Beyaz Gecelerde Evlenilir… Moskova 2. bölüm…(05-10 Ağustos 2010)

Beyaz Gecelerde Evlenilir…

Şehrin önemli noktalarında gezinmek gerekiyor; Tiyatro Meydanında Bolşoy Tiyatrosunun ihtişamlı cephesi beni selamlıyor. Moskovada her şey büyük demiştik; Kurtarıcı İsa Katedrali de bu büyüklükten nasibini almış bir katedral ona da bir merhaba diyorum ve Gorki parkına geçiyorum.  Gorki parkıda aynı şekilde kocaman büyük bir park neşeyle el sallıyorum.

Benim için en önemli noktalarından birine varmak üzereyim. Tchaikovskeye’nin Kuğu Gölü’nü yazmasına ilham veren gölün kenarındayım. Göl gerçekten çok güzel ağaçların yansımaları gölle kucaklaşıyor. Gölde kuğu yerine ördekler var ama olsun. Tchaikovskiy’le aynı gölün kenarında yürüyorum ben şu anda. İnanamıyorum. Her yerde gelin-damat görmek mümkün. Buralara resim çektirmeye geliyorlar. İşte bir genç çift daha. Kız çok güzel. Tempolu bir şekilde gorki gorki gorki (öp öp öp) diyerek öpüşmelerini sağlıyorum. Çok mutluyum.

Beyaz gecelerde evlenmek Rusya’da bir modaymış herkesin modaya uyduğunu söylemem gerekiyor. Yavaş yavaş beyaz gecelerin sonuna yaklaştığımız için düğün mevsimi bitmek üzere hava artık 22.00 gibi kararıyor.

Tverskaya caddesi ana alışveriş caddesi ve her yerde gördüğüm Pizza Hutlar, Mc Donaldslar, Starbuckslar burada iyice göze çarpıyor. Bilboardlar Coca-Cola reklamları ile dolu. Değişim kendisini iyiden iyiye hissettiriyor burada.

Moskovada Stalin’in Yedi Kız Kardeşleri olarak bilinen birbirine benzer yedi yapı bulunmakta.  Moskova Devlet Üniversitesi 240 metrelik boyuyla bunlardan en uzunu. Üniversitenin yanından yürürken karşıma bu sefer Lenin Kütüphanesi çıkıyor. Önünde ise Dostyovesk’nin kocaman bir heykeli var. Nefesim kesiliyor, aklıma Suç ve Ceza geliyor, Karamazof Kardeşler geliyor.

Rus halkı sürekli kitap okuyor. Heryerde. Metroda, parkta, otobüs beklerken başlar önde, akıllar satırların içinde kaybolmuş bir dolu insan. Gazete çok ucuz.

Buraya kadar gelip Nazım Hikmet’in mezarını görmeden dönmek olmaz. Mezarlıktan içeri biraz tedirgin giriyorum. Mezar taşları işlenmiş, nereyse her biri bir sanat eseri şeklinde. Anton Çehov, Nikolay Gogol, Sergey Prokofye ve Nikita Kruşçev gözüme çarpan isimler. Her taraf yapma çiçek dolu. Kışlar uzun ve sert olduğundan yapma çiçek getirmeyi tercih ediyor Rus halkı. Ve büyükçe bir meydan, hemen meydanda Nazım Hikmetin yeri bulunuyor. Mezar taşının üstüne  ikinci karısı Vera’nın adı iliştirilmiş. Düşünceler içinde  çıkıyorum oradan.

Aslında müze işini St. Petersburga bırakmış olmama karşın burada gitmek istediğim bir müze var. Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi. Beyaz mermerden yapılma klasik ön cephesiyle beni karşılıyor. İçinde Rembrand, Rubens, Van Gogh’un eserleri olan bölümü rüya aleminde gibi geziyorum. Diğer bölümde Manet, Monet, Picasso, Renoir’lar var. Çocuklar gibi bir tablodan ötekine koşuyorum. Bu aldığım coşkuyla bir müzeye daha gidesim geliyor…

Şehrin biraz dışında ama görülmeye değer Tchaikovskiy’nin  müzesine gidiyorum. Daha sonradan müzeye dönüştürülmüş bu evi mektuplaştığı bir hanım arkadaşı kendisine hediye etmiş. Eserlerini bu bahçede gezip dolaşırken yazmış. Kendi el yazısından notalarının ve  eşyalarının arasında geziniyorum. Piyanosuna içimi çekerek bakıyorum. Belki bana da biraz yetenek bulaşır diye piyanoya dokunmak istiyorum. Ama görevliler çok sert bakıyor dokunmaya cesaret edemiyorum. Dışarı çıkıyorum. Bahçe düzenlemesi çok güzel. Bankın üstünde de kocaman bir heykeli var. Madem piyanosuna dokunamadım o zaman heykeline dokunurum diyorum.Ve bana da yetenek bulaşması için heykeliyle  bir fotoğraf çektiriyorum.

İstanbul kızı olarak artık nehirlere akma vaktidir diyorum ve Moskova Irmağına akıyorum. Moskova Irmağı, Oka Irmağının bir kolu… O da meşhur Volga ırmağıyla buluşuyor. Şilepler, tekneler, mavnalar usul usul nehirde yol alıyor biraz onları seyrediyorum.

Ve yavaş yavaş yorgunluk gelip beni buluyor, biraz dinlenmek lazım arkasından ver elini St. Petersburg.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Moskova büyük… Çok büyük… 01-05 Ağustos 2010 Bölüm 1

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Küçüklüğümden beri bir kitap kurdu olan ben son kararımı verdim: Çok gezen bilir diyorum. Sanırım işin özü tecrübe etmekten geçiyor. Okumak oturduğunuz rahat koltuktan bir masal dünyasına geçmek gibi, halbuki gezmek gerçeği beraberinde getiriyor. Dokunuyorsunuz, acıkıyorsunuz, eğleniyorsunuz, üşüyorsunuz, yoruluyorsunuz, plan yapıyorsunuz, pişman oluyorsunuz. Kısacası  her duyguyu  tadıyorsunuz. Onun için gezelim diyorum… Ve yolum Rusya’ya düşüyor…

Birkaç senedir gitmek aklımdaydı ama malum Rusya’ya ancak Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında gidilir klişesine boyun eğmiştim. Ve bir türlü denk gelmedi. Geçen sene son dakikada grip salgını korkusundan gidememiştim. Sözün özü bu sene vakittir dedim son derece kararlı bir şekilde yola koyuldum.

Her yolculuk öncesi olduğu gibi listemi yaptım, eksiklikleri toparladım ve heyecan dalgası iki gün öncesinden beni yakaladı. Neden bilmiyorum her yolculuk öncesi çocuk gibi oluyorum, yüreğim pır pır ediyor, başım dönüyor, uyuyamıyorum. Bayılıyorum bu duyguya.

Ama uçakta bu durum tam doruk noktasındayken acaba her yeri gezebilecek miyim, neler olacak, başıma bir şey gelmez dimi endişesi heyecanın yerine geçiveriyor. Haritalarım, notlarım, kalemim hemen çantamdan çıkıveriyor. Bu sefer de her şey aynen tekrarlandı. Uçak Moskova semalarındayken işte bende tam bu duygular içindeydim.

Pencere kenarında oturup az sonra keşfedeceğim şehre yukardan bakmak hep zevkli gelir  ve Moskova da beni o yemyeşil ormanlarıyla anında etkiledi… Uçak iniş için sağa sola doğru manevralar yaptıkça eeee burada her yer ormanmış diye şaşkınlık ve hayranlık duygusu aynı anda beni kuşattı. Kolay bir inişin ardından beni bekleyen uzun kuyruklar ve sert bakışlar oldu. Hepsini hallettikten sonra işte nihayet MOSKOVA!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Moskova’da caddeler büyük, ağaçlar büyük, köpekler büyük kendimi bir boy çekmiş gibi hissettim. On sekiz şeride varan araba yolu,  karşıdan karşıya geçmek için sizin 20 dakikanıza mal olabilir. Genelde karşıdan karşıya geçişlerde alt geçidi kullanmak gerekiyor. Alt geçitlerde hediyelik eşya satan şirin dükkanlar mevcut. İlk uğrak yerim Arbat Caddesi oldu. Bizim İstiklal Caddesi. Dikkat etmek gereken şey iki tane Arbat Caddesi var. Trafiğe kapalı olan Old Arbat olarak geçiyor. Sağlı sollu şirin kafelerin, restorantların, hediyelik eşya dükkanlarının, sokak ressamlarının, sokak gösterilerinin olduğu bir cadde. Tabi ki çok kalabalık.

Madem Rusya’dayım buraya özgün bir şey yiyeyim diyorsanız hemen caddenin girişinde self servis bir rus lokantası var. Borç çorbası müthiş. Arkasından da Rusların kahve zinciri olan Cafe House da oturup bir kahve içip geleni gideni seyretmek çok keyifli. Bir de menüye yeni eklenmiş bir lezzet var, kahve değil böğürtlen suyu tavsiye ederim.

Her yerde her an dondurma tezgahları ve tezgahların önünde uzun kuyruklar görmek mümkün. Rusların en favori tatlısı dondurma. Pankartlardaki Magnum reklamlarında Angelina Jolie pek bi güzel. Ama Rus kızları daha da güzel. Hepsi mi güzel olur ??? Gerçekten hepsi güzel. Kalemle çizilmiş gibiler renkli gözler, kumral saçlar ve hepsi topuklu ayakkabı giyiyor. Hele metroda o topuklularla tık tık tık ne de hızlı yürüyorlar. Uçar gibi…

Tabi Moskova metrosu bir efsane. O koca kenti her köşesine kadar metroyla gezebilirsiniz ama bence siz taksiyle gezin. O metroda doğru yere gitmek imkansıza yakın; bir kere her yerde Kiril alfabesi var ve hiç kimse İngilizce bilmiyor ve istasyonlar üç dört geçişli olabiliyor. Bana kocaman bir örümceği anımsatan bir yapısı var. Metro istasyonları birer müze gibi kesinlikle gezmek gerekiyor. Heykeller, resimler, avizeli şık odalar insanın başını döndürüyor. Metroyla ilgili en çok hoşuma giden şey çok zekice düşünülmüş bir detay. Şehrin merkezine yani işyerlerine giderken istasyon anonsları erkek sesiyle yapılıyor sizi işteki erkek patronunuza hazırlıyor, şehir dışına yani eve dönerken ise istasyon anonsları kadınlar tarafından yapılıyor. Sizi evde bekleyen karınızın sesi gibi… Bir bilet 26 ruble gayet uygun.

Metrodaki rayların genişliği standart Avrupa raylarından farklı yapılandırılmış. Avrupa’da tren raylarının genişliği143.5 cm. Rusya’da daha fazla… Bunun sebebi savaş zamanında yenilirlerse diğer ülkelerden getirtilecek tren raylarının burada çalışmasına mani olmak.  Yani bir nevi zorluk çıkartmak…

Taksiler ise başka bir alem. Her araba taksi, elinizi yukarı kaldırdığınız gibi bir sürü araba peş peşe duruyor. Mutlaka gerekli bir pazarlığın ardından yolculuğunuz başlıyor. Her büyük şehirde olduğu gibi trafik saatlerine yakalanmamaya çalışmak gerekiyor.

Soluğumu tutarak Kızıl meydana varıyorum. Büyükçe bir meydan. Kızıl adı o meydanda çıkan yangınlardan dolayı verilmiş. Gözlerimi kapatıyorum, yılbaşılarında havai fişek gösterilerinin yapıldığı meydandayım işte. Bir de kış mı gelmek lazım ne diye düşünüyorum. Sen Vasil Kilisesi hemen yanıbaşımda bir masal aleminden çıkmış gibi renklere sahip. Soğan kubbeler çok şeker… Peter Pan biraz sonra ortaya çıkacak bence. Burada biraz kalmak lazım diyorum ve meydanda biraz dolanıyorum. Kremlinin duvarlarının yanında volta atıyorum arkasından  Kremlin’den içeri giriyorum. Kremlini gezebiliyorsunuz hem de  içerde devlet büyükleri çalışırken. Çok değişik bir duygu. Yönetimin kararları hemen yanıbaşımda alınıyor. KGB binası da yakınlarda.

Bahçede hiç kullanılmamış ama kocaman bir çar topu ve çar çanı var. Gezi bitince Borovitski Kapısından çıkılınca Aleksandr Bahçeleri ve hemen ardından Meçhul asker anıtına ulaşılabiliyor. Rusyada bu anıtlardan pek çok noktada var. Anıtların özelliği ateşin hiç sönmeyişi. Bitmek bilmeyen savaşlar süresince ölmüş onca insanın ruhunun anısına hiç sönmüyor bu ateş. Ateşe uzun uzun baktım hüzünlendim.

Kızıl Meydanın karşısında GUM adı verilen bir çarşı var. Rusça adının başharfleri. İçerde tüm batı markaları mevcut.

Kızılmeydan’a gece bir daha gidiyorum. Her yer ışıl ışıl. Bu meydanı gece de mutlaka görmek gerekiyor.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

24 Şubat- 04 Mart Phi Phi ve Phuket adaları…

Phi Phi adasında tekne turu yapılır…

Tayland gezimizin son durağı ülkenin güneyindeki adalar… Chiang Mai’den uçakla Phuket adasına geçiyoruz . Phuket adasından da yaklaşık bir buçuk saatlik  feribot yolculuğuyla Phi Phi adasındayız. Ülkenin güney kıyılarının pek Tayland’la ilgisi yok. Her yer son derece turistik.Otellerin fiyat aralığı çok geniş,  odada fazla vakit geçirmem, temizlik de çok önemli değil derseniz 700 Baht’a  ( 100 Baht= 5Tl) kalabiliyorsunuz. Eli yüzü düzgün ve adanın simgesi olan bangalovlar’da kalmak için 2000 Baht’ı gözden çıkarmanız gerekiyor.

Phi Phi adasına gidince mutlaka yapmanız gereken iki şey var. Birincisi tekne turuna çıkmanız gerekiyor. Yarım günlük tekne turları olduğu gibi, tam günlük tekne turları da var. Tekne turunda göreceğiniz manzaralar soluk kesici. Denizin rengi mavi mi, yeşil mi bilemiyorsunuz. Hele o rengarenk balıklara inanamıyorsunuz… Denizden çıkardığınız mercan taşları ise büyüleyici… Her teknede palet ve snorkel var. Onlarla deniz de yapacağınız keşif unutulmaz olacaktır. Hele o coğrafi şekillere ne demeli… Denizin üstünde 200-300 metrelik dik kaya oluşumları var… Tekne turlarında ortalama beş mola veriliyor. Molalardan biri de ‘Maymun Adasında’… Adada her yer maymun kaynıyor. Maymunlar inanılmaz oyunbazlar. Tekneye çıkıp, ortada buldukları su şişelerinden bir güzel su içiyorlar. Meyve bulurlarsa meyveleri yiyorlar. Bir yandan maymunlardan korkuyorsunuz, ay üzerime gelir mi diye bir yandan da kare kare fotoğraflarını çekiyorsunuz… Üstelik arsızlar da… Şişeden suyu içince gitmesini bekliyorsunuz değil mi?  Hayır efendim gitmiyorlar… Bakalım daha ne var diye teknenin içinde araştırmaya devam ediyorlar… Ay vay diyerek, kaçışarak, gülüşerek adadan ayrılıyorsunuz… Ben bu eşsiz manzaralara doyamadığım için tekne turuna iki kere çıktım.

İkincisi ise adanın en meşhur kumsalı ‘Long Beach’e gitmek… Ada küçük olduğu için her yere yürüyerek gidilebilir. Zaten araba falan yok. Burada deniz taksileri var. Long Beach’e deniz taksisiyle gitmek 100 Baht. Ben adayı daha yakından tanımak istediğim için yürüyerek gittim. Kumsala varmak merkezden yaklaşık 20 dakika sürüyor. Fakat adada nem çok yüksek olduğu için üstüm başım terden sırılsıklam oldu… Ben yine de yürüyerek gidin derim. Alabildiğine uzanan beyaz kumlarla kaplı sahil, ve mercan taşlarıyla dolu o pırıl pırıl deniz anında yorgunluğunuzu unutturacaktır. Her yerde şezlonglar, güneş şemsiyeleri, kafeler olduğu için çok rahat ve konforlu bir gün geçirebilirsiniz. Ayrıca burada mutlaka ama mutlaka masaj yaptırın derim. Masaj yapılırken, dalgaların hışırtısını dinlemek ayrı bir keyif. Masajdan sonra da yeşil çay ikramları var. Bu keyifli günün ardından otele uçarak dönüyorsunuz…

Adada her türlü yiyeceği bulmak mümkün ama ben özellikle deniz ürünlerini tavsiye ederim. İnanılmaz ucuz ve inanılmaz lezzetli pişiriyorlar. Akşamları ise adanın klasiği olan ateş gösterilerini mutlaka seyretmelisiniz. Her akşam saat onda hemen hemen her lokanta ve barın kendine ait ateş gösterisi oluyor. Karanlığın içinde ateşle yapılan oyunlar soluk kesici…

Adada tembellik yapacağımı zannederken, yine kendimi her gün bir oraya bir buraya koştururken buluyorum. Dalış kursuna da gidip hevesimi aldıktan sonra ülkenin en büyük adası olan Phuket adasına feribotla geri dönüyoruz…

Phuket adası çok kalabalık. Tam sezonda olduğumuz için sahillerde boş şezlong bulmak bile mesele… Denize girmek için Patong Beach adanın en favori yerlerinden. Deniz sonrası yemeğinizi yiyip, alışveriş de yapabileceğiniz Patong Beach’de akşamları da Tay Boksu gösterisi izleyebilirsiniz.

Ama denize girmek için ben size Freedom Beach’i tavsiye ederim. Nispeten daha sakin olan bu plaja, 40 dakikalık bir tekne yolculuğuyla gitmek mümkün.

Phuket adasına gelmişim , tura katılmamışım olacak şey değil tabi… Phuket adasının en favori turu meşhur ‘James Bond’ adası turu… 1974 yılında James Bond filmlerinden biri burada çekiliyor ve adanın ismi o tarihten itibaren James Bond adası olarak kalıyor, yerliler bile adayı artık Bond adası olarak çağırıyorlar… Adadan dönüşte Andaman Denizin’de kanoyla gezmeniz de mümkün. Kanoyla mağaraların içine girip, kürek çekmek çok zevkli. Mağaralara girmek için başınızı eğmeniz gerekiyor… aman dikkat başınızı çarpmayın.

Ayrıca Phuket adasında ilginizi çekerse pirinç tarlalarına gidip pirincin nasıl yetiştirildiğini de  öğrenebilirsiniz… Ve tabi ki fil gösterilerine gidebilirsinz…

Fakat adada toplu taşıma olmadığı için her yere taksiyle veya tuk-tuk’la gitmek zorundasınız. Bu da Phuket adasında kalmanın maliyetini çok yükseğe çekiyor… En kısa mesafe 600 Baht’tan başlıyor…

Eeee bu gezinin artık bir yerde bitmesi gerekiyor… Phuket adasından önce Bangong’a arkasından İstanbul’a uçmak üzere yola çıkıyoruz… Havaalanından tropikal meyve sepetleri almayı unutmayın… Hem tadları güzel, hem fiyatları uygun hem de eşe dosta değişik bir hediye vermek için büyük bir fırsat.

Ben bir yere gittiğim zaman, gittiğim yerin toprağının beni kabul ettiğine inanırım ve beni kabul ettikleri için  oraya teşekkür ederim. Sizin huzurunuzda Tayland topraklarına teşekkür ediyorum. Bizleri çok güzel ağırladılar… Kısmet olurda yeni gezilere çıkarsam onları da sizlerle paylaşmak isterim…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

14-24 Şubat, Chiang Mai…

Chiang Mai’de kursa gidilir…

Yolculuğumuzun üçüncü durağı Chiang Mai… Pattaya’dan bir saatlik kara yoluyla Bangong’a dönüyoruz. Arkasından da bir saatlik uçuşla Chiang Mai’ye varıyoruz. Bangong’dan hemen hemen her saat başı bütün turistik bölgelere uçak bulmak mümkün. Kalacağınız otelleri de havaalanında ayarlayabiliyorsunuz. Chiang Mai bölgesinde oteller yaklaşık 800 baht civarı…( 100 baht= 5Tl)

Kuzeyin başkenti olarak bilinen Chiang Mai tam bir öğrenci şehri. Burada Tay dansı, yemekleri ve masajıyla ilgili kurslar bolca mevcut. Tabi ki en çok ilgi tay masajı kursuna. Avrupa’dan gelen birçok turist burada altı ay kadar kalıp masaj yapmasını öğreniyorlar. Sonrada , ülkelerinde meslek olarak bu işi yapmaya başlıyorlar. Doğunun felsefesini öğrenmek isteyenler, meditasyon ve savaş sanatlarına da ilgi duyanlar için de bir saat mesafedeki Chong Mong manastırını tavsiye ederim.

Chiang Mai şehrinde gidilmesi gereken üç tane büyük tapınak var… Akşamları bu tapınaklarda müzik ve dans gösterileri oluyor. Tapınaklarda ve yollarda turuncu kıyafetli rahipler görmek ilk başta ilginizi çekse de sonra onları görmeye alışıyorsunuz. Buraları dolaştıktan sonra haydi alışveriş zamanı diyorsanız Wua Lai sokağındaki pazarı tavsiye ederim. Pazar  en az 3 km uzunluğunda. Ayrıca sonuna kadar gidip ara bir yoldan caddeye çıkma şansınız yok. Mecbur aynı yolu tekrar yürümek zorundasınız. Bu bana yetmedi diyorsanız her akşam yediden sonra kurulan gece pazarına gitmelisiniz. Her iki pazar da inanılmaz kalabalık oluyor… Yetti gari yemek yemek istiyorum ,hem de bildiğim bir yemek istiyorum diyorsanız işte tam yerindesiniz…Chiang Mai’de her damak tadına hitap eden lokantalar, kafeler, fast food lokantaları var…

Her gittiğiniz lokantada, otelde, alışveriş yapacağınız tezgah önünde, ya da bineceğiniz tuk tuk da sizi ‘sodikha’ diyerek selamlıyorlar. Sodikha hoş geldiniz demek. Ayrıca bunu söylerken ellerini çene altında kavuşturup hafifçe eğiliyorlar. Yüzlerinde her daim bir gülümseme oluyor. Genelde herkes birkaç kelime İngilizce bildiği için anlaşmak çok kolay . Genel bir sükunet ve gülümseme ruhlarına yerleşmiş gibi…

Chiang Mai’de etrafı gezmek için bir sürü tur var. Bu turlardan özellikle üç tanesine gitmenizi öneririm. Birincisi kabile turu… Beş tane kabile geziyorsunuz… Bu kabilelerden özellikle      ‘ Uzun Boyunlu Kadınların ‘ yaşadığı kabile görülmeye değer… Beş yaşından itibaren kızların boynuna altın renkli bir halka takıyorlar. Ve yıllar bazında  bu halkalar  birer birer arttırılıyor. Sabahtan akşama bu halkalarla dolaşıyor kızlar… Sonuçta omuzları çöktüğü için, boyunları uzamış gözüküyor… 9-10 halkalı bir boyunluğu elime aldım yaklaşık iki kilo ağırlığındaydı… Bütün gün böyle bir yükle dolaşmak gözüme çok zor gözüktü… Kabile kızlarına halkalarını gösterip ‘ağır mı ? zor mu ?’  diye sorduğumda gülüşüp hayır diye cevap verdiler… Bir de bu halkaları boyunlarına nasıl takıp çıkardıklarını kimse bilmiyormuş… Bu büyük bir sırmış… Kabile inanışına göre bu boyunluklar onlara iyi şans getiriyormuş. Ayrıca kulaklarına da uzun halkalı küpeler takıyorlar. Küpeler ne kadar kulak memelerini uzatırsa o kadar uzun ömürlü olacaklarına inanıyorlar.

Diğer kabileleri de keyifle gezdik… Tahta evlerinde yaşayıp, fasulye ayıklayan bir çiftle işaret diliyle anlaştım… Çok güler yüzlü ve misafirperverdiler… Bana hemen Hindistan cevizi suyu ikram ettiler… Kabile’nin geçim kaynağı tamamen turizme dayalı olduğu için, bilezik, şapka ve  kolye yapan köylü kadınlar arkadaşlarımızdan birini esir aldı… Ve arkadaşımız  200 bahtlık bir alışveriş sonucu tekrar özgürlüğünü kazandı J

İkinci turumuz ise yörenin en kutsal tapınağına. Tapınağın adı Wat Phra That Doi Suthep… Bu tapınakla ilgili bir de küçük efsane var… 14 .yüzyılda kutsal beyaz bir fil tapınağın nereye kurulacağını arar… Ve sonunda bulduğu zaman üç kere hortumunu öttürür ve Buda’ya saygısından diz çöker… Tapınağın yapımına derhal başlanır… Bu tapınağa çıkmak için tam 300 basamak çıkmanız gerekiyor… Çıkarken en büyük eğlenceniz bu basamakları saymak olabilir… Ayrıca merdivenlerin sağına soluna kurulmuş tezgahlar ve yerel kıyafetlerdeki küçük çocuklar da sizi oyalayıp bu tırmanışı kolaylaştıracaktır… Tapınağın bahçesinde Tay dansları yapan kızları izleyebilirsiniz… Ayrıca  beyaz  fil heykelinin olduğu ayrı bir bölümü de gezme şansınız var…

Üçüncü ve son turumuza ise ‘Golden Tringle’ adı veriliyor. Burma, Laos ve Tayland sınırının kesiştiği üçgen alanı geziyorsunuz… Bu üçgen alanda tekne turu yapabiliyorsunuz. Laos’un ilk kilometresini gezebiliyorsunuz. Burma’ya da uzaktan bakabiliyorsunuz. Dönüş yolunda  muhteşem bir yapı olan Beyaz Manastırı gezip, sıcak su kaplıcalarında ayaklarınızı dinlendirebilirsiniz. Kaplıcalarda yaşlı teyzeler sizi sarıp, 50 bahta yumurta kaynattırabilirler… Aman hazırlı olun… 5 dakikada yumurtalarınız kaynak suyunda pişirilip size teslim ediliyor…

Bu güzel Chiang Mai anılarından sonra yolcu yolunda gerek diyerek dördüncü ve son durağımıza doğru yola çıkıyoruz…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Pattaya’da alışveriş yapılır…

09 – 14 Şubat, 2011 Pattaya

Tayland gezimizin ikinci durağı olan Pattaya’ya gitmek üzere sabah erkenden yola çıktık. Oraya varmadan önce yapmak istediğimiz iki şey var. Bunlardan biri fil safarisi yapmak , diğeri de timsah gösterisi seyretmek.

Önce fil safarisi yapılacak parka gidiyoruz. Filleri görünce çok seviniyorum. Nedense onları görünce içim gülüyor. Büyüklü ,küçüklü bir sürü fil var burada. Filin üstüne binmek için özel platformlar hazırlanmış. Oradan filin üstüne konulmuş  iki kişilik oturma yerine geçiyorsunuz. Kemerinizi bağlıyorsunuz. Fil binicisinin kontrolunde  tıngır mıngır yola çıkıyorsunuz. Fil beni taşıyor bende onu sevindireyim diyorsanız mutlaka muz almanızı öneririm. Fil hortumunu uzata uzata elinizden muzları lup lup hortumluyor. Ormanın içindeki bu keyifli gezi sırasında, fillerin nerede yaşadığını, nasıl yıkandığını da görebilirsiniz…

Sırada timsah gösterisi var… Timsah gösterisini seyredeceğimiz timsah çiftliğine varıyoruz. İçerdeki bahçe düzenlemesi muazzam. Değişik kayalar ve ağaçlar büyük bir uyum içinde yerleştirilmiş. Bahçede keyifle yürüdükten sonra gösteri alanına varıyoruz. Timsahlar her zaman içimi ürpettiği için havuzun içindeki timsahlara yarı açık yarı kapalı gözlerle bakıyorum. Gençten bir çocuk timsahlarla dolu havuza giriyor. Birkaç dakika içinde başını timsahın ağzına sokuyor. Timsahlar tabi ki uyuşturulmuş ama içim hafif kalkıyor… Gösterinin bitmesiyle acele Pattaya’ya doğru yola koyuluyoruz.

Pattaya son derce turistik bir yer. Her yerde hediyelik eşya dükkanları, lokantalar var. Belde boydan boya deniz kenarına kurulmuş. Kuzey, orta ve güney Pattaya olarak ana bölgelere ayrılmış. Bu bölgeler arasında ring seferi yapan tuk tuklara binip 10-20 baht gibi bir para ödeyerek rahatça dolaşabilirsiniz. ( 100 baht = 5 ytl) Tüm sahiller şezlonglar ve güneş şemsiyeleriyle kaplı. Fakat denize girmek için  güney Pattaya’da bulunan Jomtien plajını tavsiye ederim. Beyaz kumların üzerinde yürüyüş yapıp, sokak satıcılarından alacağınız tropikal meyvaların tadını çıkaracağınız sakin bir yer.

Pattaya ve çevresini gezmek için tuk-tukları günlük olarak kiralayabiliyorsunuz. Tuk tuk şöförlerinin gezilecek yerleri fotoğraflarla gösteren bir portföyleri oluyor. Hangilerine gitmek istediğinizi söylüyorsunuz onlarda sizi sırasıyla gezdiriyor. Tuk tuk’u günlük olarak kiralamak 500 baht.

Benim size önereceğim iki tane yer var. Birincisi tik ağacından yapılmış bir saray. Saray restorasyon halinde olduğu için her yerini gezemedik. İçeri girerken de kafamıza kask taktık. Ama gördüğümüz yerler bile bize yetti. Tik ağacından yapılmış sarayın her yeri figürlerle süslenmiş, duvarlar oymalarla örülmüştü.

Diğer yer ise Nong Nooch Köyü… Burada Tay boks’u izleyebilirsiniz, Geleneksel Tay düğünü görebilirsiniz ve fillerin yaptığı gösterileri izleyebilirsiniz. Fillerin boyadığı t-şörtler kapış kapış satılıyor. Burada hayatımda yediğim en güzel mısırları yedim. Yolunuz buraya düşerse birkaç tane yemenizi öneririm. Böyle bir lezzeti bir daha bulamazsınız. Bonzai ağaçlarıyla, orkidelerle süslenmiş kocaman bahçeyi de mutlaka gezmelisiniz.

Barlara ve gece hayatına düşkünseniz ‘walking street’ tam size göre… Burada her çeşit gösteri yapılıyor…

Sahil boyu sıralanan lokantalarda sadece Tay yemekleri değil, her damak tadına hitap eden yemekler satılıyor. Çok özledim kebap yemek istiyorum derseniz onu da bulmak mümkün. Yerel lezzetlerden kızarmış pilavla, fıstıklı tavuğu tavsiye ederim. Lezzetleri müthiş. Ayrıca sokak da yemek satan arabalar da bolca var. Ama hijyen konusuna önem veriyorsanız, lokantalardan vazgeçmeyin derim. Bu arabalar da çekirge bile satılıyor.Rivayete göre bu çekirgelerin tadı çok güzelmiş. Doğrusu ben onları tadacak cesareti kendimde bulamadım. Fotoğrafını çekmek bana yetti…

Hediyelik eşya dükkanları ise tıklım tıklım dolu. Buralarda özellikle el yapımı yelpazeler, hasır şapkalar, şemsiyeler, tik ağacından yapılma biblolar, yastık kılıfları kapış kapış gidiyor. Bunlar bavula sığmadığı için genelde bir de çanta alınıyor. Siz siz olun boş bir çanta getirin. Ne olur, ne olmaz…

Bir gününüzü de Pattaya’dan tekneyle 45 dakikalık mesafede bulunan Koh-Lan mercan adasına ayırmanızı öneririm. Bu adaya gitmek 200 baht. Mercan adasının denizi çok güzel. Yalnız ada biraz kalabalık oluyor. Adanın uç kısımlarına doğru ilerleyip denize girerseniz daha iyi olur. Koh- lan adasında yemek yeme imkanı da var. Karides ve diğer deniz ürünlerinin ön planda olacağı bir yemeği, pilavla zenginleştirip, meyvelerle bitirebilirsiniz.

Tay halkı Krallarını çok seviyor. O yüzden her tesisin önünde Kral’ın büyük fotoğrafları oluyor. Kralları hakkında mutlaka iyi konuşmanız gerekiyor. Turist bile olsanız tatsız bir durumla karşılaşmamak için aman saygıda kusur etmeyin derim.

Hızla geçen Pataya günlerimizden sonra bir sonraki durak için yola çıkıyoruz. O da gelecek yazımda…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Tayland yolcusu kalmasın… 02-09 şubat haftası

Aklıma Tayland’a gitmek düşünce hangi mevsimler gidilir diye bir araştırma yaptım… Kasım-Nisan arası en uygun zamanlarmış. Bunu öğrenen bir tek ben değilim tabi :)… Bir sürü arkadaş cümbür- cemaat Tayland’ın yolunu tuttuk.

Tayland gezimize önce başkent Bangong’dan başlayalım dedik. On saatlik bir uçuşun ardından egzotik başkente vardık. Havaalanında çiçeklerle karşılandıktan sonra otele bile uğramadan şehri gezmeye başladık. Bir haftalık Bangong gezimizin ilk durağı tabi ki tapınaklar oldu. Şehir tapınaklarla dolu olduğu için en önemli altı tanesini belirledik ve sırayla onları gezmeye koyulduk. Tapınakların mimarileri, buda heykelleri, bahçeleri bizleri büyüledi… Tapınakların dış cephesi  genelde altın rengi işlemelerle bezenmiş ve çok görkemli… En dikkat edici şeylerden biri de buda heykellerinin önünü çiçekler, tütsüler ve mumlarla doldurmuş olmaları. Tapınakların duvarlarında ise inanılmaz güzellikte resimlerle süslenmiş.

Tapınaklarda, sokaklarda turuncu kıyafet giymiş rahipler görmek mümkün. Ama onlara fazla yaklaşmak ya da dokunmak yasak. Bazı tapınaklarda rahipler bahçede oturuyorlar ve isterseniz sizin için dua okuyup, el bileğinize ipten yapılmış bir bileklik takıyorlar. Bu sizi üç ay boyunca her şeyden koruyormuş. Genelde rahiplerin önünde uzun bir kuyruk oluyor. Siz de bilekliği taktıktan sonra oraya ufak bir bağış yapıyorsunuz. Dilek dilemek ve size şans getirmesiyle ilgili bir çok ritüel var tapınaklarda. Benim en çok sevdiklerimden biri  gülen buda heykelinin karnına dokunmak oldu. Tabi burada da uzun kuyruklar var. Tapınaklar arası bu koşturucu maratonun ardından buda heykellerini görmeye doyduk.

İki gün tapınaklarla geçtikten sonra Bangong’un bir başka yüzünü görmek için tekne gezisi ayarladık.  Kanallar arasında gezinti yaparken hem salaş evleri hem de modern evleri görmek mümkün. Bu gezinti sırasında asıl dikkatimi çeken evlerin önüne genelde kendi tapınaklarını yapmaları ve onları çiçekler, meyveler ve mumlarla süslemeleri… Böylece evlerini her türlü tehlikeden koruduklarına inanıyorlarmış.

Kanallar arasında dolaşırken tropikal meyve satan, başında hasır şapkalı yaşlı kadınlar sık sık karşımıza çıkıyor. Birini durdurup hindistan cevizi alıyoruz ama tadı bana pek uymuyor. Yine de bir deneyin derim. Sonunda tekne turumuz bittiğinde günün yorgunluğu üzerimize çöküyor. Yeni yerler görmek için ertesi günü sabırsızlıkla bekliyoruz…

Ertesi gün sırada meşhur yüzen çarşı var. Yüzen çarşıya elbette küçük teknemizle gidiyoruz. Teknemizin önü çiçeklerle dolu. (Burada evler, tuk tuklar, tekneler her yer  çiçek dolu.) Çiçeklerin kendilerine şans getireceğine, ve olumsuzluklardan koruyacağına inanıyorlar. Yüzen çarşıda tam bir tekne trafiği mevcut. Herkes buraya akın etmiş. Sabahın erken saatlerinde gelmemize rağmen kanalların içi dopdolu. Sağlı sollu dükkanlardan teknenizden inmeden alışveriş yapabilirsiniz. Ama yeter artık ayağım karaya da bassın diyorsanız dükkanların  olduğu bölgeye çıkıp kanaldaki bu keşmekeşi de rahatça izleyebilirsiniz. Yüzen çarşı gerçekten Bangong’un görülmeye değer yerlerinden. Burası şehrin biraz daha dışında olduğu için, tekneyle buraya ulaşmaya çalışırken çevredeki enfes tropikal ağaçlarını  seyretme imkanı  da bulabiliyorsunuz.

Ve sırada meşhur gece pazarı Patpong’u gezmek var… Burası hayli kalabalık… Tezgahlarda yöresel kıyafetler, terlikler, tik ağacından biblolar, yelpazeler, şemsiyeler, filler göze çarpıyor. Tayland’da alışveriş yaparken sıkı bir pazarlık yapmanız gerekiyor. Yoksa çok pişman olursunuz.

Tabi ki her yerde bekleyen tuk tuklar çok eğlenceli gözüküyor. Pazarlık olayı tabi tuk tuk için de geçerli… Tuk tuk’ta giderken Bangong’un kalabalık trafiğinden biraz rahatsız olabilirsiniz. Hatta bazı sürücüler egzoz gazından korunmak için maske takıyorlar. Haliyle bu da biraz insanı ürkütüyor. Fakat bir kaç tuk tuk gezisinden sonra bende mendillerle burnumu kapadığımı söylemeliyim.

Bir gün çiçek bahçelerini gezdik. Çiçek bahçeleri nefis… Orkideler, lotus çiçekleri görülmeye değer… İnsanın içini açan, neşe veren bir aheng içinde salınıyorlar…

Bir diğer gün ise çin mahallesine gittik. Çin yılbaşısına denk geldiğimizden etraf tıklm tıklımdı. Yürümek bile imkansızdı. Her yerde sokak gösteriler vardı. Ejderha kıyafetinde insanlar etrafta dolaşıyordu. Tavşan yılına girildiği için her taraf tavşan biblolarıyla süslüydü. Bütün mahalle baştan aşağı kırmızı fenerlerle donatılmıştı. Caddeler hediyelik eşya dükkanları ve sokak satıcılarıyla doluydu. Aynı seneye iki kere girmiş olmanın verdiğ hazla oradan ayrıldık.

Bir de kültürel şova gittik ki gerçekten nefisti. Sahnenin dekoru inanılmazdı. Sahneye filler çıktı. Şaşkınlığımızı üstümüzden atamamıştık ki sahnede teknenin içinde duran kız hop diye sahnede oluşturulmuş su birikintisine atladı. Biz ay demeye varmadan kız sahnede yüzmeye başladı. Nasıl yaptılar bilmiyorum ama sahnede kanal oluşturulmuştu. Sonrada tekneler bu kanalın içinde gezdiler. Sahnenin içinde yüzen tekneler görmek büyük sürprizdi. Arkasından  sahneye şimşek ve gökgürültüleri eşliğinde yağmur yağdırdılar. Dans bir taraftan, müzik ve kareografi diğer taraftan zevkle performanslarını seyrettik.

Eeee burada günler geliyor geçiyor…peki ne yedik  değil mi? Her taraf sokakta satılan yiyeceklerle dolu. Tropikal meyveler ise enfes. Deniz ürünleri bol ve ucuz. Tavuk her yerde… Pilavsız zaten öğün yok. Güne pilav yiyerek başlıyorlar. Tabi yemekler çok baharatlı. Ben baharat severim ama bana bile çok baharatlı geldi. Özellikle papaya salatası tam baharat severlere göre…

Ve masaj salonları her yerde… Her sokakta… Görünümleri aynı bizim berber dükkanları gibi. Ayak masajı, tay masajı yaptırmak çok yaygın. Alternatif tıbba, masaj ve bitkilere çok inanıyorlar. Her yerde bunları öğreten kurslar var. Kurslarda yer bulmak da öyle kolay değil. Önceden yer ayırtmanız gerekiyor…

Uzun lafın kısası Bangong çok eğlenceliydi… Yolunuz Tayland’a düşerse başlangıç olarak tavsiye ederim… Gerisi bir sonraki yazıda…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Myra destanı… Ben bu toprakların sessiz çığlığıyım…

Yolum daha önce bir kaç kere Antalya’ya düştü fakat Demre’ye gitmek kısmet olmadı. Üstelik aklımda Demre’ye gitmek olduğu halde… Bazen öyle oluyor… Akılmda bir yere gitmek var… Hedef belli… Fakat yolda biri bir şey söylüyor… Plana yeni bir yer giriyor… Eski yer kalıyor… Demre nedendir bilmem böyle bir yer değişikliğine uğradı… Hemde bir kaç kere…

Bu yaz yine Antalya programı gözükünce tamam dedim… Demre’ye gidilecek galiba… Ama pek de emin olamıyorum… Hedef gene şaşabilir… Neyse ki öyle olmadı… Demre’ye varabildim… Üstelik Demre’ye varmadan bir gazetede şöyle bir haber okudum… 2010 senesinde en çok ziyaret edilen yerlerden biri olmuş… Tamam dedim… İstatistiki bir sayı olmamın zamanı gelmiş…

Sıcak bir günde  Demre’ye giriş yapıyorum… Esas amacım olan Myra antik kentine koşturuyorum… Myra      ‘Yüca Ana Tanrıçanın Yeri ‘ demekmiş… Likya’lıların en önemli kentlerinden biriymiş… Kentin M.Ö.5 yüzyılda kurulduğundan bahsediliyor… Şöyle bir hesap yapayım diyorum… Yapmıyorum… Ürküyorum… Burası benim kaç katı yaşım… İnanılmaz…

Şehrin ayakta kalan iki özelliği var. Birincisi kral kaya mezarları ikincisi tiyatrosu… İlk sizi karşılayan görüntü kaya mezarları…

Kayaların içine kat kat oyulmuş kral mezarlarının görüntüsü inanılmaz… Meydanda uzun bir süre durup, mezarları seyrediyorum…

Arkasından tiyatroya doğru gidiyorum. Önce tiyatroya küçük bir aralıktan bakıyorum. Arkasından da içeri giriyorum. Çok iyi korunmuş ve inanılmaz büyük bir tiyatroyla karşılaşıyorum.
Ardından tiyatronun kabartmalarını inceliyorum. Tiyatroyu seyredenlerin yüz ifadeleri mi onlar bilemiyorum ama kimisi beni ürkütüyor. Özellikle tek başına duran bir kadın yüzü var. Suratında şaşkın bir ifade ver. En çok o ürkütüyor beni. Bir de döneme ait yazıların bulunduğu taşlar var onları da inceliyorum. Kimbilir neler yazıyor diye merak ediyorum.
 

Bir de Demre’den ayrılırken Myra destanını görüyorum. Okuyorum onu… Ve çok etkileniyorum… Ben bu toprakların sessiz çığlığıyım diyor.  Yediveren cömert seraların  nasırlı ellerde hayat bulduğu bu durakta bir mutlu Myra taşıyım diyor…Ben bir Myra taşıyım diyor… Mutlaka gidip, tamamını okuyun derim…

Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hayatın anlamı nedir?

Hayatın anlamı nedir?

Uzun yıllardır sorarım bu soruyu kendime… Nedir hayatın anlamı? Bazen cevabını bulurum. Bazen bulamam. Bazen beğenirim verdiğim cevabı. Bazen beğenmem… Son zamanlarda bir karara vardım. Son kararım mıdır  bilemem ama şimdilik kararım  ‘Kendini geliştirmek’.

İşte bu düşüncelerle gittim çiftliğe. Çiftlikte zeytin toplama mevsimi… Sabahtan akşama tarlada zeytin topluyoruz. Akşamları hep beraber yemek yiyoruz. Yemekte ekipten biri demesin mi… Arkadaşlar sizce hayatın anlamı nedir? Yaklaşık 15 kişiyiz. Kalabalığız. Herkes fikrini söylemeye başlıyor. Soruyu soranın cevabı hazır. Arkadaşlar dedi… Bence hayatın anlamı ‘toplamak’…  Zeytin topluyoruz, anı topluyoruz, arkadaş topluyoruz, hep birşeyler topluyoruz. Tamam mantıklı konuşuyor ama ikna olmuyorum.

Ertesi sabah gene zeytin ‘topluyoruz’. Zeytin toplamak öyle başka işlere benzemiyor. Kutsal bir yanı var. Belirli bir ritüeli var. Hepimizi filozafa çeviriyor.O zaman hikayeye baştan başlamak lazım diye düşünüyorum.
efsanelere konu olan ağaç ‘zeytin ağacı’

Zeytinle ilgili her türlü bilgiyi araştırmaya başlıyorum.Ve karşıma zeytin ağacı efsanesi çıkıyor. Efsaneye göre M.Ö. 17. yüzyılda bugünkü ‘Atina ‘kuruluyor. Fakat şehre isim bulmak gerekiyor. Tanrıların babası Zeus yeni kurulacak olan şehre isim koymak için tanrılar meclisini topluyor. Bu şehre en değerli hediyeyi getiren tanrının ismini bu şehre vereceğini söylüyor. Deniz tanrısı Poseidon denizden savaşta çok işe yarayacağına inandığı bir at çıkarıyor.

Bilim tanrısı Athene aşıladığı bir yabani zeytin ağacını şehre getirip, armağan ediyor. Bu ağaç meyve verecek, insanlar da bunu yiyecek. Bu meyveden çıkarılan yağ karanlık geceleri aydınlatacak, aynı zamanda yemeklik yağ olarak mutfakların baş tacı olacak. Bu ağaç yarışı kazanarak Akropolise dikilir, şehre ise bilim tanrısı Athene’nin adı verilir. Eski Yunan’da zeytin ağacı kutsal olup salonları süslermiş. Zeytin ağacını kesen veya zarar veren mahkeme önüne çıkarılır ve ölüme mahkum edilirmiş.

Bu efsaneyi bilmeden bile zeytinler hepimizi büyülüyor. Tarlaya zeytin toplamaya öyle istekle gidiyoruz ki… Anlatılamaz bir heyecan hepimizi sarıyor. Başlıyoruz şevkle çalışmaya…

Zeytin toplamak için belirli aşamalar var. Önce zeytin ağacının dibine düşenleri toplamak gerekiyor. Buna dip zeytini tolamak diyoruz. Ayrı çuvallanıyor. Bazen ikili topluyoruz. Bazen ağacın her tarafından girişiyoruz toplamaya. Bazen de yanyana sıra oluyoruz, yol boyu topluyoruz. İşte dip zeytini toplarken manzaralar;

ikili takım
dört bir yandan toplarken…
sıra olmuş ilerliyoruz…
Dipteki zeytini toplayınca sıra ‘ağaca yazmaya’ geliyor. Ağacı yazmak yerel bir tabir. Ağacın altına büyük bir örtü seriyoruz. Örtüye’de yazgı diyoruz. Yazgı dediğimiz çuval kumaşından yapılmış örtü. Çok büyük. Bayağıda ağır. Boşken bile ağır. İki üç kişi beraber anca taşıyoruz. Güzelce ağacın etrafını yaygıyla yazıyoruz.
yazgıyı güzelce yayıyoruz
Ondan sonra güçlü kuvvetli olanlar başlıyorlar dalları değnekle dürtmeye. Onlar dürttükçe zeytinler dallarıyla beraber yazgının üstünde birikmeye başlıyor.
başlıyoruz ağacın dallarını dürtmeye…
Ağacın dallarını dürtme işi bitince bu sefer yaygıdaki zeytinleri dallarından ayırmaya başlıyoruz. Bu iş için bir kaç kişi yeterli. Oturuyoruz yazgının üstüne başlıyoruz ayırmaya… Ama kabaca ayırıyoruz. İnce ayırma işini elekle yapacağız zaten.
yaygıda zeytinler…
Yazgıda toplanan zeytinleri kabaca ayıklıyoruz…
Eleklede zeytinde kalan son dalları yaprakları temizleyip, çuvallıyoruz . Zeytinler artık yağhaneye gitmeye hazır hale geliyor. Zeytinyağı olmaya doğru adım adım ilerliyorlar…Tabi bu arada o kadar insan habire konuşuyoruz. Şarkılar söylüyoruz. Mola veriyoruz. Biraz daha şarkı söylüyoruz. Zeytin toplama işi bitince nasıl bir kutlama yapacağımızı konuşuyoruz… Bu zeytinyağı çok muhabbetli olacak benden söylemesi…
arkasından elekte eliyoruz…
Birde on yaşın altı ağaçlar var. Onları sopalarla dürtmüyoruz. Elle toplama yapıyoruz. Yada tırmıkla topluyoruz. Biz en çok ağaçtan zeytin toplamayı seviyoruz. Dallara dokunuyorsun. Ağaca tırmanıyorsun. Ağacın üst dallarındaki zeytine ulaşmaya çalışıyorsun. Çok zevkli oluyor…
dalda zeytin…
ağacı sıyırıken…
ağaç ve cevresi toplanıyor…
Bu arada zeytin toplamak için hayatımda ilk defa ağaca çıkıyorum. Bir sürü poz veriyorum. Bir süreliğine zeytin toplamayı falan unutuyorum. Kimi arkadaşlar yüksekdeki dallara yetişmek için tırmığını uzatacak keşiflerde bulunuyor… Çok eğleniyoruz. Çok gülüyoruz. Bu zeytinyağını yiyen kesin kahkahalarla gülecek…
ağaçta ben…
tırmık uzatma buluşları…
Gün boyu tarlada olunca ilginç karelerde ortaya çıkıyor… Eşeğiyle geçen de oluyor… Oğlağını besleyen de… Kuş yuvası da görüyorsun… Ağaç dalında kuşu da…

Zeytin toplama dönemi yaklaşık bir ay sürüyor. Ekip sürekli değişiyor… dönüşüyor… Ama benim kafama en çok zeytinler kazınıyor. Hem de kucak dolusu zeytinler kazınıyor…

zeytin işini bitiren ekip…
kucak dolusu zeytinler…
Ahh birde bu zeytinlerin yağını yeseniz bayılırsınız. Her gün yiyorum. Hergün yiyorum. Yine de doyamıyorum. Haa hayatın anlamı ne mi oldu ? Ehhh bu yazıdan sonra olsa olsa zeytin olur. Zeytinyağı olur…
Çiflik ve çiftlikte yapılan işlerle ilgili yazımın ikinci bölümünü de burada kapatıyorum.
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »

Artvin’de hayat başkadır…

Gönlüme Karadeniz’i dolaşmak düşünce önce Rize ve yaylalarını gezdim arkasından sıra Artvin’e geldi. Artvin’e en kolay ulaşım önce Trabzon’a uçmak arkasından da kara yoluyla  devam etmek. Artvin’e giderken ilk durağınız Cehennem Deresi  Kanyonu olabilir. Cehennem Deresi Kanyo’nuna tırmanmak en fazla 15-20 dakikayı alsa da ilk günün hamlığından hemen bacaklar tutuluyor. Ama işin iyi yanı sonraki günlere de hazırlık oluyor.

cehennem deresi kanyonuna az kala
yeşil basamaklardan içeriye giriliyor…
Karadenizin her daim insanı büyüleyen yaylalarına kavuşmak için yola devam etmeli. Yolda öküzlere dikkat… Aman çarpmayalım…
yolda öküzler…
Yaylalara varıp, yürüyüşlere başlamadan önce Yavuzköy’e de uğrayalım. Seyir yerinden etrafa bakalım…
Artvin’e kadar gelmişsin Karagöl’ü görmeden dönmek hiç olmaz. Seyir yerinden sonra Karagöle gidiyorum. Karagöl’ün etrafında ufak bir yürüyüş yapıyorum. Karagöl’ün adı nerden geliyor onu da öğreniyorum. O yöredeki ağaçlar o kadar çokmuş ki, göle ışık düşmezmiş. Bu yüzden adı Karagöl’müş. Adı Karagöl ama bana göre adı Büyüleyici göl de olabilirmiş.
İşte esas zorluk bundan sonra başlıyor. Zorluk dediğim çektiğim fotoğraflardan hangisini koysam acabanın zorluğu. Yaylalar öyle güzel ki… Bazı yaylalarda üç dört saat bazılarında ise sekiz dokuz saat yürümek gerekiyor. Yürüyüşlerde güneş kremi de lazım polar da. Yağmurluk ta lazım şapkada. Malum Karadeniz burası. Bir de bütün gün gökyüzünün altındasın. Herşeye hazırlıklı olmak gerekiyor. Diğer yaylalar kızmasın ama favorim gorgit yaylası. Doğası inanılmaz… Mutlaka ama mutlaka gidin…
Yürürken durum şu… Sabah büyük bir enerjiyle başlıyorsun… Öğle yemeği için erzağını hazırlıyorsun. Gerkeli eşyalarını çantana koyuyorsun. Arkasından yürüyüş başlıyor. Etraf öyle güzel ki. Sık sık etrafı fotoğraflamak için mola veriyorsun. Eee bu sık molalar bir süre sonra seni fazlasıyla yoruyor.  Tempo düşüyor. Yürüyüş hiç bitmez diye düşünüp bu sefer başlıyorsun tempolu yürüyüşe… Yavaş yavaş ayaklar ağrımaya başlıyor, botlar vuruyor. Ama serde delikanlılık var. Susuyorsun. Bi müddet sonra delikanlılık da kalmıyor. Yoruldum, ne kadar kaldı diye söylenmeye başlıyorsun. Şişen ve acıyan ayaklarını ilk önüne çıkan derede suya koyup dinlendiriyorsun. Çevre gene seni sarıyor. Müthiş oksijen deposu ağaçlar sayaesinde tekrar devam etme gücü buluyorsun. Yola devam ediyorsun.
Nihayet hedefe vardığındaysa  mutlusun. Yaylada ikram edilen çay, dünyanın en lezzetli çayı. Birde yayladaki amcalar soruyor. Araba mı bozuldu niye yürüdünüz… Hahah… Nasıl anlatılır ki… Biz İstanbul’dan buraya yürümeye geldik diye… Zor …çok zor… Oturunca iyice yorgunluk çöküyor,insanın kalkası gelmiyor. Ama güneş çekildi hava da soğumaya başladı…En iyisi artık kalakmak…
Yürüdüğümüz yaylalarda neler mi var? Yaylalarda öküzler var, küçük göller var, yeşilin her tonu var, küçük dereler var, sisli bulutların dağlara çöküşü var… Var da var… Hepsi ayrı bir doğa harikası… Buyrun bakalım…
öküzler…
küçük göller…
yeşilin her tonu
daha büyük göller…
yaylada ben
hedefe varış…
Tabi bu yörede arıcılık çok meşhur. Yaylalarda gezerken karşımıza sık sık arı kovanları çıkıyor.
arı kovanları
Ya kendimi benden alan derelere ne demeli… Saatlerce oturup suyun akışını seyrediyorum. Su akar… Ben bakarım… Ben bakarım… Su akar… Su  vahşi. Hemde nasıl vahşi. Deli gibi çağlıyor… Sudaki kayalar ise tam tersi. Hareketsiz duruyorlar… Suyun o şiddetli akış hızına rağmen öylece yerlerinde duruyorlar. Suyun tek yapabişldiği onları kayganlaştırmak…Hadi bakalım…
uzaktan dere akışı
biraz daha yakın…
daha yakın…
en yakın…
Bu coşkun akışı bir süre daha seyrettikten sonra İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyorum. Ne diyeyimki… Bu güzellikleri görmek bir daha nasip olsun demekten başka…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Datça’da bir çiftlik var… Beraber nefes alıyoruz…

Baştan çıkarma oyunu…

Bir kadınla bir erkek arasında oynanan en eski oyun… Ayarını bildikten sonra sorun yok… İnsanın nefesini kesen, hayat veren bir oyun… Ama ayar kaybolursa ne olacağı belli…Tehlikeli bir oyun… Belki de cazibesi ve vazgeçilmezliği bundan…

Sanmayın ki hep kadın ve erkek arasında oynanır bu oyun… Bir kadın ve bir çiftlikte oynuyorlar bu oyunu… Hemde yıllardır oynuyorlar… Bazen çiftlik baştan çıkarıyor kadını… kadın koşuyor çiftliğe… bazen kadın çiftliği baştan çıkarıyor… eee gene kadın koşuyor çiftliğe…  Ama ikisi de biliyor… Bu sefer kimin kimi çağırdığını… kimin kime ihtiyacı olduğunu…

Yıllar süren bir macerayı anlatmak çok zor… Ama anlatmaya karar verdim… Dönmek yok… Benim gözümden anlatmalıyım artık çiftliği… Vakti geldi…

Çiftlik Datça yarımadasında… Datça yarımadasının taa ucunda… Çiftliğe varmak için son tepeyi aştığınızda, ege kıyılarının dantel dokusu bir yandan, üzüm bağları diğer yandan sizi kucaklar.

çiftliğe çeyrek kala…
Çiftlikte önce nerede yaşayacağınıza karar vermeniz gerekir. Harup Dibi, Kaya Dibi, Memo, Anette, Kelebekli Değirmen, Tepe Değirmen ve Çoban Evi seçenekleriniz arasındadır. Haydi buralara bir gözatalım.
Tepe Değirmen…
Anette…
Harup Dibi…
Çoban Evi…

Arkasından iş zamanı başlar. Çiftliğe gelip de boş oturmak olmaz. Geldiğiniz mevsime göre yapılan işler değişse de hep bir o yana bir bu yana koşturmakla geçer vaktiniz. Eeee çiftliğe gide gele her mevsim ne iş yapılır öğrendim elbet. Şimdi kafamda bir sıraya diziyorum. Haziran sonu temmuz başı badem toplanıyor. Badem biterken harnup (keçi boynuzu) toplamaları başlıyor. Arkasından harnup pekmezi yapılıyor. O bitiyor üzümler başlıyor.  Bağ bozumu yapılıyor şarap yapımı başlıyor. Aylardan eylül gibi…Onun arkasından zeytin dönemi başlıyor. Zeytinler toplanıyor, zeytinyağı yapılıyor. Arkasından sabun yapılıyor. Kasım oluyor bu arada. Zeytin ağaçları budanacak, traktörle toprak sürülecek havalandırılacak. Arkasından ekim işleri yapılacak… Ocakta üzüm bağları budanmaya başlanacak… Şubat-Martta badem ağaçları çiçek açıyormuş. Ama onu hiç göremedim işte… Tabi bunlar ana işler… Ekmek yapılıyor, biber domates turşusu yapılıyor, domates salçası yapılıyor, böğürtlendi, laleydi bir sürü dikim yapılıyor, bahçe sulanıyor, yabani otlar temizleniyor.

Yani sizin anlayacağınız sabah oluyor, akşam oluyor. Günler nasıl geçiyor anlamıyorum. Sadece annem aradığında günlerin farkına varıyorum. Annemle kouşmalarımız da bir değişik olmaya başlıyor tabi… Annem kızım ne yapıyorsun diyor… ben ekmek yapıyorum, yada bahçeden patlıcan,biber domates topluyorum, yada tarladan geliyorum diye cevaplar verirken annem şaşkın… bu cevapları veren ben daha şaşkın… bir şehir kızının dönüşümünü yaşıyoruz beraber… ben mutluyum… benim sesimden mutluluğumu anlayan annem tedirgin ama alışıyor yavaş yavaş yeni duruma…. bir de hep çok yoğunum cevabından bıkıyor… ya kızım bi dinlen diyor… bak aradım konuşalım diyor… ama ben gerçekten yoğunum… vaktim yokki konuşmaya…

Çiftliğin hayat akışına (yani sabah kalkış ve iş başı zamanına, yemeklerin kaçta yeneceğine) bir yandan günlerin uzunluğu karar veriyor, bir yandan da oradaki yaşamı oluşturan insanların alışkanları … İşte bu duruma bayılıyorum. Çiftlik sakinlerinin birbirlerine uyumlanma süreci… Her seferinde yeni bir dinamik oluyor. Gerçek bir aile olunuyor orada… O kadar dipdipe bir hayat yaşanıyor ki… Herkes sadece kendisi olabiliyor… Herkes kendini azcık törpülüyor… Herkes birbirine hoşgörü gösteriyor… Önyargılar kırılıyor… Beraber yemekler hazırlanıyor, geziliyor, çalışılıyor, dertler ortaya dökülüyor…  Müthiş bir dinamizm…

Tabi çiftliğimizin annesi Nuran ablayı anmadan geçmek olmaz… Her daim koşturur… Ekmek yapar… Yemek yapar… Herkesin gönlü olsun ister…

Nuran Abla mutfakta…
ekmek yapma hazırlıkları…
papatya ekmek tepsisi
sıcacık ekmekler fırından çıkarken…
Çiftlik içi eğlencelerimiz de var tabi ki… Küçük bir havuzumuz var, pin pong masamız var, voleybol sahamız var. Özellikle kıran kırana voleybol maçları yapılıyor… yalnız maçın  iddialar bir değişik oluyor. Bu akşam bulaşığı kim yıkayacak gibi :))) Voleyboldan hiç anlamayan ben, bir voleybol yıldızı olma yolunda ilerliyorum… En son servis atmasını da öğrendim… Kim tutar artık beni…
Bu kadar doğanın  içerisinde enerji patlaması yaşamamak imkansız. Bir gülmedir alıyor beni… Öyle nedensiz gülüyorum… Taaa gözlerimin içine kadar gülüyorum… İnsanın doğadan ayrı değil tam tersi doğayla bir bütün olduğunun kanıtı gibi gülmelerim….
Bir de çiftlikte sevdiğim yerler var… Her yerini seviyorum çiftliğin de… Bazı yerler bir özel… Bir kaya var ki…Aşığım ona… Pc’imde ekran koruyucu olarak duruyor… Her daim benimle… Ruhumun bir parçası olmuş artık… Şehre döndüğümde canım mı sıkılıyor kayayı düşünüyorum… Hemen beni kucaklıyor… Sıkıntımı geçiriveriyor…
aşık olduğum kaya…
bir diğeri…
Bu kayalara gitmek için, evlere gitmek için vadiye doğru yürümeniz gerekir… İşte o vadi manzarası aklımı başımdan alır…
aklımı başımdan alan vadi manzarası…
Yemekleri pişirdiğimiz taş fırın benim şöminem…Uzun uzun ateşi seyrederim… Gündüz de seyrediyorum o ateşi ama geceleri  bir başka oluyor alevin karanlıkla yaptığı dans…
taş fırın ve nam-ı diğer şömine……
Bir de el arabamız var… Üstünde ne balıklar pişmiş, ne patlıcanlar közlenmiştir. Eee alevi bulmuşken biraz da seyredicez tabi ki…
çok amaçlı el arabası…
Oturma odası ve mutfağımız sosyalleşme mekanımız… Mutfakta yemek yapmaya bayılıyorum… Tarladan topluyorsun domatesini, biberini, bamyanı yapıyorsun yemeğini… salatını… Daha büyük bir keyif olamaz… Yapılan yemek sohbetleri de cabası… İnsanın ufku açılıyor… Dünya görüşü değişiyor, genişliyor… Herkese benden bir parça geçiyor… Bana herkesten bir parça kalıyor… Acaip bi durum…
mutfağa ve oturma odasına uzaktan bakış…
yemek yaparkene…
hep beraber yemek ve sohbet zamanı…
Bazen de herkesten bir parça geçmesinden daha büyük bir durum oluyor… Dünyanın diğer ucundan biri… Sanki sizin aynınız… Sanki kardeşiniz… Sanki yoldaşınız oluveriyor… Ve bu derinlikteki bir dostluğu uzaklık sadece büyütebilir…
yakın dostluklar…
Ve de cumbamız… Keyif yerimiz… Geceleri uzun uzun yıldızlar seyredilir… Herkes ilk kayan yıldızı görmek için bekleşir… Yok benimki uzun kaydıda yok seninkiydi.de… Acaip bir şamata olur… Hele temmuz da meteor yağmuruna rastlarsanız değmeyin keyfine gitsin…
cumba’da keyif…
Bir de yağhane var… Zeytinler toplanıyor buraya geliyor… Sandık sandık geliyor zeytinler…Taş baskıyla sıkılıyor… Zeytinyağı oluyorlar… Öyle lezzetli ki… İnsan yemeye doyamıyor…
Yağhane…
Bu yazı artık bitmeyecek diye korksam da çiftliğin hayvanlarını da anlatmam gerekiyor. Bir kedi  ve bir köpek. Kedi dişi ve avcı. Adı Boncuk… Köpek ise Paşa. Erkek. Daha durgun, daha sakin bir hayvan. Aralarında geleneksel bir kedi-köpek çatışması hüküm sürüyor. Bazen onlar adına düşünüyorum… Böyle cennet bir mekana gel ama rahat huzur bulma… Genel geçer kabul görmüş kurallara göre onlar düşman… Düşmanla aynı çatı altında yaşamaya mecburlar… Zor iş onlarınki azizim. Birbirlerini kıskanıyorlar… Birbirlerinin yemeklerini de yiyorlar… Oyun da oynuyorlar… Kavga da ediyorlar… Her hallerini görmek mümkün… Dost olmalarını diliyorum içimden… Belki onlar dost olabilirse herkes dost olabilir diye düşünüyorum …
Paşa ve boncuk halleri…

Eeee  ben yine de daraldım etrafta ne var derseniz… Buna da cevabım hazır… Knidos var…Tarihi açıdan ziyaret edilebilir bir mekan… Palamutbükü var. Hoşça vakit geçirilebilir… Bir de çiftliğe 15 dakika yürüyüş mesafesinde deniz var. Denize girebilirsiniz. Burada deniz çok güzel ve vahşi… Ayrıca gün batımının keyfini çıkarabilirsiniz… Bu yine de bana yetmez diyorsanız çevrede kısa yürüyüşler yapıp, mantar ve dağ çileği toplayabilirsiniz. Çok şanslıysanız bir de gökkuşağına rastlayabilirsiniz…

deniz kenarı…
denize girenler…
deniz kenarında gün batımı…
gün batımı renkleri…
gökkuşağı banyosu…
Vee tüm bu hayatın kurucusu ve yaşatıcısı Ali Somer’e teşekkürlerimle ilk bölümü kapatıyorum…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 7 Comments »

Biraz da Karadeniz… Bölüm 2…

Rize/Ayder ve çevresinde geçirdiğim bir hafta tabi ki bana yetmedi. Ne yemeklerine doyabildim oraların ne yeşiline… Bunun üzerine haydi dedim kendime ve sırt çantamı alıp yola devam ettim…İyi ki de etmişim…Karadeniz’de dereler çılgın bir şekilde çağlarken; sizi hareketlendirir bitki örtüsünün çeşitliliği sizi çoşturur, yemekler de güç ve kuvvet verir. Hop oraya, hop buraya sıçrayıverirsiniz… Hop derelere varırsınız…

deli deli akar dereler…
bitki örtüsü zaten coşmuş…
Hop bulutlara varırsınız….Yukarılara, yaylalara çıktıkça 2000 metreler, 3000 metreler size arkadaş olur. Dün kaç metre yüksekteydim, bugün kaç metre yüksekteyim diyerek kendi kendinizle yarışırsınız. O hep daha yükseğe çıkma isteği hiç bitmez. Bulutların üstüne çıkarsınız…
                   
bulutların üstünde…
bulutlar dalga dalga…
Hop yedigöllere varırsınız. Önce yedigölleri tepeden seyredersiniz. Sonra yavaş yavaş onların yanına iniverirsiniz. Haydi bakalım…
yedigöllerden bazıları …
bir gölden diğerine gitmek için böyle yollardan geçersiniz…
daha büyük bir göl…
bu uzaktan…
Yavaş yavaş buralardan ayrılış vakti gelir. Geri dönerken doğa renkli kayaların içinden  bir demet çiçek sunuyor bize. Onu da çekip yolculuğu bitirirsiniz…
bir demet çiçek…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Biraz da Karadeniz…Bölüm 1

O yaz havalar çok sıcaktı.İstanbul’da geceleri uyunmuyordu. Ne yapmalı ne yapmalı diye evin içinde dolanırken tabi ya Karadenize gitmeli dedim. Bunu dediğimde günlerden çarşambaydı. Cuma günüyse  kendimi Bukla turla Ayder yaylasında  buldum.İstanbul’da tişörtle,elbiseyle terlerken Ayder’de polarla, yağmurlukla gezmeye başladım. Yeşilin her tonuyla ilk defa orada tanıştım. Zirveye çıkmanın mutluluğunu ilk defa orada tattım. Mıhlama’yı, kara lahana yemeğini ilk defa orada yedim. Ve ben neler kaçırmışım dedim…

Ayder yaylası…

etrafa bakış…

etraf…

Her gün o yayla senin bu yayla benim yürüyoruz.Yayla hayatı hakkında bilgiler alıyoruz. Yaylalarda hayat sabah dört gibi başlarmış. Önce hayvanlar otlatılır arkasından sağılırmış.Güneşin doğuşuyla beraber de hayvanlar ağıla dönermiş. Çeşitli yayla görüntüleri…

yaylalar… yaylalar…

başka bir yayla…
yayla evi…
yayladan etrafa bakış…
yaylada bulut gölgesi…

Dereler yanınızdan şırıl şırıl akarken yürümek kolay. Ama bazen rota gereği derenin sağından soluna, sonra solundan sağına geçmek gerekiyor. Hatta bunu defalarca tekrarlamak gerekiyor.Taşların üstünden seke seke bu geçişleri yapıyoruz. Geçişlerde dengeyi korumak çok önemli…Yoksa islandın gitti.

Az sonra dereye varıcaz…

dere şırıl şırıl…
geçiş yaparken aman dikkat..
Tabi buraların sisi başka oluyor…Genelde sabahtan hava açık oluyor üç dört gibi sis bastırıyor. Göz gözü görmüyor. Kopkoyu bir sis yani…Üstün başın, saçın, yüzün ıslanıyor…

Ayder sisler altında…
Sis…
Bazen zirve yürüyüşleri yapılıyor. 3000 metrelere kadar tırmanıldığı oluyor.Bu sefer göller ve kar manzaraları size eşlik ediyor.Haydi buyrun…
mola yeri…

karlı dağlar…

Yürüyüşten döndükten sonra kısa bir dinlencenin ardından,  oberjde yemek ve horon zamanı başlıyor. Bizleri en iyi şekilde ağırlayıp, gezdiren  Mikael’e, Muhammede, Osman’a, Sadığa,Uğur’a ve herkese teşekkür ediyorum.

Sağlıcakla,

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Atlarla olan ilişkim… azıcıkta Büyükada… hayvanlar alemi bölüm 10

Atları çok severim. Çok özgür ruhlu, gösterişli asil hayvanlardır. Bugüne kadar atları nasıl yazmamışım hayret ettim kendime…

Atlarla ilk ilişkim nerede oldu sorusunun cevabı  Büyükada’dır . Daha doğrusu atlarla mı at arabalarıyla mı desem bilemedim… En iyisi önce adadan biraz bahsetmek. İstanbul’luların genellikle yazın akın ettiği favori bir yerdir. Büyükada’ya eskiden sadece vapurla gidilirdi. Şimdilerde deniz otobüsüyle de ulaşabiliyorsunuz. Adada motorlu taşıtlara izin verilmediği için ulaşım bisiklet yada atlı arabalarla (fayton) sağlanır. Bir yere at arabasıyla gitmek istiyorsanız iskelenin meydanında at arabası durağı vardır. Orada sıraya girersiniz. Genelde sıra boş olur. Tarife de bellidir. Yalnız at arabasına  binerken ve inerken dikkat etmeniz gerekir. Basamağı hayli yüksektir. Sonra arabaya biner , arkanıza yaslanır ve etrafın tadını çıkarırsınız. Atlarla ilişkiniz görsellikten öteye geçmez. Atların ve arabanın hakimi olan sürücü deh deh diyerek atları yönetir. Atların gözlerinin önünde özel bir korsan kapaması vardır. Adını bilemedim. At böylece sadece yolu ve önünü görür… Etrafa bakamaz…Aslında yazdıkça atlar için biraz hüzünlendim…Yazın adaya gidilir akımıyla beraber bende Büyükada’ya gitmişim…At arabasına binmişim.Arkadan atları seyretmişim .İşte ilk at temasım böyle bir at arabası sefasında oluyor…

İkinci temas tamamen zıt bir deneyim. Direk atın üstündeyim…Arkadaşlar at binmeye gidiyorlar. Beni de çağırıyorlar. Gidiyorum.  Yer İstanbul’da kapalı bir mekan. At terbiyecisi ortada durmuş atlar da onun etrafında yavaş yavaş dönüyorlar…bir süre izledikten sonra atlardan birine bindiriliveriyorum. Ürküyorum. Atın boyu yüksek geliyor. 10 dakika sonra attan inmek istiyorum. Heyecan ve korkuyu beraber yaşıyorum…

Sonra atlarla ilişkim bıçak gibi kesiliyor. Seneler böylece akıp giderken ben bayramlar, izinler derken yavaş yavaş gezmeye başlıyorum. Ve atlar tekrar hayatıma giriveriyor.

Aşağıdaki atı yolda yürürken görüyorum… O çitlerin gerisinde…Gel seni okşayayım diyorum…Ve yavaş yavaş yanıma sokuluveriyor.Buyrun izleyin. Çoookkkk şeker… Çok.

atla karşılaşma anımız…

 

ilk sokulma hareketi…

 

işte bu poza bayılıyorum …
Sonra atlar bir köy meydanında karşıma çıkıveriyorlar. Manzara eski kovboy filmlerindeki gibi… Kovboylar onları meydana bağlamış, işleri  bitince pencereden atların  üstlerine atlayıp yola devam edecekler.Doğal refleksim olarak atlara sesleniyorum. Ama ilgisizler. Sadece bir tanesi dönüp bana bakıyor.
neyseki soldaki bakıyor…
Sonra gerek gittiğim sanat kampında gerkese de gittiğim at çiftliğinde atlara binmek için sayısız fırsat elime geçiyor. Fakat sadece seyretmekle yetiniyorum . Neden bilmem bir çekingenlik geliyor bana. Bu arada at çiftliğinden de azcık bahsedeyim. Antalya taraflarında denize de girebileceğiniz, kafanızı dinleyebileceğiniz sakin bir mekan. Atlar özgürce ortada dolaşıyor. Kahvaltınızı ederken yanınızdan geçip gidiveriyorlar. Orada seyislerden biriyle konuşma fırsatım olmuştu. Atlar onun herşeyidi. Tüm dünyasıydı. Atlara aşıktı yani… Ne güzel diye düşündüğümü hatırlıyorum. İnsanın mesleğine aşık olması…Buyrun fotolar…
sanat kampı… atla yakınlaşma çabalarım…

 

beni sallamayıp…otlara gömülüyor…

 

at çiftliği… özgür olduklarından  uzak çekim…
Bu iki tatilin dönüşünde de İstanbulda’da içim içimi yiyor. Niye atlara binmedim ki…Hem güzeller…Hem uysallar… Dıbı dıbı diye içimi kemiriyorum…
Ve bir fırsat daha çıkınca karşıma… Bu sefer kaçırmıyorum. Ve….at binmenin ilk defa tadına varıyorum… Buyrun…
içimden at binmenin ruhunu yakalamalıyım diyorum…

 

evet…  çok zevkli… yaşasın

 

hiç bitmese…
At binme duygusu şöyle bir şey. Atla beraber nefes alıp veriyorsunuz. Siz bir yere baktığınızda , bunu hissediyor ve oraya yöneliyor. Yada siz onun ürkekliğini anlıyorsunuz. Yani bir takım oluyorsunuz…Müthiş bir şey… Mutlaka yaşamalı… Birde ata şeker vermeyi unutmayın. Çok seviyorlar. Atımızı mutlu edelim…
Sağlıcakla,

istanbul çevresi… manşukiye, kartepe ve sapanca gölü…

Eeee bir İstanbul’lu olarak bugünkü yazımda İstanbul çevresinde bir gezintiye çıkmak istedim… Neresi olabilir diye düşünmeye fırsat bile bulamadım. Manşukiye hemen ben ben ben… beni yaz diye anılarımın arasından atlayıverdi. Doğrusunu isterseniz hakkı da var. Orayı uzun yıllar önce keşfettim. Fırsat buldukça da gittim hala da giderim. Hem nostaljiktir hemde bugünümden bir parçadır benim için…Dört mevsimde gidilebilmesi büyük bir avantaj…

Manşukiye benim gözümde şöyledir… Yeşilliklerin, yürüyüş yollarının, küçük çağlayanların, derelerin olduğu bir yer. Üstelik çok güzel yemek yiyebileceğiniz bir yer. Etraf alabalık çiftlikleriyle dolu olduğundan güveçte alabalık en favori yemektir. O ortamda iştahınız yerinde olacağından sadece alabalık yemek yetmeyecektir yanında güveçte mantar ve güveçte kaşer yemenizi de öneririm. Genelde hep aynı yere yemeğe giderim. Dere kenarında tahta masaların olduğu, yemek yerken hem suyun şırıltısını dinleyebileceğiniz, hemde suyun taşlara çarpa çarpa gelişini izleyebileceğiniz bir yer. Sırada foto zamanı…

su taşlara çarpa çarpa gelirken…

yakın çekim…

alabalık çiftliği…

alabalıklar yakın çekim…
Üstelik bu güzel yemeğin üzerine Kartepe’ye çıkabilir yada aşağıya Sapanca gölüne inebilirsiniz. Hava soğuk kıştan bir günse önce Kartepe’ye gidin derim.  Ağaçlar, tepeler karlar altında. Ağaçlar kışları daha şeffaf, daha kendileri gibi gelirler bana. Makyajsız…O yüzden kış mevsiminde ağaçları ayrı bir severim. Neyse Kartepe’ye göz atalım…
kartepe…

Kartepe’de illaki kayak yapmak zorunda değilsiniz. Oradaki mekanların birinde sıcak birşeyler içip keyif yapabilirsiniz. Elinizdeki içecek sizi yavaştan ısıtacaktır zaten…
Gölü, ördekleri dönmeden İstanbul’a dönmem diyenlerdeyseniz haydi Sapanca gölüne. Orada da yeme içme mekanları var. Ama bu kadar yemek ve içeceğin üstüne gölün etfarında kısa bir yürüyüş ve ördeklere bakış yeterli geliyor. Haydi izliyoruz…
göl kenarı ve ördekler…

Artık yavaş yavaş geri dönme vakti geliyor. Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yol var önümüzde. Gelirken iyide dönerken biraz sıkıcı oluyor açıkçası… Ama böyle güzel bir gün geçirmek için tabi ki değer…

Sağlıcakla,

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

doğal akvaryum azmakta tekne turu…

Gökova körfezi müthiş bir yer… Doğası, denizi sizi sarıp sarmalıyor. Özellikle azmakta tekne turu yapmadan burdan gidilmez. Tekneler on-on beş kişilik burada. Turun başlangıç noktasında yan yana dizilmişler. Sıra hangisindeyse ona biniveriyorum. Kaptan güleryüzlü bir yandan da çevreyi anlatmakla meşgul.

yolculuk başladı…
Tekne turları ortalama birbuçuk saat kadar sürüyor. Gezinti sırasında dikkat etmeniz gereken iki şey var. Birincisi etrafın manzarası, derenin aldığı kıvrımlar, tepeler. Önce onlara bir göz atalım.
seyir halinde etraf…

İkinci dikkat etmeniz gereken şey ise, suyun rengi ve sudaki yaşam. Suyun rengi yeşil. Ama parlak yeşil. Canlı yeşil. Nefesiniz kesiliyor bu renge bakarken. Ayrıca su o kadar temiz ki, suyun içindeki yaşamı, yosunları, balıkları her detayı görebiliyorsunuz. Ördekler, kazlarsa suyun içinde ve dışında mutlu mesut yaşıyorlar. Buyrun bakalım…

 ördekler…

suyun yeşili… 

suyun içinde hayat…

Bu gezinin ardından canınız karaya bile çıkmak istemiyor. Gezi çok kısaymış, bir daha yapsam keşki düşünceleriyle tekneden iniyorsunuz. Tekrar moral kazanmak ise çok kolay. Gezinin bittiği yerin elli metre ötesinde teknede balık yapıyorlar. Hemde enfes. Bir tane balık ekmek yedim, doydum ama tadı damağımda kaldı. Bari bunun ikincisini yiyivereyim diyorsunuz. İkinci balık ekmeği yerken neşe gene tavana vuruyor.
Buraları mutlaka görün derim.
Sağlıcakla,

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 2 Comments »