Dürüstlük Çiçeği…

Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı. Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi.Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi…
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Sanal Ortamda Taciz Var… Sürekli Sahte Hesaplarla Tacize Devam Mı Ediliyor…

Sanal ortamda özellikle hanımların başına gelen taciz olayları bilinen bir gerçektir. Çoğu insan bu çirkin olayları anlamsız korkuları yüzünden gizler. Ve bu muzdarip durumları içinden çıkılmaz bir hal alır.

Bilmeliyiz ki bu durumlarda içine kapanmak yarardan çok zarar getirir. İnsan bu kendini bilmezlerden dolayı içinden çıkamadığı problemleri mutlaka bir yakını ile paylaşmalıdır… Arkadaşlarından, dostlarından ve ailesinden yardım istemelidir. Niye korkar ki bu insanlar? Unutmamalı ki; “Üzerine çamur atılan insanın suçu yoktur… Suçlu olan çamuru atandır. Ve hak ettiği cezayı bulmalıdır.

Bir de artık şu “sanal alemdeki olayları su yüzüne çıkarmak imkansızdır.” Safsatasına inanmaktan vazgeçilmelidir. Bilinmelidir ki; yazılan her harf, yapılan her eylem noktası noktasına kaydolmaktadır ve silinse bile (biz sildiğimizi sanıyoruzdur) mutlaka ortaya çıkarılabilir. Hatta hangi cihazdan ve nereden yazıldığı da çok kolay bulunabilir.

Bir de pek çoğumuzun bilmediği bir şey var; ne mutlu ki ülkemizde de bu muzdarip insanların sıkıntılarını iletebileceği Resmi bir emniyet birimi var. Adı ise; “BİLİŞİM SUÇLARI VE SİSTEMLERİ ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜ” Sadece taciz konusun da değil, sanal ortamda yapılan her türlü haksız ve adaletsiz uygulamayı bu birime rapor edebilirsiniz.

Eğer ki böyle bir probleminiz varsa hala acı çekmenizin ve çaresizlik içinde bocalamanızın bir anlamı yok… Muhatabınızı uygun bir şekilde, medenice ikaz ettiğiniz halde hala eylemine devam ediyorsa işte size adres;

Verilen bu linki tıkladığınızda doğrudan aşağıda resmini gördüğünüz şikayet formu gelecektir önünüze. En doğru ve çözümü en sağlam yöntem budur

Sevgili Sadi Atay’a teşekkürlerimle… Eğer sürekli sahte hesaplar açıp sizi aynı şekilde taciz etmeye devam ediyorsa hiç çekinmeden bu formu doldurun, yetkililer  igilenip olayın kökünü kesmek için gerekeni yaparlar…

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Verdiği Derinlik Hissi İnanılmaz…

Yaban kazları “V” şeklinde uçarlar…

Yaban kazları “V” şeklinde uçarlar. Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar, araştırma sonucunda şu verilere ulaşmışlar;

 1-) “V” seklinde uçulduğunda, uçan her kus kanat çırptığında, arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akimi sağlıyormuş. Böylece “V” seklinde bir formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini yüzde yetmiş oranında uzatıyorlarmış. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış.

 Kıssadan Hisse: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, birbirlerinde hız ve haz alarak hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler.

2-) Bir kaz, “V” grubundan ayrıldığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü diğer kuşların oluşturduğu hava akiminin dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna grupla devam ediyor.

Kıssadan Hisse: Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa; bizimle ayni yöne gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.

 3-) “V” grubunun başında giden kaz hiç bir hava akımından yararlanamıyor. Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda yorulunca en arkaya geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış ve aynı oranda yorulmuş oluyor.

Kıssadan Hisse: Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde başkasına bırakmak gerekiyor.

 4-) Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere öndekileri bağırarak uyarıyorlar.

Kıssadan Hisse: İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.

