Mevlana Şekeri Sesi Açarmış…Konya Yazım Bölüm 2

Mevlana Şekeri Sesi Açarmış…

Konya sokaklarında uzun uzun yürüyorum… Bu arada bilmeden merkezi bir yere gelmiş olmalıyım ki etraf hediyelik eşya dükkanları, lokantalar ve otellerle süslenmeye başladı… Birden karnımın acıktığını fark edip gözüme kestirdiğim bir lokantaya giriyorum… Bu yörenin meşhur etli ekmeği ve yanında ayranını söylüyorum… Garson da aynen “şoför-dede” gibi konuşkan çıkıyor… Abla diyor sana etli ekmeğin tarifini vereyim mi? E hadi ver bari diyorum… Şimdi diyor koyun etini, soğanı, domatesi ve biberi iyice
karıştırıyorsun… Uzunlamasına açılan hamurun üzerine bunları yayıp ekmek fırınında pişiriyorsun… Fakat işin püf noktası diyor bu hamurun uzunluğu 20 cm’i geçmeyecek… Eğer geçerse bil ki o ustada iş yok diyor… Sonra mezurayla beraber sipariş ettiğim etli ekmeği yanıma getiriyor… Beraber ölçüyoruz… Tamı tamına 20 cm. çıkıyor… Gördün mü abla diyor… Sen en doğru ustaya geldin… Garson o kadar şirin anlatıyor ki bu sefer beni bir gülmedir alıyor… Keyifle bu güzel yemeği mideme indirip etrafı dolaşmak üzere dışarı çıkıyorum…

Hediyelik eşya dükkanları Hz. Mevlana motifli bardaklar, tablolar, kalemler, anahtarlıklarla süslenmiş… Üzerinde Hz. Mevlana’nın yedi öğüdünün olduğu bir bardak alıyorum… Şu anda da o bardaktan çayımı içerek size bu yazıyı yazıyorum…

Neyse konuyu dağıtmayayım… Arkasından kuruyemiş dükkanlarını gezmeye başlıyorum… Her yerde Mevlana şekeri ve hurma var… Hurmaya zaten bayılırım… İrili, ufaklı bir dolu hurma… Hangisini alacağıma karar veremiyorum… Satıcı istediğin kadar tat abla diyor… Bi ondan, bi bundan zevkle yiyorum… O kadar yiyorum ki almaya iştahım kalmıyor… Ama satıcıya da ayıp olmasın diye bir şey almak lazım… Mevlana şekerini daha önce hiç görmemiştim… Bu şekere peynir şekeri de deniyormuş… Satıcı onları kurcaladığımı görünce abla bunlar ağıza atıldığında erir gider… Nefistir diyor… Çekine çekine onu da deniyorum… Şeker bembeyaz ve sert bir görüntüsü var… Ama ağıza atılınca çok hoş gerçekten de dağılıp gidiyor… Bunlardan hediye veririm diye düşünüp 3-4 paket alıyorum… Satıcı abla bunlar ses de açar diye ekliyor… Zamanında bu şekerler en çok İstanbul’a gönderilirmiş… Sebebi ise, İstanbul’daki Hanedan mensuplarının ve önde gelen ailelerin seslerini açmak için bu şekeri ceplerinde taşımaları ve bu nedenle de çok ihtiyaç duyulan bir şeker olmasıymış. O zaman tahta sandıklarla İstanbul’a gönderilen peynir şekerinin, ses açıcı bir özelliği olduğu Anadolu’da bilinmiyormuş…

Elim kolum yavaş yavaş dolarak diğer dükkanları da gezmeye koyuluyorum… Keçe, halı ve kilim dükkanlarına girip çıkıyorum… Arkasından Konya peynirinin satıldığı ufak bir dükkana giriyorum. Yağı alınmış koyun sütünden yapılan bu özel peynir çok güzel gözüküyor ama İstanbul’a kadar taşımayı gözüm yemediği için peyniri almadan dükkandan çıkıyorum…

Yavaş yavaş akşamki gösterinin saati geldiği için sora sora, yürüye koştura Mevlana Kültür Merkezine varıyorum… Burası inanılmaz kalabalık… Hemen salona yürüyüp yerime oturuyorum… Yerim çok güzel… Çok seviniyorum… Biraz sonra sema gösterisi başlıyor… Barkovizyonda semanın tarihini ve bölümlerin anlamlarını anlatmaya başlıyorlar… Sema sembolik olarak, kainatın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip İnsan-ı Kamil’e doğru yönelişini ifade ediyormuş… Belirli bir ritüel ve ahenkle yapılan sema gösterisini neredeyse soluk almadan izliyorum… Daha sonra İstanbul’da da bir sema gösterisine gidiyorum ama burada aldığım lezzeti bulamıyorum… Gecenin sonunda sema gösterisine ait bir cd alıp mutlu mesut otelime dönüyorum…

Şimdiye kadar diyorum gün harika geçti… Konya’da bir günüm daha var. Ve ertesi gün ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok… Televizyonu açıp kanallar arasında gezinirken Nasrettin Hoca’dan bahsedildiğini duyup kanalı dinlemeye başlıyorum… Ve Nasreddin Hoca’nın yeri olan Akşehir’in bana sadece iki saat uzaklıkta olduğunu öğrenince ertesi günün programı da kafamda belirlenmiş oluyor… Huzurlu bir uykuya dalıyorum… Bir sonraki yazım tabii ki Akşehir’de geçicek…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Ruhsal Arayışlarımın Peşinde Konya’da…

Bundan dört – beş sene önce kişisel gelişim konularına ilgi duymaya başladım… Çeşitli kitaplar okudum, arkasından da kurslara gittim… Bir süre yoga yaptım… Ömer Hayyam’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın dizeleriyle iç içe oldum… Ama en çok Hz. Mevlana’nın satırları beni etkiledi… Beni içine çekti…

Geçen aralık ayında içimi kaplayan Konya’ya gitmeliyim, Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) törenlerine katılmalıyım hissine önce bir süre direndim… Fakat bu his giderek artınca dayanamadım ve oraya nasıl giderim, nerede kalırım araştırmalarına başladım. Bu arada, yavaş yavaş Şeb-i Arus törenlerinin son günlerine yaklaştığı için otellerde yer kalmadığını öğrendim… “İyi” dedim kendi kendime, “yer yok demek ki kısmet değilmiş”… Fakat içimdeki törenlere gitme isteği öyle dayanılmaz ki ne yaptığımı anlamadan küçük bir sırt çantası yapıp Konya otobüsüne binmiş buldum kendimi…

Konya otobüsünde şöyle diyorum “en azından törenleri seyrederim, gece yarısı otobüsüne binip tekrar İstanbul’a geri dönerim”… Biraz uykusuz, biraz gergin geçen bir otobüs yolculuğunun arkasından Konya’ya varıyoruz. Tabi mevsimlerden Aralık. Dışarısı buz gibi ve hafif kar yağıyor… Ben zaten soğuğu hiç sevmeyen biri olarak otobüsten iner inmez soğuğun da etkisiyle hafif bir panik duygusuna kapılıyorum… Konya’yı bilmiyorum… Konya’da kimseyi tanımıyorum… Hava buz gibi… İçimdeki dayanılmaz sesle buralara kadar gelmişim… “Şimdi ne olacak?” diyorum… Derin derin nefis alıyorum… “Buralara kadar gelmişim bari bi kaç otele sorayım yer var mı” diyorum… Üç-dört otelden
de maalesef hiç yerimiz kalmadı cevabını aldıktan sonra yolda öylece kala kalıyorum…

Hadi Anette diyorum çalıştır kafanı… Madem diyorum Hz. Mevlana için böyle dayanılmaz istekle buralara kadar geldin bana yardım edeceğine inanıyorum diyorum… Sen en iyisi Hazreti Mevlana Kültür Merkezine git hem törenler için biletini al hem tanıdıkları bir yer var mı diye sor… Yoksa gece yarısı otobüsüyle dönersin… Ama içimden hiç dönmek de gelmiyor… Öyle ürkek ürkek kafamda binbir olasılıkla kültür merkezine gidiyorum… Beni orada çok iyi karşılıyorlar, akşam gösteri için bilet istediğimi ve aynı zamanda kalacak bir otele ihtiyacım olduğunu söylüyorum… Buraya yer ayarlamadan böyle tek başıma gelmeme çok şaşırıyorlar, bana bir çay ısmarlayıp bakalım ne yapabiliriz diyip beni bekletiyorlar… Sağ olsunlar küçük ama temiz bir otelde yer buluyorlar, ben o zaman iki gece kalayım diyorum… Sanki törenlere bir kere gitmek yetmeyecek
gibi hissediyorum diyorum onlar da olur diyorlar… O akşama biletimi de buluyorum ama ertesi güne şimdilik bilet olmadığını söylüyorlar, olsun diyorum…
Otel bulmuşum, bir gecelik de olsa bilet bulmuşum… Havalara uçuyorum ve hemen onların yanından ayrılıp otelime yerleşiyorum…

Arkasından Hazreti Mevlana türbesine gitmek üzere yola koyuluyorum, ama hava çok soğuk yerim de biraz uzak olduğundan taksiye binmeyi tercih ediyorum… Taksi şoförü yetmişlerinde tonton bir dede… Nereye gideceğimi söyledikten sonra dede bana bakıyor kızım diyor bak diyor ben sana yol yordam öğreteyim diyor… Önce Hazreti Mevlana’nın hayatında önemli olan şahısları ziyaret etmelisin diyor… Peki diyorum… Sen beni o sırayla gezdirir misin diyorum… Tabi diyor, ben doğma büyüme buralıyım… Sen çok doğru taksiye bindin… Ben sana rehberlik de yapıcam, hikayelerini de anlatıcam diyor… Ben kulaklarıma inanamaz bir halde mutlu mesut iyice kuruluyorum arka koltuğa…

Önce bakkaldan yağ ve tuz aldırıyor bana dede… Şimdi diyor Ateş-baz-ı Veli türbesine gidiyoruz diyor… Zamanında Mevlevi dergahında aşçıymış… Aşçılık makamı pek önemli bir makammış. Zamanında Hz. Mevlana’nın dergahına koca bir kervan geliyor fakat aşçı paniğe kapılıyor çünkü mutfakta bir avuç tuz ve bir avuç pirinçten başka bir şey yokmuş… Panik içinde Hz. Mezlana’ya koşmuş aşçı Efendim ne yapıcam diye… O da sen o pirincin bir çuval olmasına niyet et cevabıyla çaresiz mutfağına ger dönmüş… Atmış ocağa pirinci, tuzu, suyu ister misin pirinç  o niyetle günlerce kervanın karnını doyursun… Arttıkça artsın… Fakat günlerce pişen kazana bu sefer odun dayanmamış yine Efendimizin yanına koşmuş aşçımız bu sefer de odunumuz bitiyor ne yapayım demiş. O da bacaklarını koy demiş… Aşçı yine çaresiz mutfağa dönmüş koymuş bacaklarını ateşin altına bir güzel pişirmiş yemekleri. Tam işi bitmiş çekerken ayaklarını içine korku düşmüş. Ya bişey olursa demeye kalmadan sağ ayağının başparmağını yakmış… Sonra da Hz.
Mevlana’nın karşısına utanarak geçerken sol ayağını sağ ayağının üstüne koymuş öyle selam durmuş… Dervişlerin duruşu da buradan gelirmiş… Benim “şoför-dede”
ballandıra ballandıra hikayeyi anlatırken türbeye geliyoruz… Tuzumu, yağımı türbeye bırakıp huşu dolu dakikalar geçiriyorum içerde… Fakat dedeyi de fazla
bekletmek istemediğimden biraz aceleyle içeriden çıkıp ikinci durağımıza doğru yola koyuluyoruz.

İkinci durak Cemel Ali Sultan türbesiymiş… Kendisi çok çok uzun boylu bir zatmış… Hz. Mevlana’yı yedi yaşında eğlendirmek için sırtında taşıdığından deve yani Cemel lakabını almış… Orayı da büyük bir saygıyla geziyorum… Bu arada Konya sokaklarında oradan oraya giderken köprülerde, duvarlarda Hz. Mevlana’dan şiirler, özlü sözler yazıldığını görüyorum… İnsan sürekli böyle güzel sözler okusa, sanki ruhuna huzur gelecekmiş gibi hissediyorum…

Bizim dede beni koştur koştur Tavus Baba türbesine götürüyor. Bu arada da hikayeye başlıyor… Aslında Tavus Baba zamanın çok güzel, biraz da hafifmeşrep hatunlarından biriymiş… Bir gün pazarda Hz. Mevlana’yı görüp akşam evine davet etmiş. Bunu duyan esnaf dehşete kapılmış… Neyse Hatun bütün gün evi hazırlamış, kendisini hazırlamış… Akşam duadan sonra Hz. Mevlana evin kapısını çalmış ve evin içine sağ ayağıyla bir adım atmış… Bakmış hatunun yüzüne “yeter mi hatun” demiş “yoksa bir adım daha atayım mı”… Tavus Hatunun kalbi heyecandan, saygıdan, sevgiden çıkacak gibi olmuş… “Yeter Efendim” demiş ve o günden sonra kendini Mevlana’nın yoluna adamış…

Burayı da gezdikten sonra sıra Hz Mevlana’nın gönül dostu Şems’in türbesini ziyarete gidiyoruz… Fakat ben iyice sabırsızlanıyorum çünkü hala Hz. Mevlana’nın türbesine varamamışım… İçim içimi yiyor. Bizim dede gene sazı eline alıyor anlatmaya başlıyor… Hz. Şems’e aynı zamanda Şems-i Perende yani uçan Şems de derlermiş… Bir görünüp bir kaybolduğu için ona bu ismi vermişler… Şems zamanında bir işaret üzerine Hz. Mevlana’yı arayıp bulmuş ve onunla üç – üç buçuk yıl süren beraberliği neticesinde Onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş.

Burayı da ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra sıra Hazreti Mevlana türbesine gitmeye geliyor… Artık bizim “şoför-dedeyi” biraz dinliyorum biraz dinlemiyorum… İçim gönlüm dizlerim titriyor… Gönüllerin sultanı Hz. Mevlana… Dışımızdaki dünyadan kendimizi kurtarıp, içimizdeki dünyaya bakma cesaretini bulabilirsek, kendi ruhumuzda neler olduğunu araştırmak istersek, kendimizi bulmak ve tanımak istersek rehberliğine sığınabileceğimiz Hz. Mevlana… Neyse türbenin kapısının önünde iniyorum, dedeye çok teşekkür ediyorum… Beni güzel sözleriyle türbeye uğurluyor…

İçerisi mahşer yeri kalabalığı görüntüsünde… Fakat çıt çıkmıyor… Çok büyük bir sevgi sizi kucaklamış gibi hissediyorsunuz. Kalbim deli gibi atıyor… Oraya gidenler mutlaka beni anlayacaklardır… O kuvvetli enerjiyi anlatmak mümkün değil… Sihirli bir yer orası… Hz. Mevlana’nın tam karşısındayım… Herkes dualar okuyor bense sebepsiz ağlamaya başlıyorum… Uzun süre oradan ayrılamıyorum ve bolca ağlıyorum… Sonra içim temizlenmiş, ruhum arınmış olarak oradan çıkıyorum… Konya sokaklarında uzun uzun yürüyorum… Bu ruhsal yolculuğumun ikinci bölümü bir sonraki yazımda…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Koyun ciğeri nerede daha uzun süre dayanırsa Eskişehir oraya kurulacaktı…

Koyun ciğeri nerede daha uzun süre dayanırsa Eskişehir oraya kurulacaktı…

Eskişehir’deki ikinci günümde sabah erkenden kalktım ve doğruca Bilim ve Sanat Parkı’na gittim… Burada trenle bütün parkı gezebiliyorsunuz. Yemyeşil kocaman bir alan, suni göl bile yapılmış. Üstünde su kayağı bile yapılabiliyormuş… Bir de meşhur gemisi var bu parkın… Korsan gemisi… İçeriye ziyaretçi alındığını duyunca çok sevindim ve hemen gemiyi gezmeye koştum… Verilen bilgiye göre Amerika böyle bir gemiyle keşfedilmiş.  Orasını bilmem ama gemide koşturmak çok keyifliydi…

Parktan çıkıp Haller Gençlik Merkezi’ne gittim… Burası kafelerin, restoranların olduğu şirin bir merkez. Şansıma “Parçalı Bohça” sergisi varmış. Hemen içeri girdim… Parça parça kumaştan yapılmış, yorganlar, yastık kılıfları, havlular, elbiseler sergilenmişti… Okuduğum bir kitap aklıma geldi… Kadın kendini şöyle tanımlıyordu… Ben parçalı bohça gibiyim içimde herşeyden biraz var ama hiçbir şeyde uzmanlaşamıyorum…Biraz şikayet eder gibiydi kendinden… Parçalı bohça olma fikrini sevdiğimi düşünüp merkezden çıkıyorum… Kapının önünde bembeyaz atlı arabalar var… İsteyen bunlara binip keyifli bir gezi yapabilir ama benim vaktim yok kiii  doğru Kent Park’a gidiyorum…

Kent Park şehrin su sporları merkezi gibi…  İki açık bir kapalı yüzme havuzu var. Ama beni esas şaşırtan yapay plajı… Bildiğimiz basbayağı plaj yapmışlar buraya… Şemsiyeler, şezlonglar yanyana dizilmiş… Üstelik suyu da klorlayıp yüzmeye uygun hale getirmişler… Hava biraz sıcak olsa plajda yürüyüp suya giricem… Plaj da ufak falan değil. Yaklaşık 400 metre uzunluğunda… Bildiğin plaj… Çok etkileniyorum… Ardından biraz daha ileride göletin kenarına yaptıkları restoranda oturup birşeyler atıştırıyorum… Hava rüzgarlı ama yine de dışarda suyun kenarında oturmaktan mutluluk duyuyorum…

Yolcu yolunda gerek diyerek kalkıp Odunpazarı’na geçiyorum… Odunpazarı Eskişehir’in ilk yerleşim yeriymiş. Rivayete göre buraya gelen halk şehri nereye kuracağına karar veremiyor… İki nokta var düşünülen biri Porsuk çayının kenarı , diğeri ise biraz daha tepede olan Odunpazarı bölgesi… Bunun üzerine iki tane koyun ciğerini alıp bu iki yere asıyorlar. Ciğerlerden hangisi daha çok dayanırsa oraya kenti kurmaya karar verecekler… Ve Odunpazarı’ndaki ciğer daha çok dayandığı için Odunpazarı’na yerleşiyorlar.

Odunpazar evleri çok güzel… Daracık sokakların kenarlarında iki katlı ahşap evleri görmek çok keyifli… Sokağa bakan tarafta evin giriş kapıları arka tarfta ise bahçeleri oluyormuş… Bir de evlerin pencere kenarları öyle güzel ki… Tahtadan çerçevelenmiş gibi… Evler ise rengarenk… Yeşili, turuncusu, sarısı beyazı dipdipe yaşayıp gidiyorlar…Bir
de ikinci tip evler var. Onlar bahçe içinde daha büyük… Üç kata kadar olabiliyormuş… Onlarda evin en değerli odası köşe odaymış… İki tip evi de çok beğeniyorum,
aralarında bir seçim yapamıyorum… Ama önemli olanın evin dış güzelliğinin değil de evin içindeki huzurun olduğunu kendime tekrarlıyorum…

Odunpazarı’nda şansıma “Pazar” kurulmuş… Pazar’da gezinmeyi çok sevdiğimden hemen pazara yöneliyorum… Buraların meşhur çöreği olan  haşhaşlı çörek alıyorum… Tadı
muazzam… Pazarda gezindikten sonra, bir de bu daracık yollarda kaybolmak istiyorum… Çıkmaz sokaklara girip çıkıyorum… Odunpazarı’nın model evlerini satan bir
dükkandan küçük bir ev alıyorum… Vakit hızlıca akıp geçiyor… Artık yavaş yavaş İstanbul’a dönmek için yola koyulmalıyım…

Buralara kadar gelip de Frig Vadisi’ni ve Yazılıkaya’yı göremediğime bin pişmanım… Ama kendimi avutuyorum: “Ne güzel Eskişehir’e bir kere daha gelmem için bahane çıktı” diye düşünüyorum… Bu bölgenin doğal termal kaynak suları çok meşhur olduğu için bir de hamama giderim diye kendime not düşüyorum…

Sağlıcakla,

Anette İnselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Eskişehir’de lületaşı var, gondol var, çi börek var…

Geçen sene mayıs ayında Yunus Emre Kültür ve Sanat Etkinlikleri kapsamında iki günlüğüne Eskişehir’e gittim… Aslında İstanbul’dan trenle Eskişehir’e çok kolay ulaşıldığını duydum ama otobüs yolculuğuna çok alışık olduğum için otobüsle gitmeyi tercih ettim…

Eskişehir’e varınca ilk olarak Yunus Emre müzesine gittim… Yunus Emre’den bir sürü dörtlükler asılmış müzeyi büyük bir huşu içinde gezdim…

“Sevelim…

Sevilelim…

Bu dünya kimseye kalmaz…”

dizelerinin başında uzun süre durdum… Nedense bu dizelere bir zaafım var… Arkasından hayat hikayesini okudum, bol bol fotoğraf çektim ve istemeyerek de olsa oradan ayrıldım… Çünkü yapacak, gezecek çok şey var bu şehirde…

Hemen şehrin ortasından geçen Porsuk çayının olduğu yere gittim… Burası zaten şehrin can damarı… Sağlı sollu kafeler ve dükkanların olduğu uzunnn bir cadde burası…  Porsuk çayının üzerine sıra sıra köprüler yapılmış ve hepsi ayrı bir renge boyanmış… Önce biraz yürüyerek etrafı keşfetmek istiyorum… Mor, mavi, beyaz köprüler yanımdan bir bir akıp gidiyor… Cadde inanılmaz hareketli, gencecik insanlar şarkılar söyleyerek, neşeli bir şekilde yanımdan geçiyorlar… Bunları bir de dereden görmek lazım diyip tekne turuna katılıyorum… Yaklaşık bir saat sürüyor tekne turu ve sizlere de mutlaka tavsiye ederim… Ne kadar çok köprü yapılmış öyle… Hepsi birbirinden farklı modelde köprüler çok şirin gözüküyor.

Şehrin yaş ortalaması çok düşük… 20’li yaşlarda insanlar burayı doldurmuş ve onların coşkusu, enerjisi size de geçiyor… Buraya öğrenci şehri demelerinde yerden göğe haklılar… Aynı zamanda çok düzenli ve temiz bir şehir… Operasına, arkasından cam ve lületaşı müzesine ve son olarak da açık hava uçak müzesine rahatlıkla ulaşıyorum…

Müzeler çok keyifli… Camın ve lületaşının nasıl işlendiğini gösteren atölyeleri görebiliyorsunuz. Lületaşından yapılmış pipoların işçiliği ise muazzam…  Ben lületaşından yapılmış bir tespih almaya karar veriyorum ama aklım pipolarda kalıyor… Sonra uçak müzesinde bin bir çeşit uçağın içine oturup keyif yapıyorum… Pilotlara çok özeniyorum… Başka bir hayatta pilot olmayı denemem lazım diye düşünüyorum

Artık soluklanmak istediğim için hafif raylı metroya binip Porsuk çayının oralara gidip bir lokantaya çöküyorum… Bu yörede “çi” börek yememi tavsiye etmişlerdi… Tavsiyelerine uyup bir porsiyon “çi” börek söylüyorum…   Tatar kültüründen geliyor bu börek ve sonunda ‘ğ’ harfi olmadan söylediğinize emin olmanız gerekiyor… Yoksa garson size ters ters bakıyor benden söylemesi… Porsiyonda büyükçe altı adet “çi” börek geliyor… Bunu ben nasıl yerim diye düşünürken kendimi hepsini yemiş buluyorum… İnanılmaz lezzetli… Kızgın yağın içine bir batırıp, bir de çevirdiklerinden içi yağda tutmuş… Nefis bir börek bu “çi” börek… Benden söylemesi…

Oradan Anadolu Üniversitesi’ne geçiyorum… İnanılmaz büyük bahçesi olan bir kompleks… Yürü yürü bitmiyor…  Okul yıllarım aklıma geliyor, çayırda çimende defterleriyle oturmuş çocuklara bakıyorum ve içimi bir özlem duygusu dolduruyor…

Vee akşam saatleri olmaya başladığından Yunus Emre Kültür Merkezine doğru yola koyuluyorum… Burada şiir dinletisi var… Çeşitli ülkelerden gelmiş bir sürü şair Yunus Emre’nin anısına şiir okuyacak… Dans gösterileri yapılacak… Merkeze varıyorum… Çok kalabalık… Kendime zar zor bir yer bulup yerleşiyorum… Üç saatin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Çıkışta bize üç kitaptan oluşan bir Yunus Emre seti hediye ediyorlar, çok hoşuma gidiyor…

Yürüye yürüye otelime giderken sokakta yapılan bir gösteriye daha denk geliyorum… Çok güzel yerel kıyafetlerle halk oyunları yapılıyor… Onu da seyredip yorgun argın otelime varıyorum… Ertesi gün gezilecek bir sürü yerin listesiyle uyuya kalıyorum… Onları da bir sonraki yazımda paylaşmak üzere…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Nallıhan’ın dağı da oyası da rengarenk…

Beypazarı gezimiz olanca hızıyla devam ederken yemeğe gitmeden önce iki katlı evlerin içinde biraz daha yürüyoruz. Rehberimiz zamanında ev halkı alt katta otururmuş ikinci katın inşasına da başlanır ama bitirilmezmiş niye diye soruyor? Hepimiz birbirimize dönüp bakıyoruz ama bilen yok…

Rehber cevap veriyor… Azrail geldiği zaman bizim bu dünyada yapacak daha işimiz var şimdi git sonra gel demek içinmiş… Bu cevap işe yarar mı bilinmez ama ben epey gülüyorum… Şaka bir yana alt katta aile büyükleri, üst katta da evlenince çocukların oturması adettenmiş. O yüzden her aile mutlaka bir üst kat çıkarmış…

Bu tatlı sohbet devam ederken öğle yemeğini yiyeceğimiz yere geliyoruz… Burası dere kenarında, çimen üstünde açık hava şirin bir tesis… Çok aç değilim ama yaprak sarmaya zaafım olduğundan bir porsiyon söylüyorum… Çok da lezzetli geliyor…

Bu arada bu yörenin düğün adetleri anlatılmaya başlanıyor… Düğüne bütün yöre halkı davet edilirmiş. Gelin ‘bürgü’ adı verilen başından beline kadar uzanan bir başörtüsü takarmış. Kendi ailesi yeşil bürgü verirmiş. Gerçi diğer zamanlarda da takılırmış bürgü… Genç kadınlar gösterişli ve açık renkli bürgüler takarken yaşı ilerleyen kadınlar daha koyu ve az gösterişli bürgüler takarmış… Bürgü adı bürünmekten gelirmiş…

Bu arada çalgıcılar masanın yanına yerleşiyorlar… Yemeğimizi yiyip kendimizi çimlerin üstüne atıp oynamaya başlıyoruz… Öyle eğleniyoruz ki, biraz da bahşiş verip masamızda kalış sürelerini arttırmaya çalışıyoruz… Ter içinde kalana kadar oynuyoruz da oynuyoruz…

Turun devam vakti geliyor, sırada Nallıhan kuş cenneti var… Nallıhan tam bir doğa harikası bir yer… Dağın rengi kat kat değişiyor… Yeşil, kırmızı, kahverengi, arkadan tekrar yeşil, yine kırmızı kat kat rengarenk bir dağ… Hayranlık içinde bakıyorum… Poz poz fotoğraf çekiyorum…

Burada yüz yetmişten fazla kuş çeşidi olduğunu öğreniyoruz… Durduğumuz yerden kuşların cinsini ayırt etmek mümkün değil ama manzara beni yerime çivilemiş durumda… Otobüse binip gitmeye başlıyoruz ben hala bu muazzam görüntünün fotoğrafını çekme telaşındayım… Burayı mutlaka ama mutlaka görmeniz gerekiyor…

Sonra çok şirin bir kasaba olan Nallıhan’a ulaşıyoruz… Buranın el sanatları teşhir evine giriyoruz… İpekten yapılmış birbirinden güzel oyalar bizi selamlıyor… Küpeler, bilezikler, yüzükler hepsi enfes… Takılarla pek işim olmadığı halde mor bir bileklik alıyorum… Takmak için değil sadece seyretmelik… Bu arada her oyma motifinin bir anlamı olduğunu anlatıyor Yıldız Hanım bizlere… Mesela üzüm oyası ömür boyu tatlılığı simgelermiş… Gelinle kayınvalide iyi anlaşsın diye geline hediye edilirmiş…

Arkasından parka giriyoruz… Bu park Hoşebe adında dargınları barıştıran çok sevilen bir kadına anısına yapılmış… O yüzden diyor rehber dargınsanız barışın… Hoşebe’nin hatırına barışın… Buradaysanız vardır bir sebebi diyor… Bilmem belki de denemeye değer… Sizde bu satırları okuduğunuza göre Hoşebe hatırına barışın dargın olduklarınızla…

Parkın her yeri ardıç ağaçlarıyla süslenmiş… Süper gözüküyor ardıç ağaçları… Bu parkta yemek yeme imkanı da var. Ardıç ağacının meyvesini köfteye karıştırıyorlarmış. Fakat o kadar tokuz ki maalesef deniyemiyoruz… Nallıhan’a bir kere daha gelmek şart oldu… Yörede şelaleler var, barajda tekneyle gezme imkanı var fakat bizim vaktimiz yok…

Son durağımız Tabduk Emre Türbesi… Kendisi Yunus Emre’nin hocası…Her yerde Yunus Emre’den dörtlükler var… Çevrede huzurlu bir sessizlik var…Kalbimizi okşayan sevgi dolu, hoşgörü dolu dörtlüklerle gezimizi bitiriyoruz…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Not: Yunus Emre’nin en sevdiğim dizelerinden olan

Sevelim…

Sevilelim…

Bu dünya kimseye kalmaz’ı da yazının sonuna eklemeden duramadım…

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Beypazarında yaşayan müzeye gidilir…

Geçen bahar aklıma Beypazarı düşünce tura katılıp oraya gittim… Beypazarı’na varınca bizi direk Hıdırlık Tepesine çıkardılar… Çevrenin manzarası çok güzel,  tepelerin arasında iki katlı evler çok estetik gözüküyor… Her yerde havuç suyu satan yöre kadınlarının tezgahları var. Fakat esas beni sevindiren uçurtma şenliğine denk gelmiş olmak…

Her yer çoluk çocuk, irili ufaklı, esprili bir dolu uçurtmayı sağa sola koşturuyorlar… Ben durur muyum, hemen bir uçurtma satın alıyorum… Fakat daha önce hayatımda hiç uçurtma uçurmadım ki… Apartman çocuğu olunca böyle oluyor işte… Nasıl uçurulur diye sağa sola sordum anlattılar ama zormuş valla uçurmak… Benim ki havalandığı gibi yere çakıldı…  Birkaç tur daha denedim… Bu arada bizim tur kafilesi bir araya toplanmış Beypazarı hakkında bilgi dinliyor, ben hepsini bıraktım uçurtmamın derdine düştüm… Sağa sola koştura koştura uçurtmamı uçurdum… Çok eğlendim… Süperman’li bir uçurtma vardı o çok hoşuma gitti…

Baktım gidiş vakti gelmiş bir bardak da taze havuç suyu alıp koştura koştura turun ardından yokuş aşağı inmeye başladım… Havucu zaten severim ama tadı gerçekten çok güzeldi… Beypazarı’nın bir havuç cenneti olduğunu şehir pazarının girişinde hemen anlıyorsunuz… Havuç döner var… Havuç lokum var… Havuç reçeli var… Fakat benim favorim havuç suyu… Size de öneririm…

Şehir pazarının başında rehberimiz bize buluşma saatini ve yerini verdikten sonra işte bu pazarda açsanız doymaya hazır olun diyor… Yavaş yavaş dar bir yoldan yukarı yürümeye çalışıyorum… Karşılıklı iki tarafta tezgahlarla dolu… Her yerden buyurun ister misiniz sözleri seçiliyor… Birisi yaprak sarma deyince duruveriyorum… Oldum olası yaprak sarmaya bayılırım… Burada da incecik sarıyorlar… İkram eden kadının tepsisinin başına çörekleniyorum… Kadın güleryüzle istersen fotoğrafını da çek diyor… Durur muyum hemen çekiyorum… Ardından buranın 80 katlı baklavasının tadına bakıyorum… Baklava hiç sevmem… O ikramı da ayıp olmasın diye almıştım… İyi ki de almışım… Bu sefer baklava tepsisine yapışıveriyorum… Bir de dönerken annemlere götürürüm diye Beypazarı kurusu deniyorum… Gerçekten tadı nefis… Üç paket alıyorum… İkramlar bitecek gibi değil… Fakat artık iyice doydum… Etrafa bakına bakına yürümeye başlıyorum… Her taraf kalabalık mahşer yeri gibi… Buranın eriştesi, tarhanası, kurutulmuş gıdaları da (sarımsak, domates, erik, biber) çok meşhurmuş… Hepsini seyrede seyrede yürüyorum… Eve dönünce de almadığıma yanıyorum tabi ki…

Bu arada kadının birinin elinde gözleme tarzı sıcak bir şey görüyorum… Hemen yanına yaklaşıp “teyze bu çok güzel gözüküyor… Nerden alabilirim” diye soruyorum… Kızım bunu ben yaptım al senin bu göz hakkınmış diyor, yarısını bana veriyor… Ben yok mok diyene kadar da hızla uzaklaşıyor… Çok duygulanıyorum… Bir yandan da afiyetle bu lezzetli şeyi yiyorum…

Arkasından bizi Yaşayan Müze’ye götürüyorlar… İşte oraya bayılıyorum… Kapıda çok tatlı bir kız bizi karşılıyor ve tur boyu bize eşlik edip her yeri anlatıyor…  Yaşayan Müze dediğimiz koca bir konak… Kapısının girişinde koca bir geyik kafası duruyor önce onu anlatarak başlıyor konuşmasına… Eskiden geyiğin boynuzlarının evleri kötü ruhların girmesinden koruduğuna inanılırmış… O yüzden her evin kapısına mutlaka geyik başı asılırmış… İstanbul’a dönünce çok aradım ama küçük bir geyik başı bulamadım… Yoksa ben de evimin kapısına asacaktım…

Sonra sözlerine devam ediyor konağın mutfağını anlatıyor…  Zamanında mutfağın sokağa açılan penceresinde bir düzenek kurmuş ev sahipleri… Düzenek sayesinde içerden çorba konuluyor tabaklara ve dışarıya sürülüyor. Acıkan da gelip alıyor çorbasını, yiyip boşunu geri koyuyor… Düzenekte pencere olmadığından kimin gelip çorbayı içtiğini asla bilmiyor ev sahipleri… Böylelikle yaptığı hayırları kime yaptıklarını bilmeden yapıyorlar, çorbayı alanda mahcup olmadan rahat rahat karnını doyuruyor… Böyle ince bir sistem kurmuşlar… Çok hoşuma gidiyor…

Biraz da müzeye bakalım diyor… Avludan geçip içeri geçiyoruz… İçeride küçük küçük odalar ve her odada da ayrı bir dünya var… Bir oda Hacivat-Karagöz oyun odası… Tahta perde kurmuşlar… Ara ara oynatıyorlar. İçerde kostüm de var. İsterseniz siz de oynayabiliyorsunuz… Masalcı teyze odası var… Çocuklar oturmuş teyzenin etrafına masal dinliyorlardı… Kurşun dökme odası var… Teyze hem nazarı atıyor hem de ohh ohh çok iyi oldu, ağırlık gitti diye size moral veriyor… Ebru yapım odası var… Bir bayan sizin elinizden tutup istediğiniz çiçeği, istediğiniz renklerle yapmanıza yardım ediyor… Ben pembe bir lale yapmayı istiyorum… Beraber yapıyoruz… Sonra onu İstanbul’da çerçeveletip duvarıma asıyorum… Eve hazır Karagöz-Hacivat oyun takımı alıyorum… Anlayacağınız ben buradan çok etkileniyorum…

Oradan da bizi meşhur gümüşçüler çarşısına götürüyorlar… Fiyatlar biraz pahalı… Kolye ucuna takmalık küçük bir yusufçuk alıyorum. Oradan öğlen yemeği yiyeceğimiz yere doğru gidiyoruz…

Gün ne kadar dolu geçiyor değil mi ???  Daha yarısına geldik… Devamı haftaya…

Sağlıcakla

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Foça’da kedilere her gün bayram…

Foça’ya uzun yıllar gitmedim gitmedim sonra aynı sezonda iki kere yolum oradan geçti… Foça kendine özgü sahil kasabası havasını kaybetmemiş yerlerden biri… O yüzden oraya tekrar yolumun düşmesine de sevindim…

Tabi ki bahsettiğim Eski Foça… Deniz kenarındaki balık lokantaları, kahvaltı yerleri, kumrucusu, dondurmacısı, iki katlı şirin evleri ve çarşısında ev yemekleri yapan lokantasıyla beni fetheden Eski Foça … Aslında Yeni Foça’yı görmedim ama yoldan geçerken algıladığım kadarıyla çok betonlaşmış…

Foça’dayken beni tek üzen şey fazla rüzgar oldu… Bana mı öyle rastladı yoksa hep mi öyle bilmiyorum ama her iki gidişimde de çok rüzgarlıydı… Hatta rüzgardan dolayı günübirlik yapılan tekne turlarına bile çıkamadım… O yüzden bir kere daha gitmek farz oldu…

Tekne turu da yapmadıysam ne mi yaptım? Hemen anlatayım… Bir kere sabah kahvaltı için deniz kenarındaki yerlere gittim… Çok güzel sucuklu yumurta yapıyorlar, bal kaymak da cabası… Yanında da ister ada çayı, ister normal çay geliyor… Fakat burası o kadar kalabalık ki hem oturmak için hem de siparişinizin gelmesi için bayağı beklemek zorunda kalıyorsunuz… Ama lezzet olarak beklediğinize kesinlikle değiyor… Arkasından kediler etrafınızda bir çember oluşturuyor… Yumurtanızın sucuklarını bir bana bir sana diye diye bitiriyorsunuz…

Turizmin yanı sıra balıkçılıkla geçinen Foça’da her yer balıkçı tekneleriyle dolu… Kahvaltı sonrası üstlük çayınızı içerken ağlarını onaran balıkçıları uzun süre seyredebilirsiniz… Önce düğüm var mı diye boydan boya ağlarını gözden geçiriyorlar… Arkasından da tamirat başlıyor… Uzun uzun onları seyrediyorum… Hem balık tutma maceralarını düşünüyorum hem de büyük bir beceriyle ve hızla ağlarını tamir etmelerini seyrediyorum… Sucuk faslından sıkılan kediler de bu sefer bu teknelerin etrafını kaplıyor… Ağların dibinde kalmış balıklar da onların nasipleri… Bu hayatta şanslı olacaksın… Kedilerin yediği balığın haddi hesabı yok Foça’da…

Kahvaltı ve tamirat faslını seyrettikten sonra yediklerimi biraz eritmek için deniz kenarında bir ileri bir geri yürümeye başlıyorum… İlerde küçük bir çarşı var… Az dükkan var ama yine de beni oyalıyor… Sonra da deniz vakti geliyor… Burada deniz buz gibi ve tertemiz… Denize gir çık gir çık yorulup kaldığım Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… İlk sefer gelişimde deniz kenarında bir yerde kaldım ama çok temiz değildi… Memnun kalmadım… Ama Bülbül Yuvası güzel… Orada biraz dinlendikten sonra tekrar merkeze iniyorum… Meşhur sakızlı dondurmasından yiyorum… Deniz kenarında turluyorum… Tekrar Bülbül Yuvası’na geri dönüyorum… Bu arada otelde ev yapımı çörekler, börekler var… Ertesi sabah kahvaltıyı burada yapmaya karar veriyorum…

Otelin önünde küçük bir terası var. Terasta salıncağı falan var… Salıncakta sallanıp biraz daha geviş getiriyorum… Arkasından akşam yemeği vakti gelince denizden ne çıksa yerim havalarında olduğumdan deniz kenarında yan yana dizili lokantalarda alıyorum soluğu… Sırayla hepsini inceliyorum… Pek bir farklarını göremiyorum… Birini seçip oturuyorum… Başlangıç olarak da biraz Ege otu arkasından da balık istiyorum… Her gelenin tadı güzel… Keyifleniyorum… Üstüne bir de buraya özel dibek kahvelerinden içiyorum… Sonra tekrar Bülbül Yuvası’na dönüyorum… Birkaç günüm benzer tempoda geçiyor…

Bu arada tam oradayken kuzenim beni arıyor nerdesin diye soruyor Foça’dayım deyince ayyy orası benim de en sevdiğim yerlerden biridir diyor… Ben de sevdim diyorum… Kendine özgü havasına bayıldım diyorum… Denkleşebilir miyiz diye bakıyoruz ama olmuyor… Kısmet dilmiş deyip kapatıyoruz telefonu…

Başka ne mi yaptım?  Hemen anlatayım…Foça’da tarihi kaleydi, hamamdı bir şeyler var ama içimden dolaşmak gelmiyor… Onun yerine deniz kenarının bir paralelindeki iç çarşıyı gezmeyi tercih ediyorum… Daracık sokağın üstü asma yapraklarıyla örtülmüş… Doğal gölge olmuş… Oralarda oyalanıyorum biraz… Acıkınca yöresel yemek yapan köşedeki lokantaya gelmeyi de kafama yazıyorum…

Oradan da balık haline geçiyorum… Zaten her yer dibdibe olduğundan hiç yorulmuyorum… Balık halinde çeşit çeşit balıkların fotoğrafını çekiyorum… Dışarıdaki manavda yeşilliklerin fotoğrafını çekiyorum… Fotoğraflarını çektiğimi gören esnaf “abla bu saatte pek çeşit kalmaz sen en iyisi sabah beşte gel, esas çeşit o zaman” diyorlar… O saatte kalkıp gitmeye niyetleniyorum ama uyku ağır bastığından gitmiyorum…

Sonra tepelerdeki tarihi yel değirmenlerini seyrediyorum… Çevredeki kıyı ve adalardaki fokların hikayelerini dinliyorum… Böyle böyle Foça’daki günlerimi yiyip bitiriyorum… Ben orada olmaktan çok keyif alıyorum… Size de yolunuzu bir düşürün derim…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 3 Comments »

Gezgin Gözüyle Hindistan ve Yakın Asya…

GGH Kapak Etudu 2 (1)

46 kişi birleştik  Timür Özkan’ın editörlüğünde 15 ülkeyi anlatan  bir kitap çıkarmaya karar verdik… Kitabın kapağı ekte, kendisi çok yakında tüm kitapçılarda… Ben de naçizane Srilanka gezimin anılarını paylaştım… Sakın kaçırmayın… Sevgi… Saygı…

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Akyaka’da Azmak tekne turu yapılır…

Gökova körfezi müthiş bir yer… Doğası, denizi sizi sarıp sarmalıyor. Özellikle Akyaka’da azmak tekne turu yapmadan buradan gidilmez. Tekneler on-on beş kişilik. Turun başlangıç noktasında yan yana dizilmişler. Sıra hangisindeyse ona biniveriyorum. Kaptan güler yüzlü, bir yandan da çevreyi anlatmakla meşgul…

Tekne turları ortalama bir buçuk saat kadar sürüyor. Gezinti sırasında dikkat etmeniz gereken iki şey var. Birincisi etrafın manzarası, derenin aldığı kıvrımlar, tepeler. İkincisi suyun rengi ve sudaki yaşam. Suyun rengi yeşil ama parlak yeşil. Canlı yeşil.
Nefesiniz kesiliyor bu renge bakarken. Ayrıca su o kadar temiz ki, suyun içindeki yaşamı, yosunları, balıkları her detayı görebiliyorsunuz. Ördekler, kazlarsa suyun içinde ve dışında mutlu mesut yaşıyorlar…

Bu gezinin ardından canınız karaya bile çıkmak istemiyor. Gezi çok kısaymış, bir daha yapsam keşki düşünceleriyle gezi teknesinden iniyorsunuz. Tekrar moral kazanmak ise çok kolay. Gezinin bittiği yerin elli metre ötesinde teknede balık
yapıyorlar. Hem de enfes. Bir tane balık ekmek yedim, doydum ama tadı damağımda kaldı. Bari bunun ikincisini yiyivereyim diyorsunuz. İkinci balık ekmeği yerken neşe gene tavana vuruyor.

Balık ekmekten sonra neşeyle biraz da sahilde yürüyeyim diyorum… Kumu buldum ya… Ayakkabılarımı da çıkarıveriyorum… Fazla vakit geçmeden bir arıya bastığımı fark ediyorum… Arının bir suçu günahı yok. O öldü ölecek yerde yatıyor… Ben gidip hayvanın üstüne basıveriyorum… Tam da ayağımın altı…  Önce ayağımı denize sokup ilk tedaviyi yapıyorum ve arının iğnesini çıkarıyorum ardından amonyak bulup koyuyorum…

Anlıyorum ki bu kadar mutluluğu sindirmeye bünye alışmamış, illa ki huzursuz edecek bir detay istiyorum… Ertesi gün ayak biraz da şişince dispanser bulup alerji iğnesi oluyorum. O günü biraz dinlenerek geçirmemi tavsiye ediyorlar…

Neyse ki hoş bir butik otel olan Ottoman Residence da kalıyorum… Günü otelin bahçesinde geviş getirerek geçiriyorum… Otelin çok tatlı iki köpeği var. Sağ olsunlar beni bütün gün oyalıyorlar. Bir dakka yanımdan ayrılmıyorlar. Bazen önümde güreşe tutuşuyorlar. Bol bol fotoğraflarını çekiyorum…

Bir de bu bölgeye gelirken beni sineklere karşı uyarmışlardı. Çok sinek olur mutlaka tedbirini al öyle git diye. Otelin camlarında sineklik olduğu için geceleri çok rahat uyudum… Gündüzleri de Off sinek kovucu bulundurdum hep yanımda… Ama öyle yoğun
bir sinek bulutuyla hiç karşılaşmadım. Belki benim şansımadır bu durum… Ama bana yapılan uyarıyı ben de sizlere yapayım… Mutlaka bir sinek kovucu alın yanınıza…

Akşama kendimi daha iyi hissettiğimden dere kenarında sıralanmış lokantalardan birine gitmeye karar veriyorum. Aslında hepsi gözüme hoş görünse de içimden Orfoz restoran’a girmek geliyor… Dere kenarında boş bir masa bulup oturuyorum… Ördekler geçip
duruyor yanımdan. Masadaki ekmeklerle önce onların karnını bir güzel doyuruyorum. Sıra bana gelince Lagos yemeği tercih ediyorum… Ege ve Akdeniz tarafına indiğimde favori balığım Lagos… Lokantadakiler benimle çok ilgileniyorlar ve beyaz lağosun tadının daha güzel olduğunu söyleyip onu denememi tavsiye ediyorlar… Gerçekten tadı nefis… Biraz fiyatlı ama değer diye
düşünüyorum…

Akyaka’dan artık ayrılmamın vakti geliyor… Siz siz olun bastığınız yere dikkat edin ve buralara mutlaka uğrayın derim…

Benim gibi bilmeyenlere ufak not: Dağlardan fışkıran yeraltı sularının denize döküldüğü yerlere azmak denirmiş.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kleopatra adasının kumları bir aşk hediyesiymiş…

Yolunuz Marmaris tarafına düşerse gitmeniz gereken yerlerden biri Kleopatra adası… Buraya Çamlık köyünden  tekneyle ulaşabiliyorsunuz. Sezonunda daha yoğun olan bu tekne seferleri, sezon sonuna doğru paralel olarak azalıyor.
Kleopatra adası hem denizi ve kumu hem barındırdığı antik kentiyle çok güzel bir yer.

Kleopatra adasının çok romantik bir öyküsü de var… Büyük aşk yaşadıkları söylenen Kleopatra ve Sezar bu öykünün kahramanları… Sezar Kleopatra’ya öyle aşıktır ki taa Mısırdan 60 gemiyle  getirtir adanın kumlarını… Kleopatra’ya
sunduğu hediyelerden sadece biridir bu kumlar… Kumların dünyada bir bu adada bir de Mısır’da olduğu söyleniyor…
Adanın kumları gerçekten görülmeye değer… Hepsi aynı boy ve yumuşacık… Rivayete gore ateşe atsan yanarmış…
Kumları koruma altına almak için büyük çaba sarfediliyor ama giderek azalmakta olduğunu farketmemek mümkün değil…

Kleopatra adasına keyifli bir tekne turuyla vardıktan sonar  önce antik kenti ziyaret etmek istiyorum. Apollon tapınağını ve tiyatroyu görmek istiyorum. Hem antik kent adanın biraz iç tarafına denk geliyor. Biraz yürüyüş yapıp, terleyip arkasından o pırıp pırıl suya girmek daha cazip geliyor. Antik kente doğru giderken tarifi zor bir manzaraya şahitlik yapıyorum. Orada o manzaranın karşısında duruyorum. Ne ileri ne geri gidesim kalıyor. Sadece orada olmak istiyorum. O manzaranın karşısında
yaşamak istiyorum bir süre.

