
Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem,
Bir yaşamdan acıyı alabilirsem,
Ya da bir acıyı hafifletebilirsem,
Ya da bir ardıç kuşunu yuvasına koyabilirsem,
Boşuna yaşamış olmayacağım..
E. Dickinson

Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem,
Bir yaşamdan acıyı alabilirsem,
Ya da bir acıyı hafifletebilirsem,
Ya da bir ardıç kuşunu yuvasına koyabilirsem,
Boşuna yaşamış olmayacağım..
E. Dickinson
Malzemler;
1 su bardağı arpa şehriye
250 Gram kuzu kuşbaşı
2 Yemek kaşığı sıvı yağ
Yapılışı;
Arpa şehriye bir tavada 1 yemek kaşığı sıvı yağ ile 3-4 dakika kavrulur.
Kalan 1 yemek kaşığı sıvı yağ başka bir tavaya alınarak kuzu etleri kavrulur ardından da sıcak su ilave edilerek 15-20 dakika haşlanır.
Isıya dayanıklı bir fırın kabına alınan arpa şehriyenin üzerine et ve 1/2 su bardağı et suyu (eti haşladığınız su) eklenerek, önceden ısıtılmış fırında 170 derecede 25 dakika pişirilir.
*** Yanında ayran ile servis yapmanızı öneririm.
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu.
……Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
– Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
– Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
– Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
– Ahmet arkadaşımız var ya…
– Evet, ne olmuş Ahmet’e?
– Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
– Eee?
– Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen , paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
– Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil.
Yanlış mı biliyorum?
– Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
– Nerede çalışıyorsun?
– Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.
Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:
– Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
– Çok zengin bir işadamı…
– Niçin?
– İnsanlara daha çok yardım etmek için…
– Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
– Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
– Neden olmaz?
– Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir.’ deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
– Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
– Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını ‘Evet’ anlamında sallarken
Ali’yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık ‘Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, ‘Ne dediniz hocam?’ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali’den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir
Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık.
Her an her nefeste yenilenmeli.
~Şems-i- Tebrizi

Dostoyevski, korkularını vahşi hayvanlara dönüştürüp, onları uçurumdan aşağı attığını düşünürmüş…
Nil Karaibrahimgil, korkularını cüceye çevirip onları prensesi olurmuş
Ben hepsini Marmara denizine döküyorum…
Peki siz korkularınızı ne yapıyorsunuz…

Dünyayı güzellik kurtaracak..
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey…..Z. LİVANELİ
Kemancının Taşları…
Olmadığınız kişi olmaya çalışmakla boşuna uğraşmayın. Çünkü siz artık büyüdünüz. Evrende hiçbir varlık, olduğunun dışına çıkamaz. Aslında buna gerek de yoktur. Zaten olduğunuz şey olduğunuzda, olmadığınız şey olmaya çalışarak elde edemediğiniz şeyleri kendiliğinden elde edersiniz. Ne kolay ve ne rahat değil mi?
Bir de bunu deneyin ve zaten olduğunuz kişi olun!…R.Şanal

Anette Inselberg
Uzun süredir İstanbul dışındaydım… Bu yüzden çoktandır gitmek istediğim İstanbul Akvaryum’a ve Sapphire Seyir Terası’na gidememiştim… İstanbul’la buluşunca hava biraz yağmurlu olduğu için önce akvaryuma gitmeyi tercih ediyorum… Akvaryum Florya’da… Yollara düşüp kendimi giriş kapısında buluyorum…
29 TL’ye giriş biletimi alıp giriyorum… Fiyat biraz pahalı geliyor ama daha girişten beni etkileyen bir havası var… Değecek gibi geliyor… Bakalım… Elime broşürü alıyorum… İçeri girmeden önce fotoğrafımı çekiyorlar… Köpekbalığından korkar gibi poz veriyorum… Fotoğrafa köpekbalığını ekliyorlarmış. Diğer bir pozda ise normal duruyorum, ona da akvaryumdan görüntüler ekleme yapılıyormuş… Çıkışta istersek almaya hazır hale geliyormuş…
Arkasından on altı bölümden oluşan bir dünya deniz turuna başlıyorum… İlk bölüm Karadeniz… Karadeniz bölümü Nuh’un gemi maketiyle başlıyor… Nuh tufanı ile Akdeniz’den gelen su, Karadeniz’in girişinde boğazları açmış… Böylelikle Karadeniz göl olmaktan çıkıp, deniz haline gelmiş… Bu bilgileri öğrenmek hoşuma gidiyor… Ayrıca gemi maketinin içinde suyun tuzluluğunun ve azot değerlerinin batıkların korunmasına etkisini gösteren bir oyun yer alıyor.
Sıra Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na geçmeye geliyor… Bir tarafım Anadolu, diğer tarafım Avrupa Boğaz’dan geçiyorum salına salına… Su tanklarının içi bölgeye ait balıklarla dolu… Her bölümün önünde o bölgeyi, tarihini, özelliklerini, balıklarını anlatan dokunmatik ekranlar var… Duvarlarda ise bölgeyi anlatan yazılar, fotoğraflar var… Sanki bir ansiklopedinin içine düşmüş gibi hissediyorum kendimi… Giderek daha çok havaya giriyorum…
Bunca yıllık İstanbulluyum… İstanbul Boğazı’na ‘İnek Geçidi’ dendiğini buradan öğreniyorum… Günün birinde Zeus, dünyalar güzeli, masmavi gözlü İo’ya âşık olur… Fakat Zeus evlidir… Karısı Hera bu durumu öğrenince çok kızar ve kıskanır… Zeus sevgilisini korumak için onu beyaz bir ineğe dönüştürür. Birkaç olaydan sonra Hera beyaz ineğe bir at sineği musallat eder. Acıdan kıvranan inek bir kıtadan, diğerine koşturur… Bu arada İstanbul Boğazı’ndan geçer… O yüzden boğaza ‘inek geçidi’ denilen ‘Bosphoyearsrus’ adı verilir…
Buradan Marmara bölümüne geçiyorum. Dekor olarak kapalı çarşı seçilmiş… Baharatçıların olduğu yer de unutulmamış… Etrafa, dekorlara, bilgilere bakmaktan balıklarla bakmadığımı fark ediyorum… Hemen balıkları seyretmeye başlıyorum… Burada köpekbalıkları ve vatozlar hemen dikkatimi çekiyor. İki metre uzunluğundaki ‘arapaima’ ise gözden kaçacak gibi değil.
Sırada Çanakkale Boğazı var… Burada balıklar tepenizden geçiyor… Süper bir his… Kanatlı bir balığın fotoğraflarını poz poz çekiyorum… Dekor olarak Truva Atı seçilmiş… Derken Ege’ye geliyoruz… Burada kocaman bir havuz arkasında da Denizlerin Tanrısı Poseidon var… Hemen onunla da bir fotoğraf çektiriyorum… Her yerde fotoğrafların flaşsız çekilmesiyle ilgili uyarılar var… Flaş balıkları sersemletiyor hatta öldürüyormuş… Etrafımdaki hatunlardan biri inatla flaşla fotoğraf çekiyordu… Sonunda dayanamayıp tatlılıkla uyardım… “Görevliler bir şey demiyor sana ne oluyor” diye bir güzel ağzımın payını veriyor… Balıklardan onları flaştan kurtaramadığım için özür dileyip yoluma devam ediyorum…
Burada Sütiş açmışlar… Bu dünya deniz turum uzayacak gibi gözüktüğü için oturup poğaça yiyip çay içiyorum… Bir de eve götürmek üzere çavdarlı ekmek alıyorum… Aslında menü çeşidi zengin daha doyurucu şeyler de yenilebilir…
Elimde ekmek poşetim Süveyş Kanalı’na açılıyorum… Süveyş Kanalı’ndan bir geminin geçiş ücreti 250 bin dolarmış… Çok iyi bir para gibi geliyor kulağıma… Bundan sonraki bölüm olan Antartika’nın yeri elbette dünyada Süveyş Kanalı’ndan sonra değil ama nedense buraya koymuşlar… Burada kocaman bir buzdağı var… Yaklaşık iki buçuk metre büyüklüğünde olmalı… Maket mi gerçek mi diye dokunuyorum… Parmaklarım buz kesiyor… Böylece gerçek olduğunu anlıyorum… Etrafı penguen fotoğraflarıyla süslemişler… Keşki gerçek penguen de olsaydı diye düşünüyorum…
Arkasından dünya denizlerinin gerçek sırasında dolaşmaya devam ediyorum… Ve Akdeniz’e ulaşıyorum… Akdeniz’de dekorasyon sarkıtlar, dikitler ve mağaralar şeklinde yapılmış… Bir sürü bilmediğim irili, ufaklı balığı seyre koyuluyorum… Balıklardan biri son sürat bana doğru gelirken ona doğru bakıp öpüyorum… Birbirimizi öpüyor gibi oluyoruz…
Ve akvaryumun beni en çok etkileyen yerine geliyoruz… Doğu Atlantik’ten başlayıp Pasifik Okyanusu’na kadar etrafında döneceğimiz kocaman havuz… İçinde bin bir çeşit balık… Köpekbalıkları bir ileri bir geri gidip geliyorlar… Bir de koca kanatlı bir balık var… Onların peşine düşüyorum ben de, bir ileri bir geri koşturuyorum… Koşturmaktan yorulunca buradaki oturma alanına oturup dinleniyorum. Balıkların görüntüsü beni büyülüyor… Arada dalgıçlar ellerinde uzun çubuklar, çubukların ucunda etlerle köpekbalıklarını beslemeye başlıyorlar… Başka bir dalgıç da yine bu sistemle diğer balıkları besliyor… Muhteşem bir manzara… Başka bir dalgıçta gelip camları silmeye başlıyor… Nedense bana çok komik geliyor… Hiç dalgıçların cam sileceğini düşünmemiştim ama tabi bu kadar camı temiz tutmak lazım… Dalgıçlardan başka kim silebilir ki? Pasifik okyanusunun dünyanın en büyük okyanusu olduğunu öğreniyorum… Hatta dünyadaki tüm kıtalardan bile daha büyükmüş…
Bir sonraki bölme küresel ısınmayla ilgili… Küresel ısınmayla beraber su yükseldiğinde hangi şehir ne zaman suya gömüleceğini gösteren interaktif sunum var… İstanbul için suyun hayli yükselmesi gerektiğini görünce içim rahatlıyor…
Sevimli çizgi film karakteri Nemo’ya benzeyen balıkların, denizkestanesi, denizatı, ıstakoz kabuğunun tanıtıldığı bir bölüme giriyorum… Artık balıklarla beraber suda nefes alıyormuşum gibi hissediyorum…
Burada isterseniz yengeçleri de görevlilerin gözetimi altında besleyebiliyorsunuz… Görevli arkadaş elimdeki ekmeği görünce “aman abla sakın ekmekle besleme onların besinleri ayrı” diye beni uyarıyor… Bazı teyzeler evde kek yapıp balıklar aç kalmasın diye kaşla göz arası veriyorlarmış… Çocuklar da fındık fıstık veriyor başa çıkamıyoruz diye anlatıyor dertli dertli… Yok diyorum bu ekmek benim için… Yengeci okşasam mı diye tereddüt ediyorum sonra aman neme lazım şimdi ısırır falan deyip dokunmuyorum… Ama dokunmadığıma hala pişmanım… Aha buraya yazıyorum bir dahaki sefere okşayacağım…
Arkasından da Amazon ormanlarına yani son bölüme giriyorum… Burası nemli, ıslak ve kocaman ağaçların olduğu bir yer… Fakat beni en çok etkileyen Kapibora adı verilen şirin sıçan… Şirin diyorum ama 50 kilo ağırlığında, boyu da 1.20 metrelerde olan koca bir sıçan… Dünyanın en büyük kemirgeni… Neredeyse benim kadar… Hem suda hem karada yaşayabiliyormuş Kapibora… Bölümünde tek başına dolaşıp duruyordu… Böyle yalnız görünce çok hüzünleniyorum… Meğer benim gibi başkaları da bu hayvanın eşi yok mu onu da getirin diye sürekli mail atıyormuş… Ne olur bilmem…
Çıkışta 5D sinema olarak hazırlanmış salonda 7 seçenek var ve gösteri de 5 dakikayı geçmiyor. Burada bir film 7,5 lira… Ben buranın konseptine uygun olarak balıkları anlatan bir filmi seyretmeyi tercih ediyorum… Filmde suyun içinde gidiyor gibi hissediyorsunuz… Bazen ıslanıyorum, bazen yosunlar bana değiyor, en son da bir balina tarafından yutulmamla biten sinemada çok eğleniyorum…
Hediyelik eşya dükkânından bir şey almayacağım dememe rağmen suda yüzen penguenlerin olduğu küp şeklinde kâğıt tutucu çok hoşuma gidiyor… Hem onu, hem de girişte çektirdiğim fotoğraflardan kemirgen Kapibora’yla amazon ormanının içine beni yerleştirdikleri fotoğrafımı alıp geziyi tamamlıyorum…
Bir öğleden sonranızı rahatlıkla geçirebileceğinizi akvaryuma mutlaka gitmenizi öneririm…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Not: Aldığım resimleri merak edenlere…
Hiç duydunuz mu şu duayı?
“Allah seni toplasın!”
Eskiler böyle dua ederlermiş he…p.
Ne güzel bir duadır bu Ya Rabbi! hele ki bu çağa karşı!
Allah seni toplasın!
-Gözünü..
-Kulağını..
-Aklını..
-Yüreğini..
-Hayalini toplasın ağyardan..
Sana “el” olan sınırlardan.”Allah seni toplasın”
Toplanmazsan dağılacaksın çünkü..Dağılınca da dağıtacaksın!

Bilge, karşısında duran iki adamı ilgiyle süzerek, “Sorun nedir?” diy…e sormuş.
Adamlardan biri diğerine işaret ederek,”O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!” demiş.
Öteki hemen atılmış: “Üzgünüm… Böyle olsun istememiştim. Tüm söylediklerimi geri alıyorum.”
“Yaa… bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?” diye söze katılmış bilge,
“Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel.”
“Nasıl yani?…”
“Dediğimi yaparsan anlayacaksın.”
Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar. Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş. Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca, “Şimdi,” demiş bilge,
“Bunlarınhepsini toplayıp bana getir.”
Adam saşkınlıkla, “Ama bu mümkün değil!” diye cevap vermiş.
“Baksanıza, duvarların ardındaki bahçelere kadar savruldular. Öyle geniş bir alana yayıldılar ki, bunların hepsini toplamak imkânsız…”
“Tıpkı başkalarının hakkında sarf ettiğin sözler gibi” demiş bilge,
“Yaptığın dedikoduların nerelere, ne kadar uzak mesafelere kadar gittiğini ve nelere sebep olduğunu bilebilir misin?..”
Sevgili Dostlar, yardımlarınız için: Şişli Belediyesi Mavi Masa 0212 288 75 76, Kadıköy Belediyesi 0216 542 50 55, Beşiktaş Belediyesi 444 44 55, İzmir’de Van için giysi (özellikle battaniye) yardımları, İzmir Bornova’da Büyükpark’taki Uğur Mumcu Kültür Merkezi’nde toplanıyor! 0232-388-2964, Yıldız Teknik Öğrencileri Örgütlenmiş İLETİŞİM 0506 843 66 59—05448414494—05376260521 numaraları yardım topluyor. Kızılay Çağrı Merkezi: 168 .
Merhamet en büyük yaraların ilacıdır. (F.D.
Daha fazla bilgi için Fazıl Say’ın sayfasına ya da
Van’la dayanışma sayfalarına bakabilirsiniz…
Ayrıca para yardımı yapmak isteyenler
AKA – ARAMA KURTARMA ARAŞTIRMA DERNEĞİ
BAĞIŞLARINIZ İÇİ:
Yapı Kredi Bankası – Fındıklı Şb-216 HESAP NO: 81381866 hesabına yatırabilirler…