Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen..

Oruç Aruoba

Kendi olarak, sana gelen… Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen.. Sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen.. Kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan.O, işte…

Oruç Aruoba

Yaratilani severiz,Yaratandan ötürü… Yunus Emre

"Hayat öyle birşey ki; Sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, Konuştuğunda ise susmadığın için kahreder". Bukowski

Kimin hayatını yaşıyorsun sen…

310652_340849052677517_525500100_n[1]

 

Kimin hayatini yasiyorsun sen? Kendininkini mi? Oyle mi? Hep mi? Dursan baksan simdi ne kadar kendin kaldin bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsin? Dursan baksan simdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? “Olmasi gereken bu” diye, “Hayatin zaten pek fazla numarasi yok” diye? “Zaten daha ne olacakti?” diye… “Burasi iyi, guvenli” diye diye diye diye…

Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? Dusunsene, o hikâyelerle ne kadar cok zaman oyalandin aslinda baskasinin olan hayatlarda?

Oysa bir gun…

Kendine geri yuruyeceksin. Bu yuzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri donus yolunu kaybetmeyesin.

Dikkat et. Bir gun geri donus yolu icin kendine kucuk, beyaz cakil taslari birak mumkunse. Cunku sonra donup geriye baktiginda kendine geri giden yolu hic bulamayabilirsin. Yerini yonunu sasirip, ormanda cokup kalmis bir cocuk gibi etrafinda cogalan seslerden korkabilirsin.

Bir gun, soyluyorum sana, buyuk bir sarsintiyla kendini bir vitrin caminda goreceksin. Insanlar gelip gececek arkandan, hayat arkada akmaya devam edecek. Sen donakalacaksin.

Elinde cantan olacak belki, cantana sasiracaksin. Uzerindeki paltoyu kim yapistirdi sana, bu atkiyi kim sardi boynuna? Bu yuze bu cizgileri hangi kayip zamanlar cizdi? Sen orada miydin o zaman?

“Butun onlar oldu mu?” diye sasip oylece vitrin caminda eskidenki bir halini goreceksin. Kendini ne kadar ozlemis oldugunu dusunup oylece, arkadan insanlar akarken, yollar gecerken arkandan, icinde cekirdegin burularak, bir gun, soyluyorum sana, kendine geri donmekten baska bir caren kalmadigini goreceksin.
“Bedeli neyse ne!” diyeceksin, “Kim uzulurse uzulsun!” diyeceksin “Olacaksa olsun butun ayiplar”. Insan ancak yeniden canlaninca anlar ne kadar cansizlastigini. Yeniden kipirdamaya baslayinca damarin anlarsin o ana kadar kendini uyuttugunu. Yasamaktan baska ne varsa onlari yapiyor oldugunu.
Iste tam o zaman onunde derin, dibi gorunmeyen bir ucurum acilacak. Sen eger o yardan asagi atlamazsan en derin karanliklardan daha karasina gomulecek gibi hissedeceksin kendini.

Artik bu hayat, bu baskasinin olan, yakani pacani biraksin, o ucurumun dibinde en beter cehennem olsa da atlayayim isteyeceksin. Iste boylece, tuhaf bir yanilsamayla, kendinden binlerce hayat mili uzaklasmis olsan da, tuhaftir hakikaten bu yanilsama, bir anda kendine geri doneceksin. Kalbin yeniden sana ait olacak o zaman, ellerin sana geri gelecek ve bu canta, bu palto senin uzerindeki bir saka gibi duracak.

Hic korkma, oldu mu? Cunku hayat, kendini hayattan geri alanin onunde egilir sadece. Gerisi sadece oduldur. Ancak kendi kendine kavusan insan geceleri kopeklerin saldirisina ugramadan uyur.
Yataklarin altindan canavarlar gider bir anda, evler ferahlar, sokaklar kivrila kivrila gidiklar yeryuzunu. Yataklarin altindan canavarlar temizlenir, bir kere daha soyleyeyim.

Sana ne diyecegim biliyor musun? Anladim ben butun o masallarda neden canavarlari olduren bir garibana verdiklerini prensesleri. Cunku ancak korkulari oldurenler hak ediyor o guzel kizlari, kraliyet sofralarini, o sonsuz solenleri. Ancak canavarlari oldurenler ispatliyor insanlara yeniden, korkularin yenilebilecegini.