 5-) Gruptaki bir kuş hastalanırsa veya bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kusa yardim etmek üzere gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta/yaralı kazın yanına gidiyor. Tekrar uçabilene (veya eğer ölürse, ölümüne kadar) onunla beraber yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar. Hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor

Kıssadan Hisse: Adam olmak sadece insanlara özgü değil…
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Mutluluk sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir…

 

Mutluluk sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İyi bir yilin, bunlar gibi birçok "Küçük seylere"e bagli oldugunu hiç düsündünüz mü ?

içinizde cevap vermeniz gereken bir siz var !

Bu yilinizi iyi geçirdiniz mi?

  Saglikli oldugunuz için hiç sevindiniz mi?

 Bu yil hiç gün isigi ile uyandiniz mi?

 Kaç kez günesin dogusunu izlediniz?

Bir neden yokken kaç kisiye hediye aldiniz?

Kaç sabah yolda bir kediyi oksadiniz?

Bu yil yeni dogmus bir bebek parmaginizi sikica tuttu mu? ve siz onu hiç kokladiniz mi?

 Yaz gecelerinde ne çok yildiz olduguna hiç sasirdiniz mi?

Kendinize bu yil kaç oyuncak aldiniz?

 Kaç kez gözlerinizden yas gelinceye kadar güldünüz?

Yasli bir agaca sarildiniz mi hiç?

Çimlere uzandiginiz oldu mu?

 Çocuklugunuzdan kalan bir sarkiyi söylediniz mi hiç?

 Hiç tas kaydirdiniz mi bu yil?

Kaç kez kuslara yem attiniz?

Bir çiçegi dalinda kokladiniz mi?

 Bu yil kaç gökkusagi gördünüz?

Ya da hediye alan bir çocugun gözlerindeki isigi?

Kaç kez mektup aldiniz bu yil?

Eski bir dostunuzu aradiniz mi hiç?

Kimseyle baristiniz mi bu yil?

Aslinda mutlu oldugunuzu kaç kez hissettiniz bu yil?

İyi bir yilin, bunlar gibi birçok “Küçük seylere”e bagli oldugunu hiç düsündünüz mü ?
Yeni yilda düsünün..   GERÇEKLER… ASLINDA HERŞEY BOŞ

Yayilin çimenlerin üzerine….   Acele edin…   Er veya geç…   Çimenler yayilacak üzerinize…
Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Hiçbirşey…

Karikatür kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Hiçbir güç, düş gücü kadar güçlü değildir."

Genç yönetmen yeni filmi için yüzü düzgün, kamera karşısında rahat, düş gücü gelişkin bir kadın oyuncu arıyordu. Gazeteye ilan vererek adayları davet etmişti. Gün boyu peş peşe girdiği mülakatlardan yorgundu. O, kendine yeni bir kahve koyarken, sıradaki oyuncu adayını içeri aldılar. Alımlı genç kız, yüzünde meraklı bir tebessümle deneme kamerasının karşısına oturdu ve yönetmenle sohbete başladı. Adı Emile Muller’di. Kısa hasbıhalden sonra yönetmen değişik bir şey denemiş olmak için “Çantanızı açıp bana içindekileri birer birer anlatır mısınız?” dedi. Genç kız arkadaki çantaya uzandı. Fermuvarını açtı. Önce eline gelen iri kırmızı elmayı çıkarıp anlattı: “Bu elmayı sabah tezgah başında meyvelerini parlatırken gördüğüm manav hediye etti. Çok iştahlı bakmış olmalıyım.

Sonra bir kitap çıkardı.Henüz kitabın ilk sayfalarında olduğunu ve okuduğu satırlardan çok etkilendiğini anlattı. Romanın baş kahramanının dalaverelerinden sözetti.Ardından bir gazete çıkardı:İş aranıyor ilanını orada okumuştu. Listede, başvuracağı başka işler de vardı.
Sonra makyaj çantası, ajandası ve not defteri…Yönetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa çevirip okumasını isteyince defteri açıp mahcup bir edayla okudu genç kız…Özel duygulardı okudukları…Derken çantanın gizli bölmesine attı elini…Oradan iki fotoğraf çıkardı.Biri uyuyan genç bir adam fotoğrafıydı:”Sevgilim” diye açıkladı:”Fotoğraf çektirmeyi hiç sevmez de… Ancak uykudayken çekebiliyorum fotoğrafını…”İkinci fotoğrafın annesinin evlenmeden önceki hali olduğunu söyledi. O halini şimdikinden daha çok seviyordu.Genç kızın, çantadan çıkarıp büyük doğallıkla anlattığı her bir nesne, bir yapbozun parçaları gibi onun hayatından kesitler sunuyordu.
* * *
Bu oyun, 15 dakika kadar sürdü.Sonunda yönetmen Emile’e teşekkür etti.Çıkarken kapıdaki görevliye telefonunu bırakmasını söyledi.
Arkadaşlar gelecek hafta sizi arar” dedi.Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri…Dışarıda bekleyen daha pek çok aday vardı.Yönetmen gerindi.
Kısa bir mola vermek istediğini söyledi. Hala aradığını bulamamıştı. Yeni bir kahve doldururken karşısındaki sandalyeye asılı çantaya ilişti gözü…
Biraz önce içindekilerin birer birer anlatıldığı çantaydı bu…Telaşla asistanını uyardı:”Giden kız çantasını unutmuş, hemen koşup yetiştirsene…”
Asistan kız sandalyeye baktı ve “Yoo… O benim çantam” dedi.Yönetmen, koltuğundan ok gibi fırlayıp kapıya seğirtti. Aradığı oyuncuyu bulmuştu.
* * *
20 dakikalık bu siyah – beyaz Fransız film, 10. Avrupa Filmleri Festivali’nde . Kısa filmin adı, filmdeki kızın adı: “Emile Muller”
Yönetmeni:Yvon Marciano…
Konusu:
“Hiçbir güç, düş gücü kadar güçlü değildir.”

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Karda Sohbet… Günün Fotosu… 27/12/2011

Günün Fotosu kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Değerinizin Farkına Varın..

(Bu muhteşem bir hayat isimli filmin özetidir)

Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı. Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama ardarda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti. Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, ‘ikinci sınıf meleklerden’ birine görev veriyordu. – Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım. Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında ‘başarısız’ bir melek düşüyordu.

O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu. Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti. Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart’ı tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu. Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.

Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken ‘ikinci sınıf melek’ yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu. – Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör… Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart. – Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın… Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü. – Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu? – Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı. – Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor? – Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu. Tavana asılmış, birçok değişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur. O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz. Oyuncak kımıltısız kalır. Frank Capra’nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz. Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu. Stewart, o yaşlı ve tonton ‘ikinci sınıf’ melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu.

‘Bu muhteşem bir hayat’ isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir ‘çın’ sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu. Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz. Hayal kırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz. Cevaplar ararız. Bulamayız genellikle. Cevaplar vardır aslında. Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır. Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

Eğer Tanrı ‘ikinci sınıf’ meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık. Hatta, o melek bize ‘istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini’ gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik. Bu muhteşem bir hayattır. Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır. Ve, o hayatı hep birlikte yaparız. Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

İYİ bir KALBİN var..

İYİ bir KALBİN var..

VE SENİ hiçbirşey ALT edemeyecek !

Bundan EMİN OL…

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Milano’da Alışveriş…

Milano’da Alışveriş…

(14-17 Kasım 2011)

Lugona tren garında ilk işim tüm İsviçre franklarımı avroya dönüştürmek oluyor. İsviçre de gerçi avroyla da alışveriş yapabiliyorsunuz ama ben ülkenin yerel parasını kullanmayı tercih etmiştim. Kötü bir kurdan avroya döndükten sonra trene binip iki saatlik yolculuk boyunca Milano’da neler yapacağımı gözden geçirmeye başladım.

Milano’ya vardığımda ilk olarak dünyanın en büyük dördüncü katedrali olan Duamo’ya gitmeye karar verdim. Burası için şehrin ana noktası diyorlar. Katedral koca bir meydanın tam ortasında bütün heybetiyle beni karşılıyor. Sivri kuleleri, sayısız heykelleri, ince işlemeleriyle soluğum kesiliyor. Etraf o kadar kalabalık ki katedrali kalabalığı almadan fotoğraflamaya çalışmam sonuçsuz kalıyor. Uzun uzun incelemeye ve etrafında yürümeye başlıyorum. On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar yapımı süren bu katedrali 3000’den fazla heykel ve 135’ten fazla sivri kuleyle süslemişler. Asansörle çatısına çıkıp (10 avro) mümkün olduğunca bu süslemelere yaklaşmak istiyorum. Şurda bir heykel, burda bir süsleme, işte girintiler, çıkıntılar, eğimler, kuleler derken neşeyle çatıda dolanıyorum. Dışarıya doyduğumda içeri giriş vakti geliyor. İçi de dışı kadar gösterişli katedralin. Mumları görünce dayanamayıp üç tane yakıp dilek diliyorum. İçi de dışı gibi kalabalık. Vitrayları, iç süslemeleri ve heykelleri hayranlıkla seyredip dışarı çıkıyorum.

Hemen yandaki Galeria Vittoria Emanuelle çarşısına yürüyorum. Buranın özelliği dünyanın ilk alışveriş merkezi olarak kabul edilmesiymiş. Çarşının üstü çelik ve camdan yapılmış bir tavanla kaplı. Gökyüzünü görebiliyorsunuz. İçerisi lüks dükkanlar ve kafelerle bezenmiş. Kafelerin birine oturup tiramisu yiyorum. Tadı fena değil ama benim için fazla kremalı. Arada etrafı da seyrediyorum. Kadınlar bakımlı ve çok şık giyiniyorlar. Ve genelde zayıflar. Milano’ya boşuna modanın merkezi demiyorlar diye içimden geçiriyorum. Masadan kalkınca çarşının ortasında bir kalabalık gözüme çarpıyor ve oraya yöneliyorum. Yerde bir boğa heykeli var. Boğanın üstüne ayak topuğunu koyup birkaç tur dönersen şans, bereket ve doğurganlığının artacağına inanılıyormuş. Tabi ben geri durur muyum, hemen hafif çukurlaşmış yere topuğumu koyup bereketimin artmasını diliyorum. Aslında belediye oluşan bu çukuru defalarca kapamış ve boğa heykelinin böyle bir etkisi olmadığını duyurmuş. Ama bakmış ki başa çıkamıyor sonunda işin peşini bırakmış. Böylece biz de keyifle heykelin etrafında döner olmuşuz.

Ve arkasından meşhur opera binası La Scala’ya yöneliyorum. İtiraf ediyorum ki binayı gördüğümde bu muymuş dedim. Dış görünüşü gayet normal bir bina. Öyle ihtişam falan bulamadım. İçeri girmek istedim ama kapalıydı. Dediklerine göre esas ihtişam içerdeymiş. Maalesef göremedim. Bazen içerde Verdi, Bellini, Donizetti gibi ünlü bestecilerin eşyaları sergilenirmiş. Bir de sezon 7 Aralık’ta başlarmış. Ben sadece 2011/2012 sezonunun gösterilerinin ne olacağına dair basılmış afişle fotoğraf çektirmekle yetinip biraz hayal kırıklığıyla Sforzesco kalesine doğru gitmeye başlıyorum. Sforzesco kalesi kare şeklinde, içinde büyükçe bir avlusu var ve dev tuğlalardan yapılmış. Ben en çok yanındaki parkı seviyorum. Koyu yeşil yaprakların içinden açan bembeyaz çiçeklerle manolya ağaçları çok güzel. Milano’da bu ağaçlardan bolca görmek mümkün.

Eee buralara kadar gelip şık bir alışveriş caddesine gitmemek olmaz. Via Mante Nepoleane caddesine yöneliyorum. Sağlı sollu şık butikler göz alıyor. Yanımdan 1.80’lik, incecik kızlar salına salına geçiyorlar. Dükkanlardan çok kızları seyrettiğimi fark ediyorum ve yoluma Barış Takı’na doğru devam ediyorum. Barış Takı taaa uzaktan dikkat çekiyor. Üstündeki heykeller çok güzel. Önünde bir sürü fotoğraf çektirip, yanındaki parkta keyifle yürüyorum. Hava çok güzel olduğundan biraz da çimlerde oturup dinleniyorum. Yanımda getirdiğim kitaplardan birini çıkarıp Barış Takı’nın tarihini okuyorum. Napolyon, Kuzey İtalya’yı fethettikten sonra Paris’teki Arc de Trompei benzeri bir takın buraya da yapılmasını istiyor. Amacı Milano’ya zafer girişini bu noktadan yapmak. Ancak yapımı başlayan bu eser bitmeden, Napolyon Waterloo meydan savaşını kaybederek tahtan iniyor ve hiçbir zaman amacına ulaşamıyor. Bir yandan ağaca yaslanıyorum bir yandan da Tak’ı seyrederken dünyaya barış gelmesini diliyorum.

Sırada bir ay evvelden girmek için internetten rezervasyon yaptırdığım Santa Maria dele Grazia Kilisesi var. Esasında kilisenin tek özelliği Leanardo da Vinci’nin “Son Yemek” adlı tablosuna ev sahipliği yapıyor olması. Yolunuz Milano’ya düşerse mutlaka rezervasyon yaptırın derim yoksa içeri girmeniz mümkün değil. Dışarıdaki kalabalığın içinden sıyrılıp kendimi içeri atıyorum. Tablo kilisenin yemekhanesinde bulunuyor. Defalarca bakım geçirdiği için artık orijinaline ne kadar yakın bilemem ama yine de soluk kesici. Özellikle İsa’nın “sizlerden biri bana ihanet edecek” dediği anda havarilerin yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesi inanılmaz resmedilmiş.

Arkasından Duamo meydanı ile Sforzesco kalesini birbirine bağlayan ve sadece yayalara açık (İstiklal caddesinin bir nevi İtalya versiyonu) en büyük caddelerinden biri olan Dante’ye gidiyorum. Caddenin köşesinde iskemlelerini dışarı atmış bir yer hoşuma gidiyor. Burada yöreye özgü cotoletta alla milanese (yumurta ve ekmeğe bulanarak tavada kızartılan dana eti ) yiyorum. Ayrıca şehrin rengarenk tramvaylarını seyrediyorum. Yemeğim bitince Dante’de dolanmaya başlıyorum. Benim bütçeme daha uygun butiklerin olduğu caddede birazdan kendimi kaybedeceğimi anlıyorum. Eee artık görülecek yerler listemi bitirdiğime göre, Milano’da keyif yapmamın zamanı geldi diye düşünüyorum… Biraz alışveriş, biraz yemek, biraz amaçsız dolanma ve arkasından ver elini İstanbul…

Sağlıcakla,

Anette Inselberg

Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Masaj Yaptırmak İstiyorum Ama Kime Diyorsanız?

 LİSANSLI MASAJ TERAPİSTİ OYTUN ÇOLAK

İLETİŞİM:05069810840

MAİL:oytuncolak13@hotmail.com

-KUPA TERAPİ(HACAMAT TEDAVİSİ) -KLASİK İSVEÇ MASAJI … -REFLEKSOLOJİ -RELAX MASAJ -MEDİKAL MASAJ -SELİLÜT MASAJI -UZAKDOĞU MASAJLARI(THAİ,SHİATSU,THAİ FOOT,THAİ HERBAL) -LOCAL MASAJ -BEL FITIĞI,BOYUN FITIĞI,OBEZİTE,YAŞLILAR VE FELÇLİLER İÇİN  MASAJLAR -WATSU -SICAK VOLKANİK TAŞ TERAPİ -DIRECTED CARE OMURGA SAĞLIĞI -OTİZMLİLER İÇİN REFLEKSOLOJİ -ANTİ STRES MASAJ -SPOR MASAJI(ÖNCESİ VE SONRASI) -HONG KONG  MASAJI -ÇİN REFLEKSOLOJİSİ -LENF DRENAJ MASAJI -DERİN DOKU MASAJI -REİKİ -JYORİ

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Şans yaratmak ve fırsatları değendirmek üzerine bir öykü…

Adamın biri çok şanssız,bahtsız  olduğundan yakınır dururmuş hikaye bu ya şans perisini bulup ona şansını değiştirmesi için ne yapması gerektiğini sormaya karar varmiş.Günlerce yürümüş bir ormana gelmiş bir kurta rastlamış.Kurt bakmış ki bir insanoğlu hızlı hızlı yürüyor,önünü kesmiş ”nereye böyle ”demiş .Adam cevaplamış”Hayatım boyunca hiç şansı yakalayamadım.Etrafımdakiler çok şanslıydı.Bende şans perisine bunu sormaya gidiyorum onu arıyorum” Kurt demiş ki ”Madem öyle var git yoluna insanoğlu, ama o şans perisine rastlarsan benim için  sorarmısın  aç kalmamam için,şansımın dönmesi için ne yapmalıyım”. Tamam demiş adam yola tekrar koyulmuş.Çok yol gitmiş.

Bu sefer yoluna güzel bir kız çıkmış.”Nereye böyle acele gidiyorsunuz” demiş.Adam kısaca maksatını anlatmış.Kız”Rica etsem benim için şans perisine sorarmısınız?Gencim,sağlıklıyım,zenginim,beni çok seven annem-babam var ama çok mutsuzum,mutlu olmam için ne yapmam lazım.”Tamam demiş adam yoluna devam etmiş.O kadar yorulmuş ki bir ağacın altında uyuya kalmış.Bir ses onu uyandırmış.”Ey insanoğlu bu nasıl yorgunluktur ki 2 gündür uyursun”Adam etrafına bakmış sesleneni bulamamış.”Benim altında uyuduğun ağacım ben” demiş.Adam kısaca maksatını anlatmış.

Ağaç demiş ki”Ey insanoğlu senden bir iyilik istiyorum bu kadar görkemli bir ağaç olduğum halde,ne yaprağım ne de meyvem var.Sorarmısın periye neden böyleyim?Şansımı değiştirmem ve yapraklı meyveli ağaç olmam için ne yapmam lazım?”Tamam demiş adam tekrar aceleyle yola koyulmuş.Gece gündüz gitmiş yorgun uyuya kamış.Bir ses onu uyandırmış.”Kalk günlerdir beni arıyorsun”Adam  gözlerini açmış ”Nihayet” demiş.Önce kendi sorusunu sormuş.”Şansımın dönmesi için ne yapayım?Artık şansımı dönder.”Sonra diğer soruları sormuş.Peri ”Senin şansın burada değil eve dönüşünde”  demiş.Sonra diğer sorulara cevap vermiş.

Adam aceleyle perinin yanından ayrılmış.Ağacın yanına gelmiş.Ağaç”Sordun mu ?”demiş ”Evet sordum senin köklerinin arasında bir sandık dolusu altın varmış eğer o ordan çıkarsa yeşerirmişsin.”Ağaç”Lütfen çıkar onu al senin olsun bana yeşil olamk yeter” demiş.Adam”Hayır,benim şansım eve dönüşümde onunla oyalanamam başkasına çıkart ” demiş. Yoluna aceleyle devam etmiş.

Kız karşılamış ”Sordun mu?.Adam”Evet,senin mutlu olman için yaşına uygun,iyi bir insanla evlenmen lazım,mutluluğun yuva kurunca olacak”Kız ”Lütfen benimle evlen seni ilk gördüğümde de beğenmiştim.Seninle yuva kuralım ben çok iyi bir insanım sanıyorum sende öylesin”Adam ”Hayır demiş ben de seni çok beğendim ama önce şansımı döndürmem lazım.Eve dönüşümde şansım açılacak.Sonrasındabelki gelebilirim.” Kız ne kadar ısrar etsede ”ben de seninle geleyim”Adam;”Hayır yolumdan etme beni” demiş.

Derken kurt’a rastlamış olanları anlatmış.Kurt demiş ki”Beni sordun mu?Adam ”Evet ,ama seninkini anlamadım.Peri dedi ki o kurda söyle ayağına gelen fırsatları görmeyen salağı görmezse, daha çok aç gezer.” Kurt ”Ben anladım ”demiş.Adamı bir çırpıda midesine indirmiş.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Niye kovalıyoruz ki o zaman lan ?

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »