verin. Her gun kucuk bir sey yapmak cok az caba gerektirir. Bir yil sonra ise fark sasirtici bir sekilde gorunur olacaktir.

 

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Yürümeyen İlişkilerin Nedeni –


Titreşim Frekanslarımız Herkes bir frekansa, yani titreşime sahiptir. Yani DNA’nın salınım oranına. Bu titreşim 50 ile 150 Ghz …arasında gezinir. Rezonans yüzünden, frekans son derece önemlidir. Bir titreşime (frekans) sahipsiniz ve yakın titreşimdeki diğer insanlarla, yerlerle, zamanla, olaylarla rezonansa girersiniz Bu durum sizin diğerleriyle olan ilişkilerinizi nasıl etkiler? İki insan, aynı ya da birbirine yakın frekansta iseler ancak ortak bir şeylere sahip olur ya da yan yana gelebilirler. Bunu kavramak o kadar önemli ki, son cümleyi tekrar okuyup üzerinde düşünmenizi isterim.   Bunun dış görünüş, kültürel geçmiş, eğitim, deri rengi, mali durum, ülke, ilgi vs ile en ufak bir ilgisi yoktur. İki insan ancak aynı frekansa sahipse, yan yana gelir ve birlikte olurlar. Örneğin, bir restorana girdiğinizde, belli bir masada insanların birlikte oturduğunu görürseniz, onların hepsinin yakın frekanslarda olduklarını fark edersiniz. Bu yüzden arkadaşlar yan yana gelirler. Yine bu yüzden arkadaşlar ve eşler birbirlerinden ayrılırlar. Aralarından birinin frekansı yükselir; diğeri aynı kalırsa, ikinci kişi diğerinin hologramından düşer. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, diğerinin frekans aralığının dışına düştüğünden bağlantı kuramazlar.
Hiç düşündünüz mü, okuldan bazı arkadaşlarınız artık arkadaşınız değildir ve onlarla hiç bir bağlantınız yoktur? Çünkü frekansınız değişmiştir ve literal anlamda onları “göremiyorsunuzdur” artık. Bizler gerçeği, şimdiki kitlesel bilincimizin odaklandığı bir alt boyutta var olan frekans bantlarının titreşimlerinin alt frekanslarının içinde olan kolektif kitlelerin düşünce formları şekliyle algılayabiliyoruz. Yani örneğin DNA sarmallarınızın 5 tanesi aktive olmuşsa ve bilinçliliğiniz beşinci boyuttaysa düşünce formlarının 4. Boyuttaki gibi yoğun (katı) olduğunu görürsünüz. Bu yüzden farklı insanlar, yaşamı bütünüyle birbirlerinden farklı algılarlar.   Bilinç ve DNA aktivasyon düzeyi farklılıkları yüzünden… Düşünün bakalım dışarıdaki gerçekten tuhaf kombinasyon oluşturan çiftleri, asla yan yana gelmelerini hayal bile edemeyeceğiniz insanlar birliktedirler. Birliktedirler çünkü aynı frekanstadırlar.   Konuya frekans açısından bakarsanız; kendinizin de neden artık bir takım insanlarla birlikte olmadığınızı görürsünüz ve ilişki “yürümüyorsa” kendinizi kötü hissetmek zorunda kalmazsınız.
Eğer frekansları uyumlu değilse 2 kişi yan yana duramaz.   Aynı şekilde eğer rezone olmadığınız bir çevrede çalışıyorsanız, orada fazla kalamazsınız.   Gerçekten de o çevre ve oradaki insanlarla aynı titreşimde salınmadığınızı hissedersiniz ve sonunda sizin oradan ayrılmanızı gerektirecek bir olay vuku bulur.   Eğer titreşim yasalarından haberdar değilseniz, bu hoş olmayan ve sıkıcı bir durum gibi gözükebilir.   Çoğu kişinin birlikte rezonansa giremediği kardeşleri ya da aile üyeleri vardır. Ve olan şey, bu durumun frekansla ilgili olduğundan haberdar olmayan anne-baba, büyükbaba-büyükanne gibi diğer aile fertlerinin “aileyi bir arada tutabilmek için” herkesi “geçinmeye” zorlamasıdır.
Bu yüzden bir çok dram vardır ailelerde; frekans ve bilinçlilik hallerindeki düzey farklılığı yüzünden. Belirli bir ailede enkarne oldunuz diye, otomatik olarak tüm aile fertleriyle aynı titreşim seviyesinde olmanıza olanak yoktur.   Zaten genellikle, eski yaşamlarımızdaki azılı düşmanlarımız bu hayatta aynı ailede doğmayı seçerek, bizim annemiz, babamız ya da kardeşimiz olurlar.   Bu son derece sık rastlanan bir durumdur. Bunu yapmalarının sebebi, nefreti iyileştirmek ve kişinin kendi bilgeliğini kazanarak ruhsal anlamda tekamülü içindir. Peki, titreşimimizi nasıl yükseltebiliriz ? 3 temel yol var:
1) ENERJİ ÇALIŞMALARINA KATILIN Titreşiminizi düşüren enerji blokajlarını, ailenizden miras kalan karmik damgalarınızı kaldırmak, ruhunuzdan ve ruh düzeyinden daha yüksek frekans çekmeniz ve tutmanızı sağlayacak uykudaki DNA’yı aktive etmek için enerji çalışmalarına katılın. Bu çalışmalar aura temizliği, karma çalışmaları ile birlikte başlayabilir. Ve DNA aktivasyonları kendi üzerinizde nasıl çalışacağınızla ilgili genişlemiş bir bilgiyle birlikte devam edebilir.
2) ZİHİN BEDENİ KONTROL EDEN EGZERSİZLER Sadece koşulsuz sevgi, neşe, mutluluk, minnettarlık gibi güç veren duygusal yüksek frekanslı düşünceler içinde olarak; zihin bedeninizi kontrolünüz altına alın. Korku, anksiyete, umutsuzluk ve depresyon gibi durumlardan uzak durun. Bu durumların tümü düşük frekans taşıdığından, size düşük frekanstaki insan ve durumları çekerler.
3) MEDİTASYON / YOGA YAPIN Mümkün olduğunca meditasyon, yoga ya da diğer teknikler yoluyla, teta, delta dalgaları gibi derin zihin hallerine girin. Bu gibi derin haller, sizin Tanrı kimliğinize ve kuantum fiziğinde “gözlemci” denen duruma en yakın olduğunuz, düşünce tezahüründe, enerji dalgalarının uzay/zaman atom-altı parçacıklarının içinde çöktüğü anlardır. Umarım bu yazıyla rezonansa girmiş ve titreşimin yaşamımızın her halinde nasıl etkili olduğunu fark etmişsinizdir
alıntıdır…

Bir Paket Kurabiye ve Önyargılarımız

Önyargı üzerine müthiş bir hikaye.

 

Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda, genç bir kadın uçağına binmek üzere bekliyordu. Uçağın hareketine saatler olduğu için zaman geçirmek için bir kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı.

Dinlenmek ve kitabını okumak için vip salonunda bir koltuğa yerleşti. Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa bir adam oturdu; dergisini açıp okumaya başladı.

Genç kadın ilk kurabiyesini aldı. Adam da bir tane aldı. Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve:

“Sinir bir şey! Havamda olsaydım bu cüretinden dolayı ona haddini bildirirdim!”diye düşündü.

Bayan bir kurabiye alıyor, adam da bir tane alıyordu. Çıldıracak gibiydi bayan ama olay çıkarmak istemiyordu.

Nihayet son kurabiye kalınca kadın: “Bu küstah adam şimdi ne yapacak?” diye düşündü.

Adam son kurabiyeyi aldı; onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi.

Aaaa! Bu kadarı da fazla! Çok öfkelenmişti şimdi! Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp bir fırtına gibi giriş salonuna oradan da uçağın içine yöneldi.

Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı. Ne görsün? Kurabiye paketi açılmamış olarak orada duruyordu.

Çok utandı. Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini açmadan çantasına koyduğunu unutmuştu.

Adam kendi kurabiyelerini, hiç sinirlenmeden, yüksünmeden kadınla paylaşmıştı,

Kadın kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek çok sinirlenmişti. Ve şimdi bu durumu açıklama şansı yoktu. Özür dileme olanağı da kalmamıştı.

Telafi edemeyeceğiniz dört durum vardır.

Taş atıldıktan sonra!

Söz ağızdan çıktıktan sonra!

Fırsat kaçtıktan sonra!

Zaman geçtikten sonra!

Dikkat et, Cam KIRILDIĞI için kesiyor olmasın..

 

 

 

Kıranı affet, bazıları kırılırken kırar, önce o incinmiş olmasın?

Dikkat et, belki de af dilemesi gereken sensin.

Cam KIRILDIĞI için kesiyor olmasın..

Hayatın Uzaktan Kumandası Yok; Kalk Da Kendin Değiştir :)))

ÖNCE KENDİ ÇİZGİNİ ÇİZ…

540714_584780821540055_707842970_n[1]
Öğretmen sınıftaki zeki fakat kıskanç öğrenciye “Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?” diye sordu. Öğrenci, bir süre düşündükten sonra, “Çünkü onların beni geçmelerini istemiyor…um” dedi. “En iyi ben olmalıyım.” Öğretmen, masasından kalktı, eline bir parça tebeşir aldı ve yere 15 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti, kıskanç öğrenciye bakarak, “Bu çizgiyi nasıl kısaltırsın?” dedi.
Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip içinde çizgiyi birçok parçaya bölmek de olan birkaç yanıt verdi.
Öğretmen, yanıtları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun bir çizgi çekti.
“Şimdi birinci çizgi nasıl görünüyor?” diye sordu.
Öğrenci utana sıkıla, “Daha kısa” diyerek başını öne eğdi.
Öğretmen bu yanıt üzerine öğrencisine unutmaması gereken şu öğüdünü verdi:
– Bilgini ve yeteneklerini artırarak kendi çizgini uzatman, rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidirDevamını Gör