Onlar iste, insanligin aradiginda bulacagi geri donus yollarindaki, beyaz, parlak, kucuk cakil taslari gibi duruyorlar. Her gun aslinda onlar ve her gece, sana, bana, digerlerine herkesin kendine ait olabilecegini, herkesin sadece kendine ait oldugunu soyluyorlar. Ah! Ne guzel oluyor o zaman. Ne guzel oluyor uyandigin ilk sabah…

(Ece Temelkuran – 2006)

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

lazanya…

Lazanya tarifiMalzemeler 200 gr. kıyma
1 paket lazanya
3 adet kuru soğan
3 adet havuç
3 su bardağı kıyılmış mantar
1 yemek kaşığı domates salçası
2 yemek kaşığı margarin
2 yemek kaşığı zeytinyağ
1 çay kaşığı karabiber
1 tatlı kaşığı tuz

Yemeğin Tarifi  

Kaynayan tuzlu suya 2 yemek kaşığı zeytinyağ koyun. Lazanyayı 4’er, 4’er içine atın. Lazanya yumuşayıp rengi beyazlaşınca soğuk suya tutun, sonra da süzün.

Margarini eritin, zar şeklinde doğradığınız soğan, kıyma, havuç, mantar, karabiber, tuz, salça ve 1 bardak su koyun. Hazırladığınız bu harcı 15 dakika pişirin.

Yağlanmış fırın kabına lazanyaları yan yana dizin. Üstüne beşamel sosu dökün. İkinci sıraya kıymalı harcı yayın, üçüncü sıraya beşamel sosu dökün. Dördüncü sıraya tekrar kıymalı harcı, beşinci sıraya yeni beşamel sosu koyun. Altıncı sıraya harcı, yedinci sıraya da kalan sosu dökün. 175 derecelik fırında 25 dakika pişirin. 10 dakika bekletip servis yapın.

SOSUN TARİFİ

Unu, pembeleşene kadar tereyağında kavurun. Süt ve tuz koyup karıştırarak muhallebi kıvamında pişirin. Kaşar peynirini de ekledikten sonra tencereyi ocaktan indirin

Yemekte Ne Var ??? kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

en hoş dünyası olan sensin…


Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.

Ömer HAYYAM

telefonunu bile aldım…

Telefonunu bile aldım!

Karikatür kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

sevme sanatı…

Başka birisine kendime yetemediğim için bağlanıyorsam, karşımdaki kadın ya da erkek benim için bir cankurtaran olabilir belki ama aramızdaki bağ sevgi bağı olamaz. Çelişik gibi görünse de yalnız kalabilme yeteneği sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.”

Sevme Sanatı / Erich Fromm

şimdiye kadar olanları anladık da… olacakları mı öğrenmek istiyoruz… bana bir şeyhler oluyor

Hakan Onum’a teşekkürlerimle… Yolunuzu mutlaka buradan geçirin…http://www.vadiruhu.com

Hakan Onum’a teşekkürlerimle… Yolunuzu mutlaka buradan geçirin…http://www.vadiruhu.com

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

"İnsan kendisini kutsal ve sağlam bir sevgiyle sevmeyi öğrenmeli. İnsan kendisine tahammül etmeyi öğrenmeli."

“İnsan kendisini kutsal ve sağlam bir sevgiyle sevmeyi öğrenmeli. İnsan kendisine tahammül etmeyi öğrenmeli.” Nietzche

Artvin’de hayat başkadır…

Gönlüme Karadeniz’i dolaşmak düşünce önce Rize ve yaylalarını gezdim arkasından sıra Artvin’e geldi. Artvin’e en kolay ulaşım önce Trabzon’a uçmak arkasından da kara yoluyla  devam etmek. Artvin’e giderken ilk durağınız Cehennem Deresi  Kanyonu olabilir. Cehennem Deresi Kanyo’nuna tırmanmak en fazla 15-20 dakikayı alsa da ilk günün hamlığından hemen bacaklar tutuluyor. Ama işin iyi yanı sonraki günlere de hazırlık oluyor.

cehennem deresi kanyonuna az kala
yeşil basamaklardan içeriye giriliyor…
Karadenizin her daim insanı büyüleyen yaylalarına kavuşmak için yola devam etmeli. Yolda öküzlere dikkat… Aman çarpmayalım…
yolda öküzler…
Yaylalara varıp, yürüyüşlere başlamadan önce Yavuzköy’e de uğrayalım. Seyir yerinden etrafa bakalım…
Artvin’e kadar gelmişsin Karagöl’ü görmeden dönmek hiç olmaz. Seyir yerinden sonra Karagöle gidiyorum. Karagöl’ün etrafında ufak bir yürüyüş yapıyorum. Karagöl’ün adı nerden geliyor onu da öğreniyorum. O yöredeki ağaçlar o kadar çokmuş ki, göle ışık düşmezmiş. Bu yüzden adı Karagöl’müş. Adı Karagöl ama bana göre adı Büyüleyici göl de olabilirmiş.
İşte esas zorluk bundan sonra başlıyor. Zorluk dediğim çektiğim fotoğraflardan hangisini koysam acabanın zorluğu. Yaylalar öyle güzel ki… Bazı yaylalarda üç dört saat bazılarında ise sekiz dokuz saat yürümek gerekiyor. Yürüyüşlerde güneş kremi de lazım polar da. Yağmurluk ta lazım şapkada. Malum Karadeniz burası. Bir de bütün gün gökyüzünün altındasın. Herşeye hazırlıklı olmak gerekiyor. Diğer yaylalar kızmasın ama favorim gorgit yaylası. Doğası inanılmaz… Mutlaka ama mutlaka gidin…
Yürürken durum şu… Sabah büyük bir enerjiyle başlıyorsun… Öğle yemeği için erzağını hazırlıyorsun. Gerkeli eşyalarını çantana koyuyorsun. Arkasından yürüyüş başlıyor. Etraf öyle güzel ki. Sık sık etrafı fotoğraflamak için mola veriyorsun. Eee bu sık molalar bir süre sonra seni fazlasıyla yoruyor.  Tempo düşüyor. Yürüyüş hiç bitmez diye düşünüp bu sefer başlıyorsun tempolu yürüyüşe… Yavaş yavaş ayaklar ağrımaya başlıyor, botlar vuruyor. Ama serde delikanlılık var. Susuyorsun. Bi müddet sonra delikanlılık da kalmıyor. Yoruldum, ne kadar kaldı diye söylenmeye başlıyorsun. Şişen ve acıyan ayaklarını ilk önüne çıkan derede suya koyup dinlendiriyorsun. Çevre gene seni sarıyor. Müthiş oksijen deposu ağaçlar sayaesinde tekrar devam etme gücü buluyorsun. Yola devam ediyorsun.
Nihayet hedefe vardığındaysa  mutlusun. Yaylada ikram edilen çay, dünyanın en lezzetli çayı. Birde yayladaki amcalar soruyor. Araba mı bozuldu niye yürüdünüz… Hahah… Nasıl anlatılır ki… Biz İstanbul’dan buraya yürümeye geldik diye… Zor …çok zor… Oturunca iyice yorgunluk çöküyor,insanın kalkası gelmiyor. Ama güneş çekildi hava da soğumaya başladı…En iyisi artık kalakmak…
Yürüdüğümüz yaylalarda neler mi var? Yaylalarda öküzler var, küçük göller var, yeşilin her tonu var, küçük dereler var, sisli bulutların dağlara çöküşü var… Var da var… Hepsi ayrı bir doğa harikası… Buyrun bakalım…
öküzler…
küçük göller…
yeşilin her tonu
daha büyük göller…
yaylada ben
hedefe varış…
Tabi bu yörede arıcılık çok meşhur. Yaylalarda gezerken karşımıza sık sık arı kovanları çıkıyor.
arı kovanları
Ya kendimi benden alan derelere ne demeli… Saatlerce oturup suyun akışını seyrediyorum. Su akar… Ben bakarım… Ben bakarım… Su akar… Su  vahşi. Hemde nasıl vahşi. Deli gibi çağlıyor… Sudaki kayalar ise tam tersi. Hareketsiz duruyorlar… Suyun o şiddetli akış hızına rağmen öylece yerlerinde duruyorlar. Suyun tek yapabişldiği onları kayganlaştırmak…Hadi bakalım…
uzaktan dere akışı
biraz daha yakın…
daha yakın…
en yakın…
Bu coşkun akışı bir süre daha seyrettikten sonra İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyorum. Ne diyeyimki… Bu güzellikleri görmek bir daha nasip olsun demekten başka…
Sağlıcakla,
Anette Inselberg
Çalakalem Gezilerim... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

merry christmas… best wishes come to you from me.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Pencerelerimizi temiz tutabilmek dileğiyle.

Genc bir cift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine tasinmislar. Sabah kahvalti yaparlarken, komsu da camasirlari asiyormus. Kadin kocasina ‘ Bak, camasirlari yeterince temiz degil, camasir yikamayi bilmiyor, belki de dogru sabunu kullanmiyor.’ demis. Kocasi ona bakmis, hicbir sey soylememis, kahvaltisina devam etmis.

Kadin, komsusunun camasir astigini gordugu her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmis.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun camasirlarinin tertemiz oldugunu goren kadin cok sasirmis ‘Bak’ demis kocasina ‘ Camasir yikamayi ogrendi sonunda, merak ediyorum, kim ogretti acaba ?’

‘Ben bu sabah biraz erken kalkip penceremizi sildim’ diye cevap vermis kocasi.

Hayatta da boyle degil midir ?

Baskalarini izlerken gorduklerimiz, baktigimiz pencerenin ne kadar temiz olduguna baglidir. Birini elestirmeden ve hemen yargilamadan once zihin durumumuza bakmak ve ‘iyi’ olani gormeye hazir olup olmadigimizi farketmek guzel bir fikir olabilir …

Pencerelerimizi temiz tutabilmek dileğiyle.

Ruhsal Büyüme... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

kuşlar dalları sever… kanatlar uçmayı… m.g.

Ortaya Karışık kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »