
“Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Kar…ar aklın durması halidir, karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa yolculuk asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”
Lao Tzu


“Kendime yapacağım yatırım en iyi yatırımdır. Bu yatırım yalnız benim değil, çevremdekilerin de hayatını iyileştirecektir. Yapacağım zihinsel, bedensel, ruhsal ve duygusal çalışmalar enerjimi artıracak ve dengemi sağlayacak.

HAYAT;çetele tutmak değildir.Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.Kimi öptüğüni hangi sporu yaptığın,
kimlerin seni sevdiği de değildir.
Hayat ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okulan gittiğinde değildir.
Aslında hayat, notlar , para, giysiler,
girmeyi başardığın yada başaramadığın okullarda değildir.
HAYAT,
Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat kıskançlığı yenmek,
önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ne demek istediğindir.
İnsanların sahip oldukları değil,
kendilerini olduğu gibi görmektir.
Herşeyden önemlisi, hayatı başkalarının
hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir
“İnsanı acılar olgunlaştırmaz. İnsan içinden geçtiği (ya da içinden geçen) acıların yarattığı alanda yeni bir gözle kendine bakma fırsatını değerlendirebiliyor ise acı dağılır ve bir hediyeye dönüşür sadece. Aksi takdirde acı, gereksiz bir işkenceden öte bir şey değildir. Ayrıca insan kendine ve hayata yeni bir gözle bakma fırsatını acıya hiç gerek kalmaksızın da her AN değerlendirebilir.”

Anneler Günü Yazısı
İlkokuldayken anneler gününde annemize söylememiz için bu şarkıyı öğretmişlerdi bizlere. ‘Benim annem güzel annem, beni al kollarına kucağında uyut beni, ninniler söyle bana…’ Okuldan eve koştuğum gibi günü beklemeden anneme söylemiştim hediye şarkısını. Sonraki senelerde ise şiirler, yazılar ilk tercihimdi…
Çocukluk günleri hızla eriyip büyüyünce anneler günü kutlamalarım da değişti elbette. Karınca kararınca ufak tefek şeyler aldım. Annemin gönlü olsun diye. Fakat annem her sene ‘Anneler Günü benim için hiç önemli değil. Ben senede bir gün mü anneyim. Hediyeye ne gerek var ne zahmet ettin diye’ konuştuğu için ben de geçen sene anneler gününün gerçekten onun için önemli olmadığı yanılgısı içinde buldum kendimi…
Ve anneler günü haftasında Eskişehir turuna katılmaya karar verdim. Anneme daha evvelden hediyesini verdim, öptüm, kahvemizi içtik, sohbetimizi ettik, gideceğimi söyledim. Annem yine zaten benim için önemli değil havalarında olduğu için ben mutlu mesut Eskişehir’e gittim…
Anneler günü sabahı ne olur ne olmaz deyip annemi arayayım dedim. Aramadım diye bozulur falan. Ben işimi sağlam kazığa bağlayayım dedim. Hatlar çok yoğun olduğu için telefon düşmedi. Öğlen tekrar aradım. Annem telefonu bir hışımla açtı. Niye şimdiye kadar aramadın. Ben şaşkın. Hani dedim “Eskişehir… Tur… Telefonlar tutmadı.” “Ben şimdiye kadar senin aramanı bekledim” dedi. Eyvah dedim içimden aklıma gelen başıma geldi. Neyse bir şekilde konuyu tatlıya bağlayıp kapattık…
Bu sene anneler günü geliyor ya annem başladı yine klasik konuşmasını yapmaya “bak benim için anneler günü önemli değil”… “Anne” dedim… “Bak bu gün senin için belli ki önemli. Bari önemli değil deme” dedim. Yemezler dedim. Sustu… Bana da yanlış işaret veriyor. Boşu boşuna tatsızlık yaşıyoruz sonra.