Bir süre sonra yola deviyorum ve antik şehre varıyorum. Doyasıya geziyorum eski anıların arasında. Tiyatroda biraz daha uzun kalıyorum Antik kenti dolaşırken hava giderek ısınıyor. Sahile doğru hızlı adımlarla geri dönüyorum. Kleopatra adasının  denizine atıveriyorum kendimi. Deniz pırıl pırıl. Altın rengi kumlara basıyorum. Uzun süre suda kalıyorum. İnsanın canı
denizden dışarı çıkmak istemiyor. Denizin hemen kenarında kaplumbağalar için ayrılmış bir bölge var. Kaplumbağalar her sene buraya gelip yumurtalarını bırakıp gidiyorlarmış… İpten  yapılmış bir sınır bu… Kumların üstünde herhangi bir iz yada yumurta görürmüyüm diye akıyorum ama hiçbirşey göremiyorum…

Denizdeyken etrafınıza baktığınızda  manzaradan nefesiniz kesiliyor. Denizin güzelliği bir yandan etrafın güzelliği öbür yandan aklınızı başından alıyor. Sık sık da yelkenliler geçiyor etraftan… İnsanın yelkenliye atlayıp gezesi geliyor…

Bu arada adanın horozları ayrıca anlatılmalı…Horozlar acaip besili ve güçlü…Birkaç taneler. Çok hızlı hareket ediyorlar. Vakitli vakitsiz ötüyorlar. Ve en korkuncu direk üstünüze geliyorlar. Ben de nasibimi alıyorum bu durumdan. Horoz direk üstüme doğru hareketleniyor. Kısa bir kovalamaca geçiyor horozla aramda. O bana doğru geldikçe ben yer değiştiriyorum. Fakat
sonuç alamıyorum, peşimden gelmeye devam ediyor…

Çareyi iletişim kurmakta buluyorum.Bu adaya barışçı amaçlarla geldiğimi ve dost olduğumuzu söylüyorum ve konuşmamın ardından  adaya huzur geliyor… Horoz sonunda ağacın dibine yerleşveriyor…

Kleopatra adasının tadı hala damağımdadır. Umarım kısmet olur da tekrar giderim. Umarım sizler de gidersiniz bu altından sahili olan adaya… Bizim horoza biz dostuz demeyi unutmayın sakın :)))

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 3 Comments »

Kaş-uyuyan adam kayası…

Kaş’a uzun yıllar gitmedim. Yok çok uzak dedim, yok yolu kötü dedim, yok oraya gidince uzun kalmak lazım değmez dedim. Şunu dedim bunu dedim. Ahh şimdi ne pişmanım. Kaş’a gitme fırsatını her kaçırışıma şu an içim yanıyor…

Üstelik Kaş’a varmadan meşhur Kaputaj plajında denize girme imkanınız da var… Yalnız Kaputaj plajına varmak için bayağı bir basamak inmek gerekiyor… Arkasından o terle hemen kendinizi mis gibi suya atıveriyorsunuz… Plaj küçük bir alanı kaplıyor ve herhangi bir tesis yok. O yüzden şemsiyenizi yanınızda götürürseniz iyi olur. Denizin suyu ise enfes… Kumları beyaz ve yumuşacık… Orada güzel bir deniz keyfi yaptıktan sonra keyifle Kaş’a doğru yola devam ediyorum.

Kaş ne büyük, ne küçük bir sahil kasabası. Bana göre Ortaköy’ü andıran sokaklardan oluşuyor. Balık lokantaları var, ev yemekleri yapan yerler var, tertemiz bir denize girme imkanı var, dalış yapma imkanı var, kolye ,küpe ıvır zıvır alma imkanı var…Acaip bir yer bu kaş…

Balık lokantalarından Bahçe restoranı tavsiye ederim… Biraz içerde kalıyor deniz manzarası yok. Ama sevimli bir bahçesi var. Ve her daim kalabalık…

Ev yemekleri yapan yerlerden de  Bi lokma’yı tavsiye ederim… Anne böreği ve etli yaprak sarması müthiş. Yalnız bu iki yer de çok kalabalık oluyor… O yüzden ya erken gitmenizi yada rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim…

Kaş’ta nerede kalırım diye endişe etmenize hiç gerek yok… Her yer pansiyon ve otel dolu… Ben odada az vakit geçiricem diyorsanız Kaşın içindeki pansiyonlarda kalabilirsiniz… Biraz daha rahatıma düşkünüm derseniz Küçük çakıl bölgesindeki butik otellerde kalabilirsiniz… Kaş’ın cıvıltısından yürüyerek on dakika uzaklıkta…

Kaş’ın kendine yakışır ufak bir marinası var… Seyir tepesine çıkıp hem marinayı hem de tüm bölgeyi seyredebilirsiniz.Bir de meşhur uyuyan adam kayası var. Aslında bu kaya nedense beni ürpertiyor. Adam sanki huzursuz bir uykuda. Her an kalkıvericek gibi… Uyuyan adam kayasının aşağısında antik bir tiyatro var… Antik tiyatrolara zaafım olduğundan burayı da geziyorum… Yaklaşık 4000 kişi kapasiteli ufak bir tiyatro burası… …

Kaş’ın en civcivli sokağı Uzun Çarşı Sokağı… Yukardan aşağıya doğru uzanan, yolun her iki tarafında da iki katlı  cumbalı evlerin olduğu bir sokak burası… Evlerin  üzerinden begonviller fışkırmış… Pembesi, fujyası, beyazı derken inanılmaz bir görüntü oluşturmuş… Evlerin alt katları dükkana çevrilmiş… Halılar, çantalar, eşarplar, takılar dükkanlardan dışarı taşmış… Yokuşun başında duruyorum, birazdan  o dükkan senin, bu dükkan benim koşturucam . Yorulunca da bir buzlu (frozen) kavun suyu içicem. Ohhh hayat ne güzel…

Buralara gelip de Kekova’ya gitmemek olmaz… Ama o bir sonraki yazının konusu…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Dalyanda tekne turu yapılır…

Dalyan bana göre mutlaka görülmesi gerekli bir yer. Doğası harika. İnsanları sıcacık. Yemekler çok güzel. Özellikle mavi yengec yemeğiyle ünlü… Mavi yengeci yemek istiyorsanız lokantaya bir gün önceden sipariş vermek gerekiyor. Çabuk bozulduğu için sipariş olmazsa bulundurmuyorlarmış…  Tanesi 7-8 ytl civarında… Masaya oturunca garson sizin mavi yengeçler bunlar diyerek karton bir kutunun içinde yengeçleri masaya getirip gösteriyor… Bu gösteri kısmı bana hem komik geliyor hem de yengeçleri öyle görünce hafif bir pişmanlık duygusuyla yüzleşiyorum… Hayvanları yemesek mi diye düşünüyorum… Sonra onlar bu dünyaya bize hizmet etmek için geldiler bir parçaları benim içimde yaşayacak deyip teselli oluyorum ve mavi yengeçe teşekkür ediyorum… Pişirip müthiş bir sunumla masaya getiriyorlar ve tadları da inanılmaz güzel…

Dalyanda tekne turu ise en az bir kere yaşanması gerekli bir deneyim. Tekne turu için bir gün önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Turlar çok kalabalık… Her taraf tekne dolu… Önce binilecek tekneyi seçmek gerekiyor. Daha samimi ortamları tercih ettiğimden orta boy en fazla 20 kişilik bir tekne seçiyorum.

Ertesi gün biraz rüzgarlı. Ama tekneye binemeyecek kadar değil. Denize açılıyoruz. Yamaçlarda kral mezarlarını görerek seyrimize başlıyoruz. Arkasından derede yol almaya devam ediyoruz. Derenin genişliği kimi yerlerde iki metreye kadar düşerken kimi yerlerde hayli geniş. Kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Etraf sazlıklarla dolu.

Arkasından İztuzu plajına varıyoruz. Burada kumlar altın sarısı ve yumuşacık. Deniz çok temiz. Kaplumbağalar her sene buraya gelip yumurtluyorlar ve yaşam savaşlarına burada başlıyorlarmış. Kaplumbağaların bölgesi koruma altında ve diğer taraflardan iplerle ayrılmış durumda. Yumuşacık kumların üzerinde keyifle yürüyorum…

Ardından kısa bir öğle yemeği molası veriliyor. Dere kenarında yemeklerimizi yerken ortamın keyfini çıkarıyoruz. Yemek yerken büyükçe boy bir kaplumbağa derenin ortasından bize bakıyor… Masada bulduğum bütün ekmekleri kaptığım gibi kaplumbağaya atıyorum… Fakat yemeden gidiveriyor..

Sonra çamuru meşhur bir yere götürüyorlar bizi. Çamuru sürmek çok faydalıymış. Bütün vücudunuza çamuru sürüp bir süre bekliyorsunuz. Sonra duşlarda iyice temizlenmek gerekiyor… Çamurdan hafif bir koku da geliyor ama kimse rahatsız olmuyor… Ben sadece kollarıma sürmekle yetiniyorum.

Sırada benim gibi tarihi kentleri sevenler için Caunus durağı var… Tarihi şehrin içinde dinlenen eşekler, etrafta dolanan keçiler geziyi daha da bir renkli kılıyor… Hele sütunları daha da detaylı gezeyim derken uzun ve kocaman bir yılan görüp kaçmam dillere destandır… Siyah yılan için zararsız dediler… Ama ben yıldırım gibi kaçısımı kolay kolay unutamam…  Neyse tiyatrosu, pazarı, sütunları derken koca şehri bir çırpıda gezip tekneye doluşuveriyoruz…

Son durak  Köyceğiz… İsteyenler oradan denize giriyor. Kurulanalım derken kaptan tekneyi çalıştırmaya başlıyor. Dönerken keyifle arkamıza yaslanıp manzaranın ve batan güneşin tadını çıkarıyoruz…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Edirne’den badem şekeri alınır…

İtiraf etmeliyim ki ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi Osmanlı İmparatorluğuna olan ilgimi arttırdı… Kim kimden sonra geliyor… Kimin kaçıncı çocuğu tahta geçiyor… Hangi kadın saray hayatında etkili oluyor araştırır oldum… Baktım dizide hep Edirne’ye gidip geliyorlar… Hadi ne duruyorsun dedim ve kendimi Edirne’de buldum…

Edirne’de ilk gittiğim yer tabi ki Selimiye Cami oluyor… Bu muhteşem eseri yapan 80 yaşında ustalık döneminde olan Mimar Sinan… Yaptıran ise 2. Selim… Şehre girerken iki yanda badem ağaçları tam karşınızda ise Selimiye Cami’nin görüntüsü karşılıyor sizi… Nefesiniz kesilir gibi oluyor bu görüntüye bakarken ve hemen Cami’yi görmek istiyorsunuz… Cami ihtişamlı mı ihtişamlı… Her yerinde çiniler göze çarpıyor… Kubbesinin yüksekliği 43 metre, çapı ise 31 metreyle şimdiye kadar yapılmış en büyük kubbe… Tam bir mimari başarı…

Buradan çıkıp Arasta çarşısına gidiyorum büyük bir huşu içinde… Arasta çarşısından badem ve sabun almak üzere tembihlenmiştim zaten… Çarşının içi çok güzel. Rengarenk meyve şekilli sabunlar çok güzel. Ama ben meyve şeklinde değil de yumurta şeklinde olan sabunlardan almayı tercih ediyorum. Bademleri de Keçecizade’den al demişlerdi. Direk oraya yöneliyorum… Dükkanda bademlerin tadına bakıyorum. Çukulatalısı var… Sadesi var… Kurabiyelisi var… Badem ezmesini zaten çok severim ama buradakiler inanılmaz güzel… Hepsinden yarım kilo alıyorum…

Başka bir dükkandan da aynalı süpürgelerden alıyorum… Buralarda çok modaymış… Satıcı kadın niye bu süpürgelerde ayna var biliyor musun diye soruyor… Yoooo diyorum. Ama görüntüsü güzel… Gelin evi süpürürken kaynanasını gözlesin diye var.  Bir de üstüne tebessüm ediyor… Sanırım onun evinde temizlikte bu süpürgelerden kullanılıyor…

Neyse ben yoluma devam ediyorum. Karşıma Ali Paşa çarşısı çıkıyor. Artık alışveriş işini bitirdiğim için burada pek oyalanmıyorum. Ama çarşının içi çok güzel. Mimar Sinan’ın eserlerinden biri bu çarşı… Alabildiğine uzun gözüküyor… Dükkanlar birbirine simetrik… Çok hoş bir görüntü var içerde… Yan kapıdan dışarı çıkıyorum… Ciğerci Kemal’in methini duymuştum… Orayı bulup tahta masaya kuruluyorum. Bir tabak ciğer söylüyorum… Bir yandan da merak içindeyim… O meşhur dedikleri ciğer gerçekten meşhur mu yoksa abartı mı diye… Ciğerim bir tabak dolusu geliyor. Yanında biberi ve domatesiyle… Ciğer var ya müthiş… Koca tabağı bitirmem beş dakikayı bulmuyor… Kalkıp biraz yürümenin zamanı geldi diyorum… Ara sokaklarda, caddelerde yürümeye başlıyorum… Eski Camiye düşüyor yolum… Caminin içinde de dışında da yazılar var… Çok etkileyici gözüküyor…

Sırada yakınlardaki meşhur Tıp Tarihi Müzesine gitmek var… Burada hem tıp eğitimleri verilirmiş hem de müzik ve su eşliğinde hastaları tedavi etmeye çalışırlarmış… Şifahathane denilen binanın ortasında küçük bir havuz var… Su sesini dinliyorum… Gerçekten huzur veriyor… İçerde hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğini anlatan yazılar var… Bir yandan onları okuyorum bir yandan da hafifçe çalan müziğin sesini duyuyorum… Temsili şekilde canlandırılmış hasta odalarını, eğitim odalarını geziyorum… Müze gerçekten çok güzel… Yolu bu tarafa düşenlerin mutlaka girmesini tavsiye ederim. Müze çıkışında müzik terapi cd’leri satılıyor. Kafama göre bir tanesini alıyorum… Şimdilerde ara ara evde onu dinliyorum… Tedavi eder mi bilmem ama dinlemesi hoşuma gidiyor…

Buradan çıkınca Karaağaca gidiyorum… Doğası çok hoş bir yer… Yemyeşil… Buradaki eski tren garını Trakya Üniversitesi yapmışlar… Üniversitenin bahçesinde geziyorum… Bahçede sembolik olarak bir tren ve rayları duruyor… Kimbilir kimler gelmiş, kimler gitmiştir bu trenlerle deyip yoluma devam ediyorum…

Sırada Meriç nehrinin kenarında çay içmek var… Çok dinlendirici… İsteyen mangalda pişmiş köfte de yiyebilir… Çayın arkasından Meriç nehrini köprünün üstünden yürüyerek geçiyorum… Bu köprünün adı geçtiğimiz nehirden geliyor… Meriç köprüsü… Yaklaşık 250 metre uzunluğunda… Köprünün ortasında sevimli bir dinlenme yeri var… Orada durup, etrafın fotoğrafını çekiyorum…

Bu güzel günün sonunda eskiden kervanların İstanbul’a gittiği yolu takip ederek şehirden uzaklaşıyorum… Bir kervanda yolculuk ettiğimi düşünerek, yavaşça gözlerimi kapatıyorum… Ve gözümü açtığımda kendimi İstanbul’a varmış buluyorum… Edirne’ye ne yapın edin yolunuzu düşürün derim…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Kanallar ve köprülerin şehri: St. Petersburg… (17-24 Ağustos 2010-4.bölüm)

Hazır buradayken bir baleye gitmek lazım diye düşünüyorum ve en favori balem olan Tchaikovskye’nin Kuğu Gölüne gidiyorum, notalar arasında kayboluyorum. Konser çıkışı saat 22.30 hava hala aydınlık. Gökyüzünün rengi ancak 23.00 gibi parlament mavisine dönüyor. Beyaz gecelerin artık yavaş yavaş bitmekte olduğunu ve temmuz ayında gökyüzünün 01.00 am’ lere kadar aydınlık olduğunu anlatıyorlar. Nedense biraz ürküyorum ve  22.30 larda hala aydınlık olan havayı görmenin benim için yeterli olduğuna karar veriyorum.

Yine yollara düşme vakti. Neva nehri boyunca bir çok saray görmek mümkün. Zaten bu şehirde her yerde saray görmek mümkün. Kışlık Saray, Yazlık Saray, Mermer Saray her biri diğerinden güzel. Kışlık Sarayın içinde meşhur Hermitaj Müzesi bulunuyor. Hermitajın kelime anlamı inziva. Bu müzenin içinde bütün ünlü ressamlar toplanmış. Leonardo Da Vinci, Michalengelo, Goya, Velazquez, Rubens, Rembrand, Picasso, Monet, Renoir, Gaugin herkes burada. Bu bir şölen. Resimlerin dışında, içinde bulunduğumuz saray baştan çıkarıcı bir güzelliğe sahip. Bir odadan ötekine geçerek burada olmanın tadını çıkarıyorum. Müzeyi her dilde anlatan kitaplar satan çocuklar yanıma geliyor. Bakıyorum kitabın Türkçesi de var. Hemen kitabı alıyorum.

Bu sarayların tam karşısında Tavşan Adası bulunmakta. Tavşan adasının belirleyicisi Peter & Paul Kalesi’dir. Her öğlen vakti buradan bir atış sesi duymak mümkün. Çar Petro’nun hoşnutsuzluğunu kazanmış bir çok kişi buraya hapsedilmiş. Dostoyevski, Gorki, Lenin bunlardan bazıları. Nedense burada vakit geçirmek istemiyorum.

Ve diğer büyük adaya geçiyorum. Vasilyevski adası. Bu adanın doğu ucunda Strelka adı verilen bir nokta var. İşte bu noktadan Kışlık Saray manzarasına bakmak gerekiyor. Donanma Müzesi hemen arkamda. Küçük meydanda eskiden deniz feneri olarak kullanılmış bir sütun var. Rostral Sütunu. Bu sütun gemi burnu figürleriyle süslenmiş.

Taaa buralara gelip Avrora kruvazörünü görmeden gitmek olmaz. Rusya İmparatorluğunda korumalı kruvazör olarak, Sovyet Deniz Kuvvetlerinde eğitim gemisi olarak ve 1957’den beri de müze gemisi olarak hizmet veriyor. Bir de oraya gidiyorum. Neva nehri üzerinde demirli olan müze geminin kopya olduğu iddiaları  çoğunlukta. Olsun ben yine de  içini geziyorum. Gemiden bakıldığında  Nahimov Deniz Okulu gözümüze çarpıyor.

Bu kadar çok ada, bu kadar çok kanal olan bu şehirde geceleri köprülerin açılış ve kapanışını görmek lazım. Dvortovvy Köprüsü 01.25 te açılıyor. Yarım saat önceden orda olmak da fayda var. Herkes aynı şeyi düşündüğü için her taraf kalabalık. Nehir boyu dizildik bekleşiyoruz. Köprünün açılma anına dakikalar kala kalabalık iyice yoğunlaşıyor. Sonra alkışlar, bağrışlar içinde köprü açılıyor ve kanal geçişi yapmak için bekleyen şilepler yola koyuluyorlar. Bu kalabalığı fırsata çevirmek isteyen sokak dansçıları, müzisyenler etrafta performsanslarını sergilemeye başlıyorlar. Performanslardan en iyisi ateş dansı yapan topluluk. Onlara da ufak bir bahşiş verdikten sonra uyku vakti geliyor.

Petersburg’un dışında Büyük Petronun yazlık sarayı olan Peterhov var. Sarayın bahçesi, Finlandiya Körfezine bakan dik bir kayalık üzerine kurulu. Bahçede 64 fıskiyeden oluşan – evet gerçekten saydım – bir yol var. Yolun ucu Samson Çeşmesine bağlanıyor. Samson’un aslanın ağzını ayıran zafer heykeli beni büyülüyor.

Burası gerçekten çok kalabalık. Bahçede Büyük Petro’nun şakacı kişiliğini yansıtan su oyunlarını görmek mümkün. Yorulupta bir banka oturduğunuzda, ya da taşlı bir yolda yürürken heryerden sular fışkırıp bir güzel ıslanabilirsiniz. Sarayın içi ise başka bir dünya. Fransız Krallığını ziyaret eden Büyük Petro kendi sarayının Versailles sarayından daha üstün olarak yapılandırılmasını istemiş ve saray da ona göre yapılmış. İkinci Dünya Savaşında hasar gören saray yenilenmiş.

Petersburg’dan ayrılmak zor olacak. Kendimi tekrar Nevsky caddesinde buluyorum. Nevsky Caddesi üzerinde Park Inn otelinin lokantasına giriyorum. Müzik güzel. Tavuk kievi çok güzel. Tavuğun içini açarken dikkat etmek lazım, sıcak bir yağ hafif fışkırma eğiliminde.

Biraz daha turluyorum caddede.

Petersburg Moskova’ya göre daha derli toplu, daha sıcak, daha şirin. Moskova’daki küçülmüşlük hissi burada geçiyor tekrar eski boyutlarıma geri dönüyorum. En önemlisi tabelalarda, menülerde İngilizce görebiliyorsunuz. Bu da hayatınızı çok kolaylaştırıyor.

Serinlemek için geldiğim Rusya’dan esmerleşerek dönüyorum. Hava inanılmaz sıcak. Sıcağa alışık olmayan halk tamamen şaşırmış halde. Hiçbir yerde klima yok. Klimayı hiç sevmeyen ben bile klima arar oldum. Sürekli dondurma yiyorum ama ne faydaaa… Bu sıcak geçen yaz günleri beni biraz zorluyor ama kalbimi orada bırakarak dönüyorum.

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Çamurdan yaratılmış bir başkent: ST. PETERSBURG 3. bölüm (10-17 Ağustos 2010)

Moskova’dan St. Petersburg’a genelde uçakla gidilir ama ben karayolunu tercih ediyorum. Otobüsten dışarıyı seyretmek, düşüncelere dalmak, gördüğüm bir manzarayla silkinmek hep daha romantik gelmiştir. Beş saatlik yolculuğun ardından rüyalar şehrine varıyorum. İşte ST. PETERSBURG…

Petersburg bataklığın üzerine kurulmuş bir şehir. İnsanın isterse neler yapabileceğinin bir göstergesi bu şehir. Neva nehriyle iç içe yaşayan bir şehir. Her yer küçük adalar ve köprülerle dolu. Neva’nın sözlük anlamı çamur, aynı adı gibi rengi de koyu olan bir suyu var. Bu şehirde gezmeye nerden başlamak lazım bilemiyorum. Hadi rastgele diyorum…

İstanbul’da İstiklal Caddesini çok severim. Burada da onun izdüşümü olan Nevski Caddesine geliyorum. Dünyanın en işlek caddelerinden biri: Uzunluğu tam5 kilometre, şehrin can damarı. Trafiğe açık olan bu caddeden her yere kolayca çıkabilirsiniz. Bir ucunda Aleksandr Nevski Manastırı var. Diğer ucu Donanma Binasına çıkıyor.

Bu caddenin her karışında yürümek gerekiyor. Manastır tarafından başlıyorum. Yeşillikler içinde çok güzel bir yer. Yanında kocaman bir park var, upuzun ağaçlar var. Dar patikaların iki yanı bu uzun ağaçlarla örülmüş, bir banka gidip oturuyorum. Şehrin havasını burada bir soluyorum. Arkasından yürüyüşe devam, hediyelik eşya dükkanlarına teker teker girip çıkıyorum. St. Petersburg yazılı bir postacı çantası çok hoşuma gidiyor alıyorum. Her yer matruşkalar, yumurtalar, kalpaklar ve kehribardan yapılmış takılarla dolu.

Geleneksel her şehirden bir tişört alma alışkanlığıma burada da devam ediyorum ve St. Petersburg yazılı bir tişört alıyorum. Ve yine küçük bir park. Parkın özelliği Muhteşem Katherina’nın  büyük bir heykelinin bulunması. Katherina’nın önünde diz çökmüş bir dolu erkek heykeliyle kompozisyon tamamlanmış. Muhteşem Katherina devlet yönetiminde olduğu kadar erkekleri yönetme sanatında da ustaymış. Resmi kayıtlara geçen sevgili sayısı 20. Parkta oturup bir süre heykeli seyrediyorum.

Caddenin ortalarına doğru iki katlı alışveriş merkezi olan Gostini Dvar var. Eh artık alışverişe biraz doymuş durumdayım. Hemen yakınındaki Kazan Katedraline giriveriyorum. Kazan Katedralinde tam 96 tane sütün var. Tek tek saydım tam 96 sütun… İç bükey bir yapı. Yani hafif kavisli. Kavislerin her iki ucunda da heykeller var. Küçük şirin bir bahçesi de var. Burası çalışan bir kilise olduğu için para vermeden içeri girebiliyorsunuz.

Ve tekne gezisi zamanı. Her yer kanallarla dolu olduğu için sürekli tekne gezisi afişleri görüyorsunuz. Yolumun üstünde büyükçe görünen bir kanal var. Bu kanal Fontanka Kanalı. Tekneye buradan binmeye karar veriyorum. Tekne gezisinin fiyatı 200 ruble civarında. Teknenin hem içinde hem dışında oturmak mümkün. Bir saatlik müthiş bir gezintiden sonra tekneden gördüğüm sarayları, katedralları, kiliselleri karadan da görmek için yola devam ediyorum.

Fontanka kanalını Aniçkov köprüsüyle geçmek mümkün. Aniçkov köprüsü muhteşem. Köprünün her bacağında şaha kalkmış bir at heykeli var. Bu arada hala Nevski Caddesinin sol kolunda yürüyorum ve nihayet Donanma Binasına varıyorum. Donanma Binası şehrin en ünlü görüntülerinden biri olan yelkenli şeklinde  bir rüzgar gülü bulunan altın kule bir külaha sahip. Tabi yine büyük bir park var, oturup dinlenmek lazım. Az ilerde muhteşem görüntüsüyle Aziz İsak Katedrali var. Altın kubbesi dikkat çekici. Kubbesine çıkıp şehrin panaromik görüntüsünü görmek mümkün. Ama dikkat edin çok basamak var. Saymadım ama çok…

Nevskinin sağ kaldırım tarafından yürüyorum bu sefer ve Litaratür Kafe’yle buluşuyorum. Rivayete göre Puşkin karısına göz koyan bir adamla düelloya girer. Bu kafe de onun düellodan önce kahve içtiği yerdir. Caddeye devam. Ne kadar çok kitapçı var inanamazsınız. Arkasından Singer Kafe geliyor. Kapısı pek bir cafcaflı. Alt kat yine büyük bir kitapçı. Bayağı büyük. Üst katın caddeye bakan tarafı cafe şeklinde koğuşlandırılmış. Yine dondurma mı yoksa geleneksel başka bir tatlı mı yesem diye kararsızlık çektikten sonra yerel tatlıları olan “blini”yi denemeye karar veriyorum. Ne gelecek diye bekliyorum. Ve tabağım geliyor. Çıka çıka  bizim bildiğimiz krep çıkıyor. İçine bal koyup getirmişler. Ama tadı güzel çok lezzetli. “Blini”yi hem tatlı olarak hem yemek olarak yemek mümkün. İçine koyduğunuz malzemeye göre ana yemek ya da tatlı olabiliyor.

Biraz daha yürüyorum, Griboyedov Kanalı sokağına sapıyorum. Burada İsa’nın Yeniden Diriliş Kilisesi beni selamlıyor. Bu kilisenin görüntüsü bana bir masaldaymışım hissi veriyor. Kubbeleri renkli renkli. Yavaş yavaş yaklaşıyorum, içine girmek için ufak bir sıra var. Hemen yanında Rus Müzesi var. Müze tabi ki büyük bir bahçenin içinde. Bahçeye girdiğiniz anda küçük tezgahlarda tatlı badem ve tatlı kajun fıstığı satan kadınlar var. İkisinden de tadıyorum. Tatlı kajun çok hoşuma gidiyor. Bir külah alıyorum: 50 ruble.

Kajunlarımı yiyerek bahçede yürüyorum. Rus müzesine dışarıdan bakıyorum. Esas heyecanım içerde Ayvozosk’nin resimlerini görecek olmam. Ve içerde Rus sanatına ait bir çok değerli eser var. Ben hiçbirine hakkını vererek bakamıyorum, aklım fikrim Ayvazosk’de. Koştura koştura Ayvazosk’nin eserlerinin bulunduğu salona giriyorum. Ve işte karşımda iki büyük dört de küçük tablosu. Salonda uzun süre vakit harcıyorum. Her açıdan resimlere bakıyorum. Ruhum doymuş bir şekilde müzeden çıkıyorum. Müze  parkının bitişiği bir kanal. Parkın çimlerine oturuyorum ve kanaldan geçen gezici tekneleri seyredip, içindekilere el sallamaya başlıyorum. Çok keyifliyim.

Kanalın diğer tarafına geçip yola devam ediyorum. Büyük bir meydan var: Marsova Meydanı. Burada yine hiç sönmeyen ateşin önünde ruhların anısına saygı duruşunda bulunuyorum. Nevski Caddesine geri dönüyorum. Kaldığım yerden yürümeye devam ediyorum. Sokak ressamlarının olduğu küçük bir alan beni selamlıyor. Hem kendi resminizi yaptırmanız hem de sergilenen resimlerden almanız mümkün. Tam bir resim ziyafeti. Bu cadde üzerinde çok fazla sushi restaranı görmek mümkün. Birine giriyorum ve harika bir somon çorbası içiyorum

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »