Evde sakin bir gün…

Tarçınlı, karanfilli çayımı demledim bilgisayarımın başına oturdum… Bütün yaz dolandığım için evde olmaktan çok keyifliydim… Artık sessiz sakin evde oturup rahatça yazı yazabilecektim… Biraz facebook’ta oyalanayım derken kapı çaldı… Açtım postacı… Banka kredi kartımı yenilemiş kimliğimi görecekmiş, kartı verecekmiş… Bekletmemek için bir telaş kimliğimi aradım, postacıya gösterdim, gerekli yerleri imzaladım… Kartımı aldım… Postacıya acaba bahşiş vermek gerekir mi diye düşünürken adam asansöre binip gitti…

Demlenmiş çayımı bardağa döktüm bilgisayarımın başına döndüm… Yazı yazacağım word dosyasını açtım tekrar kapı çaldı… Açtım… Karşımda apartman görevlimiz Emine… Apartmanın ortak kullandığı merdiven ortalarda yokmuş acaba ben mi almışım… Yok dedim… Bende değil… Bütün katları dolaşıp arıyormuş… Kuşkucu bir çift gözle bana bakıyor… Ben daha yeni geldim… Nerede kullanıcam ki dedim… Neyse ikna oldu ki… Gitti…

Yerime döndüm… Çayımı yudumladım… Uzaklara daldım… Tekrar kapı çaldı… Açtım… Abla merdiveni bulamadık… Yenisi için para topluyoruz bir de kilit alıcaz dedi… Peki dedim… Açtım cüzdanı para verdim… Tam oturdum telefon… Annem… Kızım hoş geldin… Özledim seni… Evde de sıkıldım hadi buluşalım dedi… Bugün yazı yazıcam yarın olur mu dedim… Biraz da sohbetten sonra telefonu kapadık…

Arada kapı yeniden çalıyor… Bu sefer Emine merdiven ve kilidimiz alınmış karşımda duruyor… Eski merdiven benim katta duruyordu… Bu merdiveni de benim kata koyup asansör boşluğundaki boruya kilitlemeye karar vermişler… Fısır fısır şifreyi de söyledi… Bir yandan da düşünüyorum… Ben yedinci kattayım… Kim yedinci kata çıkıp merdiven alıp gider ki… Çok anlamsız geldi… Haydi hayırlısı dedim…

Yerime oturdum ama kafam hafiften bulanmaya başladı… Gökyüzünü ve bulutları seyretmeye başladım… İnternette biraz gazete okudum… Tam yazıma dönüyordum tekrar kapı çaldı… Açtım… Kablolu yayından gelmişler… Şimdi ayda 7.5 liraya 40 kanal varmış 9 lira verirsem 100 kanal olacakmış… İstemiyorum dedim… Görevli galiba anlamadınız bayan dedi… 1.5 lira fazla verin 100 kanal izleyeceksiniz… Yok istemiyorum dedim… Adamı yolladım…

Yerime döndüm çayımı yudumladım… Kablolu yayınlar sayfasına girdim acaba evet mi deseydim diye hafif bir pişmanlık nöbeti geçirirken tekrar kapı çaldı… Direk kapıyı açtım karşımda Emine… Kayıp merdiveni katlardan birinde bulmuşlar… Bana onun müjdesini vermeye gelmiş… Çok sevindim… Çok sevindim diyerek onu yolladım…

Arkasından annem tekrar aradı işin bitti mi… Ben çok sıkıldım bugün evde durmaktan haydi beraber dışarı çıkalım dedi… Baktım olacak gibi değil ben seni birkaç saat sonra ararım dedim…

Bir bardak daha çay koydum… Oturdum… Word dosyamı açtım… Bembeyaz bana bakıyor… Uzun uzun bakıştık… Acaba ne yazsam derken tekrar kapı çaldı… Asansörcü… Bakım zamanı gelmiş… Benim katta hiç takılıyor mu, gürültü yapıyor mu diye sormaya gelmiş… Yok her şey yolunda deyip içeri girip oturana kadar tekrar kapı çaldı…

Artık otomatik kapıyı açıyorum… Karşımda bir sürü torba taşıyan bir çocuk… Asansörde bakımda yedi kat çıkmış kan ter içinde… Siparişlerinizi getirdim diyor… İyi de ben bir şey istemedim ki diyorum… Yok yok diyor… İstediniz … Marketi arıyoruz… Yanlış apartmana geldiğine ikna olup gidiyor neyseki…

Kapıyı kapatıyorum… İçeri giriyorum… Direk annemi arıyorum… Haydi diyorum… Bugün sokak beni çağırıyor belli oldu diyorum… Giyiniyorum annemle buluşuyoruz…

Bu yazıyı ne zaman mı yazıyorum??? O sessiz sakin günden birkaç gün sonra anca kafamı toparlayıp yazabiliyorum…

Neye niyet neye kısmet dedikleri bu olsa gerek…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Sessizliğin sesini dinliyorum… İç huzuruma kavuşuyorum…

Bazen loş ve boş  bir odada yere bağdaş kurup oturuyorum… Televizyon yok, telefon yok, whats up yok… Sadece ben varım… Gözlerimi kapatıyorum ve sessizliği dinliyorum… Orada öyle ne kadar duruyorum bilmem…  Ama her seferinde rahatlayıp, gevşemiş olarak çıkıyorum odadan…

Bazen kabul etmek istemediğim bir yönümle barışıyorum, bazen kızgın olduğum bir insanın da elinden gelenin en iyisini yaptığını kendime hatırlatıyorum…

Bazen  çiçeklerin üstünde , bazen dere kenarında olduğumu hayal ediyorum… Size de böyle sessiz bir mekanda , ya da daha iyisi doğada vakit geçirmenizi öneririm… Hem kendinizi yeniliyorsunuz, hem de içinizdeki yaşama gücününün kuvvetini farkediyorsunuz…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: Parka gidip saatlerce çimenlerde yatıp ağaçları seretmek, geçen bulutları seyredip hayallere dalamak da çok keyifli…

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Aşk Mektubu…

 Bundan üç-dört sene önce taksimde yaratıcı drama çalışmalarına
katıldım. İlk kuru bitirdim. Yaklaşık dört beş ay sürdü. Sonra fırsat olmadı
devam edemedim. Ama o dört-beş ay muazzam geçti. Hem ordaki dostluklar çok güzeldi…Hem
de yaratıcılığımızı geliştirmemiz adına pek çok çalışma yapıldı. Aşağıdaki
mektup drama çalışmalarında bize verilen ödevlerden biriydi. Askerde sevgilisi
olan birinin ağzından mektup yazacaktık. Ben Nazlı adında, güzel bir köylü kızı
oldum… Mektubun devamı mı? Aşağıda okunmayı bekliyor. Buyrun…

Canım,

Seni çok özledim. Her
gece seni düşünerek ağlıyorum. Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye
dualar ediyorum. Günlerim gecelerim birbirine karıştı. Böyle söylendiğime
bakma. Sen iyi ol kendini iyi koru. Sağ salim köyüne, evine geri dön. Ben başka
birşey istemem .

Her gün annenin elini
öpmeye gidiyorum. Bir tas çorbasını yapıyorum, içiriyorum. Sen onu merak etme
emi ? Beni de merak etme..

Dün çeşmebaşındaki
kızlar seni sordu . Mektubu geldi mi dediler. Gururla o cephede dedim.
Topraklarımızı koruyor dedim. Bir de bana mektup yazmakla mı uğraşacak dedim.
Dedim ama. Gel birde bana sor. İçim kan ağlar. Bir satırcık olsun haberin için
neler vermezdim. Yüzün, boyun, posun yavaş yavaş aklımdan siliniyor. Bir siluet
gibi hatırlıyabiliyorum seni. Ama ya sevdan öyle mi ? Özlemin öyle mi ? Seni
görememek daha da arttırdı aşkımı, ismini sayıklar oldum. Bazen kendimle
konuşurken buluyorum kendimi. Korkuyorum. Sensizlik beni delirtir mi diye? Annem
babam sağolsun. Bir beni böyle görmekten üzgünler. Onun dışında ses ettikleri
yok. Seni beklediğim bilinir ya köyde, kimse bana dil uzatamaz. Komandonun
yavuklusu diyorlar bana. İtibarım çok büyük kızlar arasında.

Dün aklıma ne geldi
biliyormusun? Seninle ilk gözgöze gelişimiz. Hatırlıyormusun sende? Mor entarim
vardı üstümde. Çeşmede sıradaydım. Sen yanımıza geldin. Anam hasta aradan bir
tas alıp gidicem olur mu dedin. Bana baktın. Bakışın işte o sırada kalbimi
deldi geçti. Nefesim sıklaştı. Başım döndü. Bir sen bir ben vardık artık o
meydanda sanki. Ben ne dedim sen ne yaptın hatırlamıyorum. Kızlar kıkırdayarak
, gitti, gitti hadi senin sıran diye ittirmeseler ne kadar daha öyle hareketsiz
kalırdım bilmem. Nasıl utanıp nasıl kızarmıştım. Aman yarabbim.

İşte Metinim. Köy aynı.
Herkes aynı. Ben özleminden ve merağından deli divaneyim. Durum budur. Ne olur
iyi dön. Ne olur sağlıklı dön olur mu?

Çatışma olursa öldür
diyeceğim can nasıl alınır bilmem öldür diyemiyorum. Öldürme desem ya senin
canın giderse ben ne yaparım bilmiyorum. Ne yapmalı Metinim ? Ne yapmalı?

Sen bana bakma Metin.
Sensizlik beni çok yıprattı. Günler gecelere geceler günlere eklenir oldu. Dön
artık Metin.

Biriciğin Nazlın.

Yazan :Anette İnselberg

Kur :1

Yer :Taksim

yaratıcı drama çalışmalarına katıldım. İlk
kuru bitirdim. Yaklaşık dört beş ay sürdü. Sonra fırsat olmadı devam edemedim.
Ama o dört-beş ay muazzam geçti. Hem ordaki dostluklar çok güzeldi… Hem de
yaratıcılığımızı geliştirmemiz adına pek çok çalışma yapıldı. Aşağıdaki mektup
drama çalışmalarında bize verilen ödevlerden biriydi. Askerde sevgilisi olan
birinin ağzından mektup yazacaktık. Ben Nazlı adında, güzel bir köylü kızı
oldum… Mektubun devamı mı? Aşağıda okunmayı bekliyor. Buyrun…

Canım,

Seni çok özledim. Her
gece seni düşünerek ağlıyorum. Her gece sabahlara kadar sağ salim gel diye
dualar ediyorum. Günlerim gecelerim birbirine karıştı. Böyle söylendiğime
bakma. Sen iyi ol kendini iyi koru. Sağ salim köyüne, evine geri dön. Ben başka
birşey istemem .

Her gün annenin elini
öpmeye gidiyorum. Bir tas çorbasını yapıyorum, içiriyorum. Sen onu merak etme
emi ? Beni de merak etme..

Dün çeşmebaşındaki
kızlar seni sordu . Mektubu geldi mi dediler. Gururla o cephede dedim.
Topraklarımızı koruyor dedim. Bir de bana mektup yazmakla mı uğraşacak dedim.
Dedim ama. Gel birde bana sor. İçim kan ağlar. Bir satırcık olsun haberin için
neler vermezdim. Yüzün, boyun, posun yavaş yavaş aklımdan siliniyor. Bir siluet
gibi hatırlıyabiliyorum seni. Ama ya sevdan öyle mi ? Özlemin öyle mi ? Seni
görememek daha da arttırdı aşkımı, ismini sayıklar oldum. Bazen kendimle
konuşurken buluyorum kendimi. Korkuyorum. Sensizlik beni delirtir mi diye?
Annem babam sağolsun. Bir beni böyle görmekten üzgünler. Onun dışında ses
ettikleri yok. Seni beklediğim bilinir ya köyde, kimse bana dil uzatamaz.
Komandonun yavuklusu diyorlar bana. İtibarım çok büyük kızlar arasında.

Dün aklıma ne geldi
biliyormusun? Seninle ilk gözgöze gelişimiz. Hatırlıyormusun sende? Mor entarim
vardı üstümde. Çeşmede sıradaydım. Sen yanımıza geldin. Anam hasta aradan bir
tas alıp gidicem olur mu dedin. Bana baktın. Bakışın işte o sırada kalbimi
deldi geçti. Nefesim sıklaştı. Başım döndü. Bir sen bir ben vardık artık o
meydanda sanki. Ben ne dedim sen ne yaptın hatırlamıyorum. Kızlar kıkırdayarak
, gitti, gitti hadi senin sıran diye ittirmeseler ne kadar daha öyle hareketsiz
kalırdım bilmem. Nasıl utanıp nasıl kızarmıştım. Aman yarabbim.

İşte Metinim. Köy aynı.
Herkes aynı. Ben özleminden ve merağından deli divaneyim. Durum budur. Ne olur
iyi dön. Ne olur sağlıklı dön olur mu? Günler gecelere geceler günlere eklenir
oldu. Dön artık Metin.

Biriciğin Nazlın.

Yazan :Anette İnselberg

Kur :1

Yer :Taksim

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 4 Comments »

Yağmur bebek geldi… Hoş geldi…

Çok sevdiğim arkadaşım ikinci çocuğuna hamile kalınca hepimizi bir heyecan sardı… İlk heyecanımız cinsiyet meselesiydi… İlk çocuk erkek olduğu için sağlıklı olsun da bu da kız olsun tercihimiz vardı… Cinsiyetin kız olduğunu duyunca bu sefer sıra ismi ne olsun acaba heyecanına bıraktı… Sağ olsunlar bana da fikrimi sordular… Ben Çağla dedim, Damla dedim… Olabilir dediler… Fakat kararı büyük ağbi Hasan’a (8 yaşında) bırakmak istediler…

Hasan nerden duydu bilinmez Yağmur olacak dedi bitti… Bütün şirinliğimizi kullanarak başka isimler önersek de ben size Yağmur olacak demedim mi diyerek bizleri geri püskürtmeyi başardı… Eee sayılı gün çabuk geçer derler… Geçti… Yağmur bebek aramıza katıldı…

Tebrik etmek için onları aradığımda annemiz bebişini emzirdiğinden rahatsız etmek istemedim. Babayla konuşayım dedim… İtiraf ediyorum ki bu konuşmada çok duygulandım… Bir annenin çocuğuyla ilgili söyleyebileceği her türlü duygusal cümleye hazırdım… Ama bir babanınkine hazır değilmişim…

Onları görmek için işten eve nasıl döneceğimi bilmiyorum diyordu çiçeği burnunda babamız… Dünya bir yana… Onlar bir yana diyordu… Memlekette ne olmuş, dünyada ne olmuş, gündem neymiş bilmez oldum dedi… Varsa yoksa Yağmur dedi…

Benim için gündem Yağmur doydu mu, yeteri kadar yedi mi, sıcak aldı mı, canını acıtmadan tutmayı becere biliyor muyumdan ibaret dedi… İşte bu sözler kalbime işledi… Bir de telefonu kapatırken bir cümle daha ekledi ki… İşte bittiğim an o andır… Hasan Yağmur’u kucağına aldığında eşimin ikisine bakarken gözlerinden akan şefkati gördüm ya bu manzaradan dahası olmaz dedi… İşte o aile tablosu gözümün önüne geldi… Gözümden bir damla yaşa aktı… Baba sevgiyle karısına bakıyor… Karısı şefkatle çocuklarına bakıyor… Hasan merakla Yağmuru kucaklamış… Yağmur her şeyden habersiz mutlu mesut uyuyor… Eee ne diyeyim Allah bu tabloyu daim etsin…

Haftaya kısmetse onları görmeye gidicem… Yağmur’a pembiş bir tulum aldım… Ama Hasan’a da bir şey almak lazım… İkisine de eşit davranmak istiyorum… 8 yaşındaki erkek çocuğa ne alsam bilemedim… Dün oyuncakçı gezdim… Kafamda bir şeyler belirledim… Büyük bir taşın içine dinozoru koymuşlar… Küçük kazma kürekle taşı kırıp içinden dinozoru çıkarıyorsun… Valla bana ilginç geldi… Utanmasam kendime de alıcam… Ama kararımı daha vermedim… Bakalım…

Ne ilginç di mi hepimiz hayata böyle geliyoruz… Böyle üstümüze titrenerek büyütülüyoruz…
Anne babalar kendilerince en doğrusunu yapıyorlar bizler için… Sonrasında ise kendi doğrularımızı bulmak için ne kadar uğraşıyoruz…

Neyse öncelikle Yağmur’un yolu bahtı şansı açık olsun… Sonrada diğer tüm çocuklar ve biz büyüklerin yolu bahtı şansı açık olsun diyorum…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Anneme…

Anneler Günü Yazısı

İlkokuldayken anneler gününde annemize söylememiz için bu şarkıyı öğretmişlerdi bizlere.  ‘Benim annem güzel annem, beni al kollarına kucağında uyut beni, ninniler söyle bana…’ Okuldan eve koştuğum gibi günü beklemeden anneme söylemiştim hediye şarkısını. Sonraki senelerde ise şiirler, yazılar ilk tercihimdi…

Çocukluk günleri hızla eriyip büyüyünce anneler günü kutlamalarım da değişti elbette. Karınca kararınca ufak tefek şeyler aldım. Annemin gönlü olsun diye. Fakat annem her sene ‘Anneler Günü benim için hiç önemli değil. Ben senede bir gün mü anneyim. Hediyeye ne gerek var ne zahmet ettin diye’  konuştuğu için ben de geçen sene anneler gününün gerçekten onun için önemli olmadığı yanılgısı içinde buldum kendimi…

Ve anneler günü haftasında Eskişehir turuna katılmaya karar verdim. Anneme daha evvelden hediyesini verdim, öptüm, kahvemizi içtik, sohbetimizi ettik, gideceğimi söyledim. Annem yine zaten benim için önemli değil havalarında olduğu için ben mutlu mesut Eskişehir’e gittim…

Anneler günü sabahı ne olur ne olmaz deyip annemi arayayım dedim. Aramadım diye bozulur falan. Ben işimi sağlam kazığa bağlayayım dedim. Hatlar çok yoğun olduğu için telefon düşmedi. Öğlen tekrar aradım. Annem telefonu bir hışımla açtı. Niye şimdiye kadar aramadın. Ben şaşkın. Hani dedim “Eskişehir… Tur… Telefonlar tutmadı.” “Ben şimdiye kadar senin aramanı bekledim” dedi. Eyvah dedim içimden aklıma gelen başıma geldi. Neyse bir şekilde konuyu tatlıya bağlayıp kapattık…

Bu sene anneler günü geliyor ya annem başladı yine klasik konuşmasını yapmaya “bak benim için anneler günü önemli değil”… “Anne” dedim… “Bak bu gün senin için belli ki önemli. Bari önemli değil deme” dedim. Yemezler dedim. Sustu… Bana da yanlış işaret veriyor. Boşu boşuna tatsızlık yaşıyoruz sonra.

Geçenlerde gazetede bir yazı okudum. Annesi vefat etmiş bir bey yazmıştı yazıyı. Böyle günlerde biz üzülüyoruz. Bize de yazık diye bitirmişti yazısını.  Hak vermemek elde değil. İnsanın yarasına tuz basmak gibi oluyor böyle günler.  Ama yine de kutlamamak olmaz sanırım. Gerçi şimdilerde işler biraz çığırından çıktı tabi. Böyle özel günler direk tüketime yönelik anlamını kaybettiren bir hal almaya da başladı…

Anneme sordum “senin çocukluğunda anneler günü var mıydı?” diye. “Yoktu” dedi. “Bundan kırk sene önce bizim televizyonumuz bile yoktu” dedi. “Çok sonraları başladı anneler günü kutlanmaya” dedi.Dayanamadım sordum “sen annene en son ne hediye aldın?” diye. “Biraz rahatsızdı eşarp aldım” dedi buruk bir sesle. “Anneannen eşarbı omzuna atar öyle otururdu” dedi.

Sanırım bu günlerimizin kıymetini bilmeliyiz. Her ne kadar çekişsek de, dünyaya bakışımız tamamen farklı da olsa sarılıp yanağına bir öpücük kondurmayı bilmeliyiz…

Nice anneler gününe…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Konserde akan gözyaşlarım…

Okul bitti. Okuldaki arkadaşlarla görüşmez olduk. Herkes kendi yoluna gitti. Kendi dünyasına çekildi. Okuldaki arkadaşlardan Sevgi’yle tam on sene sonra Eminönü’nde karşılaştık. O gün, o saatte ikimiz de ordayız. Tam on sene sonra Eminönü’nde buluşalım demişiz gibi. Sokakta buluştuk. Onca yıl neler yaptığımızı anlattık ayak üstü. Telefon numaraları alındı verildi. Ve bu sefer o numaralar arandı. Tekrar görüşüldü. Bağlar sıkılaştı.

Arkadaşım Türk Sanat Musiği korosuna gitmeye başlamış. Bir iki kere beni çağırdı. Ben koroya işini düşünmeye başladım. Arkasından bende koroya gitmeye başladım.

Türk sanat müziği içli müzik. Notalar sizi bir yerden alıp başka yere götürüyor. Besteler çok derin. Saadettin Kaynak’la, Hacı Arif Bey’le ve niceleriyle orada tanıştım. Makamlar önce ağırdan başlarmış, sonra hızlanırmış. Ruha öylesi iyi gelirmiş. Hep orada öğrendim. Her makam bir hastalığı tedavi edermiş. Kendi üstümde test ettim. Doğru. Ne zaman boğazım ağrısa, başım ağrısa prova gününü beklerim. Geçiyor. Gerçekten geçiyor.

Geçenlerde blog yazmaya başladığımı söyledim, hep iyi şeyler yaz diye tembihlediler beni. Peki dedim. Hep iyi şeyler yazıcam.

Nisan ayında konsere çıkılacak. Ben de bir heyecan. Tabi siyah elbise giymek lazım. Ben de o her hatunun dolabında olması gereken siyah elbise yok. Almak lazım. Önce arkadaş taraması yapıyorum… Nerde ne var, nasıl bir şey giyilir diye soruşturuyorum… Tavsiyeleri dinliyorum. Sonra anneme müracaat ediyorum. Anne konser için elbise lazım diyorum.

Tabi bu arada annemlerin ne konserden ne benim çalışmalarımdan haberi var. Annem şaşkın. Kızım niye söylemiyorsun bir şey diyor. Ben ketumum anne diyorum. Aslında doğru, çok ketumumdur. Ama yazarken başka, konuşurken başka bir insan oluyorum.Yazarken rahatım. Konuşurken sıkıyorum, geriyorum kendimi. Kendimi anlatabilmek için illa ki yazmam gerek.

Neyse konumuza geri dönelim. Annem demez mi… Biliyor musun deden de Tokatta korodaydı. Keman çalardı. Anneannen onu kıskandı. Ya ben ve çocuklar ya keman dedi. Sonrası malum. Keman annemlerin oyuncağı oldu.

Fakat ben bütün bunları bilmeden dedemin koro çalışmalarına başka bir şehirde başka bir yüzyılda devam ediyorum. Annem de çocukluğundan kalma alışkanlıkla, televizyonda hep Türk Sanat Musiği konserlerini dinlermiş. Kim ne giymiş, kim ne kadar söylüyor hep incelermiş. Eee dedim, dedemin koro işi benim dna’ma kodlandı herhalde. Onun yarım bıraktığı yerden ben devam ediyorum…

Neyse annemle beraber bir kaç dükkan taramasından sonra bana konser elbisesini alıyoruz. Son provalar, son telaş derken. Gösteri günü geliyor. Kuliste bir heyecan bir şamatadır gidiyor. Sonra sahneye çıkıyoruz. Başlıyoruz söylemeye. Önce gözlerimi kapatıyorum. Ya da kapanıyorlar. İyice içine giriyorum bestelerin. Sonra bazılarında başlıyorum ağlamaya. Görürdüm de şaşırırdım şarkı söylerken ağlayanlara. Hakikaten oluyormuş…

Bir de koroya başlamadan önce kendimi ney’e sevdalı sanırdım. Kanun’a aşık buldum. Mutlaka bu müziği dinleyin. Ruhunuzu besleyin.

Ben gerçekten bu konuda çok şanslıyım. Çok doğru insanlara, çok doğru bir hoca’ya rastladım. Koromuz İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti Türk Sanat Musiği korosu. Her çalışmamız ayrı bir sıcaklık ve dostluk ortamında geçiyor. Saz heyeti ise bu işi gönülden yapan insanlar. Belki de onların musik sevdası bize geçiyor. Bilemiyorum. Hocamız ise Osman Aksu. Onu yere göğe koyamam. Hepimizin üstünde emeği çoktur. Koromuza nice konserler diliyorum…

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

‘Kadınlar günü’ başlangıç olsun…

Kadın hamile kalıyor. Aradan dört beş ay geçiyor ve cinsiyeti belli oluyor. Eşiyle doktordalar. Heyecanla bekliyorlar. Her erkek gibi adam erkek evladı olmasını istiyor. Bu defalarca evde belirtilmiş zaten. Çünkü soyadının sürmesi gerekiyor. Doktor kontrolünü yapıyor ve o ‘an’ geliyor. Doktor tereddütlü cinsiyeti söyleyip, söylememekte… Sonra olacakları biliyor çünkü… Ama mecbur söylüyor… Müjde ‘kızınız oluyor’ diyor. Müstakbel babanın ilk tepkisi şöyle; Tekrar deneriz…

İşte bir kadın hayata böyle başlıyor… Cinsiyeti ‘kız mı?‘ Tekrar deneriz… Bu durumun ne eğitimle, ne yaşanılan şehirle, ne de içinde bulunulan kültürle alakası var… Dünyanın üzerinde anlaştığı bir kural bu…

Annem Samsun doğumludur. Annemin döneminde öyle hastane de falan doğurmak yok. Evde ebeyle doğurma dönemi. Annem de ters geliyor. Büyükannemi koyuyorlar bir çarşafa sallıyorlar da sallıyorlar… Sonunda annem düzünü bulup doğuyor. Doğuyor doğmasına da… Ebe bakıyor kız. Eeee babaya haber vermek lazım. Öyle zor bir doğumdan sonra babanın eve gelmesi için küçük bir yalan söyleyiveriyorlar. Müjde, müjde erkek oldu. Çabuk eve gelsin. İşte hayata böyle başlıyor annem. Sonrasında erkek çocukları gibi yaramaz büyüyor. Eminim bunda müjde ‘erkek doğdu’ yalanını doğru çıkartma çabası vardır.

Kadınların, bebekliğinden başlayan bu tercihsizlik büyütülürken uygulanan çifte standartlarla devam ediyor. Okutulmuyor, dışarı bırakılmıyor, istediğini giyemiyor, istediğini konuşamıyor hatta düşünemiyor bile… Pencere önünde hayatı seyretmesi isteniyor. Sonrada baba evinden koca evine hayırlısıyla bir transfer yapıldığında herkes rahat ediyor.

Üstelik evi geçindirse de kimseden saygı gördüğü yok… Eksik etek diye çağrılmak, küçümsenmek, hakarete uğramak üstüne üstlük dayak yemek kabullenmiş olduğu bu yaşamın ağır bedellerinden.

Geçenlerde şiddete uğramış kadınlarla ilgili bir fotoğraf sergisine gittim. Benim içimi acıtan vücutlarda gördüğüm morluklar ya da kırmızılıklar değil gözlerde gördüğüm çaresizlik ve kabullenmişlik oldu.

Aslında çocuk doğuran, evi çekip çeviren, günde yirmidört saat / yılda üçyüz altmış beşgün çalışan kadınlar öyle güçlüler ki… ‘Kariyer de yaparım, çocuk da‘ şarkısı kadının çalışsa bile evdeki tüm görevlerinin aynen devam ettiğinin bir göstergesi…‘Tek taşımı kendim aldım‘ dese de toplum kurallarının azcık dışına çıksa üstüne yapıştırılmayacak etiket kalmayacak olan da o…

Ahhh kadınlar ne zaman gücünüzü anlayacaksınız, ne zaman cesaretinizi toplayacaksınız, ne zaman ben de buradayım diyeceksiniz… İşte gün bugündür… Dünya Kadınlar Günü…

Sadece bu yoldaki başlangıcınız için bir işaret… Bir küçük damla… Haydiiii… Ayağa kalkın… Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Zaman nedir???

Salonda kanapeye oturdum elimde çay var. Bulutları, kuşları seyrediyorum. Sabah mahmurluğunu üzerimden atamamışım. Gözlerim ara ara kapanıyor. Gözlerim her kapandığında aklım başka bir zamana sıçrıyor.

Baktım önce lise son sınıftayım. Okulun son günü. Bütün sınıf bir ağızdan kimse bizi ayıramaz diye bir şarkı tutturmuş. Gözümüzde yaşlar. Birbirimizden ayrılmayacağız diye verilen sözler. Duygu yüklü anlar.

Açtım gözlerimi, tavşana benzer bir bulut geçiyor gökyüzünden. Hoop gözlerimi yine kapatıyorum.

Çok yakın bir kız arkadaşımla yaptığım derin bir sohette buluyorum kendimi. İstekler, sıkıntılar paylaşılıyor. Vapurdayız. Rüzgar var. Biraz da üşümüşüm. İçeri giriyoruz.

Salonda kanapede gözlerimi açıyorum tekrar, elimdeki çaydan bir yudum içiyorum. Gözlerim gene kapanıyor.

Annemle bir kavganın ortasındayız bu sefer, memnuniyetsizlikler, karşılıklı yakınmalar çınlıyor kulaklarımda. Hemen gözümü açıp salona geri dönüyorum. Bir tur atıyorum evde. Gene kanapeye yönleniyorum uzanıyorum bu sefer. Üstüme bir battaniye alıyorum. Gözlerim çoktan kapanmış.

Doğumgünü kutlamasındayız. Başlamışız erkekleri çekiştirmeye. Şöyleler, böyleler. Yakınmalar, beklentiler. Herkes kendi tecrübesini ve aldığı dersleri döküyor ortaya. Gözlerimi yine açıyorum. Oturuyorum. Gökyüzünde yağmur bulutları.Hava yağdı yağacak derken dün yolda gördüğüm o tatlı kız çocuğu geliyor aklıma gülümsüyorum.

Bugün salon çok kalabalık. Tüm zamanları, hayatımın tüm zamanlarındaki insanları biraraya toplamışım gibi hissettim. Hepsini aynı anda yaşayabiliyorum. Şimdi herşeyi barındıryor sanki…

Aslında facebook’da öyle değil mi ? Hayatımızın tüm zamanlarındaki insanları aynı yere toplamadık mı? Hepsini aynı anda görüp konuşmuyor muyuz???

Zaman dedikleri şey çok acaip. Sihirli bir şey.

Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı görürsünüz … Sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi. Yıllar geçmemiş sanki o ara hiç yaşanmamış gibi. Konuşmaya kaldığınız yerden devam etmek gibi…

Zaman dediğiniz şey nedir? Bilen var mı?

Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 2 Comments »

Bir ilişki ne zaman biter…

Bir insanla ilişkinin nerede başladığını bulmak çok kolay. Adını duyduğun, sesini duyduğun yada ilk tanıştığın,ilk göz göze geldiğin an ilişki çoktan başlamış olur. Ve sen o insan hakkında çoktan karar vermiş bile olursun. İşin şaşılacak tarafı yüzde doksan da doğru karar vermişsindir.

Hadi bakalım bir ilişkinin ne zaman başladığını kolayca çözdük. Peki bir ilişki ne zaman biter ?

İlişki tarafları yollarını ayırdıkları zaman mı biter? Yoo hiç sanmıyorum. O dönem ilişkinin en kuvvetli yaşandığı dönemlerden biridir bence. Tekrar barışılacak mı sorgulamaları, pişmanlıklar, o ne dedi, ben ne dedimler, özlemler, kızgınlıkar,       arasam mılar, aramalar, tekrar kavga etmeler, barışmalar…Bana hiç ilişki bitmiş gibi gelmedi…

İlişkinin kesin bittiğini kabul edelim. Bu sefer acaba arkadaş kalabilecek miyiz endişesi bizi sarar… İçten içe de arkadaş kalalım belki tekrar barışırız arka planda çalışmaya devam eder. İlişki hala devam ediyor anladığım kadarıyla.

Bu aşamadan sonra kimisi arkadaşlığa dönme beceresini gösterir kimisi kesin olarak görüşmeme kararı alır. İki durumda da ilişki yine de bitmez. Kesin olarak görüşmeme kararı aldığın kişiyi, görmezsin fakat düşünürsün çünkü. Ansızın biri onu soruverir. Bir şarkı çalıverir. Birisi saçlarını onun gibi düzeltir. Onun gibi kahkaha atar.Ya da yolda karşına çıkıverir.

Hele şimdinin dünyasında face’te sayfasına bakıp bakmama mücadelesi sürer gider. Acaba şu an ne yapıyor diye merak edersin.

Ya da aradan birkaç yıl geçer, birden aklına düşer. Kalbinde bıraktığı izler tekrar bir canlanır.

Bilmiyorum ama birisiyle tanıştığınızda çok dikkat edin. Sonsuza kadar sürecek bir ilişki başlamaktadır.

Sağlıcakla

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Köpek Korkumu Nasıl Yendim…

O sıralar ortaokuldayım. Yaş on iki-on üç arası. Bende köpek korkusu var. Köpeklerin yanına yaklaşamıyorum. Ya da kaldırımda köpek görünce, nefesim hızlanıyor, ürküyorum. Köpek bana doğru hamle yapsa, kaçacak delik arıyorum. Böyle bir durumdayım. Mantıki bir sebep de yok ortada. Kötü bir anı falan da yok. Sadece tarifsiz bir korku mevcut.

Ortaokul yıllarımda yakın kız arkadaş da kalmak bir gelenekti. Sen onda kalırsın ,o sende kalır. Aranızda bir ritüel olur. Bunu pijama partisiyle falan karıştırmamak lazım. Okuldan çıkılır, servisle eve gidilir. Anne kahvaltı hazırlar, oturulur sohbet edilir. Hoşlandığın erkekten bahsedersin, yüzün kızarır. Ertesi sabah okulda karşılaşma cümleleri hazırlanır. O günkü olay ve konuşmalar gözden geçirilir.
Az da ders çalışılır. Bazen film seyredilir. Gece böyle sakin geçer giderdi.

O dönem birisinde kalmak, o benim yakın kız arkadaşım mesajı vermekte en önemli sinyaldi. Şimdiki çocuklar ne yapıyor bilmiyorum. Facebook’ta en yakın arkadaş kısmına ekleyince iş bitiyordur belkide.

Neyse şimdi benim en yakın kız arkadaşlarımdan biriyle sık ev ziyaretlerinde bulunuyoruz. Günün birinde onlar evlerine köpek alıyorlar. Tabi böyle olunca benim ev ziyaretlerim bıçak gibi kesiliyor. Bir-üç-beş-on artık sadece benim eve geliniyor. Sonunda arkadaşımın ısrarına dayanamayıp, köpek bulunan bir eve gitmeye razı oluyorum. Arkadaşımın köpek zaten daha yavru, sesi bile çıkmıyor, bak sen gel onu odaya kapatacağız. Birbirinizi bile görmeyeceksiniz telkinleri de üzerimde çok etkili oluyor.

Ve büyük gün geliyor…Bende sabahtan bir heyecan başlıyor, dersler bitiyor, servise biniliyor. Ben kaçıncı kez bilmiyorum, arkadaşıma köpek odada kapalı değil mi diye soruyorum. Arkadaşım büyük bir güvenle evet diyor.

Neyse eve varıyoruz, içeri giriyoruz. Evde köpek te yok. Ben iyice rahatlıyorum. Tam salona kuruluyorum,gevşiyorum derken… köpek geziden dönmüş, kapıdan giriyor, ve  tüm hızıyla üstüme doğru koşuyor. O saniyeleri ağır ağır yaşıyorum. Zaten donup kalmışım hareket bile edemiyorum,bayılıcam, bacaklarım titriyor derken, yanıma gelip beni yalamaya başlıyor. Ve sevimli sevimli bana bakıyor. İşte o anda korkum yerini sevgiye bırakıyor. Korku-sevgi dönüşümümü sağlayan bu kahraman köpeğin adı Pepsi’ydi. Orta boylu, az tüylü, kahverengi-beyaz-sarı bir köpekti.

O dönüşümden sonra arkadaşıma gitmek için can atar oldum, Pepsi’yle türlü oyunlar oynar, yemekte masa altından gizlice besler, gece de beraber uyurdum.

Pepsi sayesinde bir korkumdan kurtuldum ve bir gıdım daha özgür bir insan oldum. İnsan acaba korkularını nasıl yener? Üstüne giderek mi? Bilmiyorum, bu herhalde etkili bir yöntem. Ama o kritik denge noktasında çok dikkatli olmak gerekiyor. Korkuyu yenmeden önceki son anda, bir delilik ve panik duygusu var.. .Ya o duyguda  kalınacak, ya özgür bir insan olanacak.

Pepsi olayı şansıma çok iyi sonuçlandı. Korku üstüme gelip, beni bir güzel yaladı. Tüm korkularımızdan böyle kolaylıkla kurtulmamızı diliyorum.

Sağlıcakla,

Her Yaşın Bir Güzelliği Var Mı ???


Geçen gün annemle buluştuk…Kahvelerimizi içerken laflamaya başladık…Tipik bir anne-kız ilişkimiz olduğundan dolayı sohbet  surat asmalar, gerginlikler, anlaşmazlıklar, biraz da hoşlukla devam eden bir yörüngede devam ederken…Annem günün lafını patlattı…

Her yaşın güzelliği falan yok…O züğürt tesellisinden başka bir şey değil…..Tabi ki ben ilk görevim olarak annemin söylediğine hemen karşı çıktım….Olur mu hiç öyle şey dedim…

Her yaş ayrı güzeldir…Ayrı beklentiler…Ayrı tecrübeler…Ve ayrı olgunluklar içerir…
Sen onu külahıma anlat dedi annem…Bu noktadan itibaren annem ben ve külahı konuşmaya devam eder olduk…

Her sabah acaba bugün nerelerim ağrıyacak diye kalkmaya başladım…Yirmi yaşında zıp zıp zıplardım dedi annem…

Anneme karşı gelme isteğim bastırılamaz bir şekilde devam etse de… Bir yandan da düşünmeye başladım…

Her yaşın bir güzelliği varsa…Niye birisi bize küçük gösteriyorsun deyince seviniyoruz…Hatta bu büyük bir iltifat oluyor…Hatta yüzümüzde gülücükler açıyor…

Haydi sanatçıları bir tarafa ayıralım, onlar sürekli göz önünde olduklarından, göze hitap etmeleri gerektiğinden , botokstu, estetikti  heryolu deniyorlar tamam…

Ama artık bugünlerde herkes bu yola başvuruyor…

Göz kenarında, dudağında, alnında kırışıklığını gören botoksa, estetik uzmanına koşuyor…Yok madem her yaş güzel niye bunu yapıyoruz, niye bu iltifatlara bu kadar seviniyoruz diye düşünmeden edemiyor insan.

Ayrıca sadece kadınlar değil, erkekler de aynı telaş içerisinde…

Ayrıca bu işin ruhsal ağırlık bölümü de var…Her geçen yıl yaşadığınız olaylar çoğaldıkça kendinizi daha ağır hissediyorsunuz…Ben belli bir yaşa gelmiş insanları çok takdir ediyorum…Ne olursa olsun… O yaşa gelmiş ya…O kadar olayı geçirmiş…Yine de ayakta…Yoluna devam etmeye çalışıyor ya…Helal olsun diyorum…

İşin sağlık boyutu ise gerçekten düşünülmeye değer….Check-up’lar başlıyor, sağlık sigortaları düşünülmeye başlanıyor, hücre gençleştirici, yenileyici vitaminlere kucak dolusu para ödeniyor.

Yemek masalarında son gençleştirici yöntemler konuşuluyor,

Yeni çıkan beyaz saçlar hemen boyatılıyor…Gerçekten bi durup düşünmek lazım…Yaşımızla barışık mıyız diye…
Doğumgünlerinde yaşımız kadar mum koymuyoruz…Hatta yaşımızı üçer-beşer küçültüp söylüyoruz…

Galiba annem bu sefer de haklı çıkıyor…
Galiba her yaş güzel de ???
Gençlik daha güzel…

Külaha bunu söyleyip…Masadan kalkıyorum…
Sağlıcakla,

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 3 Comments »

Köpek eğitimi…

Şimdi bizim zorba …çok tatlı…uysal …
İlk tanıştığımızda iki bilemedin üç haftalık
Ben de o aralar bahçede çim yoluyorum…
Mevsimlerden çim yolma mevsimi…
Zorba da oturuyo benle… bi ben çekiyorum çimleri… bi o çekiyo çimleri…
O çimleri çektikçe benim işim azalıyo… ben mutlu…
Onu okşuyorum… o mutlu… bi müddet böyle mutlu mutlu yaşıyoruz…

Zorba hızını alamamış…ne bulsa çekiyo…

Tabi arkasından ekim dönemi geliyor
Bu sefer ben bahçeye çiçek ekiyorum…bitki ekiyorum…
Ben yine mutlu………..
Zorba da okşanmak …mutlu olmak istiyor…
Başlıyor benim ektiklerimi sökmeye…
Tabi ben ona öyle öğretmişim…habire sökmeyi öğretmişim…
Ben ekiyorum…
O söküyor…
Ben başlıyorum öfkelenmeye…Ben
mutsuz…O mutsuz…
Ben ekiyom…O söküyor…
Söktüğü çiçekleri öfkeyle etrafa saçıyorum
Anlamıyor
Ben mutsuz…
O mutsuz…

 

Herşeye rağmen  seviyoruz birbirimizi

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Not: Kendi eğitim hatalarınızı çevrenizden çıkarmayınız :)))

Çalakalem Yazılarım... kategorisinde yayınlandı. Etiketler: . 3 Comments »