Geçenlerde gazetede bir yazı okudum. Annesi vefat etmiş bir bey yazmıştı yazıyı. Böyle günlerde biz üzülüyoruz. Bize de yazık diye bitirmişti yazısını. Hak vermemek elde değil. İnsanın yarasına tuz basmak gibi oluyor böyle günler. Ama yine de kutlamamak olmaz sanırım. Gerçi şimdilerde işler biraz çığırından çıktı tabi. Böyle özel günler direk tüketime yönelik anlamını kaybettiren bir hal almaya da başladı…
Anneme sordum “senin çocukluğunda anneler günü var mıydı?” diye. “Yoktu” dedi. “Bundan kırk sene önce bizim televizyonumuz bile yoktu” dedi. “Çok sonraları başladı anneler günü kutlanmaya” dedi.Dayanamadım sordum “sen annene en son ne hediye aldın?” diye. “Biraz rahatsızdı eşarp aldım” dedi buruk bir sesle. “Anneannen eşarbı omzuna atar öyle otururdu” dedi.
Sanırım bu günlerimizin kıymetini bilmeliyiz. Her ne kadar çekişsek de, dünyaya bakışımız tamamen farklı da olsa sarılıp yanağına bir öpücük kondurmayı bilmeliyiz…
Nice anneler gününe…
Sağlıcakla,
Malzemeler
200 gr. kıyma
1 paket lazanya
3 adet kuru soğan
3 adet havuç
3 su bardağı kıyılmış mantar
1 yemek kaşığı domates salçası
2 yemek kaşığı margarin
2 yemek kaşığı zeytinyağ
1 çay kaşığı karabiber
1 tatlı kaşığı tuz
Yemeğin Tarifi
Margarini eritin, zar şeklinde doğradığınız soğan, kıyma, havuç, mantar, karabiber, tuz, salça ve 1 bardak su koyun. Hazırladığınız bu harcı 15 dakika pişirin.
Yağlanmış fırın kabına lazanyaları yan yana dizin. Üstüne beşamel sosu dökün. İkinci sıraya kıymalı harcı yayın, üçüncü sıraya beşamel sosu dökün. Dördüncü sıraya tekrar kıymalı harcı, beşinci sıraya yeni beşamel sosu koyun. Altıncı sıraya harcı, yedinci sıraya da kalan sosu dökün. 175 derecelik fırında 25 dakika pişirin. 10 dakika bekletip servis yapın.
SOSUN TARİFİ
Unu, pembeleşene kadar tereyağında kavurun. Süt ve tuz koyup karıştırarak muhallebi kıvamında pişirin. Kaşar peynirini de ekledikten sonra tencereyi ocaktan indirin
Beyaz Gecelerde Evlenilir…
Şehrin önemli noktalarında gezinmek gerekiyor; Tiyatro Meydanında Bolşoy Tiyatrosunun ihtişamlı cephesi beni selamlıyor. Moskovada her şey büyük demiştik; Kurtarıcı İsa Katedrali de bu büyüklükten nasibini almış bir katedral ona da bir merhaba diyorum ve Gorki parkına geçiyorum. Gorki parkıda aynı şekilde kocaman büyük bir park neşeyle el sallıyorum.
Benim için en önemli noktalarından birine varmak üzereyim. Tchaikovskeye’nin Kuğu Gölü’nü yazmasına ilham veren gölün kenarındayım. Göl gerçekten çok güzel ağaçların yansımaları gölle kucaklaşıyor. Gölde kuğu yerine ördekler var ama olsun. Tchaikovskiy’le aynı gölün kenarında yürüyorum ben şu anda. İnanamıyorum. Her yerde gelin-damat görmek mümkün. Buralara resim çektirmeye geliyorlar. İşte bir genç çift daha. Kız çok güzel. Tempolu bir şekilde gorki gorki gorki (öp öp öp) diyerek öpüşmelerini sağlıyorum. Çok mutluyum.
Beyaz gecelerde evlenmek Rusya’da bir modaymış herkesin modaya uyduğunu söylemem gerekiyor. Yavaş yavaş beyaz gecelerin sonuna yaklaştığımız için düğün mevsimi bitmek üzere hava artık 22.00 gibi kararıyor.
Tverskaya caddesi ana alışveriş caddesi ve her yerde gördüğüm Pizza Hutlar, Mc Donaldslar, Starbuckslar burada iyice göze çarpıyor. Bilboardlar Coca-Cola reklamları ile dolu. Değişim kendisini iyiden iyiye hissettiriyor burada.
Moskovada Stalin’in Yedi Kız Kardeşleri olarak bilinen birbirine benzer yedi yapı bulunmakta. Moskova Devlet Üniversitesi 240 metrelik boyuyla bunlardan en uzunu. Üniversitenin yanından yürürken karşıma bu sefer Lenin Kütüphanesi çıkıyor. Önünde ise Dostyovesk’nin kocaman bir heykeli var. Nefesim kesiliyor, aklıma Suç ve Ceza geliyor, Karamazof Kardeşler geliyor.
Rus halkı sürekli kitap okuyor. Heryerde. Metroda, parkta, otobüs beklerken başlar önde, akıllar satırların içinde kaybolmuş bir dolu insan. Gazete çok ucuz.
Buraya kadar gelip Nazım Hikmet’in mezarını görmeden dönmek olmaz. Mezarlıktan içeri biraz tedirgin giriyorum. Mezar taşları işlenmiş, nereyse her biri bir sanat eseri şeklinde. Anton Çehov, Nikolay Gogol, Sergey Prokofye ve Nikita Kruşçev gözüme çarpan isimler. Her taraf yapma çiçek dolu. Kışlar uzun ve sert olduğundan yapma çiçek getirmeyi tercih ediyor Rus halkı. Ve büyükçe bir meydan, hemen meydanda Nazım Hikmetin yeri bulunuyor. Mezar taşının üstüne ikinci karısı Vera’nın adı iliştirilmiş. Düşünceler içinde çıkıyorum oradan.
Aslında müze işini St. Petersburga bırakmış olmama karşın burada gitmek istediğim bir müze var. Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi. Beyaz mermerden yapılma klasik ön cephesiyle beni karşılıyor. İçinde Rembrand, Rubens, Van Gogh’un eserleri olan bölümü rüya aleminde gibi geziyorum. Diğer bölümde Manet, Monet, Picasso, Renoir’lar var. Çocuklar gibi bir tablodan ötekine koşuyorum. Bu aldığım coşkuyla bir müzeye daha gidesim geliyor…
Şehrin biraz dışında ama görülmeye değer Tchaikovskiy’nin müzesine gidiyorum. Daha sonradan müzeye dönüştürülmüş bu evi mektuplaştığı bir hanım arkadaşı kendisine hediye etmiş. Eserlerini bu bahçede gezip dolaşırken yazmış. Kendi el yazısından notalarının ve eşyalarının arasında geziniyorum. Piyanosuna içimi çekerek bakıyorum. Belki bana da biraz yetenek bulaşır diye piyanoya dokunmak istiyorum. Ama görevliler çok sert bakıyor dokunmaya cesaret edemiyorum. Dışarı çıkıyorum. Bahçe düzenlemesi çok güzel. Bankın üstünde de kocaman bir heykeli var. Madem piyanosuna dokunamadım o zaman heykeline dokunurum diyorum.Ve bana da yetenek bulaşması için heykeliyle bir fotoğraf çektiriyorum.
İstanbul kızı olarak artık nehirlere akma vaktidir diyorum ve Moskova Irmağına akıyorum. Moskova Irmağı, Oka Irmağının bir kolu… O da meşhur Volga ırmağıyla buluşuyor. Şilepler, tekneler, mavnalar usul usul nehirde yol alıyor biraz onları seyrediyorum.
Ve yavaş yavaş yorgunluk gelip beni buluyor, biraz dinlenmek lazım arkasından ver elini St. Petersburg.
Sağlıcakla,
Anette Inselberg